TABULARA, TALANA, YALANA
BALTA

+
IRKÇILIĞA, SÖMÜRÜYE, ŞERİATA
HAYIR!..
+
Sorumlusu: Av. Hayri BALTA
+
e-posta: hayri@bilgebalta.com
Site adresi: www.bilgebalta.com
+
YENER BALTA
İÇİNDEKİLER
|
A. Acılı Bir Ses Alıştık B. Bağımsızlık Korkusu Beden Dilimiz Bizi Ele Verir Bir Demet Sevgi Ç Çalı Çırpıda Bir Yumurta/Bir de Baktık Yok Ortada E. Evet ya da Hayır Deyebilmek H. Habba Ninenin Çorapları Hoş Geldik Bebek K. Kendin Olabilmek!.. Kırık Ayakla Beş Kat... |
M. Mevsim Sonbahar Mutlu Son Mutluluk Bizim İçimizde S. Sevgi ve Evlilik Sıradan Kadın Yoktur Sokak Onların Söylenmiş Sözler Ş. Şeker Pembesi Şu An Yeter Bana Y. Yaşamın Yedi Evresi Yok Şimdi! |
Açıklama:
Aşağıdaki öykünün yazarı Yener Balta; bizim, dört kızımızın en küçüğü.
Bir Site kurmuş kendi kendine. Bana haber vermedi bile.
Site’sinin adresini aldım. www.yenerbalta.blogspot.com Yazılarına bir göz attım. Tadına doyamadım.
Sanki kırk yıllık yazarmış gibi yazıyor. Yazdıklarından haber bile vermiyor.
Yazılarını kendi Site’me almaya karar verdim. Yazdıklarını bire birer aşağıya yerleştirdim.
Sizlerin de beğenerek okuyacağını umuyorum…
Yazdıklarını ben de güvenle bilgilerinize sunuyorum...
Sevgilerle...
Eren Bilge (Av. Hayri Balta), 18.1.2008
+
BİR DEMET SEVGİ
Görür görmez durdu, sağına soluna bakındı, çevrede kimse yoktu. Bankın üzerinde öylece taptaze duruyordu, tüm canlılığı ve renkleriyle. İzlenecek bir manzara bile yoktu, gökyüzünün maviliğini yansıtan ne bir su, ne de yeşilin bin bir tonunu oluşturan bir park.
Caddeye bakan banklar amaçsızca tek sıra halinde yola paralel dizilmişti.
Yürüyüş yolu bile değildi, ama banklar konmuştu oturulsun, bir soluk alınsın diye.
Araçların yoldan geçişleri ona kara sinek sürülerinin geride bıraktığı çirkinliği hissettirdi bir anda. İçi almıyordu orada oturmaya.
Görmek onu durdurmaya yetmişti. Uzandı, eğildi, elini uzatmakla uzatmamak arası bir kararsızlıkta geri çekti. Ne çok şey geçmişti aklından bir anda.
Sanki birilerine bir mesaj iletiliyordu. Ya da kabullenilmemiş bir sevginin "hayır" ifadesi miydi? Belki de biten bir aşkın özür demetiydi bırakılan.
Belki unutulmuştur diye düşündü. Tam bana ne ki diye düşünürken çevrede hastanelerin olduğunu fark edip, umut dolu bir duygu ile alınmış olup, amansız bir hastalığa yakalanan birilerini görmeye gelip de görememek miydi?
Tüm sıraladıklarını bir anda aklından sildi. Ne kadar heyecanlanmıştı, her şeyin ilkiydi o anda yaşadığı. Uzun siyah saçları omuzlarından dökülürken, kara gözleri gözlerinin akıyla inatlaşırken, gözleri gözlerine deydiği anda kilitleniyordu bakışları.
Okuldan dönüyordu, üzerinde ki siyah önlüğü onu daha bir asi gösteriyordu, yakışıyordu da. Belki de onun bu inadı idi beni çeken diye düşündü. Bir kez görebilmek, söze dökebilmekti tek istediği. Bir kez daha konuşabilse sanki kabul edecek gibi geliyordu. Kaç kez geçmişti onların sokağından. İşte şimdi karşısındaydı. Kalbi tüm hızı ile çarpmaya başladı, duracak gibi oldu bir an. Tüm bedeni ateşler içindeydi. Diyemedi. Onun için hissettiklerini bir sonra ki heyecanlı rastlaşmaya bıraktı istemeden.
Bankın üzerindeki renk cümbüşü kendi geçmişine götürdü bir anda. Çalan korna ve ani firen sesi çocuğu için alacağı kitabı aklına getirdi. Bir türlü bitmiyordu yol, yürümek bu karmaşada yorucu gelmiş, ulaşımın daha sonra rahatlaması için kapatılan yollar ve yağan yağmurla birlikte çekilmez bir hal almıştı.
Kalp kırmak kolaydı, bir düşüncesizlik yapmıştı ve özür dilemek için bile bir fırsat tanımamıştı. Fırsat kaç kez yakalanırdı ki! Aklından atamamıştı.
Çoğu şey onu hala hatırlatabiliyordu. Aradan yıllar geçmiş, ona olan sevgisi evliliğe dönüşecekken nedensiz, anlamsız bir sebepten görüşemez olmuşlardı.
Ailesi ile birlikte sevdiği insanın evine gitmek için hazırlanmış, özel günler için sakladığı kıyafetlerini giymişti. Çok sevdiği çiçeklerden kocaman bir demet yaptırmış, giderken bir kutu çikolata ile formaliteyi yerine getirmişti. Ailelerin tanışması o kadar da önemli değildi onlar için, onlar birlikte olsunlardı yeterdi. Bir çatı altında her anları birlikte geçsin yeterdi.
Aileler iki sevgilinin sevgisinin tek sevgiye dönüşmesi için engel olmuştu.
Kuralları yıkamamış, değerleri çiğneyememişti, bir türlü yapamamıştı işte.
Çiçek kabul görmemiş, vazoya bile konup odaya getirilmemişti.
Camlarda biriken su damlacıkları gibi gözlerinde biriken göz yaşlarını içine akıtarak, geçmişin hatırlanması o anı çıkmaza dönüştürmekten başka bir şey değildi.
Yener BALTA, 2-10-2006
x
HOŞ GELDİN BEBEK!
Yeni bir hayat için karar verilmiş dokuz ay öncesinden. Bu uzun süre
öncesinde eşinden aldığını kendisine katarak. Ne umutlarla kim bilir, ne heyecanlarla.
Bilinir mi ki kenetlenen iki bedenin o an ki mutluluğu ve heyecanı, o doğacak bebeğin hayat boyu üzerinde taşıyacağını!
Mutluluğunun, başarısının ve yaşam enerjisinin ilkini o andan sonra onda kalacağını ve hayatı boyunca temelinden aldığı duygularını. İstenerek dünyaya gelen bir bebek olmanın ayrıcalığını üzerinde taşıyacağını... Fark ettirmeden.
Eğitimli, bilgili bir annenin yetiştirdiği insan seçilir, belirir diğerlerinin arasında. Daha iyi nesiller için en iyi yatırım analara mı olmalı ilkin! İlk ten, ilk göz, ilk nefes ana ile paylaşılmaz mı? Hayat boyu hiç bitmeyecek paylaşımın atılan temelleridir bu paylaşımlar.
Yeni bir hayat bağladı bugün diğerleri gibi, doğa kendini yenilemeli, yenileyebilmeli ki, yaşam devam edebilsin.
Çalan telefondaki ses müjdeledi yeni nefesi. Ürperen bir ten, göz yaşı ile dolan iki göz. Mutluluk da ağlatır üzüntüler gibi bazen!
Birkaç yıl öncesi üzerinde okul forması, uzun saçları iki omzunda örgülü, kırmızı yanaklar, öğretmeni ile gelmiş, "Eti senin kemiği bizim!" diyerek iş hayatının en alt basamağına bırakılmıştı oracıkta. Yalnız, yapayalnız hissetmişti kendini, ilk kez annesinden ayrılan bir yavru misali, o anası bildiği öğretmeninden ayrılıp iş hayatının ortasına bırakılmıştı.
Güler yüzlüydü, biraz ürkek. Ürkekliği gözlerinde ki pırıltıyı gizlemeye yetmiyordu. Kaçamak bakışları ile ortamı süzse de, biraz çekinir hali seziliyordu. Sezgi yanıltmıştı bu sefer. İlk günün ardından yeni iş yerleri araştırmasını istemiş olsa da öğretmeninden o an ki kararı ile ne kadar yanıldığını daha sonra ondan içtenlikle duymak duyanları hem mutlu etmiş, hem de onurlandırmıştı.
Katıldığı ortamın yaşça en küçüğü idi, kimilerinin çocuğu olacağı yaştaydı.
Aradaki yaş farkı bazen unutulup gidiliyordu, çünkü ona yaklaşımlarının ne kadar içten ve sevecen olduğunun farkında idi. Hiç bir zaman kötüye kullanmadan, aradaki mesafesini korudu. Verilen her hangi bir işi büyük bir dikkatle dinliyor, özümsüyor ve uygulayarak olur almak istiyordu. Ondaki bu hevesin ve heyecanın ne olduğu iyi bilindiğinden, eleştiriler olumlu yönde yapılıyor, eksiklerine göz yumularak. Yapıcı olunduğu sürece daha iyi öğreneceği diğerleri tarafından biliniyordu.
Öğrendi de. Kısacık zamanda bilgisayarı kullanmayı, işin tekniğini az
çok kavramıştı. İşin en önemli evresi olan tasarıma kalmıştı. Bilinenler sonuna kadar öğretilmeye ve iletilmeye hazırdı. Eğer almak ona yeterli gelmeyecekse sorduğu yanıtlanıyor, sormadığında da yeri geldiğinde
iletiliyordu. "Söylenen ve gösterilen bir kez daha anlatılmaz" diyerek de kulaklarını dört açması hatırlatılıyordu.
Ne zorluklar bekliyordu onu, üniversite sınavına girecekti, meslek lisesi mezunu olacaktı ve aldığı teorik eğitim sınav için yeterli gelmeyecekti belki de. Ama bir kez deneyecekti. "Bildiğimle sınava gireceğim" diyordu.
Her hangi bir ek bilgi hazırlığına girişmeden. Üniversiteye yetenek sınavı ile alınan bir fakülte düşünüyordu. İstediği mesleğe başlaması sınav sonucu ile olmasa da, o bire bir çalışarak öğrenecekti. En azından bir kez denedi ve olmadı.
Kısa sürede başarısı işveren tarafından da onaylandığı için aldığı maaş da azımsanmayacak miktarda idi. Oysa ki şunun şurasında ilk başladığında yol masraflarını bile karşılamıyordu iş veren.
Durgundu, mutluydu, heyecanlıydı ve bazen de kaygılı!.. Bir anı bir anını tutmuyordu. İçi içine sığmıyordu. Ufak kaçamakları vardı, bir şeyleri gizler gibiydi. Pek fark etmemiş gibi davranılsa da.
Sonunda herkes öğrendi. Onaylanmayacağını, verdiği karar için çok erken olacağını, acele etmemesi gerektiğini büyüklerinden defalarca duyacak olsa da o kararını vermişti bir kere.
Kızımız gölünü bir delikanlıya kaptırmıştı. Yaşının küçük olduğunun bilincindeydi evlilik kararı için. Ama onlar kararını vermişti, büyükler onaylamasa da. Tebrikler o anda sunuldu. "Hep mutlu ol, şu anda olduğun gibi, hep ama hep" denmişti.
Daha önce evliliği yaşamış olanlar kendisini edindikleri tecrübeleriyle
uyardı. "Bizimki farklı olacak" cümlesi artık yeni evlenen her çift için klasik bir evlilik sloganı haline gelmişti. Bilmeden o da söze döktü. Buruk bir gülümseme paylaşıldı o duyguyu paylaşanlar arısında, sezdirilmeden.
Paylaştığı iş kolunun ustası işten ayrılıyordu, işler tümüyle ona kalıyordu. Başarabilir miydi, altından kalkabilir miydi, gidenin yerine gelen neleri değiştirirdi? Paylaşılan aynı iş yerinden, aynı ortamdan, aynı günler artık kalmamıştı. Bunlar o an için düşünülmüyordu. Gidilmesi ne kadar üzse de, inceden inceye bir sevinç yaşanıyordu. Ustalığın basamaklarına öyle ya da böyle tırmanacaktı.
Hayata gözlerini açmasına neden olan bebek anneliğin özverisini bir kez daha gündeme getirmişti. Mesleğinde bir yerlere geleceği kaygısını yaşarken birden bire annelikle tanışmış, belki de bebeği ile yaşamın üstesinden gelecekti. Mutluluğu, zamanını, yaşamını bir bebekle pekiştirecek, onu en güzel şekilde yarınlara hazırlayacaktı. Uykusuz geceler, kendisi için zaman bulamayacağı anlar, bebeğini kucağına aldığı anda siliniverecekti bir anda aklından.
Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu karar vermesi için anlık zamanlarla yarışacaktı bebeği için. Bebeğinin tehlikeli bir durum anında vereceği karar önemli idi o an için. Bütün merkez bebeği olacaktı. Bebeği büyük bir huzur içinde uyurken her şeyden habersiz; henüz büyükler tarafından köreltilmemiş, tüketilmemiş fazlası ile onda varolan tüm değerleri izleyecek, bir parçasını o an için paylaşacaktı o mışıl mışıl uyurken.
Bozmadan, kırmadan, düzene uydurmadan yetiştirebilecek miydi bebeğini? Kendi değerleri mi ağır basacak, yoksa toplumun içinde ezilmemesi için güçlü olması mı öğretilecekti. Güç güçsüzlükle karıştırılmadan. Neyin "güç" olduğunu ayırt edebilecek miydi?
En az kendisi kadar güzel, en az kendisi kadar mutlu bir bebek olacaktı o da biliyordu. Çok genç yaşta anne olmanın sorumluluğunu hiç bir zaman unutmadan. Kendisini yetiştiren annesinin desteği ile daha da güzel bir insan olacak bebeği biliyordu.
Hayat boyu alınabilecek en zor kararlardan biri olan ama bir o kadar da kolay gelen herkeslere. O kararını vermişti!..
Yeni bir insan, yeni bir hayat!
Yener Balta. 25.9.2006
x
ŞU AN YETER BANA!..
Yalnızlığın ne olduğunu bilmezdim bir yıl öncesine kadar. Bir geceyi bile tek başıma geçirmemişken bir anda sessizliğin ve yalnızlığın içinde buldum kendimi.
Buna da alışıyor insan. Ne kadar çekilmez olsa da, ne kadar içimi acıtsa da...
Sanki küçük bir çocuğun nerede olursa olsun, hele o uzun karanlık gecelerde yanından hiç ayırmadığı, aradığı ana sıcaklığını onda yakaladığı sevimli oyuncağında hisseder gibi. O sıcaklığı arıyorum!
Bunca insanın iç içe yaşadığı bu karmaşada, bir o kadar da içinde hissettiği yalnızlığın, kişinin kendini soyutlayıp çevresine ördüğü duvardan daha bir farklı. Herkes yaşamalı, zamanı ne olursa olsun. Bir daha biriyle paylaşamayacağı bir hayat hayal etmeli kafasında.
Yapayalnız!
Koca bir günün bitiminde kapısını çalıp da o evi ve paylaştığı yaşamı, tek vücut olduğu geceleri artık yalnız geçireceğini düşünerek...
Kaç insan başarabilir bunu? O kadar kolay gibi görünse de, bir delikanlının en çılğın çağında ailesi ile paylaştığı o dört duvarın bir geceliğine hükmünü sürmesindeki yalnızlığın verdiği tatlardan değil.
Çevremdeki tüm arkadaşlarımı, en yakın olan ailemi, dünya tatlısı köpeğimi bile uzaklaştırmışken yaşantımdan, bu kadar yalınlaşmanın, çevremden kendimi soyutlamanın bir yere kadar olduğunu yeni yeni kavramış olmalıyım ki, benim için olmazsa olmazları bir yana ayırıp, kalanları kırmadan incitmeden hatta ve hatta bilmeden ayıklıyorum teker teker.
Yalnızlık ve tek başınalığın ayrı ayrı kavramlar olduğunu kavradığım şu sıralar, çevremden bu kadar soyutlanmışken olması gerekene doğru yönelmemin daha da üstün bir durum olduğunu kavrıyorum. Kendime yeterek, birey olmanın tadına vararak.
Kaptırmış olsaydım eğer yalnızlığın çıkmazına kendimi, çözemeseydim eğer dünü ve yarını, şu anın tadına varamazdım oysa ki.
Bir beklentim yok şu andan, nefes alabiliyorum ya hissederek, yaşanılan güzel anlar bile acıya dönüşüyorsa hatırlandıkça, geçmişin bende iz bırakan açı hatıralarını atabiliyorum ya kafamdan, yarının bana neler getireceğini düşünmediğim anda kendimi iyi hissediyorum ya; şu an yeter bana!..
Sahip olduğum aklı kullanabiliyorsam eğer, ne mutlu bana.
Kendi gözümde herkesin bir değeri varsa, herkes önemli ise gözümde. Çıkar gözetmeksizin eşit davranabiliyorsam çevremdekilere, zarar vereceğini hissettiysem eğer karşımdakinin, kabuğuma çekilmeden “merhaba”mı esirgemiyorsam ondan, bu yeter bana.
Yaşadığım sürece en değerli varlığım olan “Ben”in farkındayım ya şu an. Ne satın alabilirim, ne de harcayabilirim kolay kazanılan paralar gibi.
Azar azar, bozmadan bana biçilen sürede tadına vararak. Ne çok kullanıyoruz sonsuz enerji yüklü çocukluğumuzda bu bedeni ve takip eden gençlik yıllarında.
“Ne zaman canım isterse o zaman yaparım”lı önemsenmeyen sorumlulukların yerini gerçekten üstlenmesi gereken sorumluluklar aldığında, bunca zorlukların bir anda karşımıza mı çıkması zor olan.
Yaşamın ve onun getirdiği yaşların mı yükü bu omuzlarda tek tek sırası ile taşınan taşınması gerekenler... Sabırla, geri gelmeyecek bir anın zaman dendiği bu süreyi doğru kullanarak...
Daha ne olabilir ki kendi bedeninin, kendi aklının sorumluluğunu üstlenmenin, kalan yaşamında tüm özgürlüğü ile ele geçirerek, sorumlu olabilmek kendinden.
YENER BALTA, 23 NİSAN 2006
x
SIRADAN KADIN YOKTUR
Kadın ayağa kalktı, doğrudan bana baktı:
- “Ben seni seviyorum”, dedi.
Böyle bir şeyi hiç beklemiyordum. Karşımda duran kadına belki de ilk kez bu sözün anlamıyla bakmıştım. Kadının dikkat çekici hiçbir özelliği yoktu. (Belki de benim için yoktu demeliyim). Yani ne bileyim, her gün her an karşılaşabileceğiniz bir kadındı. Aramızda böyle özel yakınlığı yaratacak hiçbir şey olmamıştı, bunu iyi anımsıyorum. Çirkin bile denebilirdi. Üzerinde günlük bir giysi vardı. Şimdi “nasıldı” desen onu bile anımsamam. Ama gözlerinde öyle bir parlaklık vardı ki kayıtsız kalamadım. Söylediğini anlamazlıktan gelmeyi denedim:
- “Ben de sizi severim.”
Kadın tepkiyle karşıma dikildi:
- “Yok öyle değil, ben seni seviyorum.”
Bu kez anlamamak olanak dışıydı. Durumu kabul etmeliydim.
- Peki ne olacak?...”
Kadın şiddetle bakıyordu:
- “Olacak bir şey yok, evleniriz”, dedi.
Arıtık bu kadarı da fazlaydı:
- “İyi ama nasıl evleniriz?”, dedim. “Sen evli değil misin?”
Parmağındaki yüzüğü görmüştüm.
Kadın bir an bile duraksamadı:
- “Ayrılırım”, dedi.
Kadının kararlı davranışı beni şaşırtmıştı. Bütün bunları nasıl güçlükle söylediğini anlamak zor değildi. Ona biraz yardım etmeyi düşündüm:
- “İyi de ben evliyim.”
Kadın hiç oralı olmadı:
- “Sen de ayrılırsın...”
Bir an kadına dikkatle baktığımı şu anda bile anımsıyorum. Bütün bunları ona düşündürtecek hiçbir şey olmadan nasıl böyle bir karara vardığını düşünüyordum. Ama bu işi burada kesip atmak gerekiyordu:
-“Şimdi bakın”, dedim. “Ben hiç böyle bir şey düşünmedim. Bunları neden düşündüğünü bilmiyorum. Bence bütün bunları unutsak daha iyi olur. Benim hiç böyle bir niyetim yok.”
Önümde duran belgelerin işi bitmişti. Kadına uzattım.
Kadın gözlerime baktı. Belgeleri aldı. Çıktı gitti. Bir daha da görmedim.
-"Ama inan bana, hayatımda çok düşündüğüm kadınlardan birisi odur...”
***
Arkadaşımı tanırdım. Bir bankada çalışıyordu. Yakışıklıydı, kadınlarla istediği gibi ilişki kurmasını bilirdi. Duyarlı olduğunu da bilirdim. Merak ettim:
- “O kadında seni bu kadar düşündüren neydi?”
Arkadaşım düşünceli yanıtladı:
- “...Kararlılık. Beni etkileyen kadının kararlılığıydı. Ama asıl dehşete düşüren, kadının kararlığının kendine ait oluşuydu. Düşünebiliyor musun, kadın beni hiç hesaba katmıyordu. Kendisi bir karar vermişti ve gözü hiçbir şey görmüyordu. Evliydi, kendi evliliğini gözden çıkarmıştı. Hadi diyelim ki mutlu değildi ve ayrılmak istiyordu. Ama benim evliliğim de umurunda bile değildi, tek sözcükle ikimizi de eşlerinden ayırıyordu ve biz evleniyorduk...”
- “Düşüncesiz biriydi belki de...”
- “Sanmıyorum. Tersine bütün bunları çok düşündüğünü sanıyorum. Belki gecelerce...”
- “Senin hayatını biliyor muydu? Eşini tanıyor muydu?”
Arkadaşım irkildi:
- “Yok canım, bizim çevremizle falan ilgisi yoktu. Tanıdığını hiç sanmıyorum, onunda böyle şeyler umrunda değildi. Sanırım, duygusuna kendisi için bir kurgu yapmıştı, bunu da tutkuya dönüştürmüştü.”
- “Peki, bunca tutkuyla seven bir kadın nasıl bir daha görünmedi?”
- “Bilmiyorum. Belki de kurgusunda ben de ona aşıktım. Belki de benim kendisine açılamadığımı düşünüyordu, bilemem.”
- “Sakın ona bir biçimde umut vermiş olmayasın...”
Arkadaşım bu kez sitemle bana baktı.
- “Artık pes derim. Öyle bir şey olsaydı, söyleyecek sözüm olabilir miydi?...” Doğruydu, söylenecek söz yoktu...
Sonradan bu öyküyü ben de çok düşündüm. Bu, gerçekten yaşanmış bir olaydı. Belki de insanların başından kaç kez geçmiş bir olay. Ama bizi neden bu kadar düşündürmüştü? Sonraları bulduğumu sandım. Ancak bir kadın bu denli kararlı davranabilirdi.
Böyle kararlı bir erkek görmemiştim. Erkekler, genellikle böyle durumlarda “sonra ne olacağını” düşünür, hesaplar, ona göre karar verirdi. Ama bir kadın karar verirse, sonradan ne olacağını düşünse bile göze alırdı. Kadınlar erkeklerden daha mı kararlıydı?
Düşündüklerimi arkadaşıma sordum:
- “Anlattıkların beni çok düşündürdü. Sence de kadınlar daha mı kararlı? Biz erkekler kadın ilişkilerimizde daha çok mu hesap yaparız? Kadınlar daha mı gözü kara davranır?”
Arkadaşım ciddi bir tavırla yanıtladı:
- “Bu olay önce bana bir şey anlattı, ‘Sıradan kadın yoktur’. Hani biz erkekler aramızda konuşuruz da, kimi arkadaşlar ‘ben kadınları tanırım, kadınlar şöyledir, kadınlar böyledir’ derler ya, bil ki bunlar yanlıştır. ‘Kadınlar’ diye bir şey yoktur, ‘kadın’ vardır. En önemsemediğin kadın bile ‘özel bir kadındır’. Bunu bilmeyen erkek, gerçekte kadın konusunda deneyimsiz erkektir. Kadınları tanımış bir erkek hiç bir zaman ‘kadınlar’ demez. Her kadının ‘özel bir kadın’ olduğunu bilir. Soruna gelince, evet diyorum.
Kadınlar her zaman erkeklerden çok daha kararlıdır. Bir şey yapmayı aklına koyan kadını bundan döndürecek hiçbir güç yoktur. Belki bekler, planlarının gerçekleşmesi için bekler, ama vazgeçmez. Bekler planını uygular ve yapar. İnan ki, bu kadının yaptığını yapacak bir erkek tanımadım. Ben hiçbir zaman onun yaptığını yapamazdım.”
- “Nasıl yani?...”
- “Yani, ben bir kadını çok beğenseydim, onun karşısına dikilip de, ‘ben seni seviyorum. Sen ayrıl, ben de ayrılayım, sonra da evlenelim’ diyemezdim.”
- “Ne derdin peki?...”
- “Ne mi derdim? Doğrusu pek düşünmedim ama böyle köklü çözümler bulayım diye kararlar vermezdim sanırım. Böyle köklü çözümlere gitmeden konuyu idare edelim derdim herhalde...”
- “O da çapraşık durumlar yaratmaz mıydı?”
- “Yaratırdı ama köklü çözümlere ulaşmak çok daha zor...”
Erdal Atabek, Kırmızı Işıkta Yürümek, Altın Kitaplar, 1991, Sayfa: 127
x
ŞEKER PEMBESİ
Hem rengi şeker, hem kendi şeker! Sanki gökyüzünden minik bir bulut parçası koparılmış da ince çubuğa sarılmış, maviliğini gökyüzünde bırakmış, pembeye boyanmış. Öyle bütünleşmiş ki rengi ile ismi adına da “şeker pembesi” denmiş.
Daha önce yemiş belli. Tüm yüzüne pamuk şekerin bulaşacağına aldırmadan tutam tutam koparıp yiyor o küçücük parmaklarıyla.
Kendisi de elinde tuttuğu o kocaman pamuk şekeri kadar pembe, pamuk şekeri kadar şeker. Şirin mi Şirin bir yüzü var o kocaman şapkasının altında. Pembeyi seviyor belli; bulizi, pantolonu, ayakkabısı, çorabı. Tümü ile pembe. Pembe yanakları da daha bir pekiştiriyor şirinliğini. Her tutamında aldığı tadın mutluluğunu dışa vuruyor gözlerindeki ifade.
Henüz daha okula gitmiyor; bir büyüğün belki de annenin bağımlısı. Bilemediğimiz yaş sınıflandırması için iyi bir ölçü, her niyeyse okul dönemleri...
Kimi zaman annesinin elinden tuttuğu, tutamadığında bir şekilde sıcaklığını hissettiği uzaklıkta dolaşıyor annesinin yanında.
Anne yaptığı işin acemisi, bankaya girdiğinde, numaratörden sıra almak için bile yardım alıyor, yapacağı işlemin hangi sınıflandırmaya dahil olacağını bilmediğinden…
Yardımını istediği adama açıklama yapıyor. O bitmez tükenmez kalabalık, numaratörle birlikte az da olsa çekilir bir durum alıyor. Her numara değişikliğinde çıkan “tirink” sesi ile bir numaratöre bakıyor, bir annesinin elindeki kağıt parçasına, bazen yakalayamıyor.
Kendisinin sorumlu olduğu tek iş bir türlü doyamadığı tada varmak. Ama pamuk şeker bu; ağızda eriyor, bir kere bir kere derken tadına ulaşılamıyor. O nötr renklerin arasında, o monotonluğun içerisinde ne de güzel ben buradayım diyor elinde tuttuğu pamuk şekeri ile o şeker pembesi kız çocuğu.
Her tutamı koparışı beni kendi çocukluğuma götürüyor, yine aynı mahalle. Yine aynı Pamuk Şekerci! Tüm oyunları durduran, tüm çocukları bir bir yanına çeken, kendi harçlığını yanında taşıyanların hemen sahip oldukları, olmayanların evlere koştukları.
Hatırladığım tek şey seyyar tezgahını alel acele kurup, torbasından bir avuç toz şeker alıp o yuvarlak dönen kaba şöyle bir serpiştirmesi. Bizim bildiğimiz toz şekeri. Nasıl oluyor da ayağı ile pedal çevirdiği tezgahında hem pembe oluyor, hem de bir tutam bulut parçası. O çocuk aklı ile akıllar almıyor.
Sonra elindeki o çubuk parçasına yavaş yavaş bir tırtılın kozasını ördüğü gibi ne zaman, ne hızla kocaman bir bulut parçasına dönüşüyor anlayamıyoruz. Zaten o zaman bunu pek düşünmüyoruz da bir an önce o pembe bulutun elimize geçmesi tek dileğimiz. Bir yandan da kulağımızda çınlayan, dışarıdan açık hiçbir şeyi yemememiz. O çınlamayı bir kez daha kulak arkası edip, mahalledeki diğer çocukları neden göstererek savunuyoruz bize yapılan yasağı.
Cebimizde kendi sorumluluğumuzla harcayabileceğimiz bir pamuk şekeri paramız, henüz sıfırları atılmamış kuruşların gerçek kuruş olduğu zamanlar. Pamuk şekeri mutluluklar, kocaman, tadına varılamayan, doyumsuz... Görüntüsündeki o baştan çıkarıcılığı, şimdilerde az rastlanan pembeliğin cazibesi götürüyor beni kendi çocukluğuma o mekanda bir anda.
Yener Balta, 27 MAYIS 2006
x
SOKAK ONLARIN
Ne çok şeye malzeme oldu şu İstanbul sokakları. Ne çok şeye tanıklık etti, ne çok şey yaşandı her bir sokağında. Herkesi, her kesimi kendine çeken koca şehir İstanbul!
Yeni bir yıla günler kala, çarşı ve mağazalarımızı, evlerimizi, bahçemizde ışıklarla süsleriz. Her bir rengin yanıp söndüğü, yeni bir yılın yeni umutlar getireceği beklentisi ile ömürden bir yıl daha giderken, zamanın bize neler kattığı kar kalırken yanımıza...
Çocukların ilgisinden çıkıp kendini çocuk hisseden büyüklerin ille de süsledikleri çam ağaçları. Gavur işi deyip de, ülkemizde pek kabul görmeyen, içten içe özenilen çeşit çeşit minyatürlerle süslenen ışıklı çam ağaçları.
Bostancı İskelesi'nin karşı caddesine düşen sokakların birinde, eskinin en lüks apartmanlarından birinin girişi önünde, ışıkların oynaştığı çam ağacından sonra gördüğüm manzarayı unutamam her niyeyse...
Soğuk geceyi biraz kıracağı ümidiyle, apartmanın girişi önündeki kuytu yer mekanları olmuş o gece için. Her gece yatılacak bir yer değil zira. Beyinlerin uyuşup da uykuya yenik düştüğünde, oracıkta kıvrılıp kalınacak anlık mekanlar. El ayak çekildiğinde, herkesler evlerine girdiğinde, sokakların gecenin sessizliğine gömüldüğünde, alınan tiner kokusu ile kafalarının ve bedenlerinin uyuşma aşamasında, alt alta, üst üste bir yığın halinde iç içe geçerek yatışları unutulacak gibi değil.
Sabah olup da henüz güneşin ışımadığı, sokak lambalarının oluşturduğu loşlukta seçmeye çalışıp da tam seçemediğim, gözlerimde yol boyunca bitirmek için çabaladığım geceden kalan uykumla, işe gittiğim aracın kırmızı ışıkta durması ile, araladığım göz kapaklarımı sonuna kadar açıp, karşılaştığım manzarayı algılamak için, bir süre öylece donup kaldığım manzarayı şu gün bile unutmuş değilim.
Bir film seti değil mekan. Hepsi neredeyse aynı yaşta, aynı kaderi paylaşan çocuklar. Soğuk henüz onları dondurmamış; hepsi, bedenler ne kadar birbirlerine sokulurlarsa o derece vücut ısılarını koruyabileceklerini bildiklerinden birbirlerine geçmişler.
Hiç biri sokak olsun istemez mekanları. Belki özgür olabilmek istedikleri için, baskıdan, acıdan, zorlamadan kurtulmak için evlerinden kaçmakta bulmuşlar çareyi…
Özgürlük bu mu onlar için? “Sıcak bir ev, sıcak bir aile, iyi bir eğitim ve gelecek ümidi ile doğar her çocuk diye bilinir…” hep. Sonucun ne olacağı düşünülmeden, gelecekte ne olabilir kaygısı gütmeden, hayata merhaba dedirttirilen küçük bedenler...
Neredeyse her biri aile ilgisinden yoksun, geçim sıkıntısının ne olduğu iyi bilinen, bir dilim ekmeğin çöplüklerde arandığı yaşamlar...
Beyinlerde, bedenlerde bir keresinin bile silinmez izler bıraktığı tiner kokuları.
Her bir çekişte ciğerlere dolan, beyinde hasarlara neden olan, gün be gün daha da uyuşabilmek, gerçeklerden kaçıp, hayal alemine dalabilmek için çekilen tiner kokuları, yarınlar için bir ümit olabilir mi sanki...
Yarınının ne olacağı şimdiden belli olan gençler….
Sokakta yaşanılan hayatın kaçta kaçı iyi ile sonuçlanabilir ki...
YENER BALTA, 10 Aralık 2006
(G. T. 31.3.2004)
x
ÇALI ÇIRPIDA BİR YUMURTA
BİR DE BAKTIK Kİ YOK ORTADA
"Alma o yumurtayı oradan, lütfen anne. 'Yumurtayı yuvasından alanın yuvası dağılır' diyen sen değil miydin? Lütfen anne söz ver bana, ben gidince de alma olur mu?" desem de o an için engellemiş oluyorum annemi.
Ama anlamamış; yine almış yuvasından yumurtayı, her bahar olduğu gibi. "Her bahar kiraya mı vereceğim onlara ben balkonu mu?" diyor kızarak annem. Birkaç gün çıkmasa balkonuna; pislikleri, çok konan gübrenin bitkiye zarar vermesi gibi zarar veriyor balkona ve de tüm çevreye, kokusuyla, pireleriyle, görüntüleriyle...
Daha önce birkaç yumurtayı almamıştı; yumurtadan çıkarak büyümelerine izin vermişti… "Kaç kuş büyüttük yeter!” diyor haklı olarak. Bütün yaz çıkmamış neredeyse evden dışarı hiç. "Yaşlandık!” diyor “Artık, dışarıyla tek bağlantım balkonum."
Yaş ilerlediği için zorunlu haller dışında çıkmıyor pek dışarı. Sıkılıyor koca evde yalnız. Her bahar olduğu gibi hava almak balkona çıkıp hava alamıyor, sıcak havalarda balkona çıkamıyor…
Kendisi de analık duygusunu çok iyi biliyor, dört çocuk büyütmüş kolay mı? Bir de torunları ekledin mi buna sayısı yok yuvadan uçup giden yavrularının, kendi yuvalarını kurmak için...
Ana yüreği dayanmıyor, geliyor ana kuş, bakınıyor çalı çırpısına. Uçup uçup giderek, sonra geri dönerek, tek tek her dalını taşıyıp, derleyip çattığı çalı çırpı yuvasını göremiyor. O küçük beyaz yumurtasını ısıtarak süresi gelince çıkaracaktı kabuğundan.
Kırılmış yumurtadan çıkan sapsarı ince tüylerin arasından görünen pembe derisini gizlemeye çalışacak tüm gövdesiyle yavrusunun, daha bir kabartarak kendisini, ana sıcaklığıyla. Gidecek, yine ucup gelecek, yavrusunun kursağına bırakacağı yemini arayıp bularak.
Nice çözümler arıyor annem, ip geriyor balık ağı misali, gazete kağıtları düğümlüyor iplerin üzerinden. Korkuluk dikmeyi düşünüyor bir ara. "Çocuk kıyafetlerinin içini doldurup, bir de baş yaparım!" diyor. "Hasır şapkanı da geçirdim mi tepesine bak bakalım gelecekler mi bir daha…" diyor. Sonra kendi söylediğini kendisi çürütüyor, "Bu kuşlara bir haller olmuş, bizi bile dinlemiyorlar ki, biz varken bile geliyorlar yüzsüzce balkona…" diyor. Hala şivesini değiştiremediği Gaziantep diliyle. "Bunların alayı hırsız ne koysam yiyorlar…" diyordu. Tüm ailenin her bayramda bir arada olacağı, bayram arifesinde koli ile aldığı yumurtaları yer olmadığından balkona koyduğu gazete kağıdı ile paketlenmiş paketi parçalayıp, gagaları ile kırıp yedikleri kaç yumurtayı heba etmişti o kuşlar. Bayram ikramı diye tek tek özenle sardığı yaprak sarmalarının üzerindeki streci parçalayıp yemişlerdi hep. Memleketten getirttiği nice ceviz ve fıstığını saçalamışlardı kurusun diye serdiği balkonuna.
Apartmanın en üst katında olan dairelerinin yatak odasını havalandırmak için açtığı penceresinden içeri girmişti güvercin bir keresinde. Annem bir yandan, babam bir yandan pencereden dışarı çıkması için kovalasalar da güvercini, can havliyle çıkmaya çalıştığı odadan kanadını zedelemiş olmalıydı ki bir türlü havalanamıyordu.
Annem ve babam hayvanı ürkütmemek için bir gün süreyle pencere açık, odanın kapısı kapalı tutarak güvercin çıkar elbet diye beklemişlerdi. Sonunda yıllardır oturdukları evin kuş sorununa balkon ve pencerelerinin kapatılması ile çözümü bulmuşlardı. Balkonun çevresini son zamanlara da pek rağbet gören camla kaplatıp, pencerelere de tel taktırarak kendilerini meşgul eden kuş konusunu da kıt kanaat geçindikleri emekli aylıklarının bir kısmını kuşlar için ayırarak kapatmışlardı.
Yener Balta, 3 KASIM 2006
x
YOK ŞİMDİ!
Terkedilmiş belli, belli ki dahasını istiyorlar, diğerleri gibi. O güzelim Yenimahalle’nin eski evlerini teker teker yıkıp yerine yenisini dikiyorlar.
Sokaklarından geçerken buruk bir duyguya kapılıyorum. Kim bilir belki sahiplerinin ömrünü tamamladığı, kalan mirasçılarının da değer verdiklerinden mi, ihtiyaç duymadıklarından mı dokunmadıkları bir kaç bina dışında göremiyorum eskiden kalan izleri. Onlar rehber oluyor hatıralarıma. Bir de kendi kendimle yarıştığım o uzadıkça uzayan her çıkışımda da saymaktan bıkmadığım yorucu uzun merdivenler... Anılardan silinmeyen her şeyin ilkini öğrendiğim okulum. Biz küçük olduğumuz için mi bize büyük geliyordu o zaman.
Yeni yapılanma adına estetikten yoksun; yapanla yaptırana dahası kalsın diye üst üste yığılan taşları evimiz diye niteliyorlar. Yaşanılası kalmayan mahallenin eski sevimli havasından eser yok şimdi. Her evin sembolü haline gelen yaşayanları. Her sabah kapısının önünde geleni geçeni selamlan Ebe Hanım Teyzesi... Yok şimdi! Ne kendisi, ne de o tek varlığı olan evi, bahçesi ve sevimli kedileri.. Dişisinin kimin kömürlüğüne yavruladığını merak ederken her bahar, kaybettiği tekirini beyaz kumaşa kefen niyetine sararak, gözünde biriken yaşları bizden saklamadan akıtan, bahçesinin güneş girmeyen bir köşesine kurumuş yaprakları sağa sola savurup derince bir çukur kazarak, elleri titreye titreye gömdüğünü biz çocuklar izlemiştik sesizce. Belki de ilk ölümle yüzleştik. Gidenin toprakla buluşacağını bilmeden.
Şimdi tam sırası. Evlerin ön ve arka bahçelerinde öbek öbek eflatunla yeşilin kaynaştığı, kokusuna doyamadığım, dalında durması ile yetinmeyip daha yakınımda olmasını istediğim için koparıp vazoya koyduğum leylaklar.
Tüm evlerin bahçesinde olmazsa olmaz kayısı, kiraz, elma, erik ağaçları. Daha olgunlaşmasına bile fırsat tanımadığımız izinsiz koparılan o unutulmaz tatlar, kalanı ile reçeller yapılan.
Şimdi bakıyorum “çok katlı köy binaları”nın girişlerine bir avuç toprak bırakıyorlar. Üzerine “basmayınız” yazılı yavan yeşil düz alan. İlk baharın parlak renklerinin izlerine rastlanmıyor şimdilerde...
Yıllarca yaşadığım Yenimahalle’me döndüğümde eskiden kalan izler tat vermiyor bana. Aklıma bile geldiğinde ürpertiyor anılar. Anılar bozulmamalı oysaki. İlk heyecanların yaşandığı, yaz akşamlarının doyumsuz paylaşımları, bir sonraki akşama bırakıldığı arkası yarın oyunları. İnsanların birbirine henüz yabancılaşmadığı, yaşayanların bir bütün olduğu mahalleler... Selamsız sabahsız karşılaşmalar, sorgulayıcı bakışlar, yapay komşuculuklar nedir bilinmezdi o sıralar.
Kadının işi evi olduğu, okuldan gelecek olan çocuğunu beklediği, akşam iş çıkışı babaların bayram sevincinde kapıda karşılandığı, bir ziyafet gibi yenen akşam yemeklerinden sonra televizyon izlemek için gidilen tahta sandalyeli, çakıl taşlı aile çay bahçeleri. Tadına doyamadığımız kalkmaksızın yenen çekirdeğin ayakkabımızın neredeyse üzerini kapatacak çoklukta sınırsızca yendiği o güzel yaz akşamları.
Ne değişmedi ki. Her şey... O zaman nedenini bilemediğim uzunca beklenen kuyruklar. İki paket yağ için geçen zaman. Üst komşu Ahmet Amca’nın selam sabahı çok diye iki de ondan gelen sana yağına ne çok sevinirdi annem...
Evde pişen yemekten en yakın komşuya neredeyse her gün karşılıklı tadımlık verilen tabaklar...
Şimdi aynı katı paylaştığımız kapı komşu ile kim olduğunu bilmeden alelacele verilen selamlar. Çok katlı binalarda, neredeyse bir sokağın bir binaya sığdırıldığı kentleşme denen o yapılaşmada yaşadığımız yabancılaşma! Bireysellik adına kişinin kendinden uzaklaştığı bir dönemin daha da kötüye gittiğini görüyor, hissediyor olsak da, anlar da kalan izler bozulmasın dileğim...
YENER BALTA
23 NİSAN 2006
x
MUTLULUK BİZİM İÇİMİZDE
Hepimiz mutluluğun peşindeyiz. Mutluluğu paraya, güce ve prestije sahip olunca yakalayacağımızı sanarız. Aslında gerçek o değildir, ne kadar masumiyetimizden uzaklaşırsak o kadar mutsuzluğun içinde buluruz kendimizi. Masumiyetimizden uzaklaşmak demek, her şeyimizi kaybettiğimiz anlamına gelir.
Mutsuzluğun diğer nedeni de her zaman kaygı içerisinde olmamız. Kaygı artık hepimizin yaşam tarzını oluşturmakta neredeyse. Korkularımız, kaygılarımız bizi esir almış durumda. İçinde bulunduğumuz anı yaşamak yerine geçmişle geleceği birbirine karıştırıp, şu anı zehir ederiz kendimize.
Bazen bir başkasının başarısızlığı yada mutsuzluğu mutlu eder bizi içten içe. Her ne kadar çirkin olsa da, insanlıktan uzak olsa da...
Başkalarını mutlu etmek kendi mutluluğumuzdur bir bakıma. Manevi bir huzur buluruz, birilerine yardımda bulunduğumuzda. Başkalarının mutluluğunu yok etmek yerine, onların mutluluğu için ortam hazırlamalıyız.
Kıskançlığa, rekabete, kıyaslamaya ve hırsa yer vermeden yaşamalıyız. Bunlar bizi meşgul ettiğinde mutluluğu kaybeder, mutsuzluk içinde kayboluruz.
Mutsuzluk kişinin karakteri ile ilgili değildir, kişinin bilinçli olup olmadığı ile ilgilidir. Öfke vardır, aç gözlülük vardır, sahip olma isteği vardır, kıskançlık vardır ama bilinç yoktur.
Karakteri değiştirmek kolaydır, önemli olan bilinci değiştirmektir. Bilinç olduğunda, öfke, şehvet, aç gözlülük, kıskançlık, hırs ortadan kaybolur. Bu tür duygulara ayırdığımız tüm enerjimiz açığa çıkacağından enerjimiz serbest kalacaktır. Açıkta kalan enerji bizim mutluluğumuz olacaktır. Mutluluk bizim içimizden gelecektir, dışardan beklemek, farklı şeylere bağlamak yanlış olur.
Mutluluğun peşinden koşmak imkansız bir şeydir. Eğer mutluluğun peşinden koşarsak ve elde etmeye çalışırsak onu hiç bir zaman yakalamayız. Çünkü mutluluk içinde bulunduğumuz durumda ansızın ortaya çıkar, nasıl olduğunu bile fark edemeyiz.
Yarına ertelenen, vaat edilen mutluluklar olamaz. Onu yönetemez, üretemez, ayarlayamaz ve ne kadar mutlu olmaya çabalasak da yakalayamayız. Mutluluğu yaratamayız. O zaten mevcuttur bizde. Mutluluk sadece biz rahat olduğumuzda gerçekleşir. Öyle bir şeydir ki, hiç bir neden olmadan kendimizi coşku dolu hissederiz.
Mutsuz oldukça mutluluğu daha çok ararız. Mutluluğu arzuladıkça daha çok mutsuz oluruz. Mutluluğu aramak için oradan oraya savrulur dururuz.
Tam şu anda mutlu olmak bile bizim kendi elimizdedir.
YENER BALTA, 15 TEMMUZ 2006
x
SEVGİ VE EVLİLİK
Sevgiyi de sınıflandırabiliriz sanırım. Hele ki bu kadın ve erkek arasında ki sevgi olursa, bir de bu sevgi evlilikle sonuçlanırsa...
Bağımlı sevgi, bağımsız sevgi ve karşılıklı bağımlılık...
Bu sevgileri evlilik olarak düşündüğümüzde; bağımlı, bağımsız ve karşılıklı bağımlılık olarak üç ayrı gurupta toplayabiliriz. Bu gruplaşmayı günümüzdeki evliliklerle örnekleyebilir ve hangi evlilik bizim yapımıza uyuyor karar verebiliriz.
En yaygın olan sevgi bağımlılık üzerine kurulan evliliklerde kendini gösterir. Kadın erkeğe sıkı sıkıya bağlıdır, bağımlıdır. Erkek ise her ne kadar bağımsızmış gibi görünse de o da karısına bağımlıdır. Her ikisi de karşılıklı çıkara dayalı bir evlilik yaşamakta, birbirlerine hükmetmekte, birbirlerine sahiplenmekte, hatta birbirlerini malı imiş gibi görmektedirler. Çocuklar bile sahiplenilir, benim senin tartışmasına bile girilir.
Kadın kocasının izni olmadan bir yere gidemez, yeni birşey alamaz, alsa da kendince geçerli nedenler bulacaktır. Koca bağımsız davranamaz, her ne kadar kendini evin reisi olarak görse de o da karısının baskısı, tehditleri ve kaprisleri altında kalacaktır.
Genel geçerli evliliklerin büyük bir çoğunluğunu bu guruba giren birliktelikler oluşturur.
Bağımsız sevgi ise en az bağımlı sevgi kadar tehlikelidir. Bu, günümüzde çok az rastlanan türden bir birlikteliktir. Oran olarak bağımlı sevginin tam tersi durumundadır. Bu evliliğin temelinde de mutsuzluk vardır, çünkü her iki taraf da çatışma hali içerisindedir. Ortak noktayı bulmak çok zordur. Kimse kimsenin kararına uymak istemez. Aşırı özgürlükçü bir sevgidir, neredeyse kayıtsızlık hakimdir. Diğerinin yaptığı herhangi bir eylem ya da davranış, üzerinde yorum yapmaz, müdahale etmez, fark etmez bir tavır takınılmaktadır. Bir birlerini kendi alanlarının içinde terk ederler, yokmuş gibi davranırlar. Kimse kimseye ödün vermeye yanaşmaz. Aşırı bağımsız oldukları için ilişkileri yüzeyseldir. Bu tür birliktelikler daha çok sanatçılar, düşünürler, şairler ve bilim adamları gibi meslek gurupları ile uğraşan kimselerde görülür, bu gibi insanlarla bir arada olmak imkansız gibidir.
Karşılıklı bağımlılıkta ise; uyum söz konusudur. Bu birliktelik gerçekleştiğinde her iki taraf da kendini cennette hisseder. Ama bu birliktelik oldukça ender görülür. Sanki birbirleri için nefes alıyorlarmış gibidir. Son derce mutlu ve huzur içerisindedirler. En önemlisi iki bedende ki tek ruhturlar. Bu gerçek sevginin yaşandığı bir evliliktir.
Bağımlı ve bağımsız sevgide bunu görmek imkansızdır. Bağımlı ve bağımsız evlilik sadece çıkara dayalı bir anlaşmadır, her bakımdan sağlanan bir anlaşma, sosyal, psikolojik, biyolojik...
Karşılıklı bağımlılıkta sadece ruhsal bir beraberlik söz konusudur. Biz diyebilmek belki de, benden önce senin için diyebilmek, çıkar gözetmeksizin, korkmadan, cesurca paylaşarak...
Evlilik toplumca kabul gören bir kurum olduğuna göre, büyük bir çoğunluğun eninde sonunda en az bir kez yaşayacağı bu birliktelikte, örnek olan ruhsal beraberliği yakalayabilmek, herkes için tek dileğim.
YENER BALTA, 12 TEMMUZ 2006
x
BAĞIMSIZLIK KORKUSU
"Yalnız olmaktan nefret ediyorum. Keseli hayvanlar gibi bir başkasının derisinin altında yaşamak isterdim. Emniyette olmayı, sıcak, bakılıp gözetiliyor olmayı, havadan, hatta yaşamdan daha çok istiyorum."
Yukarıdaki paragraf 'Sindrella Kompleksi" adlı kitaptan alıntıdır. 'Sindrella Kompleksi", severek sayfalarını karıştırdığım, aldığım notları geri dönerek tekrar tekrar okuduğum kitaplar arasındadır.
Belki de bağımsız olabilmek, kadınların kendi ayakları üzerinde durabilmesinin ne derece zor olduğu toplumumuzda en çok üzerinde durulması gereken konulardan birisi... Bağımlı olmaktan korkacağımız yerde bağımsız olmaktan korkar durumdayız, ne acı!
Çünkü iş bağımsızlığa gelince, "Gerçekten kendi ayaklarımızın üstünde durduğumuz zaman, kadınlıktan uzaklaşacağımızdan, sevgisiz, sevimsiz, çaresiz kalacağımızdan korkuyoruz. Belli bir yaşa kadar ana-babamıza bağımlı yaşarken, onların sorumluluğundan çıkar çıkmaz kocanın sorumluluğu altına giriyoruz. Dolayısıyla yaşam boyu birilerine bağımlı halde yaşar buluyoruz kendimizi.
Bunun için de başkalarını suçlamanın ötesine pek geçemiyoruz. Ama "Onları" suçlayarak ya da dizimizi döverek özgürleşemeyiz. Özgüven eksikliğimizden, bağımsız olabilmenin gerçek gücünün bir kadına daha da güç katacağını bildiklerinden ya da bilmediklerinden midir nedir, ondan da yoksun bırakılarak yetiştiriliyoruz.
Kendimizde varolan gücümüzden korkar hale gelerek bağımsız olabilmek için bir çaba sarf etmeden, içinde bulunduğumuz çıkmazdan yakınır dururuz. İliklerimizi donduran bağımsızlık korkumuzu gizler dururuz.
Bağımsızlık, başkalarının bize bahşedebileceği bir armağan değildir. Bu gücün kendimizde olduğunu hissederek, gücümüze güç katarak adım atmalıyız. Ama değil uygulamak, düşünmesi bile korku veren bir mücadele haline geliyor bazen.
Çevrenin etkisini ve baskısını üzerimizde hissederek mutlu olacağımız evlilikleri yapmaktan, çalışabileceğimiz bir işi yapmaktan, “Ne derler?” korkusu ile, düşünce aşamasında vazgeçer oluruz.
Her şeyden "onları" sorumlu tutmaktan vazgeçemediğimiz, kendi sorumluluğumuzu üstlenmediğimiz ve bu sorumluluğun sonuçlarını göze almadığımız sürece özgürleşemeyiz.
Öğrendiğim bir şey varsa o da, özgürlüğün ve bağımsızlığın, başkalarından (genelde toplumdan, ya da erkeklerden) alınamayacağı! Sadece yoğun emekler sonucu içeriden geliştirilebileceğidir. Buna ulaşmak için, kendimizi emniyette hissetmek amacıyla kelepçe gibi kullandığımız her türlü bağımlılıktan vazgeçmek zorundayız.
Yine de bu alışveriş o kadar tehlikeli değil. Kendine inanan kadın, yetenekleri dışındaki şeylere ilişkin boş hayallerle kendini aptal yerine koymak zorunda değil. Aynı zamanda, usta ve hazırlıklı olduğu işlerle karşılaşınca da pes etmemelidir…
Böyle bir kadın gerçekçidir, ayakları yere basar, kendini sever. Sonunda, başkalarını sevmekte de özgürdür…
Bütün bunlar, özgürlüğe uyanan bir kadının özelliğidir. Kendini bilen her kadının, "benim" diyebilmesi gerekir. Umarım bu yazım bir rehber oluşturur bir şeylerin kendilerini tetiklemelerini bekleyenlere…
Yener Balta, 1 EYLÜL 2006
x
ALIŞTIK!
Alışamadık gitti, ne şehirli olduk ne de köylü.
Arada bir yerlerde kaldık. Şehirli gibi yaşayalım derken, bir şeyler eksik kalmış olmalı ki tam tadına varamadık.
Kapı eşiğinde ayakkabı çıkartmasını apartmana taşıdık, alıştık. Çok katlı binaların üst katlarından halıları gümbürdete gümbürdete çırptık balkondan pencereden, ona da alıştık.
Aynı katı paylaştığımız komşunun kapısı çalınsa da merak ettik açtık, gülümsedik alttan aldık, alıştık.
Beton zemin bulduk, bahar temizliğine kalkıştık serdik halıları apartman girişlerinde içimize sine yıkadık kuruttuk, ona da alıştık.
Bina girişlerini engelleyecek şekilde arabamızı en kısa mesafede bıraktık, ona da alıştık.
Köyümüzü şehrimize taşıdık. Balkonda küçük teneke kaplara az soğan, az nane, az da maydanoz ektik, üst komşunun elinden kurtarabildiğimiz şekilde toprağımızı da yanı başımıza aldık, alıştık.
Balkonlar yeri geldi misafir odamız oldu, yeri geldi yemek odamız, yeri geldi çok sıcaklarda rahat uykuya yatak odası... Hatta balkonda hayvan besleyenlerini bile duyar olduk, basından yayından...
Çocuklarımızı saldık dışarı bayram sabahları kapıları çaldırdık, tanıdık tanımadık torbalarda toplattık tadımlıklarını.
Sallandırdık kurbanları orta yerde, bağışladık paylaştık.
Bakkala üşendik gitmeye, çalar olduk nazımız geçen kapıyı bir fincan kahveye...
Tümüne alıştık, alıştık alışmasına... Yaz geldi, azı rahatsız ettiğimizi çoğa taşıdık. Kişisine bağlı dedik, farkında olan bilir dedik, gerektiğinde anlayanı uyardık. Anlamayanı da olsa çatıştık, yeri geldiğinde yatıştırdık.
Düğün dernek derken, "ne gerek var, sanki önceden salon mu vardı" deyip nişanı da düğünü de, köyümüzün bahçesinde nasıl yaptıysak, şehrimizin de bahçesinde yaparız derken bir şeyleri ters yaptık.
Köyün tüm hanesi bahçesine sığarken en mutlu gününde, şehirde kaç haneyi tanır ki insan. Aynı binada birkaç komşu, sağdaki soldaki binadan kafasına uyan... Bir kaç uzaktaki akraba, amca, teyze, dayı...
Küçük mahalle arası depolarda, "toptan sandalye kiraya verilir" yazılarını görüp yeri geldiğinde kullanırız deyip aklımızın bir köşesine yazdık. Mahalleyi ayaklandırdık. Sandalyeleri apartmanın arka bahçesi dedik, pazar yeri dedik, sokak arası dedik, boş bir alan bulduk yerleştirdik...
Tahta sandalyelerin yerini plastikler aldı, hem hafif hem de iç içe geçer deyip kolay bulduk. Varsa bilen birileri bu işi, kabloya bir kaç ampul takıp ağaçtan ağaca gerdik aydınlattık mahalleyi...
En özel giysiler giyildi süslenildi, sürüldü. Gelin damat süzüldü, gizliden söze döküldü. Tanınanlar çağırıldı, gelenler geldi. Davul zurna beklenirken, bir iki müzik mahallede yayıldı. Tiz müzikli, tiz sesler... Bağırıldı, çağırıldı, naralar savruldu, halaylar çekildi, göbekler atıldı, eller çırpıldı, davul zurna katıldı, silahlar havaya sıkıldı. Takılar da takıldı, kınalar yakıldı, kuru pastalar kapışıldı. Kadınlar bir yanda erkekler bir yanda çocuklar ortada bir o yanda bir bu yanda...
Düğün dendi dernek dendi, bahçede derken tüm ihtiyaçlar dışarıda giderildi. Gizliden içildi, sızıldı...
İstediğimiz buydu oldu, ne yer arandı, ne mekan! Kimi rahatsız ettik, kimi eğlendirdik, kimi mutlu ettik bilmedik!
Düğün dedik, dernek dedik, biz eğlendik. Gelenek görenek dedik devam ettik...
Yener Balta, 4 MAYIS 2006
x
YAŞAMIN YEDİ EVRESİ
Bizler insan ömrünü üç gruba ayırıp çocukluk, gençlik ve yaşlılık olarak sınıflandırırız. Doğru olanın bu olduğunu düşünürüz. Aslında insan ömrü her yedi yılda bir ruhsal ve fiziksel değişime uğrar. Her yedi yılda bir insan bedeninin tüm hücreleri değişir, yenilenir. Ortalama ömür 70 yıl olup, her on yılda beden yaşlanır, her yedi yılda yeni bir dönem başlar, yeni bir adım atılır.
İlk yedi yılda çocuklar ben merkezci olup, tüm dünyanın kendi ekseni etrafında döndüğünü düşünür. Tüm aile onun dediğini yapmak için hizmetinde olduğunu, isteklerinin yerine getirilmediğinde çabuk kızan ve sinirlenen bir yapıdadır.
Yedi yıldan sonra çocuk tamamı ile sorgulamaya başlar. Neden, niçin, niye soruları en çok kullandığı soru cümleleridir. Muazzam bir biçimde her şeyi merak eder. Merakını gidermek için dener, araştırır, sorar. Saatin tiktakları dikkatini çektiği için içini açar. Ağaçlar neden yeşil yapraklı gibi sorularla felsefe yönü ağır basar. Kendi yaşıtı olan karşı cinsinden olanla ilgilenmeyip, kendi cinsinden olan ilgisini çeker.
On dördüncü yıldan sonra üçüncü bir kapı açılır. Kendi cinslerinden kopup, karşı cins ilgilerin çekmeye başlar. Yedi ve on dördüncü yaş arasındaki arkadaşlıklar sıkı bağlar üzerine kurulup, hiç bir zaman unutulmayacak, sonsuza kadar hatırlanacaktır. On dördüncü yılda romantizm ağırlık basar ve cinsellik ön plana çıkar. Kişi kendini keşfeder.
Yirmi birinci yılda ihtiraslar baş gösterir. Bir çok şeye sahip olmak ister. Gelecek için nasıl başarılı olacağını, nasıl rekabet edeceğini düşünür. Bu yaşın anlamı para, güç ve prestijdir.
Yirmi sekizinci yılda kişi maceracılıktan sıyrılmış, tüm arzularının tatmin edilemeyeceğinin daha çok farkına varır. Eğer mantık ağır basarsa, maceradan uzaklaşıp güvenlik ve rahatlığın peşine düşer. Rahat ve güvenlikli bir ev ister. Hayatını garantilemek ister, düzenli bir hayat kurma peşindedir.
Otuz beşinci yılda yaşam enerjisi en yükseğe çıkmıştır. Yol yarılanmıştır ve yavaş yavaş enerji azalmaya başlar. Kurallara karşı gelmek yerine uymayı yeğler. Bir düzen kurulur ve bu düzen bozulunca altüst olur. Bu yaşlarda gelenege ve geçmişe saygı duyar. Kişi karşı görüş olmayıp, tüm kurallara uyar.
Kırk ikinci yaşlarda ruhsal ve fiziksel rahatsızlıklar belirir. Enerji gittikçe azalır, sona yavaş yavaş yaklaşır. Kırk iki en tehlikeli dönemlerden birisidir. Çoğu hastalıklar bu yaşlarda ortaya çıkar. Fiziksel olarak değişiklikler tamamıyla fark edilir, saçlar beyazlar, kilolar alınır, var olan enerji yetmemeye başlar. Din önem kazanır. Diğer taraf düşünülmeye başlanır.
Sadece yirmi sekiz yıl kaldı!
Kırk dokuz yaşında her şey netleşir. Kişiler karşı cinse ilgi duymamaya başlar. Yerine getirilmesi gereken sorumluluklar bir bir yerine getirilir, çocuklar evlenip yuva kurarlar. Bu yaşlarda kişi doğaya yönelir, kendi içine döner.
Elli altı yaşında yeniden bir değişim, bir devrim yaşanır. Yaşam sona yaklaşıyor! Bu yaşlarda kişi topluma, karşı cinse, sosyal ilişkilere ilgi duymamaya başlar.
Altmış üç yaşında kişi çocuk gibi olur. Sadece kendisi ile ilgilenir. Çocukluğun masumiyetine tekrar döner, tüm olgunlukla, edinilen bilgiyle, anlayış ve zekayla... Sona hazırlık vardır bu yaşlarda...
Sadece yedi yıl kaldı!
"Yaş yetmiş iş bitmiş" diye bir atasözü vardır, sonun geldiği noktadır. Çok ilginçtir ki sonu gelen kişi, dokuz ay önceden bunu fark eder, kendi içine doğru yönelir.
Ne mutlu ki tüm yaş dönümlerini o an ki dönemde yaşamış kişilere. Alınması gereken sorumlulukların yaşından önce ya da sonrasında almak gibi, sahip olunması gerekenlere sahip olunamayıp, çok sonraları olunması gibi, yaşanmamış eksik kalmış duyguların ve paylaşımların sonrasında tadına varılmasındaki eksiklik ya da taşkınlıkların yaşanması gibi...
YENER BALTA, 14 TEMMUZ 2006
x
HABBA NİNEMİN ÇORAPLARI
Yine çoraplarıyla uğraşıyor Hapba Ninem!
Ne anlıyor onlarla uğraşmaktan, ne çok zaman geçiriyor çoraplarıyla uğraşarak.
Tek tek özene bezene elleriyle düzeltiyor, çiftliyor. Antep harbinden kalma, büyük ceviz sandığının içine, parmak uçlarından yuvarlayıp iç içe geçirip top yaptığı çoraplarını, artan kumaş parçalarını bir araya getirerek diktiği bohçaya koyuyor her sabah yaptığı gibi. Hepsi de kocasından kalan çoraplar, neredeyse tümünün topuk ve parmak uçları ya yamalı, ya örülmüş...
Savaşı gören her yaşlının yaptığını yapıyor, bir lokma ekmeğin ne demek olduğunu, yokluğun ne olduğunu varlıktayken bile iyi biliyor.
Hapba Ninem iki oğul, iki de kız doğurmuş, her iki oğlundan dörder torun sahibi olmuş. Kızları saymıyor evlattan, çünkü öyle biliyor, değeri yok kadının, “kadın erkek için yaratılmış” diye öğreniyor kendi büyüklerinden.
Oğullarının her ikisi de, Alleben Deresi'nin kenarında, debbağlıkla uğraşıyor. Eski Antep evlerinden birinin küçük, ahşaptan yapılmış kuytu, karanlık odasında yaşıyor, tek başına.
Oğullarıyla, gelinleriyle, torunlarıyla mümkün olduğunca görüşmüyor, her öğünde yemeğini kapı eşiğine bırakmaları yetiyor. Kendi alıp yiyor her gün yaptığı gibi… Boş kabını da dolunun yerine koyuyor, getirenin önemi yok onun için.
Pek konuşmaz Hapba Ninem, pek değil, nerdeyse hiç konuşmaz. "Adamın boşu boş konuşur, doluşu gerektiğinde konuşur" der durur boş konuşan birini duyduğunda.
Duvar sertliği yüzünü hiç gülerken gören olmadı. Kimselerin yüzüne bakmazdı konuşurken, zaten pek de konuşmazdı. Neydi içinde sakladığı acısı, kızgınlığı, öfkesi, yüzüne vuran.
Neydi hayatı boyunca kendine sakladığı mutsuzluğu, hiç bilen olmadı. Kara çarşafından bir tek yüzü görünürdü. Yüzü de çarşafının boz bulanık rengini almıştı sanki. İki kat olmuş bedeni, küçük bedenini daha bir küçük gösteriyor, kırışmış teni, büzüşmüş elleri görünmese yaşını tahmin etmek çok zordu Hapba Ninemin.
Bağa gitmediği zamanlar avluda geçirirdi gününü, en çok tahta merdivenlerin kenarına doladığı, hönüsü üzümünün tadına doyulmadığı asmasının gölgesinde oturmaya bayılırdı. Üzümler olduğunda yeşilleri örterdi o kara, mor, kırmızı, pembeye çalan üzümler...
Avlunun içinde bir yerden bir yere zembille taşıdığı şey her ne ise, onun yorulmasına yetiyordu. Asmanın gölgesinde oturup iki kat olmuş bedeni, başı önde soluklanmak için derin nefes alırdı sık sık…
Torunların uzak tutulduğu, yerden ayak bileği yüksekliğinde, üzeri yer yer paslanmış kara teneke ile kapatılmış, geceleri bağın kenar duvarlarını belirlemek için kullanılan büyük taşla kapatılırdı her niyeyse kuyunun üzeri. Kuyuya saldığı satılla doldurduğu şapşaktan içtiği şeker tadında suyu her içtiğinde "yarabbi şükür" demeyi ihmal etmezdi.
Mevsimlerden bahardı, önümüz yazdı, Hapba Ninem evin direğiydi, bağ bozumunda toplanan üzümlerin işi çoktu. Bizim için ayırdığı üzümlerden ne çok şey yapılırdı. En çok cevizli sucuğun tadı damağımda hâla. Bir kol uzunluğunda kesilen iplere cevizler yorgan iğneleriyle geçirilir, belli aralıklarla dizilir, kıvama gelen kazanın içine defalarca batırılıp ipe atılırdı tek tek.
Beyaz bezlere serilen bastıklar güneşte kurutulup, bezden ayrılarak katlanıp, daha sonra bizlerin yemesi için günümüzün buzdolabı mağaralara konması benim için merak ve heyecan dolu bir süreçti.
Ne çok ayakbağı olurduk bizler, ne çok laf işitirdik büyüklerden. Yine de bozmazdı onların azarlamaları bizlerin eğlencelerini. Üzümlerin eşsiz tada dönüştüğü koca kazanlarda sapı uzun tahta kaşıkla karıştırılmasında yanına yaklaştırılmasak da, yukarı süyükten bakar, o altın sarısı dönen hareyi izlerken sanki beni içine çekecekmiş gibi hissederdim.
Ne olduysa o yaz oldu işte. Amcam o zamanlarda debbağlıktan geçinemediği için pek rağbet gören Almanya'ya gitmişti. Yalnızca her iki kızı evlenme çağı geldinde gelmişti Gaziantep’e… Babamın da sağlığı debbağlık yapmaya elvermediğinden baba mesleklerini ister istemez bırakmaları, bağ bozumu gibi aile bozumu yaşatmıştı evimizde.
Antep evlerinin tipik özelliği olan sarıya kaçan taşlar, artık griye dönüşmüştü. Bahçedeki asma yaprakları sararmıştı. Kötü kötüyü çeker gibi o dönemlere denk gelen en kötü şey olmuştu. Hapba Ninem yolun karşı tarafına geçip, Alleben Deresi kenarında soluklanmak isterken, marul dolu el arabasını fark etmeyip, satıcının da bir sağa bir sola bakarak "semiz yeşil bunlar" diye sürdüğü el arabasının kendisine çarpmasıyla yere yığılır. Habba Ninem, başını derenin kenar taşına çarptığından oracıkta gidivermişti.
O anı bugün gibi hatırlıyorum, babam beni avludan çıkmamam için tembihlemişti; çıkmadım da, çocukların ölümle tanışması doğru değildi onlar için.
Hapba Ninem gitmişti, o gülmez yüzü benim için gülüyordu artık. Pek bize hissettirilmeyen ölümü büyükler kendi aralarında yaşamışlardı, en çok ağıtlar kulağımdan gitmez nedense.
Bir de tepsi tepsi gelen cenaze yemekleri... Kendi gibi bereketliydi gelenler. Babama ağır gelmişti Hapba Ninemin gidişi. Amcam Almanya'da umduğunu bulamamıştı. Halamlar da gelin gittiği evde huzur bulamamıştı. O güzelim Antep evi satılmıştı, herkes payına düşeni almıştı.
Biz damı olan tuğladan yapılmış eski bir eve taşındık, babam Antep'te pek geçerli olan baklavacılığa temelden başlamıştı, annem dikiş dikerek evin büyük yükünü üstlenmişti. Biz ise hayatın ne kadar zor olduğunu bilmeden büyüyerek, zorlukları onların üzerinden kendi sorumluluklarımız için üstlenmeye hazırlanıyorduk.
Hapba Ninemin neden çorapları ile o kadar zaman geçirdiğini büyük halamın; "sandığı açalım, sandığı açalım" ısrarları üzerine anlamış oldum. Acele etme deseler de halam ısrarlıydı sandık konusunda.
Bir akşam halam, Hapba Ninemin o gizemli yaşantısına girdi sesizce, herkesler üst odada otururken. Kapının açık kalan aralığından ışığın izin verdiği ölçüde gördüklerim beni meraklandırmıştı. Halam, Hapba Ninem'in yatağının üzerinde sandıktan çıkardığı parça bohçasını açarak tek tek özene bezene iç içe geçirdiği çorapları acelesi varmış gibi, bir şey ararmış gibi bakmasıyla anlamıştım.
Hapba Ninem tüm parasını o çoraplarında gizlermiş meğer. Habba Ninem'in tek salkımına kıyamadığı üzümlerinin, bizim için tırmanılması en eğlenceli olan, gölgesinde dinlenilen ceviz ağaçlarının, sonu belli olmayan verimli toprakların yerinde verimsiz beton yığınları ekili şu an.
Çocukluğumun o unutulmaz anılarının üzerinde yapılan apartmanların birinde oturuyorum ben de geçmişin anılarını silerek. Şimdi evin balkonundan geceleri gökyüzüne baktığımda, çocukluğumuzda bağ evinde kaldığımız gecelerde ki yıldızlar göz kırpmıyorlar her niyeyse. Zaman zaman çocukluk anılarım aklıma gelse de, çağın yaşam akışına uymazsak sanki eksik kalacakmışız gibi. Hapba Ninem' den babama kalan, torunlarımızın torunlarına yetecek kadar bereketi olan toprakların bu şekle dönüşmesi ne acı.
YENER BALTA, 2 TEMMUZ 2008
+
Baba,
Fevzi bey benim sayfama "Habba Ninemin Çorapları" için şu notu yazmış
Yener Balta'nın, Babası Hayri Bilge Balta'dan, yazarlık virüsünü en büyük ölçüde kapan kızı olduğunu biliyordum. Bir kaç yazısını da okumuştum. Ama böyle bal tadında yazdığını bilmiyordum doğrusu...
Yener'i yüreğimin bütünüyle kutlarken, onu geç keşfettiğim için de kendimi kınıyorum.
Fevzi GÜnenç, 12 Kasım 2008 Çarşamba 01:36
x
BEDEN DİLİMİZ BİZİ ELE VERİR
Yine mutsuzuz bugün, neden mutsuz olduğumuzu bilmeden. Sıkıldım kelimesi ile bazen dile dökeriz o anki huzursuzluğumuzu. Omuzlar düşük, boyun bükük, sırtımız eğik, ele verir kendi bedenimiz bizi ister istemez.
İçimizdeki sıkıntının da bedenimizden kaynaklandığını aklımıza getirirsek eğer, hemen toparlarsak bedenimizi, sıkıntımızın da bedenimize yüklediği yükten kurtulmuş oluruz.
Yaşadığımız sıkıntının asıl kaynağı beden dilimizdir. Beden dilimizle duygu ve düşüncelerimizi, dilimizden dökülen kelimelerden daha net ve anlaşılır şekilde ifade ederiz çevremize.