TABULARA, TALANA, YALANA
BALTA

I
IRKÇILIĞA, SÖMÜRÜYE, ŞERİATA
HAYIR!..
+
Sorumlusu: Av. Hayri BALTA
+
e-posta: hayri@bilgebalta.com
Site adresi: www.bilgebalta.com
+
YERİ GELDİKÇE
HUKUK
a) Kimse, dinî ayin ve törenle re katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerin den dolayı kınanamaz ve suçlanamaz. Anayasa, mad. 24/3/
b) Herkes düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Anayasa, mad. 25/
c) Herkes düşünce ve kanaatlerini; söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir… Anayasa mad. 26
d) Şiddet çağrısı içermedikçe sözlü ve yazılı ifadedeler cezalandırılamaz. Bu düşünceler şok edici bile olsa... (Yargıtay Gn. Kur. Kararı.)
x
301 MADDEDEN İLK BERAAT
Bir yazısında, “Paşalar sermaye düzeninin koruyucusu” dediği gerekçesiyle Genel Kurmay’ın hakkında yaptığı suç duyurusu üzerine yargılanan Gazeteci Rahmi Yıldırım dün hakim karşısına çıktı.
Cumhuriyet Savcısı: “Ne denli sert ve kırıcı olursa olsun, düşünce ve ifade özgürlüğünün sınırsız olduğunu” belirterek Yıldırım’ın beraatını istedi.
Yıldırım, aralarında, aralarında Orhan Pamuk’un da bulunduğu çok sayıda yazara açılan davaya dayanak olan TCK 301’nci maddeden beraat eden ilk gazeteci oldu.” (Vatan, 25.10.2005)
ÖZEL NOT: Böyle bir davanın açılmasını anlamsız buluyorum.
Niçin anlamsız bulduğumu anlatmak için önce 301. maddeyi okuyalım:
“Türklüğü, Cumhuriyeti, Devletin urum ve organlarını aşağılama
MADDE 301 –
(1) Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisini alenen aşağılayan kişi, 6 aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini, Devletin yarı organlarını askeri veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, altı aydın iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) Türklüğü aşağılamanın yabancı bir ülkede bir Türk vatandaşı tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte bir oranında artırılır.
(4) Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.
+
Anayasamızın 35. maddesi: “Herkes, mülkiyet ve miras hakkına sahiptir.” der.
Başta hükümet organları olmak üzere bütün organların; bu arada TC’nin koruyup kollamakla yükümlü Paşaların yönetiminde olan Ordu’nun da mülkiyet hakkının korunmasına hizmet etmek asli görevleri arasındadır. Bu durumda “Paşalar sermaye düzeninin koruyucusu” sözünden alınmanın ne anlamı var. Paşalar, Anayasada belirlenen görevlerini yapmış olmuyor mu? Paşalar, aynı zamanda emeğin de hakkını korumakla yükümlüler...
Bu davada önemli olan Cumhuriyet Savcısının “Ne denli sert ve kırıcı olursa olsun, düşünce ve ifade özgürlüğünün sınırsız olduğunu” belirtmesinidir.
Bu davanın sonucunun önemi buradadır. Demek ki başta hükümet olmak üzere devletin bütün organları; yargısı da, ordusu da, korkmadan eleştirilebilmedir. Artık bütün yasama, yürütme, yargı organları saydam (şeffaf) olmak zorundadır. Yurttaşlar da bu saydamlığa aykırı durumları korkmadan, acımasızca eleştirebilmelidir ki çağdaş uygarlığa ulaşabilelim. BB, 29.10.2005
+
YENİ TÜRK CEZA YASASINDA
SOY KIRIM VE İNSANLIĞA KARŞI SUÇLAR
Soykırım
Madde 76:
1) Bir planın icrası suretiyle, milli,etnik, ırki veya dini bir grubun tamamen veya kısman yok edilmesi maksadıyla, bu grupların üyelerine karşı aşağıdaki fiillerden birinin işlenmesi, soykırımı suçunu oluşturur:
a. Kasten öldürme,
b. Kişilerin bedensel veya ruhsal bütünlüklerine ağır zarar verme,
c. Grubun tamamen veya kısmın yok edilmesi sonucunu doğuracak koşullarda yaşamaya zorlanması,
d. Grup içinde doğumlara engel olmaya yönelik tedbirlerin alınması,
e. Gruba ait çocukların bir başka gruba zorla nakledilmesi,
2) Soykırım suçu failine ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir. Ancak, soykırım kapsamında işlenen kasten ödlüme ve kasten yaralama suçları açısından, belirlenen mağdur sayısınca gerçek içtima hükümleri uygulanır.
3) Bu suçlardan dolayı tüzel kiler hakkında da güvenlik tedbirleri hükmolunur.
4) Bu suçlardan dolayı zaman aşımı işlemez.
+
Yorum: Acaba diyorum 12 Eylül döneminde Kahramanmaraş ve Diğer illerimizde, hem de Derin Devlet tarafından silahlandırılan örgütlerce, Susurluk benzeri çetelerle; Alevilere, aydınlara ve solculara uygulanan katliamlar ( Bir veya birden çok öldürmeler) soy kırım değil mi idi?
x
CMUK MADDE 103 DİYOR?
5271 sayılı yeni CMK'ya göre:
"Cumhuriyet savcısının tutuklama kararının geri alınmasını istemesi" başlıklı 103. maddesi: “1. Cumhuriyet savcısı, şüphelini adli kontrol altına alınarak serbest bırakılmasını sulh ceza hâkiminden isteyebilir. Hakkında tutuklama kararı verilmiş şüpheli ve müdafii de aynı istemde bulunabilir";
2. Soruşturma evresinde cumhuriyet savcısı adli kontrol veya tutuklamanın artık gereksiz olduğu kanısına varacak olursa, şüpheliyi res'en serbest bırakır. Kovuşturmaya yer olmadığı karan verildiğinde şüpheli artık serbest kalır" ifadeleri yer atıyor.
(Milliyet, 4.1.2006)
X
KATİLE HAKARET!
Gazete ve televizyonlar Mehmet Ali Ağca'dan sık sık "Katil" diye söz ediyor. Yeni TCK hazırlanırken Meclis Adalet Komisyonu'nda uzman olarak görev yapan Doç. İzzet Özgenç, yaptığı televizyon konuşmalarında bu tür hitaplar kullananları, suç işlememeleri yolunda, ikaz ediyor...
CHP'li hukukçu Orhan Eraslan ne mi diyor bu konuda? İşte:
- İzzet Özgenç'in dediği maalesef doğrudur. Ağca'ya katil diyenler TCK'nın 127. maddesine aykırı davranmaktadır. Çünkü bu maddenin 2. fıkrası, "ispat edilmiş fiilinden söz edilerek kişiye hakaret edilmesi halinde cezaya hükmedilir" demektedir. Bu sucun karşılığı 125. maddede 6 aydan 2 yıla kadar hapis ve ayrıca adli para cezası olarak öngörülmektedir. Söz konusu suçun basın yayın yoluyla işlenmesi halinde ceza üçte bir oranında artmaktadır.”
- Şaka yapmıyorsunuz değil mi?
- Çok ciddiyim. Yürürlükteki Ceza Yasasına göre cinayet zanlısına suçun işlenişinden mahkûmiyete kadarki sürede katil derseniz ve kişi o arada mahkûm olursa hakaret suçu yoktur. Beraat ederse vardır.
Ama diyelim karar verildi, mahkûm oldu. Sen bu karardan sonra adama katil dersen, hakaret suçu işlemiş olursun. Ben, bu madde görüşülürken defalarca söz alarak AKP'li üyeleri uyarmaya çalıştım. Basını uyarmaya çalıştım. Ama kimseye dert anlatamadım.
Milliyet. Melih Aşık. 18.1.2006
+
Kazan
Avukat Turgut Kazan’la konuşurken dün bu sütunda yer verdiğim tartışma konusundaki fikrini soruyoruz:
Yeni TCK’ya göre artık katile katil denilmiyor. Ağca ile ilgili katil sıfatlamasına ne diyorsunuz?
Abdi İpekçi cinayeti ile ilgili konularda “katil” diyeceksiniz tabii… Ortada cinayet var, katil var…Durup dururken söylemiyorsunuz ki… Katil demeyip başka ne diyeceksiniz?
Milliyet. Melih Aşık. 19.1.2006
+
Benim görüşüm: Hukukta önemli bir kural vardır. Hukuk, “Bir hakkın kötüye kullanılmasına izin vermez.” Cezasını çekmiş olan cinayetten hükümlü birine, ikide bir, “Katil katil!” deyip durursanız bu ona hakaret sayılır ve ona hakaretten dava açma hakkı verir. Ancak; güncel olursa, söylenip yazılmasında kamu yararı varsa, haber niteliği taşıyorsa olabilir. Sokakta yürüyen cinayetten hükümlü birine “Katil!” denirse bu bir hakkın kötüye kullanılması olur ki yasa buna izin vermez.
Av. Hayri Bilge Balta, 19.1.2006
(G. T. 21.1.2006)
x
UĞUR MUMCU’YU ÇOK ARAYACAĞIZ
…
Yılgınlığın, korkaklığın, tepkisizliğin ve çıkarcılığın geçer akçe sayıldığı günümüzde Uğur Mumcu'yu çok özleyeceğiz.
Karlı Sokak'ta, düştüğü yerde karanfiller boy verdi, mumlar hiç sönmedi.
Yaşamını Türk ulusuna adayan, bizlere aydın olmanın sorumluluğunu öğreten Kalpaksız Kuvayı Miliyeci Uğur Mumcu'yu onun çok sevdiği Nâzım'in dizeleriyle, saygı ve artan bir özlemle anıyorum.
"Ve kavga bittiği zaman
Ne çiftlik sahibi oldu ne apartman
Kavgadan önce Kartal'da bahçıvandı
Kavgadan sonra Kartal'da bahçıvan."
Daver DARENDE, Cumhuriyet, 24.1.2006
X
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ’NİN TÜRBANLA İLGİLİ KARARI
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, imam hatip lisesi öğrencilerinin ve bir öğretim üyesinin başvurularını laiklik ilkesine vurgu yaparak geri çevirdi.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), ''türban yasağının'' insan hakları sözleşmesine aykırı olduğu iddiasıyla yapılan iki başvuruyu reddetti. AİHM'nin kararında, imam hatip okullarında öğrencilerin, üniversitelerde de kamu personelinin türbanla derslere girme yasağının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'yle uyumlu olduğu belirtiliyor. AİHM kararlarından ilki, İstanbul'un Eyüp, Tuzla, Pendik ve Ümraniye ilçelerindeki imam hatip okullarında okuyan 60 öğrenci ve bu öğrencilerden 34'ünün velilerinden oluşan 94 kişilik bir grubun 2002 yılında yaptığı başvuruyu kapsıyor. Şikâyetçiler, imam hatip okullarında türbanla derslere girilmesine getirilen yasağın eğitim ve din özgürlüklerine aykırı olduğu ve ayrımcılık oluşturduğu tezlerini savunmuşlardı.
Diğer karar ise İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde öğretim üyeliği yapan ve derslere türbanlı giremediği için Ankara'dan davacı olan Sevgi Kurtulmuş 'un 2001 yılında yaptığı başvuruyla ilgili. Kurtulmuş da din özgürlüğünün ihlal edildiği ve kendisine ayrımcılık yapıldığı tezlerini savunmuştu.
AİHM, her iki başvuruyu da tüm tezleriyle reddetti. Mahkeme bu kararlarını büyük ölçüde, kısaca ''türban davası'' olarak bilinen Leyla Şahin davası kararındaki hükümlere dayandırdı ve Türkiye'de laikliğin spesifik önemine bir kez daha vurguda bulundu. Kararlarda; Türkiye'de gerek Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Kurumları Ödül ve Disiplin Yönetmeliği, gerekse Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Çalışan Personelin Kılık-Kıyafet Yönetmeliği'nin AİHS'yle uyumlu olduğu belirtiliyor.
AİHM kararlarında bu konulardaki Anayasa Mahkemesi ve Danıştay kararlarına da atıfta bulunuluyor ve bu kararların Strasbourg Mahkemesi tarafından benimsendiği not ediliyor. Mahkemenin kamu personeline yönelik kılık kıyafet yönetmeliği kararında, devlet memuru statüsüne sahip kişilerin dini inançlarını kamusal alanda ifade etme konusunda ihtiyatlı davranmaları gerektiği de vurgulanıyor.
Her iki kararda, gerek imam hatip okullarına girenlerin gerekse kamu personeli sıfatıyla üniversitede çalışmaya başlayanların kılık kıyafet yönetmelikleri konusunda okula yazılırken veya işe girerken bilgilendirildikleri de hatırlatılıyor.
AİHM bu iki kararı şikâyetlerin kabul edilebilirlik aşamasında aldı. Bu da Leyla Şahin kararının hem türbanı hem de kamusal alanda kılık kıyafet yönetmelikleri konusunda gerçek anlamda bir emsal haline geldiği şeklinde yorumlanıyor.
Cumhuriyet 15.02.2006
(G. T. 15.2.2006)
x
UFKUMUZU AÇAN BİR RÖPORTAJ
Aşağıya Radikal gazetesi yazarı Neşe Düzel’in Em. askeri hâkim Dr. Ümit Kardaş’la yaptığı Şemdinli Olayları,olaylar hakkında iddianame ve Van Savcı’sı ile ilgili çok önemli bir röportajı okuyacaksınız.
Neşe Düzel’in soruları altı çizgili siyah harflerle gösterilmiştir…
Röportajın emekli yargıç Dr. Ümit Kardaş gibi yapılmış olması da önemi bakımından ilgi çekicidir.
Röportajda konuya hukuksal açıdan bakılarak bilmediğimiz birçok konuda açıklama yapılıyor.
Bu röportajda hiçbir kişi ve kurum eleştirilmiyor ve konuya hukuksal açıdan bilimsel ve objektif olarak yaklaşılıyor.
Bu röportajdan; başta yargıçlarımız, savcılarımız, avukatlarımız, emniyet ve jandarma görevlilerimiz olmakla okuyucularımızın yararlanacağı kanısındayım.
Görünen durum o ki memleketimizin Van Savcısı gibi cesur savcılara ihtiyacı var. Ancak bu tür savcılar sayesinde ülkemizdeki birçok çete olayları, hukuka aykırı eylemler ve yolsuzluklar önlenebileceği ve barış ve huzur sağlanabilecektir.
Av. Bilge Balta, 16.3.2006
+
VAN SAVCISI DOĞRU OLANI YAPTI
Ümit Kardaş
Röportajı yapan: Neşe DÜZEL: Radikal, 13 Pazartesi 2006-03-16
|
Şemdinli davası çok önemli. Sistemi çürüten hukuk dışılıklara ve bölgedeki görevlilerin uygulamalarıyla ilgili hesap verme sürecini başlatacak bir fırsat bu… |
Şemdinli’deki bombacılar, hukuksuz sistemin son halkaları, iki astsubayın gerisinde kimler var? Bu hukuksuz sistemin arkasından generaller çıkabilir. |
Siyasete, bürokrasiye, medyaya bakın, ‘Generalin önü kesiliyor. Terörle mücadele zayıflatılıyor ‘ deniliyor. Bu dava da Susurluk gibi kapatılacak. |
Türkiye'de general denildi mi insanların eli ayağı kesiliyor. Bir tür panik ve şaşkınlık hali beliriyor.
Ne sorulması gereken sorular sorulabiliyor. Ne söylenmesi gereken sözler söylenebiliyor. Van Savcısı, Şemdinli davasıyla ilgili olarak Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yaşar Büyükanıt hakkında da suç duyurusunda bulunduğu bir iddianame hazırladı. Bu, Türkiye'nin hukuk sistemi ve demokrasisiyle doğrudan bağlantılı bir dava. Şemdinli'deki bombalama olayında suçüstü yakalanan astsubaylar var.
Bu astsubayları bombalanan kitapçıya kim gönderdi? Emirle mi oraya gittiler? Yoksa emirlere aldırmadan kendi başlarına mı hareket ettiler? Eğer emirle gittilerse, bu emrin sorumluları kim? Oraya kendi başlarına gittilerse, bu disiplinsizliğin sorumluları kim? Davayla ilgili herhalde öncelikle bu sorular sorulmalıydı.
Böyle bir davada ilk soru, 'Koskoca general nasıl suçlanır?' değil, 'Bir general nelerle suçlanıyor, o suçlarla gerçekten ilişkisi var mı?' olmalıydı. Suç varsa, açığa çıkmasını istemek bir toplumun en doğal hakkıdır. Ama general denildiğinde hiçbir şeyin ortaya çıkması istenmiyor. Em. askeri hâkim Dr. Ümit Kardaş, davanın önemini, iddianameyi, Org. Özkök ile Büyükanıt'ın davayla ilgili durumunu soğukkanlılıkla hukuk açısından değerlendirdi.
Van Cumhuriyet Savcısı, Şemdinli davasının iddianamesinde Kara Kuvvetleri Komutanı hakkındaki iddialara da yer verdi. Ortalık birbirine girdi. Önce, usul hakkında konuşalım izninizle. Bunu yapma yetkisi var mı savcının?
Tabii var. Eğer bir savcı, bir tanık ifadesi veya birtakım belgeler sonucunda bir kişinin suç işlediği kanaatine kapılmışsa ve bu konu kendi yetki alanına da giriyorsa, o kişiyi sanık yapmalıdır. Eğer konu savcının yetki alanına girmiyorsa, diyelim ki savcı bir asker kişinin suç işlediğini gördü, bu takdirde savcı, bu iddiayı hangi makam yetkiliyse o makama duyurmak mecburiyetindedir.
Şemdinli davasında da Van Savcısı doğru olanı yaptı. Bundan başka bir şey yapamazdı zaten.
Savcı, Büyükanıt'la ilgili suçlamaları iddianamesine almasaydı, görevini yapmamış mı olacaktı?
Görevini yapmamış olacaktı. Çünkü savcı, tanık ifadesinden, bir suç işlendiği kanaatine varmış. İddianamede bunu göz ardı etmek, görevi kötüye kullanmak olur. Savcı görevini yapmış.
Yürüyen bir dava sırasında, Genelkurmay Başkanı'nın ve onun şahsında Silahlı Kuvvetler'in, dava iddianamesi hakkında Başbakan'a ve Cumhurbaşkanı'na şikâyette bulunmaya hakkı var mı peki?
Hayır, böyle bir hakkı yok. Çünkü bu yargısal bir süreçtir. Ayrıca ortada, Genelkurmay Başkanı'nın Başbakan'a ve Cumhurbaşkanı'na gitmesini gerektirir bir durum da yok. Savcı, bir asker kişi hakkında bir suçlamada bulundu ve bunu da yetkili makam olan Genelkurmay'a gönderdi. Çünkü soruşturma sırasında, astsubayların dışında bir başka asker kişinin de suç işlediği kuşkusu savcıda uyandı. Bir savcı, 'Bir tanık şu kişiyi suçladı ama bu kişinin yaptıkları benim yetki alanıma girmiyor, ben bu kişinin yaptıklarına göz yumayım, bu kuşkuları görmezden geleyim' diyemez.
İşte Van Savcısı da, bu suçlamaları iddianamesine yazdı ve kendi yetki alanına girmediği için de bunları Şemdinli davası dosyasından ayırdı. İddianamenin bu kısmını, asker kişi hakkında soruşturma açabilecek olan yetkili makama yani Genelkurmay Başkanlığı'na gönderdi.
Şu anda Van'da Şemdinli davası yürüyor. Bombalama olayıyla ilgili iki astsubay ve bir PKK itirafçısı yargılanıyor. Peki, Genelkurmay Başkanı'nın görüşmeleri, Genelkurmay'ın açıklamaları 'yargıyı etkilemeye teşebbüs'e giriyor mu?
Tabii yargıyı etkiliyor. Ayrıca şunu sorgulamalıyız. Niye asker kişinin askeri suçu dışındaki suçları askeri yargıda görülüyor? Türkiye'nin yargı sisteminde çözülmesi gereken bir sorun bu.
Cumhuriyet Başsavcısı da, bu iddianameye, "Yargıya siyaset karıştırmayalım" diye karşı çıktı. Bu açıklama 'yargıyı etkilemeye teşebbüs' suçuna giriyor mu? Yoksa başsavcının yürüyen davalar hakkında açıklama yapma yetkisi var mı?
Yetkisi yok. Hukuka aykırı bir müdahaledir. Yargılama sürecini etkiler.
Bu durumda herkesin karıştığı ortak bir suç mu işleniyor?
Tabii, çünkü bu dava sadece Org. Büyükanıt meselesi değil. Daha farklı bir olay bu. Şemdinli'de birtakım devlet görevlilerinin suçüstü yakalanması durumu var. Ben iddianameyi inceledim. Savcı, Şemdinli'de kitapçıda patlayan son bomba olayının hangi oluşumun ve sürecin sonucunda gerçekleştiğini açıklayabilmek için tabii ki geriye gidiş yapacak. Bu çok normal.
Niye?
Savcının, iddiaları temellendirebilmesi için ve son bomba olayına geçmişten bugüne nasıl gelindiğini anlatabilmesi için, bu bölgede neler olmuş, nasıl bir sistem uygulanmış, devletin askeri gücü ne gibi oluşumlara gitmiş, bütün bunları değerlendirmesi ve soruşturması doğaldır. Van Savcısı, iddianamesinde tabii ki terörün nedenlerini irdelemiş ve terör örgütünün faaliyetlerini ortaya koymuş. Mesela PKK'nın nasıl oluştuğunu, geliştiğini de anlatmış. Hatta, 'Siyasiler sorumluluklarını yerine getirmeyip, terörle mücadeleyi Silahlı Kuvvetler'e bıraktılar. Ama devlet içinde birtakım örgütler ve oluşumlar, provokatif işler yaparak PKK'nın ekmeğine yağ sürüyorlar' demiş ve Susurluk'a atıfta bulunmuş. Yani Şemdinli olayını Susurluk olayına benzetmiş. Van Savcısı, bir soruşturma kapsamında yapılması gerekenleri yapmış, yazılması gerekenleri de yazmış. Bir de tabii Büyükanıt Paşa'yla ilgili iddiayı bir tanık ifadesine dayandırmış.
Siz hukuk doktorusunuz. 12 Eylül döneminde askeri hâkimlik de yaptınız. Bir savcı bir kişiyle ilgili suçlamaları tek bir tanığın ifadesine dayandırabilir mi?
Tabii dayandırabilir. Yargılama sürecinde bir kişinin yeminli ifadesi, sizi mahkûm bile edebilir. Bir kişinin ifadesi çok önemlidir. O ifadeden hareketle pek çok kanıta ulaşabilirsiniz. Bakın... Şemdinli davası çok önemli bir dava.
Hangi açıdan?
Çok kapsamlı ve büyük bir tablo var bu olayda. Türkiye'nin geçmişiyle hesaplaşmasının, özellikle Doğu bölgesinde 20-25 yıldır süren hukuksuzlukların, bölge halkını mağdur eden hukuk dışı oluşumların keyfi ve hukuka aykırı faaliyetlerinin, Türkiye'de hem hukuku, hem demokrasiyi çürüten bu uygulamaların deşifre edilmesinin ve yargı yoluyla sorgulanmasının yolunu açacak bir dava Şemdinli davası aslında. Zaten davayla ilgili bu kadar gürültü koparılmasının nedeni de bu.
Niye gürültü koparılıyor?
O bölgede 20 yıldan beri asker görev yaptı. Sivil otoriteler, askerin yönlendirmesi ve emri altında hareket etti. Burada JİTEM, özel tim, koruculuk, itirafçılık gibi sistemler kuruldu. İtirafçılardan yararlanılarak provokatif eylemler yapıldı. Bölge halkı hem tahrik edildi hem mağdur edildi. Bu oluşumlar PKK'nın da işine geldi. Ona da bir zemin yarattı.
Sorunun, askeri anlayışla ve şiddetle çözülmek istenmesi yanlış bir politikaydı. İşte şimdi, bütün bu süreçte yapılan hukuk dışılıkların sorgulanması engellenmek isteniyor. Hatta savcı iddianamesinde...
PKK'yla ilgili ne diyor?
'Evet PKK terör yaptı ama devlet de terör yöntemiyle soruna yaklaşıyor.
Bu, PKK'nın daha fazla terör yapmasına neden oluyor. Sorunun çözümünü engelliyor' diyor. Bakın... Bu bölgede işkenceler, faili meçhuller, köy yakmalar gibi hukuk dışılıklar yaşandı. Şemdinli'de bombayı atanlar, bu hukuksuz sistemin en son halkalarıdır. İki astsubay ve itirafçının arkasında kimler var?
Bu geçmişten gelen sistemin gerisinde kimler var, bunların deşifre edilmesi önemli. Bu sistemin arkasında...
Kimler olabilir?
Generaller olabilir. Başbakanlar, sivil üst yöneticiler, Genelkurmay başkanları olabilir. Türkiye'nin ihtiyacı, çürümüş sistemin arkasındaki güçleri ve bu hukuk dışılıkları azmettirenleri, soruşturmalarla ve yargılamalarla ortaya çıkarmaktır. Yoksa, Türkiye'de hukuka dayalı bir demokrasi olmaz. Türkiye çürümüş bir sistemin üzerinde oturuyor. Bu çürümüş sistem ancak Şemdinli gibi davalarla arındırılabilir.
Peki o zaman davaya tekrar geri dönelim. Meclis Şemdinli Araştırma Komisyonu Başkanı, savcının talebi üzerine ona elindeki bilgileri göndermiş. Parlamentonun bunu yapma yetkisi var mı?
Parlamento verebilir. Niye vermesin? Savcı da parlamentodan bilgileri isteyebilir. Niye istemesin?
Bunda bir sakınca yok ki. Ama bu olaydan etkilenen kişiler, 'Bu savcı ne yapıyor, siz parlamento olarak nasıl veriyorsunuz' gibisinden bir baskı yaratıyorlar. İddianameyi de 'İçinde faso fiso şeyler var, bu siyasi bir değerlendirme' diyerek hafifletmeye, engellemeye çalışıyorlar.
Mesela Van Savcısı, Diyarbakırlı işadamının ifadesini komisyonun tutanaklarını alıp iddianamesine koymamış.
Kendisi de bu işadamının ifadesini almış. Ama durum böyle yansıtılmıyor.
Van Savcısı'nı soruşturmaları için Van'a müfettişler gönderildi Bu normal bir uygulama mı?
Normal değil. Burada bir kasıt var. Böyle bir tepkiden sonra artık bu ülkede herhangi bir savcı, haklı bile olsa, bir general hakkında bir daha suç duyurusunda bulunamaz. Hiçbir savcı artık bu konularda parmağını oynatmaz.
Kara Kuvvetleri Komutanı hakkında suç duyurusunda bulunuldu. Ne olacak, prosedür nedir?
İddianamenin kendisine gönderilen kısmını, Genelkurmay Başkanı, adli müşaviriyle inceleyecek.
Ya soruşturma emri verecek ve böylece askeri savcılık Org. Büyükanıt'la ilgili suçlamaları soruşturacak. Bu soruşturma sonunda dava da açılabilir, kovuşturmaya yer olmadığı kararı da verilebilir. Ya da Genelkurmay Başkanı, 'Ben burada soruşturulacak bir suç görmüyorum' diyecek ve dosyayı kapatacak. Eğer Kara Kuvvetleri Komutanı hakkında soruşturma açılmasına izin vermezse, Genelkurmay Başkanı hem tarih hem hukuk önünde sorumlu olacak.
Çünkü bazı iddialar var. İzin vermemesi, ileride Genelkurmay Başkanı için de bir suç oluşturabilir. Hakikaten ciddi durumlar varsa ve ileride bunlar ortaya çıkarsa, o zaman Org. Özkök bu konuda hukuken sorumlu da olur. Yapması gerekeni yapmadığı için hakkında da yargı süreci başlayabilir. Ayrıca şu var. Büyükanıt dava açılsa da, yargılanamayabilir.
Niye?
Aslında Büyükanıt yargılanamaz. Çünkü Büyükanıt'la ilgili askeri mahkeme kurulamayacak. Bu mahkeme üçü askeri hâkim ikisi subay üye beş kişiden oluşuyor. Hukukçu olmayan bu iki subay üyenin, yargılanan komutandan daha kıdemli olması gerekiyor. Oysa bugün orduda Org. Büyükanıt'tan daha kıdemli iki kişi yok. Bir tek Genelkurmay Başkanı var, o da soruşturma emrini verdiği için zaten mahkemeye giremiyor. Mesela Genelkurmay Başkanı böyle bir suç işleseydi, o da yargılanamazdı. Orduda ondan daha kıdemli kişiler olmadığı için mahkeme kurulamazdı. Bu kıdemdekiler ancak emekli olduklarında yargılanabilirler. Türkiye'de generaller, nerede suç işlerlerse işlesinler Ankara'da kurulan Genelkurmay mahkemesinde yargılanabiliyorlar. Askeri yargı meselesi çok önemli bir meseledir.
Bir savcı iddianamenin 'çürüklüğünden' dolayı suçlanabilir mi?
Hiçbir kanıtı olmadan hukuka aykırı yollarla elde edilmiş kasıtlı bir dava açmaya kalkmışsa tabii ki suçlanabilir.
Siz, iddianameyi okudunuz. Kara Kuvvetleri Komutanı'yla ilgili iddialara ne diyorsunuz?
Savcı, Büyükanıt'ın, Şemdinli davasının sanığı astsubay hakkında 'İyi çocuktur' diyerek adli süreci ve adil yargılamayı etkilediğini söylüyor.
Ayrıca Diyarbakırlı işadamının ifadesine dayanarak da birkaç albay ve yüzbaşıyla birlikte illegal işler yapmak için örgüt kurmakla suçluyor.
Büyükanıt kolordu komutanıyken sahte belge düzenlendiğini belirtiyor.
Diyarbakırlı işadamının bu iddialarının üzerinde ciddiyetle durmak, onun tanıklığından hareketle soruşturmayı genişletmek gerekir. Bu kişi devletten, ordudan müteahhitlik ihaleleri almış. PKK'lı ve Hizbullahçı olmakla suçlanmış. Çok ilginç... O kişinin ilişkileri, söyledikleri araştırılmalı.
Yeni Şafak gazetesi, bir belge yayımladı. Kara Kuvvetleri Komutanı, Diyarbakır'da kolordu komutanıyken, ona bağlı görevliler sahte belge hazırlamışlar. İddiaya göre, hazırlayanlardan biri de Şemdinli'de bombalı saldırı düzenlemekten sanık olan ve Büyükanıt'ın kendisi için 'İyi çocuk' dediği astsubay. Bu belge, Org. Büyükanıt'ın yargılanmasını sağlamaya yeter mi?
Tabii. Tanık ifadesi var. Eğer yetki alanında olsaydı, Van Savcısı, komutan hakkında dava açacaktı. Ama şimdi Genelkurmay Başkanı soruşturma emri verirse netleşecek bu durum.
Kara Kuvvetleri Komutanı teamüllere göre ağustosta genelkurmay başkanı olacak. Bir iddia da, bu davanın orgeneralin önünü kesmek amacını güttüğü. Siz, bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Ben iddianameyi okudum, böyle algılamadım. Bu amaçla yazıldığını düşünmüyorum. Şemdinli olayını açıklama amacıyla yazılmış bu iddianame. Geçmişe dönük bir hukuki süreci başlatma amacı var burada. Savcı, Türkiye'nin geçmişiyle hesaplaşması için Şemdinli davasıyla bir katkıda bulunuyor. Şemdinli davası, bölgede devlet görevlilerinin uygulamalarıyla ilgili hesap verme sürecini başlatması açısından Türkiye'nin eline geçmiş bir fırsattır. Kürt sorunu ve uygulanan hukuksuzluk, sadece Doğu'yu değil, Batı'yı da çürüttü.
Türkiye'deki bu çürümüş sistemde herkes rant paylaşımına ve iktidar kavgasına girmiş durumda.
Eğer Kara Kuvvetleri Komutanı haksız yere suçlanıyorsa bu korkunç bir durum. Haklı olarak suçlanıyorsa bu da korkunç bir durum. Yargı ile ordudan biri bu olaydan yaralı çıkacak. Bu iki temel kurumun karşı karşıya gelmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Merkezde yargıyla ordu arasında üst düzeyde karşı karşıya gelme diye bir durum yok. Bu, ancak taşrada olabilirdi ve oldu. Yargıyla ordu taşrada karşı karşıya geldi. Ankara'da değil.
Görevi başındayken bir kuvvet komutanı hakkında suç duyurusu yapılabilmesini, böyle bir olayın olabilmesini neye bağlıyorsunuz? Devlet içindeki bazı güçlerin çekişmesine mi yoksa ülkede artık bir şeylerin değişmekte oluşuna mı?
Ben tek bir kişinin, Van Savcısı'nın cesaretine bağlıyorum. Ama sistem ona hiçbir destek vermiyor. Savcı bizi 'Hesap verme yolunu açın.
Süreci başlatın' diye uyarıyor. Siyasete, bürokrasiye, medyaya bakın... 'Bir generalin önü kesiliyor, terör mücadelesi zayıflatılıyor' gibi değerlendiriliyor olay. Bu dava bir şekilde kapatılacak. Susurluk gibi bu dava da birkaç kişiyle sınırlı kalacak. Savcı da yaptığıyla kalacak...
Radikal, 13 Mart 2006
(G. T. 17.3.2006)
x
TARTIŞILAN İDDİANAMENİN YARGIÇ GÖZÜYLE YORUMU
Van Savcısı, Görevini Kötüye Kullanmıştır ve Sorgulanmalıdır
Hiç kimse aptalca şeyler söylemekten arınmış değildir. Asıl talihsizlik bunları coşkuyla sunmaktır. Montaigne.
Çetin Aşçıoğlu*
Orgeneral Büyükanıt'ı "çete kurma" ve "yargıyı etkileme" eylemiyle suçlayan Van Cumhuriyet (!) Savcısı'nın iddianamesi, kötü bir örnek olarak yargı ve siyasal tarihimizdeki yerini şimdiden almıştır. "Yargı siyasallaşıyor" söylemlerine hak verircesine düzenlenen bu iddianame, hukuksal çalışma tezine konu olacak boyutta ve niteliktedir. Sınırlı zaman dilimi ve olanaklar ölçüsünde iddianameden ve olaydan çıkardığım önemli sonuçlan sizlerle paylaşmak istedim:
Etik değer ve ilkelerin çiğnenmesi yargıda yozlaşma ve çürümenin ilk ayağıdır. Savcının, öznel yorum ve suçlamalarla
"yargı siyasallaşıyor yargılarını güçlendirmesi",
"yargıyı devletin diğer kurumlarıyla karşı karşıya getirmesi",
"politik alanda gerginlik yaratan tartışmalara neden olması",
"iddianamenin mahkemeye verilmeden önce basına sızdırılması",
"bireylerin kişisel değerlerini koruyan kişilik hakkına saygı gösterilmemesi"
bir kınama ile geçiştirilemeyecek etik dışı davranışlardır. Etik değerleri çiğneme, göz ardı etme yargının olmazsa olmaz unsuru güven inançlarının yitimine neden olur; olmuştur da.
Usul ilke ve kuralları; kişilerin, temel hak ve özgürlüklerinin ve toplum düzeninin korunması başta olmak üzere tüm yargısal işlem ve kararların doğru ve güvenli yapılması amacını üstlenmiştir.
Savcının "iddianamede sanık olarak yer almayan kişi hakkında suçlayıcı yorumlar yapması", " kanıt değeri olmayacak kişisel değer yargılarının suçlama aracı olarak kullanılması" gibi işlemler bir savcının yapmaması gereken ve asla bağışlanmayacak usul hatalarıdır.
Hukuk düzeni, üst düzeyde bilgi ve kültüre sahip olduklarını varsayarak ve güvenerek; savcıları, geniş yetkilerle donatmıştır. Oysa Van savcısı, TCK'nin 277. maddesinde öngörülün "yargı görevi yapanı etkileme" suç tanımının unsurlarını bilmediği bir olgu olarak ortaya çıkmıştır. Yasa "yargı görevi yapanı etkilemenin hukuka aykırı olmasını" suçun unsuru olarak kabul etmiştir. Hangi suçtan zanlı olursa olsun, bir süre emrinde çalışan kişi hakkında "...tanırım iyi askerdir..." söylemi hukuka aykırı değil; insancıl bir değer yargısıdır.
MESLEKİ YETENEK EKSİKLİĞİ
Yargı orunları ve yargıçların; yargı ve yargıç kimliğinin gereği olarak, böyle insancıl bir düşünce açıklamasından etkilenmeyecek derecede sağduyulu (aklıselim sahibi) oldukları kabul edilir. Kaldı ki, suç olduğu varsayılan sözün ardından gelen "suçlu ise cezasını çeker" açıklaması suç kastının olmadığının da açık kanıtıdır. Çiçeği burnunda savcılarda bile hoş görülemeyecek bu bilgi eksikliği, Van Savcısı'nın mesleki yeteneğinin olumsuzluğunun kanıtıdır.
Cumhuriyet sözcüğü, savcılara nitelik kazandıran ve hiçbir kamu görevlisine verilmemiş bir unvandır. Bu nedenle savcıların, Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran hukuk düzeni ilkelerinin, kurumlarının ve Dev-let'in bölünmez bütünlüğünün özündeki siyasal ve sosyal bilgilere ve bu bilgilerin ışığında duyarlılık bilincine sahip olmaları gerekir. Savcının bu bilgi ye duyarlılıktan yoksun olduğu söylemleri abartılı sayılmamalıdır.
Akıl yürütme (uslamlama- mantık), her türlü yargısal çalışmada hukukçunun kullanacağı doğru değerlendirme araçlarıdır. Bu nedenle savcı ve yargıçlar yasaları yorumlarken, olguları saptarken ve bunlardan sonuç çıkarırken mantık ilke ve kurumlarına uyarak kendilerini yanlışlıklardan korurlar ya da korumak zorundadırlar. ,
Van savcısının; kolordu, ordu ve Kara Kuvvetleri komutanlıklarında bulunmuş Büyükanıt Paşayı "çete kurmakla suçlaması" açık bir mantık ve akıl yürütme hatasıdır. Ki bu hata, savcıyı ahlâkî olmayan bir davranışın sonuçlarıyla karşı karşıya bırakmıştır. Ordunun çok önemli bir gücünü elinde bulunduran ve yarınlarda ordunun imrenilen geleneklerine uygun olarak Genel Kurmay Başkanlığı'nm başat adayı olan kişinin çete kurmasını çocuk mantığı bile kabul edemez.
PSİKOLOJİK RAHATSIZLIK VAR MI?
Psikolojik rahatsızlıkların kişilerin çalışmalarını etkileyeceği bir olgudur. Van savcısının bir dizi ahlâkî ve hukuki olumsuzluklar sergilediği olayları izleyenlerin ortak yargısıdır. Yukarıda yaptığım açıklamalar da bunu açıkça göstermektedir. Bu bağlamda "birbirini izleyen olumsuzlukları bir kahramanlık görünümüyle sergileyen hukuk adamı savcının aynı zamanda psikolojik rahatsızlığı olabilir mi" sorusu da gündeme gelebilir. Çünkü özel unvan ve yetkilerle donatılmış bir hukuk adamının, insanı şaşkına çeviren olumsuzlukların altına imzasını atması akıl ve mantığın kabul edeceği bir durum değildir.
Ancak sorunun yanıtını hukukçu olarak verecek durumda değiliz; hekimlerin işidir tanı koymak ve tedavi etmek...
Politik etki, yargı üzerinde kanser etkisi yapan bir olumsuzluktur. Çağdaş devlet düzeninin olmazsa olmaz ilkesi olan Kuvvetler ayrılığı ilkesinin amacı, politik etkiden arındırılmış sağlıklı bir yargı düzenidir. İddianamelerle kamuoyunun gündemine yerleşen savcının, politik etkiler altında kalarak görev yaptığı oldukça yaygın bir söylemdir. Bir yabancı gazete (Washington Times) bile "..yukarıdan emir alan bir yerel savcı.." yorumuyla bu söylemlere katılmıştır.
Savcının kafasının içine giremeyeceğimize göre "iddianamenin politik etki ve duyarlılıkla hazırlandığını söylemek” bir varsayıma dayanır; doğru ya da yanlış olabilir. Savcı, ustaca kullanılmış da olabilir. Ancak Cumhuriyet savcısında bulunması gereken bilgi, kültür ve etik değerleri içine sindirememiş savcının oluşturduğu hatalar zinciri; varsayımları bile haklı kılabilir.
SONUÇ
Tüm bu açıklama ve yorumlarımızdan su sonucu çıkarabiliriz. Van savcısı, görevini kötüye kullanmıştır ve sorgulanmalıdır. Nitekim Adalet Bakanlığı iki müfettişi inceleme yapmak üzere görevlendirmiştir. Sağlıklı bir soruşturmanın yapılacağı beklentileri umarım boşa çıkmayacaktır. Bu bağlamda son sözü söyleyecek Hakimler Ve Savcılar Yüksek Kurulu'dur. Özensizce yaratılan güven yitiminin olumsuz etkilerini bir ölçüde gidermek yargının onur sorunudur. Savcıya memur kimliği yükleyerek, acıma duyguları içinde hoşgörüyü egemen kılmanın yargıya yapılmış en büyük kötülük olacağı da bilinmelidir.
Aydınlıklar içinde yatsın, büyük devlet adamı İsmet İnönü'nün "millet ve toplum için telafisi zor olan felaket, yarım bilgili insanların yetki sahibi olmasıdır; iki yarım âlim bir tam etmez. Ama yarım âlimin yaptığı tahribatı bin cahil yapamaz" sözlerini herkes ve özellikle yetkililer hatırlamalıdır.
*Yarğıtay Onursal üyesi -cetina@mail.koc.net.
G.T. 4.4.2006
x
İKTİDARINI KAYBEDENİN ŞİDDETİ ARTAR
NEŞE DÜZEL (E-mektup | Arşivi)
NEDEN? Murat Paker
Türkiye bir şiddet patlamasından geçiyor. Bu şiddet, bizim eskiden beri alıştığımız kurumlar, örgütler, devletlerarası toplu çatışmalardan, savaşlardan çok daha farklı bir şiddet. Şu anda içinden geçtiğimiz şiddet, toplumun bireylerinin çok büyük çoğunluğunun paylaştığı bir şiddet. Liseler, genç çocukların birbirlerini dövdüğü, yaraladığı ve öldürdüğü bir yer haline geldi. Okul önlerinde eskiden simitçilerin durduğu yerlerde, şimdi bıçak satıcılarının tezgâhları var. Bu arada kapkaççılar, yankesiciler, hırsızlar yollarda rahatlıkla cinayet işleyebilir hale geliyor. Mafyacılar, çeteler ise bütün Anadolu'ya yayılıyor. Bunun yanı sıra, her gün gazeteler kocalarından, sevgililerinden dayak yiyen kadınların haberleriyle dolu. Güneydoğu ise şiddetin sokaklarda, kalabalık bir halde yaşandığı bir görüntü veriyor. Başımızı nereye çevirsek artık şiddet görüyoruz. Bu toplumda zaten varolduğunu bildiğimiz şiddet nasıl oldu da toplumun her kesimine, her yaştan insana böyle salgın bir hastalık gibi bulaştı? Bu sorunun cevabını Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümü öğretim üyesi psikiyatrist Murat Paker'le konuştuk. Dr. Murat Paker, psikanaliz, travma, psikoterapi ve bunların politikayla kesişimi üzerine çalışmalar yapıyor.
Şiddet patlaması yaşıyor gibiyiz. Teröre, savaşa, faili meçhule, mafyaya, çeteye alıştık ama, galiba bu ülkede şiddet ilk kez sıradan insanlara da böyle salgın bir hastalık gibi bulaştı. Ne oluyor? Şiddet yayılıyor mu yoksa biz var olan bir şiddeti medya sayesinde daha yakından mı görüyoruz?
İkisi de doğru. Şiddet yayılıyor. Medya da bu şiddeti biraz daha görünür kılıyor. Hatta Türkiye'de şiddetin yayılmasının geciktiği bile söylenebilir. 12 Eylül 1980'den beri, toplumun geniş kesimlerine devlet kaynaklı 1 şiddet uygulandı. Bu şiddet, bir halk sağlığı sorunu boyutuna vardı. Raporlardan biliyoruz ki, 1980-90 arasında bir milyondan fazla insan politik nedenlerle gözaltına alındı. Gene araştırmalardan biliyoruz ki, politik olarak gözaltına alınan insanların tamamına gözaltında ya da cezaevinde şiddet uygulandı. Yani 10 yılda kafadan 1 milyon kişiye işkence yapıldı. Bunun sonrası da var.
Daha sonra ne var?
Artı Kürt meselesi patladı, devletin PKK'yla mücadelesi başladı. 2-3 milyon insan zorunlu olarak göç etti. Köyleri yakıldı, yakınları öldürüldü, binlerce faili meçhul cinayet yaşandı... Kısacası 1980'den beri 4-5 milyon insan bu ülkede bir şekilde doğrudan devletin şiddetine maruz kaldı. Bir de tabii PKK'nın şiddetine maruz kalanlar var. 4-5 milyonluk bu kitlenin yakınlarını da eklersek, Türkiye'de nüfusun önemli bir kısmı doğrudan ya da dolaylı çok ciddi travmatize edildi, örselendi. Her insanın fiziksel ve psikolojik bir denge hali vardır. Eğer bu denge çok zorlanırsa, üzerinize çok gelinirse, yani işkence görürseniz, köyünüz yakılırsa, yerinizi yurdunuzu yitirirseniz, stres, depresyon gibi psikolojik sorunlar geliştirirsiniz. Bu tür travmalara maruz kalan insanların üçte biri psikolojik sorunlar yaşıyor işte.
Peki diğerleri ne yapıyor?
Büyük çoğunluk bu durumu psikolojik rahatsızlığa uğramadan atlatabilmek için, durumunu açıklayan çeşitli anlamlandırma mekanizmalarını kullanıyor. Şiddeti üretenlere karşı yoğun bir nefret üretebiliyor, intikama, düşmanlığa dayanan bir politizasyon oluşturabiliyor. Bugün Türkiye'de şiddetin yaygınlaşmasının önemli faktörlerinden biri, 25-30 yıldır süren bu devlet kaynaklı şiddettir. Ayrıca bu şiddeti uygulayan insanların yaptıklarının yanlarına kâr kalması da, toplumda şiddetin yayılmasına yol açan bir unsurdur.
Son zamanlarda kalabalıklarda erkekler kadınları dövüyor. Erkekler niye dövüyor peki kadınları?
Kadın-erkek ilişkileri ve kadının konumu Türkiye'de 20-30 yıldır çok hızlı değişiyor. Erkeğin net üstünlüğü, kadının itaatkârlığı toplumun geniş kesiminde sürdürülmeye çalışılsa da, kadın artık geleneksel konumunda değil. Erkekler, 'Ne oluyor? Ayağımın altındaki zemin kayıyor, iktidarımı kaybediyorum. Bana tabi olması gereken kadın şimdi neler yapıyor. Buna katlanamam. Ona haddini bildirmeliyim' gibi hissediyor. Erkekteki bu bocalama sancılı yaşanacak. Erkeğin kadına şiddeti ancak erkeklerin terbiye olmasıyla, terbiye edilmesiyle azalacak.
Erkekler eskiden hiç olmazsa bu şiddeti saklamaya çalışırlardı şimdi herkesin önünde, alenen yapıyorlar. Erkekler bir kadını dövmekten utanmıyor mu artık?
Muhtemelen utanmıyorlar. Yapılan araştırmalar var. Eskiden daha çok kadın, kocasının kendisini dövmesini meşru görüyordu. Şimdi kadınlar erkeğin şiddetini gayrimeşru gördükçe, erkekler için iktidarı kaybetmek daha katlanılamaz hale geliyor. Ve erkekler, kadınları daha göstererek dövme ihtiyacını hissediyor. 'İktidarı yitirmeyelim, iktidarımızı gösterelim' diyen son çırpınışlar, tutamaklar bunlar. Erkeğin kadına şiddeti, devletin vatandaşına şiddetinden çok farklı değildir aslında.
İkisi arasındaki benzerlik nedir?
Devletin çizdiği sınırlar içinde kaldığında, devletin şiddetinin görünür olması gerekmiyor. Ama toplum, devletin dayattığı çerçeveyi dar bulup hareketlendikçe, sınırları ittirdikçe, devlet telaşla daha fazla dişini gösteriyor. Şiddet gösterisinde pervasızlaşabiliyor. Zaten iktidarını kaybeden ya da kaybedeceğini hisseden devlet, erkek, öğretmen, subay, hepsinde benzer mekanizma devreye girer ve şiddet artar.
İşin garip yanı kadınlar da şiddet uyguluyor. Eski sevgililerini lokantada rahatsız eden , eski sevgililerinin evini basan kadınlar. Bunlar da bir tür şiddet uygulamaktır. Kadınlar niye böyle saldırgan oldu?
Sadece erkeklerde değil, kadınlarda, gençlerde, çocuklarda, herkeste sanki 'saldırganlık' dozunda ve saldırganlığını ifade etme serbestliğinde bir artış var. İnsanlar daha rahat saldırganlaşabiliyor. Eskiden geleneksel toplumda herkesin yeri belliydi. Herkes o kurallar içinde birbiriyle ilişki kuruyordu. Şimdi kapitalistleşme, modernleşmeyle birlikte bu geleneksel yapılar çözülüyor. İnsanların birbiriyle ilişki kurarken başvuracakları referans çerçeveleri artık pek kalmadı. Yalnızlaşan insanlar, 'Ben kendi başımayım. Kurallarımı sıfırdan üretebilirim' diye düşünüyor. Kapitalistleşme sonucu yaşanan bu duruma, 'narsisistik büzülme' diyebiliriz.
Hepimizin yaşadığı bu narsisistik büzülme nedir peki?
Toplumda herkeste ben merkezli olma hali artıyor demektir bu. Oysa kişinin, karşısındakiyle uyumlu ilişki kurabilmesi, ona şiddet uygulamaması, o insanı bir özne olarak görebilmesine, 'O da acı çekebilir. Onun da hisleri var' diye düşünmesine bağlıdır. Eğer kişi, benmerkezli hale gelir, narsisimini çok beslerse, karşısındakini çok kolay bir nesne konumuna sokabilir. Onun ne kadar acı çekeceği, ne yaşayacağı umurunda olmaz, empati göstermez ve ona her istediğini yapar. Artık karşısında masa gibi nesne vardır. Hepimizde böyle davranabilme eğilimi artıyor.
Peki kadınlar artık saldırgan olmaktan utanmıyor mu?
Utanç dediğiniz, başka insanların, aile, mahalleli, köylünüz olabilir, bu bizi nasıl değerlendirdiğiyle ve bizim bunu kale aldığımızla ilgili bir şeydir. Bizimki gibi Doğu özellikleri olan yani tam birey merkezli olmayıp cemaat eğilimlerinin de olduğu toplumlarda 'utanç duygusu' ön plandadır. Batı'da ise 'suçluluk' duygusu öndedir. Bugün Türkiye hızlı bir atomizasyon sürecinden geçiyor. Utanmayı sağlayan geleneksel yapılar yıpranıyor. Toplumsal bağlar çözüldükçe utanma ihtimali azalıyor. Bunun yerini dolduracak suçluluk duygusu da hemen ortaya çıkmıyor.
İnsanlar ne utanıyor ne de suçluluk duyuyor demektir bu. Oysa utanma ve suçluluk duyguları kişinin frenleri değil midir? Tehlikeli bir durum değil mi bu? Biz şimdi freni olmayan bir toplum muyuz?
Gayet tehlikeli bir durum bu. Bir boşluk hali var. Şiddetin yaygınlaşması gibi şeyler de bununla ilgili zaten.
Şiddet bir toplumda bulaşıcı bir hastalık gibi yaygınlaşabilir mi?
Kesinlikle... Araştırmalardan
biliyoruz ki, gençler ve çocuklarda yaygınlaşan şiddet, televizyonda izlenen
şiddet içerikli filmlerle doğrudan bağlantılı.
Biz daha yaygın ve daha korkunç olan bir şiddeti de liselerde görüyoruz.
Neredeyse bütün liseliler bıçak taşımaya başlamış. Liseler niye şiddet yatağına
dönüştü?
Şiddet hangi liselerde daha çok artıyor, araştırılmalı. Eğer orta alt sınıflara ait çocukların ağırlıklı olduğu liselerde daha fazla şiddet yaşanıyorsa, akla şu geliyor. Türkiye, sınıflar arası mobilizasyonun giderek azaldığı bir ülke oluyor. Eskiden çok yoksul bir çocuğun üst sınıfa doğru hareketlenmesi ihtimali daha fazlaydı. Okullar arasında bu kadar fark yoktu. Eğitimden alınan nimetler bakımından sınıflar arasındaki uçurumlar geçmişte bu kadar büyük değildi. Türkiye, giderek daha klasik, sınıflı bir toplum yapısına doğru gidiyor. Mesela İngiltere'de işçi sınıfından gelen bir çocuğun çok iyi bir eğitim alma ihtimali sıfıra yakındır. Türkiye'de de giderek böyle oluyor. Sınıf atlama imkânı azalıyor. Bu, geniş kitleler için büyük umutsuzluk demektir.
Bu umutsuzluk ne sonuç yaratır?
Gençlerin , 'Ben ne yaparsam yapayım, çok bir şey olamayacağım. Ancak yan yollara girersem bir şey olabilirim' diye düşünmesine yol açar. Çünkü bu toplum hukuksuzluk, mafya gibi yan yollarla zenginleşme ve güç sahibi olma konusunda büyük imkanlar tanıyor. Çocuklar aptal değil, büyüklerin ne yaptığını görüyorlar. Mikro hayatlarında büyüklerin yaptığını uyguluyorlar.
Biz, şiddete yatkın mıyız?
Hiçbir toplum için genetik olarak şiddete yatkındır denemez. Ama sosyal ve politik gelenek anlamında, özellikle son birkaç yüzyıldır yaşanan savaşlara, isyanların bastırılma biçimlerine bakarsak, evet biz, şiddetin meşru bir çözüm yolu olarak benimsendiği bir toplumuz. Bu durum, Osmanlı'nın çözülüşüyle açıklanabilir. Osmanlı İmparatorluğu, 100 yılda topraklarının yüzde 90'ınını kaybetti. Bu, bir toplum için, politik elitler için müthiş bir travmaydı. İnsanlara 'Parçalanıyoruz, yok oluyoruz,' kaygısı yerleşti. Balkanlar'daki savaşlarla bu duygu daha da pekişti. Birinci Dünya Savaşı'na da kısmen belki bu kayıpları telafi ederiz düşüncesiyle girildi ama olmadı. Bütün bu felaketlere iki sorumlu bulundu. Bir, 'Bizi parçalamak isteyen Batılı devletler. İki, bu Batılı devletlerin içimizdeki ajanları. Bunlar Hıristiyan azınlıklardı ve güvenli olabilmemiz için bunların bir şekilde temizlenmesi gerekiyordu. Birinci Dünya Savaşı sırasında bu temizlik harekâtı büyük çapta halledildi. Ermenilerin ve Rumların nüfusu yüzde 20-25''ten 5-10 yılda yüzde 1-2'ye düştü. Bunlar büyük çapta şiddetle yapıldı.
Geçmişteki şiddet bir toplumun bugünkü ruh halini etkiler mi?
Şu açıdan etkiliyor. Bizde 'yüzleşmeme' geleneği var. Bırakın 1915'te İttihat Terakki'nin Ermenilere yaptığını, bu toplum henüz 12 Eylül'le, Evren'le ve Susurluk'la bile yüzleşemedi. Yüzleşmemek, 'öğrenmemek, arınmamak, olgunlaşmamak büyümemek' demektir.
Geçmişimizle yüzleşebilseydik, şiddet bu toplumda bu kadar yaygınlaşmaz mıydı?
Şiddet üremezdi. Türkiye 12 Eylül'le yüzleşseydi, muhtemelen Susurluk olmayacaktı. Şimdi Susurluk'la yüzleşemediğimiz için Şemdinli oluyor. Bunlar böyle zincirleme gidiyor. Artık bugünden başlayıp geriye doğru giderek yaşadıklarımızla yüzleşmeliyiz. En yakın olaylar en kolay yüzleşebileceğimiz olaylardır. Yüzleşememek, bireysel düzeyde de insanlara bir model sunuyor. Böyle şeyler yapılıyor ve yapanların başına bir şey gelmiyor diye düşünülüyor. 'Kurtlar Vadisi' böyle bir şey.
Nasıl bir şey?
'Kurtlar Vadisi', Susurluk'un bir beraat talebidir. Bu toplumda öteden beri yapılan pis işler var. Bu pis işler, devlet içindeki birilerinin yapılmasını gerekli gördüğü ama yasal çerçevede yapamadığı işler. Bunlar çoğunluk tarafından bilinmiyordu. Ama Susurluk'la, 'derin devlet' denildiğinde aklımıza ne geliyorsa açıkça ortaya çıktı. Toplum bunu gördü ve devlete ve yöneticilerine ilişkin kuşkuları arttı. Kendisini devletin asıl sahibi görenlerin saygınlığı azaldı. Ama toplum bir temizlik de yapamadı. Olay kapatıldı ve Kurtlar Vadisi sayesinde, toplumun bir kesiminde Susurluk beraat etti. Kurtlar Vadisi, gayet güzel bir ideolojik, psikolojik manipülasyonla katili kahramana çevirdi.
Peki eğitim sisteminin bugün yaşadığımız şiddette rolü var mı?
Kuşkusuz. Eğitim sisteminin kendisi şiddet içeriyor zaten. Evdeki, okuldaki, askerdeki şiddet Türkiye'deki en önemli, en yaygın üç şiddet modellemesidir. 'Anne, baba, öğretmen ya da subay, iktidara sahip olan kişi kendisine yanlış gelen durumlarda şiddeti kullanabilme meşruiyetine sahiptir' gibi bir geleneksel yargı var zaten Türkiye toplumunda. Büyürken bu şiddete maruz kalan kişinin, kendisi de anne, baba, öğretmen ya da subay olduğunda bu şiddeti uygulamaması için ek bir çaba sarf etmesi gerekir. Bu çaba sadece bireye kalmışsa, dönüşüm çok zordur.
Biz tarih derslerinde hep kazandığımız zaferlerle, kahramanlıklarla, bir anlamda düşmanlarımızı öldürmekle övünürüz. Bu tür bir hamaset çocukları yanlış etkiliyor olabilir mi peki?
Tabii etkiliyor. Türk eğitim sisteminde, tarih, yurttaşlık kitaplarında militarist, erkeksi bir söylem vardır. Bu söylemde net iyiler ve net kötüler bulunur. İyi bizizdir, kötü onlardır. Bizim hiçbir kötü yanımız yoktur. Onların da hiçbir iyi yanı yoktur. Biz ve onlar şemaları birbirinden o kadar kopuktur ki, biz tarih öğrenmeyiz. Biz kendimizi kandırırız temel olarak. Kendimizin ne kadar iyi bir kahraman olduğumuzu, bize ne kadar kalleşçe şeyler yapıldığını öğreniriz. Böyle zihniyet yapısından gelen onlarca kuşak var Türkiye'de.
Peki... G. Doğu savaşının bu şiddetin patlamasında rolü oldu mu?
Toplumsal çözülmenin, çürümenin önemli etkenlerinden biri de uzun yıllar sürmüş, bir sürü insanın ölümüne, sakat kalmasına, göç etmesine yol açmış olan adı konulmamış iç savaş tabii. Türk devleti askeri olarak bu savaşı, PKK'yla mücadeleyi kazandı ama bu savaş başka bir sürü düzeyde Türkiye toplumunun yenilgisiyle sonuçlandı. Bu toplumun ve devletin yapısında bir sürü şey çürüdü. Çok ağır bir bedel bu. Bir siyasi irade çıksa, bu meseleyi barışçı, demokratik yoldan çözmeye koyulsa bile, bu sorunun getirdiği toplumsal çürümüşlüğün, travmaların tamir edilmesi için epey zaman gerekiyor. Devlet kurumlarının çürümüşlüğüyle baş edebilmek kolay değil. Ayrıca 20 yılda bir sürü insan bir sürü şeyini kaybetti. Bunun getirdiği hınç ve öfke var. Bunlar bir anda ortadan kaybolmayacak.
03/04/2006 (2534 kişi okudu)
G. T. 5.6.2006
x
EDEPSİZLERE DUYURULUR
E-MAİL’LE ŞANTAJA, TEHDİTE, HAKARETE
2 YILDAN 4.5 YILA KADAR HAPİS CEZASI VAR
10.8.2006 Hürriyet Basın Bülteni Oya ARMUTÇU
İnternet suçlarıyla mücadele için hazırlanan ’Bilişim Ağı Hizmetleri’nin Düzenlenmesi ve Bilişim Suçları Hakkındaki Kanun’ tasarısı Adalet Bakanlığı’nca ilgili kuruluşların görüşüne sunuldu.
Tasarıda, yasadışı dinlemeden sonra kişinin bilgisayarına girerek, ’hukuka aykırı izleme’ yapmak 1 yıldan 3 yıla kadar hapisle cezalandırıldı. Bu suçtan soruşturma ve kovuşturma yapılması ise mağdurun şikayetine bağlı tutuldu. Sanal ortamda tehdit, şantaj, hakaret veya iftira atılması halinde Türk Ceza Kanunu’ndaki cezalar yarı oranında artırılarak, uygulanacak. Örneğin bir kişinin e-maille ölümle tehdit edilmesi halinde TCK’ya göre 2 yıl olan ceza 3 yıla yükselecek. Şantaj yapılması durumunda ise 3 yıldan 4.5 yıla kadar hapis cezası verilecek. Tasarı özetle şu düzenlemeleri getiriyor:
ÇOCUK PORNOSUNA 12 YIL
İnternette çocuk pornografisi ticareti yapanlara da 8-12 yıl hapis cezası. Çocuk pornografisi ürünlerini ağ üzerinden tanıtan, sunan, kiralayan, satana 2-5 yıl hapis. 1000 günü kadar para cezası.
KUMARA 2 YIL
Bilişim ağı üzerinden kumar oynatana 6 aydan 2 yıla kadar hapis ve 200-1000 gün adli para cezası. Bilgilendirme yükümlülüğünü yerine getirmeyen yer, erişim, hizmet içerik sağlayıcılarına 10-50 bin YTL idari para cezası.
SİSTEME GİRENE DE CEZA
Bilişim sisteminin bütünü veya bir kısmına giren veya kalmaya devam edene 6 aydan 2 yıla kadar hapis.
SANAL SAHTECİLİĞE 3 YIL
Bilişim sistemini kullanarak, bir belgeyi sahte olarak düzenleyen, sistemdeki verileri silen, değiştiren, yok eden veya yeni veri girene 1-3 yıl hapis ve 300 günden 1000 güne kadar adli para cezası verilecek.
Bilişim ağı üzerinden, kimliğini gizleyerek, bir başkası gibi davranarak, kendisi veya başkası için yarar temin etmek için bilgi toplayana 1 yıla kadar hapis veya 200 günden az olmamak üzere adli para cezası verilecek. Suçun takibi şikayete bağlı oldu.
ATATÜRK’E HAKARETE CEZA
Devletin güvenliğine ve kamu barışına karşı suçlar sanal ortamdan işlendiğinden verilecek ceza yarı oranında katlanacak. Bu suçlardan bazıları şöyle: "Atatürk’e hakaret, Şapka ve Türk Harfleri Kanunu’na muhalefet, cumhurbaşkanına hakaret, Devletin egemenlik alametlerini aşağılama, Türklüğü cumhuriyeti aşağılama, Atatürk’e hakaret, devlet sırlarına karşı suçlar, devlete karşı savaşa tahrik, hükümete karşı isyan, askeri itaatsizliğe teşvik, milli savunmaya karşı suçlar"
G. T. 10.8.2006
x
Bu dünyada her şey değişmek, yeniden doğmak zorundadır.
Eurıpıdes
X
Korkaklar sevgi göstermesini bilmezler. Bu cesurlara has bir şeydir.
Mahatma Gandi
X
İnsanın kendini aldatması kadar kolay bir şey yoktur. Çünkü insan ne isterse onun gerçek olduğuna inanır.
Domosthenes
x
ATATÜRK TEZİ:
"Tanzimat'ın yapamadığı yapılmadıkça, medreseden yetişme şeriatçıların vicdanlar üzerindeki egemenliği yıkılıp laik bir devlet sisteminde dünya işlerini yalnız akıl yolu ile çözüp çevirmedikçe, dini sadece Tanrı ile kulu arasında bir vicdan olarak bırakmadıkça, baştaki istibdat yıkılsa bile, Tanrı adına toplumu hükmü altında tutan geri medrese şeriatçılığının yarattığı 'yığın despotluğu' önlenmedikçe, insan laik ve müspet ilimlere dayanan eğitimine; toplumu değiştirmeye, ilerlemeye, kalkındırmaya, vicdan ve kafa hürriyeti yolundan siyasi hürriyete kavuşturmaya, rejimi devamlı ve kararlı bir hürriyet rejimi yapmaya imkân yoktu."
Yukarıdaki satırlar Falih Rıfkı Atay'ın "Atatürkçülük Nedir?" adlı kitabından aktarıldı. (İlhan Selçuk. Cumhuriyet, 30.3.2005)
x
“YA SEV, YA TERK ET!” DEYENLERE:
GAZİ Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mümtaz’er Türköne, ”Türkiye’yi bölerse Kürtler değil Türkçüler böler” dedi.
Türköne, milliyetçiliği şöyle değerlendirdi. “Milleti kültürel unsurlarla tanımlayıp bunun üzerinden milliyetçilik yapmak etnik ayrımcılığı getirir. Doğrusu, siyasi milliyetçiliktir. ‘Birlikte yaşama iradesi’, ‘aynı kaderi paylaşma’, ‘vatandaşlık bağına dayalı, ortak hukukun getirdiği dayanışma’ siyasi milliyetçilikle gelişir. Ancak siyasi milliyetçiliğe Türkiye’de milliyetçiler çok sıcak bakmıyorlar. (Hürriyet, 11.4.2005)
G. T. 24.2.207
X
BÖYLE AMPULA HAYIR!

27.4.2007 İst. Çağlayan
“Asıl düşman memleketin üstünü örten orta çağ karanlığıdır. Aklımızın süngüleri ile yurdumuzun üstünden kaldırılacaktır.
Ben size hiçbir ayet, hiçbir dogma fikir değil, aklı ve bilimi miras bırakıyorum..
Değişik bir Dünya’da değişmeyecek fikirler ileri sürmek, gelişmeye ve bilime karşı çıkmaktır.”
(M. Kemal Atatürk)
x
BÖYLE AMPULA HAYIR!

27.4.2007 İst. Çağlayan
“Asıl düşman memleketin üstünü örten orta çağ karanlığıdır. Aklımızın süngüleri ile yurdumuzun üstünden kaldırılacaktır.
Ben size hiçbir ayet, hiçbir dogma fikir değil, aklı ve bilimi miras bırakıyorum..
Değişik bir Dünya’da değişmeyecek fikirler ileri sürmek, gelişmeye ve bilime karşı çıkmaktır.”
(M. Kemal Atatürk)
X
POLİS ’DUR’ DERSE NE YAPACAKSINIZ, 4.8.2007
AVUKAT AYNUR TUNCEL
14 Haziran 2007’de Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’nda yapılan düzenlemeye göre, polis şüphelendiği kişiyi, ortada somut bir tehlike olmasa da, olası tehlikeyi önlemek için, durdurup kimlik sorabilecek. Peki yeni yasa polise başka ne haklar sağlıyor ve bir gün karşımızda bir polis görürsek ne yapmamız gerekiyor.
Bu soruların yanıtını Avukat Aynur Tuncel’den aldık.
GÖSTERMEM DEMEYİN
Siz siz olun, AB’ye uyum rüzgarlarından etkilenip kimlik soran polise "Ne kimliği", "Sen bana kimlik soramazsın" filan demeyin. Yasaya göre, polisin kimlik göstermeyen kişiyi yakalama yetkisi var.
KİMLİK SORUN
Ancak polis kimlik sorduğu kişilere, kendi kimliğini gösterme ve hangi görevi yerine getirdiğini anlatmakla yükümlü. Yani siz de ona kimlik sorabilirsiniz.
ÇANTA ARAYABİLİR
Polis yolda durdurup, üzerinizi ya da çantanızı aramak isteyebilir. Buna hakkı var; ama önce size savcılıktan aldığı arama kararını göstermesi gerekir. Göstermezse siz sorun.
ÜST ARAMA KOŞULU
Spor karşılaşmaları, miting, konser gibi yerlerde polis, savcılık emri olmadan üst araması yapabilir. Bir binayı korumakla yükümlü polis memurları, içeri girmek isteyen kişileri arayabilir. Direnenler, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 32. maddesine göre para cezası öder.
ARABADAN İNDİREBİLİR
Polis otomobilinizi şüpheli görürse durdurabilir. Kolluk amirinin emri ile sürücünün üzerini arayabilir. Savcılık kararı olmadan, kişinin elbisesini çıkarmasını, aracın torpido gözünün ya da bagajının açılmasını isteyemez, çantayı açtırıp içine bakamaz, elini sokup arama yapamaz.
TUTANAK TUTTUR
Siz haklı bir neden yokken durdurulduğunuzu düşünüyorsanız, polisten kimliğini göstermesini ve durdurulma nedeni hakkında açıklama yapıp tutanak tutulmasını isteyin. Bu tutanakla hakkınızı mahkemede arayabilirsiniz.
KONUT NASIL ARANIR
Konutlarda adli karar ile sadece gündüzleri arama yapılabilir. Arama işlemine de muhakkak Cumhuriyet Savcısının katılması gerekiyor. Kanuna göre iki kişi işleme tanık olarak katılmalı.
ZORLA NASIL YAKALAR
Polisin yazılı bir adli karar olmadan kimseyi yakalama ve zorla bir yere götürme yetkisi yok. Ama kişiyi bir daha bulamayacaksa, savcı ya da amirine ulaşamıyorsa yakalama yetkisi var. Vatandaşın direnme hakkı ise tartışmalı.
HIRSIZIN GİRDİĞİ EV
Polisin peşine düştüğü hırsız bir eve girerse polis de peşinden o eve giremez. Eve girmesi için mutlaka adli karar gerekiyor.
Hürriyet. 4.8.2007 Aslı SÖZBİLİR/İSTANBUL
x
İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ SORUNU
HÜSNÜ ÖNDÜL’ÜN, 18 Ekim 2007 tarihli Evrensel Gazetesinin “ÖZGÜRLÜKLER” köşe başlığından özetlenmiştir.
Türkiye’de ifade özgürlüğü sorunu merkezi bir sorun halindedir. x Yansımalarını her alanda görüyoruz. Ne bireyler Özgür; ne basın, ne de siyasi partiler, dernekler, sendikalar...
Bir tek 301. maddeye kilitlendi kaldı ifade özgürlüğü sorunu...
Oysa biliyoruz ki, 1991 yılına değin, düşünenlerin başının belası Türk Ceza Kanunu'nun 141,142 ve 163. maddeleriydi... Sonra Terörle Mücadele Kanunu geldi.
Taht'a 8. madde oturdu.
O sırada Türk Ceza Kanunu'nun 159. ve 312. maddeleri uykudaydı.
Taht'ın sakini 8. madde, yurttaşlarından gazetecileri, insan hakları savunucularını, yazarlarını hapse gönderdiği için kötü bir üne kavuşmuştu, (şimdiki 301. madde de, öldürüyor). O zamanlar, devreye 312. maddeyi sokmuştu savcılarımız, hakimlerimiz. Zaman zaman da 159. madde öne çıkmıştı.
Bir kaç kez değiştirildi anılan maddeler.
Ama ne yapsanız savcıların dâva açmasını önleyemiyordunuz.
Yargının ceza vermesini...
Sonra Türk Ceza Yasası tümden değiştirildi, Terörle Mücadele Kanunu'nun 8. maddesi de yürürlükten kaldırıldı. Zannedildi ki, yeni kanunda da bir tek 301. madde var, sakıncalı olan. Şimdi hep birlikte '301'e hayır' diyoruz. Eskiden olduğu gibi... Halbuki durum öyle değil. Bir kaç açıdan öyle değil.
İlki Türk Ceza Kanunu'nda ifade özgürlüğü hakkını tehdit eden hükümler bir tane değil, en az 14 tanedir. Bunlar:
1) 84. madde, intihara teşvik ve yardım,
2) 125. madde onur, şeref ve saygınlığı rencide etme, kamu görevlisine hakaret,
3) 132. madde haberleşmenin gizliliğini ihlal,
4) 134. madde özel hayatın gizliliği,
5) 215. madde suçu ve suçluyu övme,
6) 216. madde halkı kin ve düşmanlığa tahrik,
7) 218. madde basın yoluyla kamu barışma karşı işlenen suçlar,
8) 285. madde soruşturmanın gizliliğini ihlal,
9) 286. madde soruşturma ve kovuşturma işlemlerinde ses ve görüntü kaydı,
10) 288. madde adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs,
11) 299. madde cumhurbaşkanına hakaret,
12) 201. madde, Türklüğü, cumhuriyeti, devletin kurum ve organlarını aşağılama,
13) 305. madde, temel milli yararlara karşı faaliyette bulunmak için yarar sağlama, 14) 318. madde halkı askerlikten soğutma olarak sayılabilir.
14) 217. (halkı kanunlara uymamaya alenen tahrik),
15) 220. (kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla örgüt kurmak),
16) 222. (Şapka ve Türk Harfleri hakkındaki kanunlara aykırı davranış),
17) 226. (müstehcenlik) ,
18) 257. (görevi kötüye kullanma),
19) 267. . (iftira),
20) 273. (yalan tanıklıkta bulunma),
21) 283. (suçluyu kayırma),
22) 285. (soruşturmanın gizliliğini ihlal) ve hattâ uygulama örneklerine bakarak
23) 314. madde(silahlı örgüt kurma suçu), eklemek olanaklıdır.
Üstelik, ifade özgürlüğünü sınırlandıran, tehdit eden yasa maddeleri yalnızca Türk Ceza Kanunu'nda yok. Başka yasalarda da var. örneğin:
24) Terörle Mücadele Kanunu,
25) Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun,
26) Siyasi Partiler Kanunu gibi kanunlarda da, ifade özgürlüğünü sınırlandıran maddeler var.
Ama geçmiş dönemlerde de görüldüğü gibi, o dönemde güncel olan ve sembolik anlam taşıyan maddeler var. 301. öyle bir madde işte.
İfade özgürlüğü sorunu, yukarıda değinildiği gibi, yalnızca maddi yasalarda yer alan normatif düzenlemelerden kaynaklansa idi, sorunun çözümü bir ölçüde kolay olacaktı. Ancak, ikinci olarak, ifade özgürlüğünü tehdit eden bir pratik var: Yargı pratiği...
Çok ilginç. Ulusal üstü insan haklan belgelerine ve insan hakları hukukunun teorik çözümlemelerine göre, insan haklarını koruyacak olan temel güç hukukun gücüdür ve asıl olarak da yargı gücüdür. Ama yargı pratiği hiç de öyle seyretmiyor Türkiye'de. Yargı özgürlük idesi/ilkesi yerine istisna hükümlerini asıl hüküm olarak yorumlayıp, uyguluyor.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları yerine ve Anayasa'nın 90. maddesi hükümlerine rağmen kendi yorum tarzını öne çıkarıyor. Yasâma organı hukuki ilerlemeye yönelik düzenleme yapsa da; yargı, özgürlükçü yorum ve uygulamalara yanaşmıyor.
2007 yılının ilk 6 ayında 93 dosyada, 451 kişi hakkında düşünceleri nedeniyle davalar açıldı.
Aynı dönemde, önceden açılmış davalarda yargılanan 368 kişi hakkındaki davalar sonuçlandı ve 152 kişi hakkında beraat, 193 kişi hakkında ise hapis cezaları verildi.
Soru şudur: Belirtilen durumda, Türkiye'de ifade özgürlüğü hakkı nasıl olacak da, hukukun koruması altına alınacak?
G. T. 23.10.2007
X
AİLE İÇİN ŞİDDETE SON!
ŞİDDETE UĞRUYORSANIZ BU YASAYI KULLANIN
1998 yılından bu yana varolan ancak uygulamasında aksaklıklar yaşanan 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun'un uygulama yönetmeliği 1 Mart tarihinde yürürlüğe girdi. Bu, aile içinde şiddet gören ve gösterenler için çok çok önemli bir yönetmelik. Bu yönetmeliğe göre;
Şiddet uygulayan eşin şikayet edilebilmesi için, şiddetin belgelenmesi gerekmiyor.
Şiddet görüyorsanız en yakın Aile Mahkemesi'ne, Cumhuriyet Savcılığı'na veya karakola başvurun, kim size şiddet uyguluyorsa, onun evinizden uzaklaştırılmasını veya diğer tedbirlerin alınmasını sağlayın.
Üstelik sadece eşiniz değil, size kayınvalideniz, kayınpederiniz, ağabeyiniz, babanız şiddet uyguluyorsa, aynı şekilde uzaklaştırabilirsiniz veya diğer tedbirlerin alınmasını sağlayabilirsiniz.
Onları sadece evinizden değil, işyerinizden, çocuğunuzun okulundan da uza^ tutabilirsiniz.
Telefonla sizi taciz etmesini de engelleyebilirsiniz.
Ruh sağlığı tedavisi görmeye mecbur bırakabilirsiniz.
Sadece fiziki şiddeti değil, cinsel, psikolojik, sözel ve ekonomik nitelikteki şiddeti de bu yasa ve yönetmelik sayesinde ihbar edebilirsiniz.
Sizin şikayetiniz de şart değil; aile bireyi olmayan bir üçüncü şahıs, arkadaşınız, komşunuz vs. de bu ihbarı sizin için yapabilir.
Aile Mahkemesi hâkimi, kusurlu eş ya da aile bireyini şiddet veya korkuya yönelik söz ve davranışlarda bulunmaması için uyarabilecek.
Kusurlu kişi, uzaklaştırıldığı konutun kira, elektrik, su, telefon, doğalgaz ve benzeri giderlerini karşılamaya devam edecek.
Hâkim, kusurlu eş ya da aile bireyini, koruma kararı verilen bireyin eşyalarına zarar vermemesi için de uyarabilecek.
Kusurlu eşe veya şiddet uygulayan diğer aile bireyine ait olan siİah veya benzeri araçların genel kolluk kuvvetlerine teslimi ve tedbir süresinin sonuna kadar adli emanete alınmasına karar verilebilecek.
Karar İcra Müdürlüklerine gönderilecek.
Koruma kararlan, Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından genel kolluk kuvvetlerine ve kolluk aracılığıyla ilgili kişiye hemen bildirilecek, karara uyulup uyulmadığı kontrol edilecek, uyulmadığı takdirde soruşturma yapılacak.
X
YÖNETMELİKTE ŞİDDETİN TANIMI:
Aile
bireyinin fiziksel, cinsel, ekonomik veya psikolojik zarar görmesiyle veya acı
çekmesiyle sonuçlanması muhtemel hareketleri, buna yönelik tehdit ve baskıyı ya
da özgürlüğün keyfi engellenmesini de içeren, toplumsal veya özel alanda meydana
gelen fiziksel, cinsel, psikolojik, sözel ve ekonomik her türlü davranış...
BAŞVURACAĞINIZ YER:
Genel kolluk kuvvetleri (Polis), Cumhuriyet Başsavcılığı veya Aile Mahkemesi...
EVLİ OLMAYAN KADININ ŞİDDETTEN KORUNMAYA HAKKI YOK MU?
Ailenin Korunmasına Dair Kanun ve bu kanunda değişiklik yapan kanun metni ve yönetmelik, şiddet mağdurlarını korumada önemli bir yasal metin. Ancak yine de evli ve bekar kadınlar arasında ayrımcılık içeriyor. Çünkü sadece resmi nikahlı kadınları şiddetten korumaya çalışıyor; bu konuda istenen değişiklik önergesi de AKP tarafından "kanunda aile tanımı bellidir" denerek reddedildi.
Dolayıyla şiddetten korunmak için başvurabilecek olanlar resmi nikahlı eş, çocuk, aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireyleri, boşanma davası açılması sebebiyle ayrı yaşama hakkı olan eşler ve fiilen ayrı yaşayan eşler olarak görünüyor.
(KAHDEM (Kadınlara Hukuku Destek Merkezi) Üyesi Avukat Habibe Yılmaz Kayar şöyle diyor:
"Amaç kadını aile içi şiddetten korunmak ise, medeni durumlarına bakılmaksızın bütün kadınları şiddetten koruyacak önlemlerin alınması gerekir.
Aksine durum kadınlar arasında da büyük bir ayrımcılık olarak değerlendirilmelidir. Yasa ve yönetmelik bütün iyileştirmelere rağmen henüz evli olmayan kadınları birlikte olduğu eş/partner şiddetinden koruyamıyor.
Oysa şiddetten korunmak temel bir haktır ve kadınlar medeni durumlarına bakılmaksızın bu haktan kararlı biçimde yararlandırılmalıdır.
Öncelikle hükümet politikalarının bu amacı benimsemesi ve gereken yasal düzenlemeyi buna uygun yapması gerekiyor. Hükümet bunu yapmamış ve sözleşmelere aykırı davranmaya devam etmiştir. Oysa; Anayasa madde 90/son;
Türkiye’nin taraf olduğu sözleşmelerin iç hukuk normu haline geldiğini, yasalarla sözleşme arasında çatışma olduğunda sözleşmenin doğrudan uygulanacağını belirtiyor. Bu durumda resmi olarak evli olmayanların veya boşanmış kadınların şiddetten korunması için hükümetin yapmış olduğu medeni hal ayrımcılığını yargı korumamalı, Ailenin Korunmasına Dair Kanunu taraf olduğumuz Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi, 19. No.’lu genel tavsiye kararına ve diğer insan hakları bilgilerine uygun biçimde yorumlamalı veya doğrudan sözleşmeyi uygulamalıdır.”
Hürriyet, 8 Mart 2008: Dünya Kadınlar Günü eki…
X
TARİHİ BİZ DE NOT DÜŞELİM
AMPUL NELER YAPMIŞ GÖRELİM
BAŞSAVCI'YA GÖRE AKP'NİN 5 YANLIŞI
Yargıtay Başsavcısı Yalçınkaya, iddianamenin sonuç bölümünde AKP'nin niçin kapatılması gerektiğini 5 madde halinde sıraladı:
1. Anayasa ve YÖK Kanunu'nda değişiklik içeren teklifleri, cumhuriyetin temel ilkelerini değiştirecek zemini oluşturmak niyetini ortaya koydu.
2. Laik sistemlerde dini simgelerin siyasi amaçla kullanılamayacağını göz ardı etti.
3. Laik cumhuriyeti yeni bir yaşam ve devlet düzenine dönüştürme kararlılığı içinde oldu, toplumu dindar olanlar - olmayanlar diye ikiye ayırmaya başladı.
4. Ülkenin laik hukuk yapısını aşamalı olarak yeniden biçimlendirip yönlendirmeye çalıştı.
5. Anayasa ile belirlenmiş rejimin ve laik cumhuriyetin geleceğini tartışmaya açtı.
x
TARİHE BİR NOT DAHA DÜŞELİM
SONUCU, BEKLEYELİM GÖRELİM
TEHLİKENİN FARKINDA MISINIZ
Dr. Doğu Perinçek,
Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu
Yazar İlhan Selçuk polis tarafından gözaltına alındı.
+
BU BURADA BİTMEZ
İhan Selçuk'u sabaha karşı saat dörtte evinden almış polis.
İlhan Bey, bu ülkenin en eski gazetecilerinden...
Elli yıldır yazı yazıyor... 83 yaşında.
Onu gözaltına almak için polisin sağlam kanıtları var mı, bilmiyorum.
Ama kanıtları olsa da daha "insaflı" bir saatte değil de sabaha karşı dörtte evini basmaları için geçerli bir neden göstermeleri gerekir.
Ayrıca, böyle bir iş yapanlar çok kuvvetli kanıtlar ortaya koymak zorunda.
Aksi takdirde, bütün Ergenekon operasyonunu tehlikeye atan bir "gözaltı" olur bu.
Gözaltıların Selçuk'a kadar uzanması bu operasyonun dönüşü olmadığını da gösteriyor.
Belli ki büyük hesaplaşma başladı.
Artık Ergenekon soruşturması nereye gidiyorsa oraya kadar gidecek.
"Dokunulmaz" olduğu sanılanlara da dokunulacak.
Eski subaylara, mafyaya, medyaya hatta belki de devletin içinde hâlâ faal olanlara uzanacak bir temizlik operasyonu yapılacak.
Hrant Dink davasında meydana gelen son gelişmede, "cinayetin" jandarma tarafından bilindiğinin ortaya çıkması da "temizliğin" hangi boyutlara ulaşması gerektiğini iyice toplumun gözüne soktu.
Cinayetin işleneceği ihbar edildiği halde görevli jandarma albay hiç aldırmamış.
Niye aldırmadı?
Niye cinayeti önlemedi?
Niye cinayetin işlenmesine göz yumdu?
Bu kararı verirken yalnız başına mıydı yoksa görmezden gelmesi için ona emir mi verildi?
Emir verildiyse o emri kim verdi?
Bu soruların da cevabı araştırılacak herhalde.
Ama bu işler ö kadar kolay olmayacak korkarım.
Mutlaka "Ergenekon" çetesinin de bir cevabı olacak.
Onlar da ortalığı karıştırmaya, halkı korkutmaya, panikletmeye, bir darbe ortamı yaratmaya uğraşacaklar.
Zor zamanlardan geçeceğiz.
Her şeyin olabileceği günler bunlar.
Koskoca bir devletin ve toplumun bir daha geriye dönüşü olmayan bir biçimde değişeceği günler.
Darbeciliğin, çeteciliğin, yasa tanımazlığın biteceği bir dönemin başlangıcı.
Bütün bu yaşananları sadece Türkiye'nin içindeki dengelerle anlamaya çalışmanın da çok sağlıklı sonuçlar vereceğini sanmıyorum.