TABULARA, TALANA, YALANA
BALTA

+
IRKÇILIĞA, SÖMÜRÜYE, ŞERİATA
HAYIR!..
+
Sorumlusu: Av. Hayri BALTA
+
e-posta: hayri@bilgebalta.com
Site adresi: www.bilgebalta.com
+
SEÇMELER 1
İÇİNDEKİLER:
|
A: Ab’ye Erdoğan Engeli Ağar Ve Bucak Hesap Versin Akp Kapatılmasın Akıl Ve Kıl Allah Istıfa Ettı Amerikan Uzağı Aydınlanma (Yeniden Demokrasi Dersleri) B: Batı Doğu’yu Nasıl Görüyor Bekir Coşkun’dan Yerinde Bir Görüş Ben Dini Değil Dindarlığı Öğretiyorum Beyin Nasıl Korunur? Bu Mu Demokrat Kafa? Bursa Söylevi Yok Sayılmak İstenmişti C: Cumhuriyet Kimliği Ç: Ok Yaşayın Refet Bey!
D: İnci Terör” Diyanet Geleneği E: Fendiler Eski Bir Şarkıydı/ F: Ford İmparatorluğu'nda Geçmez Tanrı'nın Buyruğu G: Gariplikler Ülkesi/Gençlik Ne İstiyor? Giriş H: Hizb-Ut Tahrir Çoştu: Hilafet Bayrağını İstanbul’a Dikeceğiz. İ: İbn Haldun’dan İbretlik Bir Anı İnanalım Mı? İmam Ve Kadın Bacakları İnsanın Kendi Kendini Aldatmasına Örnekler İnsanlık Düşmanı:Kapitalizm… İslam’da “Cihat” Ve ”Huri” Meselesi İslamiyet’in Camilere Çekilme Vakti Geldi İşte Derin Devlet İtalya’yı Karıştıran Yazı K: Kaçak Suya Helal Formül Buldular Kapalı Kültür |
Kimin İçin Savaşacağız Kontgerilla Üssü Gibi Ülkü Ocağı! Köfte, Büyü Ve Basit Şeyler/ Kuran Kursu Yemini! Küçük Amerika Olurken M: Medrese Zihniyeti Melih Aşık’ın Penceresinden Mehmet Uygun’un Konuşması Milliyetçilik İdeolojisi/Münih’te Bir Düğün Salonu N: Namuslu Kadın Saati Neler Günah Değil Ki! O: Okuldan Alıp Tarlaya Gönderecekler Ozanlarla İlgili Bir Haber Ö: Ölüm Oruçları Önce Şu Haberi Okuyalım P: Papaz Ve Şeytan S: Saygı Değmez Büyüklerimize Seçim Konusunda Umutsuz Bir Dilek Sıfatı 'İslami' Olan Bir Radyonun Yayınından... Sol Arabesk Susurluk Yalanları Süper Aydınım Böyle Yaparsa-Kara Cahilim Ne Yapmaz Ş: Şeyhler Ve Demokrasi/Şu Korkunç Ateisler T: Taliban Kursları Tatlı Su Müslümanları Tek Başıma Kalsam Da
Telefonumu Dinleyenin… 'Tolerantia'dan 'Hoşgörü'ye “Türban Parti Kapattırır” Türban Tartışması Sürüyor Türkler Hıristiyan Olup Sığınıyor Turk Usulü Başarı Formulü U: Ulusalcılara Utanç Sınıfı Y: Yabancılaşma Yararsız Bir Yazı “Ya Sev, Ya Terk Et!” Deyenlere Yıkılan Gelecek... Z: Zeki Kentel |
X
GİRİŞ
Sayın okuyucularım
Bu gün Sitemizde SEÇİLMİŞ YAZILAR başlığı ile yeni bir sayfa açıyorum. Aşağıdaki yazıyı tekrar tekrar ve dikkatle okumanızı, çıkışını alarak saklamasını, gerektiğinde “Elhamdülillah Müslüman’ım. Benim anam da baş örtüsü giyerdi!” diyerek şeriatçılara şirin görünmeye çalışan hem laik hem de dinci Atatürkçü aydınlarımıza göstermenizi öneriyorum.
Aklımı kullanmaya başladığımdan beri sözünü ettiğim yazı gibi bir yazı yazma düşüncesiydim. Ne var ki kafamın içinde bulunan bu düşünceleri bir türlü yazıya dökemedim. Benim yazmak isteyip de yazamadığım bu yazıyı bu güne değin tanımadığım ve ilk olarak bu gün iletisini gördüğüm Muftu Selim yazmış... Kendisini hem kutlar hem de kendisine hayranlığımı sunar her zaman bu tür aydınlatma yazılarını beklerim.
Müftü Selim bu yazısıyla iki arada bir derede kalmış, hem laik hem de dinci olan aydınlarımız yanında şeriatın ne menem bir tehlike olduğunu idrak edemeyen “inançlara saygılı laiklik” deyenlerle şeriatçılara özgürlük isteyen aydınlarımızı anlatmaktadır.
Bizim Atatürkçü aydınlarımızdan kimisi radyo ve televizyon konuşmalarında, laik olduklarını unutarak, dinimiz diye İslam’a sahip çıkarlar. Bir araya geldiklerinde dinden söz edilince tepki gösterirler. Halkı aydınlatmakla görevli olduklarını unutarak; “Aman Din konusuna değinmeyelim. Halkımızla ters düşüyoruz!” diyerek hemen konuyu kapatmaya çalışırlar. Ama din lehinde konuşulanları ağzı açık ayran delisi gibi dinlerler. Dinin etkisinden kurtulamamış Atatürkçü olduklarını söyleyen bu safdil aydınlarımız, din konusunu işleyenlerin iktidara geldiklerini, cumhuriyet kazanımlarını aşındırmakta olduklarını görmezler.
Dincilik, ruhçuluk genlerine işlediği için çift kişilikli insan olmuşlardır. Bunlar, iki arada bir dere kalmış beynamazdır. Bunlar öylesine dinin etkisindedirler ki önüne sıfat koymadan yalnızca Muhammed adını anmayı bile hem kendilerine hem de Peygamberlerine hakaret saymakta şeriatçılardan geri kalmazlar... Araştırmadan, okumadan din konusunda analarından-babaları duydukları ile yetinirler. Kuran ve Hadis kitaplarına dayanarak dini olduğu gibi anlatanlara şiddetle tepki göstererek sustururlar.
Bütün bu tatlı su aydınları şeriatın kılıcını enselerinde hissettikleri zaman kafaları ayacaktır ama iş işten geçmiş olacaktır. Bu sonucu Müftü Selim yazısının son bölümünde açıklamaktadır. Bu nedenle diyorum ki Müftü Selim’in bu yazısını okuyun, okutun, olasılığınız varsa ulusal ve yerel gazetelerde, dergilerde yayınlanmasını sağlayın...
Av. Hayri Balta, 14.12.2004
X
TATLISU MÜSLÜMANLARI
Sayın Müftü,
İletini aldım, mutlu oldum.
Tam düşüncelerimi yansıtan bir yazı. Gönder bana bu tür yazılarını.
Yaratan (Doğa-madde) bize akıl vermiş düşünsün, tehlikelere karşı kendini korusun, kendini yetiştirsin, eğitsin mükemmel bir insan olsun diye. Bir ise bütün yazgımı bağlamışız dine.
Din dediğin insanları birbirine düşman eder mi? Barış, dostluk içinde yaşamak isteyenlere Müslüman olma koşulunu getirir mi?
Hangi din insanlara düşmanlık motive etmiyor. Hangi din; insanları, sen bizden değilsin diye düşman ilan etmiyor.
Aklı; vahiyden üstün tutmadığımız sürece, dinlere inandığımız sürece insana mutluluk olamaz. İnsanlar kendi inançlarını hak; diğerlerini batıl gördükçe mutluluğa eremez.
İletini www.bilgebalta.com adresli sitemizin İLETİLERDEN bölümüne alıyorum. Sayın dostum, Gürbüz Tüfekçi'ye Hocamıza saygı, sevgi sunuyorum. Senin gibi aydın yetiştirtebildiği için kendisini kutluyorum.
Size de ayrıca saygı, sevgi sunuyorum...
Şimdi kal sağlıcakla diyorum...
Av. Hayri Balta, 14.12.2004
X
32. TATLISU MÜSLÜMANLARI
----- Original Message -----
From: muftu_selim
To: modern_turks@yahoogroups.com
Sent: Tuesday, December 14, 2004 5:18 AM
Subject: [modern_turks] TATLISU MUSLUMANLARI
+
Türkiye’nin büyük çoğunluğunu temsil eden halk için "tatlısu Müslüman" terimini kullanabiliriz düşüncesindeyim. Bu terimi net olarak açıklama gereği duydum. Bu yazıyı yazarken sevgili hocam Gürbüz Tüfekçi'nin sözleri kulaklarımda...
"Müslüman Müslüman’dır, tatlısı, acısı olmaz, hepsi de acı sudur" diyor.
Biliyorum ki bu sınıflamam nedeniyle bana kızıyor, Müslümanları ikiye, üçe, dörde..vs ayıklamamı anlamsız buluyor. Mutlaka haklı. Dine az ya da çok inanan tatlı ya da acı her Müslüman’ın akıl damarları tümüyle ya da kısmen felç olmuştur. Din bir insanin kanında ne kadar az bulunursa bulunsun mutlaka bir yan etki ortaya çıkarır, akıl ve mantığı engeller. Gözleri kör eder, beyinleri uyuşturur... Bu nedenle dinlerin en ufak kırıntısı bile yok edilmeli, sokulup atılmalıdır. Aksi halde çoğalıp, bitmeyen tükenmeyen istekleri, hüküm sürmeleriyle tüm hayatimizi avucuna alana dek peşimizi bırakmayacaktır. Buna yüzde yüz katılıyorum.
Ancak olaya değişik yönden bakarsak; toplumu oluşturan çeşitli eğitim ve kültür düzeylerindeki, 15-40 yas arası insanların belki de % 70-80 kesimi Tatlısı Müslüman’ıdır. Bu Kişileri onaylamasak ta göz ardı edemeyiz.
Cumhuriyet'in ilk yıllarından 1950'lere gelinceye dek Kemalizm ile yıkanan, parlayan ülkede Atatürk ilkelerinin, özellikle laikliğin attığı bazı tohumlar görürüz. Bu tohumlar düşünce özgürlüğü ile filizlenmiş, anti şeriat olarak serpilmiş, buğun de etkisini sürdüren bir vatanseverlik, Atatürk’e bağlılık halini almıştır. Bu öyle bir bağlılıktır ki Atatürk mu, Muhammed mi denildiğinde duraksamadan Atatürk cevabini veren kitleler oluşmuştur.
Ne yazık ki 1950'lerden sonra Atatürk ilkelerinden üst üste verilen tavizler1, asit yağmurları gibi acımasızca atılan bu tohumlar, genç filizleri hırpalamış, yine de Kemalizm’in estirdiği farklı rüzgarlar nedeniyle din değişik bir boyuta geçmiş ve böylece "Tatlısı Müslümanları" dediğimiz kesim doğmuştur.
Şeriatı, şeriatın yarattığı kabus, vahşet dolu karanlık atmosferi görmek istemeyen, daha doğrusu dinin şeriat olduğunu kabul etmek istemeyen, kafasını kuma gömen kesim iste bu Tatlısı Müslümanlarıdır...
Aslına bakılırsa Tatlısı Müslümanlığı Anadolu'nun zorla Müslümanlaştırıldığı ilk yıllardan beri ama bilinçli, ama bilinçsiz; her zaman halkın başvurduğu bir savunma yolu olmuştur. Anadolu halkı; uygulanması imkansız, kuralları son derece mantıksız ve katı, ilkel bir dinin acısını çekiyor, bundan kurtulmak istiyor ama sokup atamıyordu. Dini bulunduğu eksenden çıkaracak, yani "suyun hırsla, delice aktığı yönü , daha ILIMLI bir tarafa çevirecek" çareler, yollar bulunmalıydı...
Tasavvuf bu yollardan biridir. Çünkü İslam; dosdoğru boyun eğilecek bir yönetim tarzı, bir inanç biçimi değildi. halkın gücü tümüyle yok etmeye yetmese de mutlaka yumuşatılmalıydı. Türk halkı bunu her zamanki ince zekasıyla basardı. Yunus Emrelerle (2), Mevlanalarla enginleşen halk kültürü dini oldukça farklılaştırdı; ancak Ene-l Hak’ka dek varan dini yumuşatma taktikleri, insanda tanrıyı bulma hatta insani sevgi yolunda kutsallaştırma çabaları, cağlar boyunca yobazlardan, din çıkarcılarından tepki ala ala giderek tasavvuf köreldi, Hallaç-ı Mansur gibi niceleri İslam Skolastiğince yakıldı, yok edildi, kelleler uçtu ve tasavvuf tarihte kaldı; şimdi artık elimizde Cumhuriyet ile tatlılaşan(!), bir o kadar da tutarsız, kendi içinde karmaşık bir dinsel tipleme yani Tatlısı Müslüman’ı var. Ne yazık ki bir gün gelip tarih olacaklarının, işlerine yaramadığı anda radikal dinciler tarafından (Allahsız ALLAHCILLARCA) yok edileceklerinin farkında değillerdir.
Peki kimdir Tatlısı Müslüman'ı? Belki arkadaşımızdır, belki annemizdir, dayımızdır, dayımızın kızıdır, belki amcamız, teyzemiz, belki ..... O'nu mutlaka tanırsınız, O içimizden biridir...Nasıl biridir? Öncelikle Müslüman'dır... Islaman 5 şartını bilir. (Burada yapacağım tanımlamalar aşağı yukarı her Tatlısı Müslüman'ı için geçerli olup bazı farklılıklar yine de kuralı bozmaz.) Kelime-i şahadet, hac, oruç, namaz, zekat gibi ayrıntıları hemen , bir anda sayamasa da- bunları yanlış ya da eksik bilen ama yine de doğru bildiğini iddia edene de rastladım- en azından İslam’da 5 tane şart olduğunu bilir. Tatlısı Müslüman'ının en büyük özelliği; dini enine boyuna incelemeyip, ayrıntılar üzerinde yeterince durmamasıdır.
Allah’ın "tek" ve Muhammed'in onun resulü olduğuna inanır ve buna yürekten iman eder. Aklında bu konuda şüpheleri olsa da bunu kendi kendisine bile sormaya korkar, kendisine bile sorsa, günaha gireceğini sanır.. İlk din bilgisini ailesinde görerek, duyarak, uygulamalı olarak alır.
Tatlısı Müslüman'ın ailesi de
doğal olarak Müslüman'dır ve dinin gereklerini hiç olmazsa kısmen yerine
getirmektedir. Nedir bu ilk bilgiler? Bunları çoğunlukla teorik ve pratik olarak
ikiye ayırabiliriz. Teorik bilgiler masal niteliğinde ya da vecizeler, tarihsel
olaylar, melek hikayeleri.. vs seklinde aile büyüklerince özellikle gençlere
anlatılanları kapsar.
Aslında bu bilgilerin bir kısmi ister Hıristiyan, ister Yahudi, ister Müslüman dini ne olursa olsun her insanın inançlı ya da inançsız , dinin emirlerine uyarak ya da uymayarak yapması gereken temel davranışlar, uyması gereken "evrensel kurallar" dır. Örneğin anaya, babaya, büyüklere saygı, ağırbaşlılık, temizlik, sadelik, komşularla iyi geçinmek, adam öldürmemek, çalmamak, yoksul ve yetim hakki yememek, yalan söylememek. vs gibi. Bunlar, iki çarpı ikinin dört etmesi kadar mutlak, kesin ve tersi düşünülemeyecek hatta % 100 uyulması gereken kurallardır. Aslında, insan olmamız bize bu davranışları zorunlu kılar, din değil. Ama dinler de bu kuralları sanki kendi içlerinden çıkmaymış gibi emrederler, oysa ki din araştırmacılarının çok iyi bildiği gibi Kuran, İncil ve Evrattan, Tevrat, Zebur'dan, Zebur Hammurabi yasalarından ve Hammurabi yasaları da Sümer ve Hitit uygarlıklarından etkilenmiştir (3). Hiçbir dine özgü olmayan bu ahlak kuralları insanlık var olduğundan beri vardır ve insan olmanın gereğidir.
Bunlardan tabii ki habersiz olan Tatlısı Müslüman’ı mantıken su sonuca ulaşır : "Dindar insan namuslu, kurallara uyan, ahlaklı ve IYI insandır. Deist ya da ateistler ise namussuz, kuralsız, ahlaksız ve KÖTÜ insanlar olup bunların sözlerine güvenilmez." İste dinlerin bir başka ters etkisi de budur; dindarı iyi, dinsizi kotu gibi göstermek... Ve ne yazık ki günümüzde hala milyonlarca insan bu görüştedir. İşte,Tatlısı Müslüman’ı, bu evrensel ahlak yasalarını; aile ortamında "din kuralları" olarak benimser. Ailede kültür ve bilgi düzeyine göre araya ayetler, hadisler, hikayeler de katılır. Örneğin; "Cennet anaların ayakları altındadır" 4...gibi; "Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum"(5) gibi, "Temizlik imandan gelir." (6) gibi, ya da "Peygamber bir gün yolda gidiyormuş, karsısına bir dilenci çıkmış...vs" (7) ile başlayan hikayeler, rivayetler. tüm bunlar, körpe beyinlere "Din=İslam, tanrıya ulaşmanın en iyi yolu, tanrı=en yüce varlık, Hz. Muhammed= elci;efendimiz" seklinde islenir. İman dolu coşkulu bir sevgi, bir kendinden gecik,bir ürperti olarak "din", gencin ruhuna enjekte edilmiştir. Sıra uygulama faslına yani pratiğe gelir.
Tatlısı Müslüman’ı bazı duaları ezberler, dualar Arapça’dır ama bizimki neden Arapça olduğunu merak etmez, bu durumu yadırgamaz. Adeta TÖRE gibi kabul eder. Din ile ilgili abdest, namaz, oruç, kurban kesme... gibi her ritueli de aile içinde görerek tatbik eder. Tüm bunları yapılması şart olan birer töre gibi nedenini, niçinini, kökenini merak etmeden öğrenir ve benimser.
Tatlısı Müslüman’ı nasıl ibadet eder? İslam’ın getirdiği tüm kurallara uymaz, uyamaz. (kendini eleştiren ama suçlamayan bir tavırla) , "simdi genciz, ileride tabii ki bu işlere ağırlık vereceğiz!" der. Her konuda olduğu gibi ibadetinin oran ve yoğunluğu konusunda da aile büyüklerini örnek alır. "Benim babam 45' i geçince beş vakit namaza başlamış, inşallah kısmet olursa ben de öyle yapacağım" der.
Bütün Tatlısı Müslümanlarının ibadet konusunda fazlasıyla benzer yanları bulunmaktadır. Örneğin 5 vakit namaz, cuma namazı kılmazlar, bazen bayram namazı kılarlar. Dolayısıyla namaz abdestti almazlar ama gusül abdest’ine çok düşkündürler. Gusül abdestti almazlarsa pek rahatsız olurlar. Hiç biri hacca gitmemiştir (bir gün gideceklerini ümit ederler), hiç biri hatim indirmemiştir. İslam terminolojisini bilmezler. Tefvizi, cebriyeyi, fetreti, fıtratı, fıkıhı, siayi tam açıklayamazlar. Üstelik çoğu terimi hiç duymamışlardır. Zaten teoloji ile uğraşmayı da sevmezler.
Ama nedense çoğu Tatlısı Müslümanları ORUÇ ibadetine aşırı önem verirler. "Ramazana özel bir saygıları vardır" diyebiliriz. Tüm ramazan ayı boyunca, hiç olmazsa, bir kaç haftasında oruç tutarlar. Ama ne ramazanda ne de başka aylarda kadınları başlarını örtmez, erkekleri de kadınlara baslarını örtmelerini söylemez. Kadınların örtünmemsi ise, İslam’a aykırıdır. (8). Ramazan bittikten sonra ise, doya doya içki içer, bayramı öyle kutlarlar.
Bu arada Tatlısı
Müslümanlarının önemli bir özelliğine geldik, dokunduk; evet , içki içerler!!..
Bu ise İslam’a aykırıdır (9). Ama hasa domuz eti yemezler. Domuz eti onlara göre
haramdır(10) ama ya içki, ya alkol? O kadarına da kafa yormazlar. Bu tur komik
davranışları dini hiç anlamadıklarının, ya da kendilerine göre yorumladıklarının
kanıtıdır. çok üzerlerine gidemezsiniz, "Bunlar Allah’la benim aramda, sana
ne?" derler.
Onların ibadet anlayışı İslam’da emredilenlere uymaz. Bu tavırlarıyla ne dinsizlere ne de dincilere hoş görünürler; zaten kimseye dini konularda şirin görünme kaygıları da yoktur, dini kendileri için bir gereksinme, tanrıya ulaşma ve IYI INSAN olma aracı olarak görürler.
Dinlerine, tanrılarına hiç laf söyletmez, gerekirse bu uğurda kavga (mücadele) ederler ama ne yazık ki bu derece sevdikleri dini bir kere bile oturup okumazlar. Kuran’ın Türkçe tercümesini bastan sona bir kez bile okumamışlardır. Bırakın bastan sona okumayı, bir sureyi bir okumamıştır çoğu.. Halbuki okusalar, ayetlerin içindeki akıldışı, bilimdışı, vahşi, günümüz insanlık anlayışı ve kültürüne uymayan ifadeleri görecekler ve Kuran’ın gerçekten de Allah'tan -varsa eğer- mı geldiğine yoksa kendisine peygamber diyen Muhammed ve arkadaşlarının mı hazırlamış olabileceği konusu akıllarını kurcalayabilecektir. Bu da gerçekleri görmelerine yardımcı olabilir. Hadisleri de incelemezler. Bazen bunun bilinçsizce yapılan bir çeşit savunma olduğunu, fazla üzerinde dururlarsa dindeki saçmalıkları görüp dinden çıkabilme olasılığına karsın kendi içlerine kapandıklarını düşünürüm.
Tatlı su Müslümanları ekonomilerine dini karıştırmazlar. Paralarını bankaya yatırır, faizini alırlar. Her türlü yatırım işinde akıllarına (acaba bu dine uygun mudur?) sorusu gelmez. Oysa faiz Kuran'da net olarak yasaklanmıştır(11). Medeni kanuna harfiyen uyarlar, resmi nikahla evlenir ve gerekirse mahkemeye giderek ayrılırlar, hiç bir tatlı su Müslüman’dın karısına "Bos ol, bos ol, bos ol..." diyerek boşanmaya çalıştığı ya da hülle yaptığı görülmez (12). Miras (13) ve tüm diğer hukuki işlemleri için Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerini, yargıç ve savcılarını tercih ederler. Kuran'dan bu konuda hiç bir zaman ilham almazlar. gerek boşanma, gerekse miras paylaşım esasları, Kuran'da detayı ile anlatılmış olup, medeni kanun, İslam’a aykırıdır.
Fakat neticede; nesilden nesile süregelen ve vazgeçilemeyen törenler: Bayramlarda el öpmeler, bayram namazı, ramazanda oruç tutmalar, iftar, muhteşem iftar sofraları, uykulu ama sıcak, sevecen sahurlar, ramazan davulcusu, minareden yükselen cızırtılı hoparlör sesi, alnına sürülen bir parça kurban kanı... vs hep bir gelenek, örf, adet seklinde DİN bizim Müslüman’ın geçmişini ve geleceğini şekillendirir; bu arabesk nakış adeta onun genlerine, kromozomlarına işlenir.
Tatlısı Müslüman’ı ve evrim konusuna gelince.. Tatlısı Müslüman’ı Tanrıya inanır, insani Tanrının yarattığına da inanır. Bu konuda aklında şüpheleri olsa da, yukarıda dediğim gibi, bunları kendi kendisine bile, dile getirmeye günah isleme korkusuyla cesaret edemez. Evrim konusunda "bir su birikintisine düşen yıldırım sonucu değil, gayet normal yollardan falanca yerde doğmuşum" diyeni olduğu gibi hem evrime hem de insani Tanrının yarattığına inananı da vardır." Bu nasıl oluyor? Nasıl hem tanrıya hem de evrim teorisine inanabiliyorlar" diye bana sormayın... Yorumlaması o kadar güç ki... Tatlısı Müslümanları zaten bu tip konularda pek kafa yormazlar, pek derin düşünmezler, böylece Tanrının hangi gerekçe ile 5 milyon canlı türünü yarattığını ya da tanrının kaldıramayacağı bir tası nasıl yaratacağını ya da tanrıyı kimin yarattığını da sorgulamazlar. Onlar için o tanrıdır, tektir ve yücedir "Hikmetinden SUAL olunmaz"dır. Bu tarz mantıkla, içinden çıkamadıkları olayları, açıklayamadıkları şeyleri ya da bilinmezlikleri Tanrı’ya bağlar, dertlerini ona havale ederler. böylece fazla kafa yorma külfetinden kendilerini kurtarmış olurlar (14).
Tatlı su Müslümanları, sorgulamazlar. Sağ ve sol omuzlarında oturan meleklere, ateşten yaratıldığı söylenen cinlere, şeytana inanırlar. Mucizelere inanırlar. Musa’nın asası ile yaptığı akil dışılıklara (15), İbrahim’in parçalara ayıldığı kuşların, etrafa atılan her bir parçasının bir araya gelerek canlandığına (16), Muhammed'in AYI ikiye böldüğüne (Şak-kül Kamer hikayesi) (17) gibi akıldışı ve mantık dışı olaylara inanırlar (18).
Bu inanma alışkanlığı, beyinlerinin ataletinin, düşünce tembelliğinin bir sonucu ve imanın kefaretidir. Fakat kötü sonuçlar doğurur. Tatlısı Müslüman’ı pozitif bilimlerle de uğraşsa, mühendis ya da doktor bile olsa bu kayıtsız, şartsız, sorgusuz inanma alışkanlığı onun giderek köleleşmesine, kolay lokma olmasına neden olabilir. Gerisi ise herkesin bildiği rezillik, aptalca aldatılmalardır. Parası, onuru, itibari belki de namusunu kaybeder... Kimler tarafından mi? Yöneticiler, siyasi partiler, Ilımlı İslam modeli heveslisi dış güçler ve dindar komşularımız (İran, Suriye, Arabistan.. vs), İmamlar, hocalar, mollalar.. ne güne duruyor? İnanan insanları sömürmek o kadar kolay ki, zaten herkes bunu kullanıyor.
Tatlı su Müslümanlarının geleceği ne olabilir? İslam şeriatı’nın kuralları kesindir: şeriat, tatlı su-acı su Müslüman’ı gibi türler kabul etmez. hiç kimse dini kendine göre yorumlayamaz, dini sahiplenen bir takım kişiler buna engel olmuştur her devirde.
Kendi yaptıkları Tanrı maketinin arkasına sığınıp kendi kutsal kitaplarını, hadislerini, fetvalarını ve fermanlarını yazmışlardır. İnsanlar da uymuştur onlara, çünkü ölümden sonrasını bilmemektedirler ama dinde ileri gelenler, RUHBAN sınıfı ya da ilahiyatçılar; ölümden sonrasını bildiklerini SÖYLEMEKTEDİRLER.
Böylece bu köleleştirme sürüp gitmiştir. Tatlısı Müslümanlarının geleceği konusunda sunu söyleyebiliriz: Bu ülkede hiç birimizin geleceği belli olmadığı gibi onların da ne olacağı belli değildir. Belki zaman içinde bir kısmı "din afyonundan kurtulmuş kişilerce" rehabilite edilecek ve deist olacaklar.
Düşünmek istemeyen, hür düşünce den korkanlar ise böyle tatlı tatlı devam edecektir, ta ki şeriat kapıyı çalana dek... Sürekli büyüyen şeriat tehlikesi, devletin din ile yürütülme amacına uygun geliştirilen İslam modelleri en çok tatlı su Müslümanlarını hırpalayacaktır diyebiliriz.
Ulusalcılıktan ümmetçiliğe geçişteki sancıları en çok onlar çekecektir. Ve eğer Turkiye'de bir gün şeriat ilan edilirse onların: (tatlı su Müslümanlarının) nesli tükenecektir. Ülkenin, misal-i milli sınırlarının ve ulusalcılığının bir kaosa terk edilmesi de ayni tarihe rastlayacaktır.
"Atatürk mu Muhammed mi?" sorusu onlara buğun belki saçma, belki gereksiz bir soru gibi gelmektedir ama mutlaka bir gün radikal dincilerce sorulacaktır ve Ulusun bel kemiğini oluşturan bu kesimin tavrı, gelecekte önem kazanacaktır. Dine ve tanrıya olan tüm safça zaaflarına rağmen ulusalcı, milliyetçi ve ATATÜKÇÜ olan Tatlısı Müslümanlarının bu süreçteki reaksiyonlarını da merakla beklemekteyim.
Şimdiden, tüm tatlı su Müslümanlarına yakın gelecekte yasayacakları tüm karmaşa, bunalım ve düşecekleri ikilemlerden sıyrılabilme yürekliliği ve başarısı dilerim.
Muftu Selim, 14.12.2004
X
AĞAR VE BUCAK HESAP VERSİN
(İstanbul 6 Nolu DGM’den Suç Duyurusu)
“Haber Merkezi – İstanbul 6 No’lu DGM’nin kamuoyunda “Susurluk Davası” olarak bilinen davanın gerekçeli kararında, hiçbir yasadışı uygulamaya, keyfiliğe ya da kayırmaya izin verilmemesi, en ufak bir hoşgörü gösterilmemesi gerektiği bildirildi.
Gerekçeli kararda Susurluk skandalının baş aktörlerinden Mehmet Ağar ve Sedat Bucak’a gönderme yapılarak “Unvanı, görevi, sıfatı, siyasi ya da sosyal konumu ne olursa olsun suç işleyen herkesin, derhal ve en kısa zamanda yargı önüne çıkartılıp, hesap vermesi sağlanmalıdır” denildi.
İstanbul 6 No’lu DGM’de Susurluk skandalı ile ilgili yargılama Özel Harekât Dairesi eski Başkan Vekili İbrahim Şahin ile MİT eski görevlisi Korkut Eken’in 6’şar, özel harekâtçı eski polis memurlarının da aralarında bulunduğu 12 sanığın da 4’er yıl ağır hapis cezası aldığı davanın gerekçeli kararının yazımı tamamlandı.
Gerekçeli kararın “Hüküm” bölümünde, kazada, silahlı teşekkülün bir bölümünün su yüzüne çıktığı belirtildi.
Gerekçeli kararda, “Suç işleyip de bazı siyasi, sosyal, idari ve yasal koruma kalkanlarının arkasına sığınanlar ile bu koruma kalkanlarını muhafaza edenler ya da kaldırmayanlar unutmamalıdır ki adalet bir gün onlara da lazım olacaktır” denildi.
Kararda, aralarında İbrahim Şahin ve özel timci polislerin de bulunduğu sanıkların savunmalarının inandırıcı olmaktan uzak olduğu belirtilerek “Devlet adına hareket ettikleri yolundaki savunmalarının dosyaya da yansıtıldığı gibi gerçeklerle alakası yoktur” görüşü kaydedildi.
“Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve yüce Türk Milleti’nin iç ve dış güvenliğinin; katillere, uyuşturucu kaçakçılarına, kumarhane işletmecilerine emanet edilmesi, bunlardan medet umulması affedilmez, kabul edilemez bir davranıştır” denilen gerekçeli kararda: Bu nedenlerle sanıkların, devlet adına hareket ettikleri şeklindeki savunmalarının, kendilerini suçtan ve cezadan kurtarmaya yönelik, samimi olmayan, gerçeklerle ve yasalarla bağdaşmayan savunmalar olarak görüldüğü ve bunlara itibar edilmediği vurgulandı”” (Cumhuriyet, 12 Nisan 2001 ve diğer gazeteler...)
İstanbul 6 No’lu DGM’nin açıkladığı gerekçeli bu karar aynı zamanda bir suç duyurusudur.
Ankara DGM Başsavcılığı bu karar üzerine: Mehmet Ağar ve Sedat Bucak hakkında derhal soruşturma açarak ve bir fezleke hazırlayarak TBMM Başkanlığına göndermediği takdirde görevi ihmal suçunu (TCK m. 238 ve 240) işlemiş olacaktır.
Bunun yanında Ankara Barosu Başkanlığı da konu üzerinde durarak konunun takipçisi olmak zorundadır...
Basınımız ve Yurttaşlarımız, bu konunun izleyicisi olmalıdır. Yasama, Yürütme ve Yargılama organlarının bu konuyu ne oranda ciddiye aldığına bakarak kamuoyuna duyurmalı ve seçimlerde oyunu ona göre kullanmalıdır.
DGM’nin bu suç duyurusu üzerine Mehmet Ağar ve Sedat Bucak hakkında soruşturma açılmadığı takdirde “Hukukun genel ilkesine” aykırılık olacaktır. Çünkü memurların; 6’şar ve 4’er yıl ağır cezalara çarptırılıp da bunlara emir veren amirlerin cezasız kalması, hak ve insaf kurallarına aykırıdır. Bu durumun sürüp gitmesi “Hukukun genel ve eşitlik” ilkesinin de çiğnenmesi anlamına gelir. Bu Devletin birincil kuralının uygulanmaması anlamına gelir... Bu durumda Devletin temelleri çürük demektir ki temelleri çürük olan bir Devletin yaşaması olanağı yoktur... Çünkü “ADALET MÜLKÜN TEMELİDİR”. Burada mülk, Devlet anlamınadır ve adalet olmazsa Devlet de olmaz!..
Bu nedenle konuyu ben de izleyeceğim. Adı geçenlere, TBMM tarafından dokunulmazlık kalkanı arkasında korunduğu sürece ve adı geçenler yargıya intikal ettirilinceye değin seçimlerde kullanacağım oyun rengi BEYAZ olacaktır. Öyle sanıyorum ki bu nedenle benim gibi BEYAZ oy kullanacak yurttaşlar olacaktır.
“Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve yüce Türk Milleti’nin iç ve dış güvenliğini; katillere, uyuşturucu kaçakçılarına, kumarhane işletmecilerine emanet edenler ve bunlardan medet umanlar...” dan açıkça hesap sorulacağı belirtilinceye değin:
Parola: seçim. işareti: beyaz oy!.. Olacaktır...
Unutulmamalıdır ki bu tür suçlarda zaman aşımı yoktur...
Av. Hayri BALTA
(13 Nisan 2001.
x
MEHMET UYGUN’UN KONUŞMASI
Aşağıda Yargısal Onursal Başkanı Mehmet UYGUNUNUN bir konuşmasını sunuyorum. Türk ulusu onu, bir konuşmasında söylediği “Yargıçlar, vicdanı ile cüzdanı arasında sıkışmamalıdır” sözleri ile tanımaktadır....
Mehmet Uygunu, aşağıdaki okuyacağınız yazısı ile Hukukçu bir Bilge olarak göreceksiniz. Başta Aydınlar ve politikacılarımız olmak üzere bütün okuyucularımın ilgisini çekeceğini umuyorum.
Mehmet Uygun bu konuşmayı 18 Nisan 2001 tarihinde Gaziantepliler Derneğinde yapmıştır. Beni kırmayarak, isteğim üzerine, konuşmasının bir örneğini bana vermiştir. Kendisine teşekkür ediyorum ve hemşerim Mehmet UYGUN’LA onur duyuyorum...
İşte konuşması:
+
Seçkin Dinleyenlerim,
Sevgili Hemşerilerim,
40 yıllık meslek yaşamını geride bırakmış, emekli bir YARGIÇ, YARGITAY ONURSAL BAŞKANI olarak, bir hemşeriniz sıfatıyla, huzurlarınızdayım.
Bir ömrü doldurduğum meslek yaşamım: 1 Temmuz 1999’dan geriye doğru; son 2 yılı Yargıtay Başkanlığı, 12 yılı Yargıtay Ceza Genel Kurul Başkanığı, 6.5 yılı Yargıtay 9. Ceza Dairesi Üyeliği, 10 yılı Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı, gerisi de Hakimlik-Ceza Hakimliği görevlerinde geçti.
Bu geçmişin dağarcığından sizlere birkaç anımı ve eğer sıkmazsam hukuksal-toplumsal bazı konularda düşündüklerimi, dilimin döndüğünce, aktarmaya çalışacağım. Sıkıldığınızı hissettiğim an veya hissettirdiğiniz an, sözlerimi toparlayarak bitiririm.
Dinleme zahmetlerine katlanarak teşriflerinizden dolayı sizlere, bana bu fırsatı sağladığı için değerli yöneticiilere teşekkürlerimi sunuyor, hepinizi saygılarımla selamlayarak konulara geçiyorum.
Söylemlerimde daha çok; Hak-Hukuk, Adelet-Devlet-Toplum ve bunların ceza hukuku yönü ağırlık taşıyacaktır. Çnkü meslekî ömrüm hep ceza hukuku uygulaması olarak geçti.
Şimdi birkaç değerli hukuksal kavramın değişik bulacağınız tanımlarını yapacağım:
HUKUK: Toplumlarda kuvvet ve keyfiliğin yerine konulan düzenleyici kurallardır.
ADALET: Devlete meşruluk kazandıran üçtür.ADALETSİZLİK : İnsanları büyük acılar, toplumlara yıkım getirir. Adalet öyle bir kavramdır ki; algılamayanlar bile yeri gelince adaletsizlikten yakınıp isyan ederler. ADALET YOK MU diye haykırı!...
DEMOKRASİ: Adaletin gerçekten var olduğu, engellenmediği, siyasete alet edilme girişimlerinin asla düşünülmediği yaşam biçimidir. Yani demokrasi, hürriyetler (özgürlükler) rejimidir.
Özgürlüğün sınırı var mıdır? Evet, vardır... “Benim ben olduğumu senin; senin, sen olduğunu da benim kabul zorunluluğum, hürriyetin gerçek çerçevesidir. Şöyle ki: Senin yumruk sallama hürriyetin vardır ama; sınırı, benim burnumun ucunda bite!..
Sayın Dinleyenlerim,
Konuşmamda HAK sözcüğünü sık sık kullanacağım.Öyleyse, hepimizin hep söyle geldiğimiz bu kavram nedir?HAK : Kendinden başka bir şey değildir. Tanımlanamaz; ama, herkes onun tadını bilir, onu ister ve özümser... HAK, yerini bulunca iş biter... Ancak, HAKSIZLIK kendinden çok daha başka şeydir. Kapsamı kendinden çok daha geniştir...
HAKSIZLIKTA: Tekrarlanma, yeni haksızlıklar doğurma, bitmez tükenmez kanatıcı olma gibi olumsuzluklar yüklüdür.HAKSIZLIK; yayılıcı ve bulaşıcıdır. Bulaştığı her yere kokuşmuşluk getirir.HAKSIZLIK; kötü örnek olma, ahlâk dışılığı özendirme ve intikam (öç alma) gibi olumsuzluklar da taşır.
HAKSIZLIK; kaba kuvveti davet eder, her kaba kuvveti yok eden kaba kuvvet büyür, daha büyük kaba kuvvet olur ve gitgide canavar kuvvete dönüşür. Sonunda o ülke; haksızlığın egemen olduğu, namuslar için açık hava hapishanesine dönüşen bir yer olur.
İnsanlık bunları çok görmüştür ve bunlardan çok acılar Diliyoruz ki: Artık çiğnen haklar tarihin bir daha açılamayası kara sayfalarında sadece ibret dersleri olarak kalsın. çekmiştir.
Günümüz erdemlerle dolu olsun. Bu erdemliliğe ülkemiz ve ulusumuz; ancak, büyük Atatürk’ün önerdiği “Dağdaki çobanın gözyaşından, yabandaki çiftçinin sabanından, saçı bitmemiş yetimlerin hakkında oluşan hazinenin korunmasından” hepimizin sorumlu olduğu bilincine varıp, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma çabamızı duraksamadan, bana ne demeden sürdürdüğümüz takdirde, ancak, kavuşuruz.
Buna karşın, üzülerek söylüyorum ki, toplumumuzun son yıllarda çokça telaffuza başlayıp uygulamaya koyduğu:
“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın...”,
“Bal tutan parmağını yalar...”,
“Gemisini kurtaran kaptan...”
“Köprüden geçene kadar ayıya dayı de...” ve benzeri deyişlerle ifade edilen davranışlar; tüm değerli kavram, kural ve kurumları kağıt üzerinde kalmaya mahkûm etmektedir. Toplumca sahip çıkılmayan değerler her ne olursa olsun göçer, gider ve beraberinde çok şeyler götürür.
Seçkin, güzel insanlar, CEZA HUKUKU: Ceza hukuku ise: Haklara uzanan ellerin kelepçesi, haklara uzanan dillerin susturucusu, toplum düzenini bozanlara hem acı çektirmek, hem de onların ıslahını ve topluma kazandırılmasını sağlamak için konulan yaptırımlı kuralların bütünüdür.
Ceza yaptırımlarında bulunması gerekli, hukukun üstün değerleri olan çok önemli ilkeler vardır. Bu ilkeler; yasama, yürütme ve yargı organlarınca kesinlikle gözetilip gerçekleştirilmelidir. Bu ilkelerin çok önemlileri: Takdir yetkesi, yasallık (kanunilik) – adillik-eşitlik-kişisellik, topluma kazandırıcılık ve benzerleridir. Bu ilkelerin ne derece gerçekleştiğini kırk yıllık ceza yargıçlığı yaşamımda karşılaştığım birçok olayda kendi kendime sordum:
Bunlar ne biçin toplumsal yaralardır? diye soruşum hep boşlukta yankılandı ve bana geri döndü. Bu güne dek hiç cevap alamadım...
Bu ceza nasıl oldu?..
Adil mi?..
Yerinde mi?..
Kime ne getirdi, kimden ne götürdü?
diye sorgulayıp “OLMADI, OLMADI; AMA, NE YAPABİLİRİM Kİ?..”dediğim meslek yaşamımın acı kesitlerinden, baktığım yaklaşık 90- 100 bin tozlu dosyalar arasında hafızamda kalmış binlerce olaydan birkaçını, bu duyarlı topluluğa ve herkese, BU KONULARDA DÜŞÜNMEYE YÖNELTMEK İÇİN, AKTARMAK İSTİYORUM.
DOSYA BİR:
Sanık; yersiz bir vesveseden kaynaklanan yanılgı sonucu karısı ile ilişki kurduğu zannına kapıldığı öğretmen olan kardeşini öldürmüştü. Ölen 28, öldüren 34 yaşındaydı.
Gaziantep 2. Ağır Ceza Mahkemesi olarak sanığa çok uzun süreli cezasını bildirdik.Sanık jandarmalarca götürülürken durup durup duruşma salonunun büyük kapısına doğru bakıyor ve yanağına dökülen gözyaşlarını silmeye çalışıyordu. Baktığı köşede ise; zayıf, kuru ve yaşlı bir adam elinde bir şeyler sallıyordu.... Yaşları 5-8 arasındaki boynu bükük, kavruk çocuklardan üçü bu ihtiyarın bir bacağına, ikisi de diğer bacağına sarılmış duruyor o da bize duyurmak istediği bir şeyler mırıldanıyordu...“Ne istiyorsun babam?” diye sorunca; bir çaputa bağlı 6-7 anahtarı sallayarak hazin bir sesle:“Bu çocukların iki toprağın altına, üçü de damın altına giren yavrularımın yavrusudur. Anaları ancak 2-3 ay dayandı ve kocaya gittiler. İki ev de kapalı kaldı. Bunların anahtarlarını kime vereyim? Aş yok!.. Ekmek yok!.. Bu çağa yavrularla ben ne edeyim!..” dedi gözyaşlarını kolunun yeni ile silip yaşlı ve yaralı bir kartal gibi kanatlarının altına aldığı torunları ile hayalet gibi süzülerek salondan uzaklaştı...
Bu talihsiz insana ben ne diyebilirdim ki!..Verdiğimiz ceza kimeydi?.. Kimlereydi?..
Bu ceza nasıl kişisel olabilirdi? Demek ki, katıldığımız uluslar arası belgelerde, Anayasamızda, yasalarımızda cezalar kişiseldir diye yazmakla iş bitmiyor, aksine başlıyor...Ama!..
Yirmi beş yıl geçtiği halde; hatırladıkça hâlâ içim sızlar ve hatta yüreğim kanar..
Soruyorum: Bu yaraların sarılması kime düşer ve bu sorunlar nasıl çözülür?
Düşünen sorumlu var mı? Benim bildiğim YOK!
DOSYA İKİ:
1970’li yılların ortası ve gene Gaziantep 2. Ağır Ceza Mahkemesi... Seksen yaşını aşkın ve bedenen çok düşkün, beli bükük bir sanığı, görevliler sırtlarında taşıyarak, duruşmaya getirip götürüyordu. Bu kişi, ihtiyarlığını ve yalnızlığını fırsat bilip kötü yola düşen, evine getirdiği erkeklerle seks alemi yapan ve iffetsiz yaşam sürdüren kızını vurup öldüren babaydı.
Yargılamanın sonuna gelmiştik.
“Mahkeme bitecek ne diyorsun?” dediğimde parmaklıklara tutunarak doğrulup kalktı.
“Reis bey, bırak beni gideyim, niçin bırakmıyorsun?..” dedi.
“Ben değil; kanun, devlet bırakmıyor!” cevabını verdim. Vermez olaydım. Eğik belini zorla doğrultup başını kaldıran yaşlı sanık baba:
“Anası bu kıydığım kızımı doğururken öldü. El eline, analığa kalmaması için evlenmeyi hiç düşünmedim. Gece yarıları köy içinde kapı kapı dolaşıp süt emzirttim. Altını elimle temizledim, yemedim yedirdim, giymedim giydirdim, uyumadım uyuttum... Ben onu perme perişan ne hallerde büyütürken senin dediğin O DEVLET, dediğin O KANUN NEREDEYDİ?
Büyüdü... Kötü yola düştüğünde arzuhaller (dilekçeler) verdim, karakollara gittim. 18 yaşını geçmiş, biz karışamayız dediler. Namusum bir paralık oldu elaman!.. Feryadıma senin dediğin NE O KANUNUN, NE O DEVLETİN sesi çıkmadı da, vatandaşı olduğum şimdi mi aklına geldi?
BÖYLE KANUN olur mu? BÖYLE DEVLET olur mu? Diye inledi ve parmaklıkların arkasında bankın üstüne külçe gibi yığıldı...
Duruşmayı erteledik!
Ertesi oturum mübaşir sanığı seslendiğinde; jandarmalar ve sanık gelmedi. Fakat salona başgardiyan girdi... “Mazlum Dede’nin ölüm kaydı düşürülmüş nüfus kaydını getirdim!” dedi ve ekledi:
“...Beyim, ölürken hep: ‘...KANUNMUŞ ADALETMİŞ, DEVLETMİŞ... YA BEN YA BEN!.. YA İNSANLIK!..’ diye inliye kaldı.” dedi.
Düşünürüm, kimeydi bu sorular? Tüm topluma, hepimize, bütün sorumlularaydı...
Aradan bunca yıl geçti. Ne yapıldı, ne değişti bilmiyorum. Galiba da hiçbir şey!...(1 Haziran 2001).
DOSYA ÜÇ:
Ağır Ceza Mahkemesi Başkanıyım. 14 yaşındaki CEREN kız, gönlünü kaptırdığı, 17 yaşındaki Koç Oğlan lâkaplı delikanlı ile anlaşarak sabaha karşı horozlar öterken köy pınarında buluşup kaçarlar ve ormana birlikte olurlar.
Kızın ailesi tarafından jandarmayla birlikte takip edilerek karakola alındıklarında her ikisi de olayı yukarıdaki gibi ifade eder ve “... birbirlerini sevdiklerini,evlenmek istediklerini ...” belirtirler.
Mahkemede ise; yargılama yüze karşı (alenen) yapıldığı için; Ceren kız; tabii ki ailenin baskı altındadır ve şimdi, tabancayla tehdit edilerek kaçırıldığını, birkaç kişinin sanığa yardım ettiğini, şikayetçi olduğunu söylemekteydi.
Ama; arada bir, ürkek ve korkak tavırlarla geriye dönüp dönüp babasına ve kardeşine bakmakta, bir yanda da parmaklıklar arasındaki Koç Oğlan’ı yan gözle süzmekteydi. Duruşma kürsüsüne iyice yaklaşarak ve yakınlarının duyamayacağı şekilde:
“Amca, Reis amca, beni babama verme, kocama ver!...”diye kısık bir sesle istemini heyete duyurmaya çalıştı. Yaşı küçüktü, yasa gereği onu, ana-babasına vermeye ve Koç Oğlan’ı da tutuklamaya mecburduk. Gereğini yaptık. Keşke yasa elverseydi de yapmasaydık. Jandarmalar Koç Oğlan’ı alıp Anadolu deyişi ile DAMIN altına (cezaevine) doğru yola çıktılar.
Ceren kız duruşma salonunda kalabalık aile fertleri arasında dışarı çıkarıldı.Merdiven başına ya ulaşmış ya ulaşmamıştı ki “Tak!..Tak!..Tak!..” tabanca sesleri adliyenin koridorlarında acı acı yankılandı. Koşup gittiğimizde gördük ki, Ceren kız, kardeşinin kurşunlarıyla üç beş merdivenden yuvarlanarak ara yere (taşlığa)kınalı elleri iki yana açılmış vaziyette uzanmış, bükük boynunda kanlı yaşmağı, gözleri tavana dikilmiş, sanki acı acı gülümsüyormuş gibi dudaklarını açıp açıp kapıyor ve ağzından kan geliyordu...
Az sonra polisler Ceren kızın üzerine gazete kağıtlarını örttüler ve kardeşi Yiğit’i de tabancasıyla yakaladılar.
“-Oğlum bu vahşet nedir?...” diye öfkeyle bağırdığımda:
“-Reis Beyim, namusumu temizledim. Yapmasaydım. Öz canım-bacıma kıymasaydım köyde başımızı kaldıramazdık. Herkes bizi ayıplar, orada yaşatmazlardı. Mecburdum...” dedi ve başını önüne eğdi... Çiroz gibi ince bileklerini polisin elindeki soğuk kelepçelere uzattı.
Şaşkın ve üzgündüm. O anda neler hissettiğimi, bu gün dahi, söyleyecek (ifade edecek) gücüm yok. Gücüm olsa da anlatacak kelimeleri bulamıyorum, bilemiyorum. Hâlâ da belleyemedim. Sadece DERİN BİR “AH!..” çekmiştim, şimdi de... Ama; bu tür ve benzeri nice olgulardan, bunların nedenlerinden ve etkilerinden bu toplum, sorarım, bu gün kurtulmuş mudur?..
Hayır...
Kurtulması için kim ne yapmıştır sorusunun cevabı ise, bencileyin yine HİÇTİR..
Sizlere soruyorum. Kesin çözümleyici bir şeyler yapıldığını bileniniz var mı?..
DOSYA DÖRT:
Asliye Ceza Hakimi idim. O günkü duruşmalarımı bitirmiş C.Savcısı arkadaşın odasına inmiştim.
Şehrin gecekondu mahallesinden kaçırdığı 12 yaşındaki kızı göçüp geldikleri köye götürerek orada alıkoyan, ırzına geçen ve kızlığını bozan cahil delikanlının anası; 50 yaşlarındaki köylü kadın odaya girdi ve elindeki kağıdı savcının önüne bıraktı:
“Sen git, ben bakarım...” cevabına tatmin olmadı ve söze başladı.
Kızın babası-anası paralarını aldı davamız yok dediler, ayrı ayrı kağıt verdiler, oğlumu bırakmadınız
Nasıl ettikse ettik; gönlüyle olsa da, zorla da olsa kızı getirdik. Senin önünde, ben davacı değilim, dedirttik... Kulaklarınla işittin, makineyle katip efendiye yazdırdın, oğlumu gene bırakmadın.
Kızın kardeşine yeğenimi verdik, imam nikahı ile onun avradı oldu... Kardeşi kağıt verdi, davamız yok dedi, onu da hesaba almadınız.
Kocam ve ben kağıt verdik, dinlemediniz!..
İşte bu kağıdı içerden, hapisten, oğlum yazdırmış, ben getirdim.. Şikayetçisi, davacısı, darabacısı hiç kimse kalmadı. Bırak artık oğlumu... Yoksa gitmem...” dedi..
Savcı bey; davanın, ağır cezalık, Kamu Davası olduğunu belirtmek için elini göğsüne vurarak: “Onun davacısı benim ben!..” deyince garip ananın gözleri fal taşı gibi ayrıldı. Şaşırdı bir adım geriye çekilip:“Abovv!.. Başıma taş...Yoksa Hasan’ım sana da mı bir şeyler yaptı, seni de mi düzdü?..” dedi. Yazmasını yüzüne örtüp hızla odadan çıkıp kaçtı!..
İlk duyunca insana güldürücü-enteresan-bir tuhaf geliyor; ama, biraz duralayıp düşündüğümüzde sıra sıra ortaya koyduğu sosyal yapımızın hüzün verici çarpıklıkları –her alandaki eğitimsizliğin getirdiği aksaklıklar- hatta açtığı yaralar ve toplumumuzun büyük kesiminde oldukça çok sayıda var olan ve süre giden şu olgular:
Parayla kızını verme...
Zorla davacı değilim dedirtme..
- İmam nikahı ile değişiğe kız kurban etme... gibi nice acı durumların; süregelmesi, süregitmesi, hatta gittikçe yoğunlaşmasıdır. Bunlar karşısında yaptıklarımız ne oldu? Gene çaresizliğimizle ve “HİÇ”le karşı karşıya değil miyiz?..
DOSYA BEŞ:
Yargıtay 9. Ceza Dairesinde Başkanımız ve birkaç üye arkadaş birlikte oturuyorduk. İki koltuk değneği ile her tarafı kırıklar ve sargılar içinde perişan, 50-55 yaşlarında canlı cenaze durumundaki bir kişi eşinin yardımı ile adeta sürünerek çıkageldi. Bu haline rağmen ısrar ederek zorla oturttuk. “Oturmam, estağfurullah!” diyerek oturmamakta direniyordu. Müsaadenizle deyip akıcı bir anlatımla söze başlamıştı...
“- Ben, Ege Üniversitesinden bir profesörüm. İki yetişkin, meslek sahibi kızım var. Yüzlerce öğrencim oldu. Onlara karşı tüm insanî görevlerimi ya0tığım kanısındayım. Talihsiz ve ölümlü bir trafik kazasına 2/8 kusurlu katıldım. Yargılandım...
Olay yeri şehrime ok uzak ve o dönemde hiç kalkamayacak kadar ağır yaralı olduğum için mahkemeye gitme olanağını dahi bulamadım. Ben hâkim beyin, hâkim bey de benim yüzümü görmedi. Beni, 5 ay hapse mahkûm etmiş. Cezamı,paraya çevirmediği gibi tecil de etmemiş...
Bunların hiçbiri önemli değil. Kaderde bu da varmış, der yatar çıkarım. Ancak, karara: “...geçmişteki hali ile ahlâki temayüllerine (eğilimlerine) göre... TAKDİREN paraya çevirmeye ve tecile yer olmadığına...” diye yazmış.
Böyle bir mahkeme belirlemesi ile benim ne temiz geçmişim, ne de dürüst bildiğim ahlâkım karalanamaz. Buna ne yasaların, ne insanlığın, ne adaletin, ne de kimsenin TAKDİR dediği yetkisinin gücü yetmemelidir. Temyiz aşamasında, karardan, bunun çıkarılmasını arza geldim...” dedi ve heyecandan yükselen sesi ve yanaklarından süzülen gözyaşları dolayısıyla özür dileyerek, koltuk değneklerinin çıkardığı “Tak!.. Tak!.. Tak!..” sesleri beynimizde ve yüreğimizde yankılanırken odadan çıkıp gitti...
Temyiz edilen kararı, Dairece oybirliğiyle bozduk. Konu Ceza Genel Kuruluna geldiğinde “...yargılamayı yapan ve bu yetki mutlak olarak kendisine tanınan hâkim öyle takdir etmiş. Bu nedenle karışamazsınız...” biçiminde çok kitabî görüşler ortaya atıldı ise de Daire bozmasını yerinde buldu...
Bu tür olaylarla her karşılaştığımda hep bunları anımsar ve acaba; cezanın adilliği,. Kamu ve fert vicdanının tatmini, kişiye uydurulması, kişiselleştirilmesi gibi değerli ve hatta kutsal kavramlar sadece bir takdir sözcüğünü sığınılarak, ben böyle düşünüyorum şeklindeki gerekçelerle, yok edilebilir mi?..
Ne mümkün!..
İşte hukukçuluğun san’at yönü, inceliği, bunların isabetle saptanıp bireysel ve toplumsal vicdanın olabildiğince tatmin edilmesiyle gerçekleşir. Çünkü hukuk; insan ve insanlık için toplumun düzeni ve esenliği için konulmuş kurallardır. Ceza da bu kuralların bekçisidir.
Öyleyse; insancıl duyarlılığını hiç yitirmeden, hiçbir etkene eğilmeden ve yenilmeden, hiçbir şeyden yılmadan, hak için, adalet için, üstün ilkeli bu çabanın neferi olabilen hukukçulara ne mutlu!.. Aksine davranan hukukçular için ise; toplumun, insanlığın ve Tanrının laneti çok az kalır...
OLAYLARA ve ANILARA biraz ARA VERİRP şimdi de bir süredir gündemimizde geniş yer alan ve ilginizi çektiğini sandığım AF konusuna değinmek istiyorum:
Suç ihdası; yani, şu fiil suçtur demek ve cezasını belirlemek yetkisi kanun koyucuya verilmiş olunca, af çıkarma da onun paraleli bir yetki olarak ortaya çıkar (TC. Anayasa m. 87). Ancak bu yetkilerin sınırını; hukuk, kamu yararı, kamu düzeni, kamu ahlakı ve toplumsal gereksinmelerin belirlediği ise kesinlikle unutulmamalıdır.
AF; cezadan ve cezalandırmadan İKTİDARLARCA yapılan bir bağışlamadır. “İktidarlarca” yapılan bir bağışlama terimini devletçe yapılan bağışlama yerine özellikle kullandığımı vurgulamak isterim. Çünkü siyasetin af yasalarındaki yeri hukukilikten çok daha fazladır. Zira af yargısal bir tasarruf değil, ağırlıklı yasama tasarrufudur. Bu nedenle uygar ülkelerde affın kapsamına ağırlıklı olarak; siyasi suçlar -basın suçları- malî suçlar ve askeri suçlar girer.
Geçici siyasal yatırım çıkarının, duygusallığın, toplumsal çoğunluğun beklentilerinin dışlanmasını, af yasalarının amacında ve gerekliliğinde yeri yoktur...
AF çıkarılırken; objektif –bilimsellik-
Tutarlı Sosyolojik ve istatistiği verilere dayalı olarak gereklilik ve yerindelik saptaması yapılmalı ve bağışlayan bağışa önce kendinden başlamalıdır. Bağışlayan kendine karşı işlenen suçlarda affa öncelik verebiliyorsa, ancak o zaman af çıkarmayı düşünebilmelidir. Çünkü kendinden yapamadığın bağışı başkalarının (KİŞİLERİN) hak ve hukukundan yapmanın; ne mantığını açıklamak ne de bunu hukuka ve topluma karşı savunmak ve hele hele kabullendirmek zor ve belki de olanaksızdır.
Çok büyük zaman aralıkları geçmeden çıkartılan aflar sürgit af beklentisi yaratır. Bu beklenti doğdu mu bir beklentinin gerçekleşmesi de gerçekleşmemesi de; suçu –suçluluğu- yargıyı, özellikle infaz kurumlarını çok olumsuz yönde etkilemekte, ülkemiz bunu hep yaşamaktadır.
Gündemdeki yasada öyle aksaklıklar-çarpıklıklar ve hatta hukuksuzluklar görülüyor ki, saysam küçük dilinizi yutarsınız. Konuşma bitiminde sorarsanız çarpıcı örnekler verebilirim.<o:p></o:p>
Bu AF Yasası hem siyasal, hem hukuksal açıdan tam bir curcunadır. Ülke, ulus ve hukuk kazanımlı değil çok kayıpladır kanısındayım...
Aftan söz edince afla ilgili bir anımı anlatmadan geçemeyeceğim.
Yıl 1974, olay şu: Karakulu köyünde GOCO lakabı ile anılan bir kişi ve olaydan sonra Suriye’ye kaçtıkları için yakalanamayan, bu nedenle bir gün olsun cezaevine girmeyen iki suç ortağı; 13-14 yaşlarındaki yetim bir çoban oğlanı sürüsünün yanından döve döve yerlerde sürükleyerek yıkık bir kulübeye götürmüş, orada hepsi ayrı ayrı birkaç kez ırzına geçtikten sonra, başını taşla ezip baygın vaziyette öldü diye orayı terk edip gitmişlerse de, çocuk ölmemiştir...
GOCO’yu en üst sınır cezaya mahkûm ettik. Kısa bir süre sonra 1974 affı çıktı. Cezaevlerinin kapıları arkasına kadar açıldı ve boşaltıldı. Tabii ki, bundan yararlanan GOCO DA TAHLİYE OLMUŞ, Suriye’ye kaçan arkadaşları da gelip teslim olarak, onlar da, aftan yararlanmışlar...
Aradan ne kadar zaman geçti bilemiyorum. Bir gün adliyedeki odamdaydım. Kapı açıldı.17-18 yaşlarında masum yüzlü bir delikanlı ile Karakuyu köyünün muhtarı olduğunu söyleyen bir kişi geldi. Bu delikanlı anlattığım olayın mağduru yetim çobanmış. Söze şöyle başladı:
“-Reis beyim, beni sürükleyip götüren, ırzıma-namusuma geçen, başımı taşla ezen, giderken de azık çıkınımı bile alıp kaçanları, Allah razı olsun 36 seneye çarptırdığınızı öğrendiğimde yüreğime su serpilmişti. Belalarını buldular; içerde ölürler, elim kana bulaşmaz diyordum. 4 sene bile olmadan onları bırakmışlar, yoksa siz mi bıraktınız?..
Şimdi Köye döndüler. Yanlarından kimse geçemiyor, herkese laf atıp tehditler savuruyorlar. Kim çıkardı bunları!.. Kim?..” derken titreyen sesi iyice yükselmiş, gözleri çakmak çakmak olmuştu
“-Biz çıkarmadık, af çıktı, ondan salıverilmişlerdir” dedim. “Siz çıkarmadınız da bu af dediğin şeyi kim çıkardı sorusuna”: “-Hükümet çıkardı, Meclis kanunla yaptı” dediğimde: “-Nasıl çıkarırlarmış?.. Onları mı yerlerde sürüyüp götürerek ırzına-namusuna geçtiler. Namusu giden, başı taşla ezilip azık çıkını alınan onlar mıydı ki?..” deyip eline yüzüne kapayıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı…
Zili çalıp kalemden mübaşiri ve katip arkadaşları çağırdım. Teskin etmeye çalışarak uzaklaştırmışlar… Ve gittiler…
Aradan dört-beş ay geçmişti ki ağır ceza heyetimizin GOCO davasında bizimle duruşmalara çıkan savcı arkadaş bir sabah geldi ve başladı anlatmaya: “-Dün akşam üstü bir mevcutlu geldi. Sanıklar kimlerdi biliyor musunuz?..”
Yetim çobanın ırzına geçip kafasını taşla ezen GOCO ve suç ortaklarıydı. Yetim çoban bunları vurmak için tabanca ile yollarına çıkmış; bir el sıkıp elleri titreyince sıkmaya devam edememiş, ötekiler basmışlar tetiğe, şarjörlerde ne kadar kurşunları varsa tüketmişler ve çobanı yere serip bu kez öldürmüşler…” diye nakletti olayı…
Sonra ne oldu? Nasıl sonuçlandı bilmem. Ancak şunu kesinkes bilir ve sizlere de söyleyebilirim ki; ne ceza verilmiş olursa olsun, bu ikinci suçlarından da Terörle Mücadele Kanunu içine gizlenip sıkıştırılan 1991 örtülü affı ile mutlaka salıverilmişlerdir.
Görüldüğü gibi 15 yıllık bir zaman dilimi içinde bu kişilerin işlediği çok sayıdaki en ağır suçlarının karşılığı ne ceza gördüler hesap ettiniz mi?.. Topu topu 4-5 yıl cezaevi…
Hayret ve dehşet verici bir tablo değil mi?
Böyle ceza infaz sistemi olur mu?.. Olursa, toplum suçluluk yönünden ne hale gelir? İşte bu günkü gibi iç karartıcı hale gelir… Bütün bu çarpıklıklar karşısında vatandaş şimdi haykırıyor: “Bu nasıl adalet?”
Hatta heyecanını taşırıp kahrolsun böyle adalet diye isyan feryadı bile edebiliyor.
Yaşanan bu kötü olgular karşısında; feryadında çok haklı, hem de yerden göğe kadar haklı ama; sözlerini yönelttiği hedef yani sözlerinin muhatabı yanlış… Vatandaş bilinçlenmeli, gerçek sorumluya seslenmeli ve diyebilmeli ki:
Böyle kanunlar olur mu?
Ey yüce yasama organımız!… Bu kanunlar niçin, kimin için çıkıyor?.. diye hesabı soracağı yerleri bilmeli ve hesap sormaya alışmalıdır...
Kaldı ki; yargıçlar da hep, ben ne ceza verdim, ne ceza çekildi demenin üzüntüsünü yaşıyor… (Bir anımı hatırladım. Hasan Yumurtacı’ya verdiğimiz idam!..)
Şu bilinmeli ve kesin olarak göz ardı edilmemelidir. Savcılar ve yargıçlar kanun (Yasa) yapmaz. Ama, içine sinse de sinmese de, beğense de beğenmese de, iyi de bulsa kötü de bulsa, var olan yasayı uygular ve buna mecburdur. Değerlendirmeler ve eleştiriler yapılırken bu kuralın kesinliği asla unutulmamalıdır.
Seçkin Dinleyenler, diğer bir yaramız da genel güncel bir konu: CEZAEVLERİ:
Yargıtay Başkanı olarak 1997 ve 1998 adlî yıl açış konuşmalarımda tüm yetkililerin ve görevlilerin Sn. Cumhurbaşkanı, Sn. Başbakan ve Sn. Bakanlar Kurulunun huzurunda o gün vurgulayarak söylediklerimi aslından sizlere aynen aktarıyorum:
“... Koşulluk salıverme (şartlı tahliye) gardiyanların hükümlüye bağışı ve bakışı olmaktan kurtarılıp gerçek niteliğine kavuşturulmalıdır. Cezaevleri, infaz kurallarının uygulandığı yerler olmalıdır” diye haykırdım; ama duyan olmadı...
Haklı çıkmayı istemezdim ama ortaya çıkan hazin tabloyu 3 ay önce ibretle ve hüzünle günlerce ekranlarda gördük ve yaşadık...
Bu açıklamaların ışığında yineliyorum ki: Kamuoyu; sorunları bilmeli, nedenini izleyip öğrenmeli, benimseyip duyarlılığını seslendirmeli ve gereken tavrı gösterebilmelidir... Yoksa bu acılar, bu sancılar, kanayan yaralar süregeldi, süregidiyor... Dilerim: Sürüp gitmesin...
Aydınlar sorumluluğunu bilmeli, görsel ve yazılı basın duyarlı olmalı, tüm toplum kesimleri ulusumuz ve ülkemiz için mutlaka bu mutlaka sahip çıkmalıdır...
Bu anlattıklarımla, toplum sorunlarına başka bir açıdan bakmaya çağırıyorum sizleri... Yanıldıysam, üzdüysem özür dilerim...
Çünkü; toplumun düzeni ve tüm insanların esenliği bu el birliğinden geçer... İnsancıl duyarlılığını hiç yitirmeden, hiçbir etki altında kalmadan ve yenilmeden insanî yüce değerler için, hangi alanda ve oranda emeği geçmiş olursa olsun, sorumluluklarını yerine getiren O KİMSELER insanlık tarihinin yüz akları olacaktır...
Dileğimiz, çok güzel, aydınlık bir dünya ve insanlık... Bunların hepsi öncelikle bizim insanımız ve ülkemiz için olsun...
Kaldı ki yavrularımıza; güzel ve mutluluk dolu bir dünya bırakmanın kesin görevlisi olduğumuzu asla unutmayacağız.. Bu görevden kaçanları ne yavrularımız, ne insanlık, ne tarih, ne de Tanrı asla affetmeyecektir...
Diliyorum ki aydınlık yarınlar hiç kararmasın, hiç kimsenin karartmaya gücü yetmesin ve buna asla izin ve buna asla izin verilmesin...
Dinlediğiniz için teşekkürler ediyor, sizleri sıktı isem bağışlamanızı diliyorum...
Sevgi ve saygılar sunarken hoşça kalın, esen kalın diyorum...
X
KAPALI KÜLTÜR
İnsanlık açısından acınası bir durumdur kültürün kapalılığı. Şöyle ki, bir insan, bir toplum, kendi yağıyla kavrulmaya adarsa yaşamını, sonunda hiçliğe, kişisizliğe, yavanlığa kaptırmış olur öz varlığını. İnanç dünyasının darın darı sınırları içinde yaşayan sürü-sepet insanlar, kendi dışlarında dünyalar olabileceğini akıllarından geçiremezler. Yalnız hümanist eğitimden değil, hiçbir insanca eğitimden geçmemiş kimselerdir bunlar, genellikle…
Akılcı ve hümanist eğitim, insanın aklını kullanmasını sağlayabilir (ki sağlar); inanç dünyasını sorguya çekince de , yer yerinden oynar. Aklını kullanmadan, körü körüne sanal kökenli bir inanca kul köle edilen insan ne zaman düşünmeye başlarsa, o zaman insan olduğunun bilincine varır…
Kapalı kültür deyince. ilkten din kitaplarına bağlı temelsiz bir dünya görüşü geliyor akla. Donmuş, dondurulmuş çağ dışı inançlara dayalı dünya yaşamı, kapalı bir kutu içine hapsedilmiş dünya yaşamıdır.
Ben yaşamak istiyorum, dinlerin minlerin barikatlarını aşarak… Ne var ki geri, gerinin gerisi toplumlarda buna olanak yok. Bu konuda bana düşen. Sadece hayıflanmaktır.
Bizi bin altı yüz yıl öncesinin, Tevrat’ın, İncil’in, Kuran’ın ilkel koşullarında yaşatmak isteyen çıkarcı, sahte dinci kodamanların, şeriatçı yobazların etkisini önleyemediğimiz sürece, Türkiye’mizin erince varması düşünülemez.
Türkiye, geri kalmış her ülke gibi, ancak aklını kullanma aşamasına gelmiş insanların yurdu olduğu zamandır ki, onurlu bir yaşam düzeyine kavuşacaktır, kavuşmalıdır da. Öyle bir toplumda dinsel duygular da kendi değerine kavuşur.
Kapalı kültür, kapalı uygarlık demektir ki, bu da Atatürk’ün armağan ettiği özgür düşünce ve laik yaşam ilkesi ile bağdaşmaz…Vedat GÜNYOL. 22.5.2001 Cumhuriyet.
Kendi düşüncem ve eklemem: Yukarıdaki yazıya yürekten katılıyorum Vedat Günyol gibi insanlarla aynı ülkede ve aynı zamanda yaşamaktan gurur duyuyorum…Ama Sivas Madımak’ta insanlarımızı tekbir getirerek yakan ve de sadece Atatürkçü oldukları için aydınlarımızı öldüren yobazlarla aynı ülkede yaşamaktan ise utanç duyuyorum...
Vedat Günyol. Cumhuriyet, 22.5.2001
X
TÜRKLER HIRİSTİYAN OLUP SIĞINIYOR!
Toronto’dan Engin Aşkın bildiriyor: “Kanada’ya turist vizesiyle gelip siyasal sığınmacılık savıyla göçmenlik makamlarına başvuranlara, Hıristiyan olup din değiştiren, Türkler de katıldı. Türkiye’de baskı altında olduğunu ileri süren Kürtler gibi din değiştiren Türkler de Hıristiyan kimliği ile Türkiye’de yaşamlarını olanaksız olduğunu bildiriyor. Hıristiyan olduklarını ailelerinden ve yakın çevrelerinden gizlediklerini belirten Türkler, Müslüman bir ülkede kendilerine yaşam hakkı tanınmadığını öne sürüyor.
Kanada’ya sığınmak isteyen Türkler, önce İrlanda’ya gidip Hıristiyan oluyor ve sonra turist pasaportuyla Kanada’ya geliyor. Statüleri saptanana kadar sığınma başvurusu yapanlara Kanada’da aylar hatta yıllarca kent belediyelerinin sağladığı ‘sosyal yardım’ parası veriliyor. Bu para geçinmelerine yettiği gibi, sığınma başvurusu yapanlar kaçak olarak da çalışıyorlar…
Kendi düşüncem ve eklemem: İnsanlarımızı dinleri değiştirecek aşamaya getiren yöneticilerimize bir çift sözüm var: Atatürkçülük, yalnızca irtica ile savaşmak değildir. Atatürkçülük: Halkın geçim seviyesine yükseltmektir. Onun çocuğunun en iyi eğitimlerden geçmesini, sağlamak; aş, iş, eş sahibi olacağı sağlıklı bir ortam yaratmaktır.
Sadece Atatürkçülük, Cumhuriyetçilik, Bağımsızlık, Demokrasi ve laiklikle sözleri ile iş bitmez. İnsanların karnı doymazsa, yüzü gülmezse, yarını güven içinde olmazsa, dayak yiyeceği, işkence göreceği korkusuyla karakola gitmeye korkarsa dininden de olur, milliyetinden de.
Deniz Som. Cumhuriyet, 22.5.2001
X
SAYGI DEĞMEZ BÜYÜKLERİMİZE
Vatan Millet Sakarya; boş laflar bunlar, hepsi fasarya.
Aş, iş, eş ve güvence vermezsen yurttaşa…
O da kaçar gider Avrupa’ya, Amerika’ya, Kanada’ya…
Burada bir soru: Niçin kaçıyor bu Müslümanlar,
Şeriatla yöneltilen ülkelerden;
Örneğin: Afganistan’dan, İran’dan, Suudi Arabistan’dan…
Aç mideyi, işsizi, evsizi, mesleksizi,
İşkence korkusu ile yaşayan birisini,
Ne dinle, ne millet-milliyetçilikle, ne da bağımsızlık ruhu ile,
Ne yargısız infazla, ne gözaltında kayıpla, ne işkenceyle,
Ne de Atatürkçülükle,
Bağlayamazsınız açlıkla, işsizlikle süründüğü bir ülkeye…
Milletin yarısından çoğu açlık ve yoksulluk sınırında yaşarken,
30 yıl hizmetten sonra 200 milyon emekli maşı alırken,
Kendin için 3 milyarlık maaşı az görüp yasa çıkarırken,
Ne yapsın, nasıl dayansın bu insanlar,
Ne din, ne millet, ne vatan gelir aklına,
Bırakır gider memleketini…
Dönüp bakmaz bile arkasına...
Atatürkçülükmüş, demokrasi, laiklikmiş,
Bağımsızlıkmış, dinmiş, Milletmiş-milliyetmiş,
Vatan, Millet, Sakarya imiş,
Açlık ve yoksulluk sınırında insanlar,
Böylesine karın doyurmayan sözleri dinlemezmiş…
Bu kadar vurdum duymaz olmayın,
İyisi mi aklınızı başınıza toplayın...
Siz saygı değmez büyüklerimiz:
Her zaman size saygı göstereceğimizi sanmayın…
Haa, bir de; Çankaya’da A.N. Sezer var, unutmayın…
HB. 22.5.2001
X
İSLAM'DA 'CİHAT’ ve ‘HURİ' MESELESİ
Medyada, televizyon yorumcuları
ve köşe yazarları tarafından "cihat" ve
"huri" sözcükleri "telaffuz" edilir edilmez ilk işim kitaplığıma koşup değerli
mütefekkir Ali Rıza Demircan Hoca efendi’nin üç ciltlik "Süleymaniye
Minberinden İslâm Nizamı" adlı eserinin sayfalarını karıştırmak olmuştu...
Aradığımı, eserin 3. cildinin
1980 tarihli 3. baskısının 71. sayfasında bulmuştum. Hoca efendi yaşadığımız
günü, 21 sene evvelinden görmüştü...
"İslâm dünyasının halen devam etmekte olan başta Kıbrıs, Keşmir, Filistin ve
Afganistan davaları ve benzerî siyasî ve iktisadî kurtuluş savaşları da silahlı
savaşa hazır olmayı icbar etmektedir.." diyor ve hutbesini Kuranıkerim'in Tevbe
suresinin 111. ayetinden bir alıntıyla bitiriyordu:
"Kuşkusuz Allah, yolunda
savaşan, öldüren ve şehit düşen müminlerin
canlarını ve mallarını cennet karşılık satın almıştır..."(K.9/111)
Ali Rıza Demircan Hoca
efendi'ye göre "mümin", İslami hayat düzenini,
"aşkla yaşamak ve yaşatmakla mükellef olduğu kadar bu yüce dinin insanları
Allah'ın yasalarına göre yönetmesine karşı çıkan fertler ve topluklarla
savaşmakla" mükellefti.
"Ayrıca bu ilâhi düzenin hakim
olduğu veya üzerinde mü'minlerin yaşamış
olması sebebiyle hâkim olabileceği İslâm vatanına tecavüz eden kâfirlerle ve
zâlim emperyalistlerle de savaşmak mecburiyetinde" idi.
"Mazideki Peygamberler gibi
Peygamberiniz Hz. Muhammet de saldırıları
karşılamak için savaşmak ve merhamet çağlayanı olan zatını, 'Ben merhamet ve
harb peygamberiyim' şeklinde Hak savaşçısı olarak tanıtmak mecburiyetinde
kalmıştı."
+
Cihatlarda şehit düşen
mücahitler "cennet"e gideceklerinden "huri"
sorunu da bu bağlamda büyük önem kazanmaktaydı. Hacı Hasan Kuran Kursu
hocalarından ve İstanbul vaizlerinden Abdullah Aydın Hoca efendi, "İslama Göre
Kadın ve Cinsel Meseleler" adlı büyük eserinin 1988 tarihli baskısının 384.
sayfasından itibaren "hurilik babı"nda hadislerden ve Kuranıkerim'in çeşitli
surelerinden de alıntılar konuya açıklık getiriyordu.