TABULARA, TALANA, YALANA 

 BALTA 

 

+

 IRKÇILIĞA, SÖMÜRÜYE, ŞERİATA

 HAYIR!..

+

Sorumlusu: Av. Hayri BALTA

+

e-posta: hayri@bilgebalta.com

Site adresi: www.bilgebalta.com

+ 

FIKRALAR 3

İÇİNDEKİLER

A.

Acı Gerçek

Adem Yavuz

Af Değil Ceza

Akılsız Ahmetler

Arap Kalfa

Ayakyolunda

Azap Ortakları

Amerika’yı Gördüm

B.

Basının Görevi

Basının Görevi

Barış Harekâtımız

Batıya Bakış

Bilenler Bilmeyenlere

Bir Rapor

Bizi Geçenler

C.

Cambazlar

CHP’yi Geçmedikçe

Çirkin Dost

Ç.

Çalsın Davullar

Çaltaklı Odun

Çoğunun Amacı Bu

 

D.

Daha da Soruluyor

Dayak

Değişen Politika

Devlete Saygı

Dış Hizmettekiler

Dilcilerimize

Dostlarımızın Görecekleri

Dost Sözleridir

Düşmanı Tanımak

Düşünme Konusu

Düzenbazlar

E.

Esnafı da Dinleyelim

F.

Faşizm Dedikleri

Fikir İnsanındır

G.

Gençlere Kıymayalım

Gerçek Anlaşılırken

Gerekçeler İlginç

Göz Yummalı

Gurkalar

H.

Halk Denince

Hangi Milletvekili

Hükümet Kuruldu

İ.

İnsandan Mutlu Hayvanlar

İnce Hesaplar

İnce Hesaplar

İnceleme Dönüşü

İşkence

İzin Bitti

J.

Jose Doleres

K.

. Kim Korkar

Kimler Sebepleniyor

Kitaplar Dergisi

Kültür Taktiği

M.

Maç Seyrederken

Mahzuni’ye Tertip

Meclisteki Olay

Meğer Kimmiş

Melek Numarası

Mevlâna

Muhammed Ali

Mutlu Bayramlar

N.

Nerden Nereye

Niçin Döverler

Nuriler

O.

Olmaz Böyle Şey

Ozanlara Saygı

Ozan Dolu Anadolu

Ö.

Örnek Bir Karar

Özgürlükçülük Ha

P.

Personel Dersi

S.

Sabahlar Hayrola

Sabrın Sonu

Sansür ve

Senin Ne İşin Var

Sınav Sorunu

Silahsız Olmaz mı?

Soralım Milletvekiline

Sorumlu Kim

Ş.

Şakir Efendi

Şimdi İnönü’süz

Şimdiye Kurulmalıydı

T.

Takvimler

Talât Özkarslı

Televizyon

Teşvik Tedbirleri

U.

Ulusun Sesi

Y.

Yalan Yaşamaz

Yapıcı Muhalefet

Yarış Başladı

Yasalara Saygı

Yazık Değil mi?

Yazı Sevgisi

Yersiz Korkular

Yılana Ağı Verenler

Yılanların Öcü

Yönetimde Başarı

Yürekleri Atanlar

Z.

Zam Üstüne

Zebercet’in yaşamı

X    

                Yazı Sevgisi

Gençliğimden beri yazmak isterim. Önceleri yazamadığım için, yazamadım. Otuz yaşlarında yazma denemelerine başladım, bu kez de başkaları yazdırmadı. Bir zamanlar memurdum. Memur yazı yazamaz, dediler. Sanki memurun duygu ve düşüncesi yokmuş gibi. Yine de yazı sevgim takma adla yazılar yazdırmaya zorladı beni. Bir gün takma adla yazdığım öğrenilir de işten atılırım korkusunu çok duydum. Bu korkudan kurtulmak için devlet kapısından ayrılarak özel bir işyerine girdim. Sanıyordum ki artık rahat rahat yazarım. Yanıldığımı yazmaya başlayınca anladım. İşçi olarak çalıştığım işyerlerinden de takma adla yazılar gönderdim gazetelere. Ama tadı olmuyordu takma adla yazı. İnsan kendi yazısının altında kendi adını görmedikten sonra neye yarar. Buna karşın yazılarım yüzünden, düşüncelerim yüzünden, işimle ekmeğim gitti elden.

Artık işsizdim. Kimse karışamazdı. Korku için neden kalmamıştı. Yazmaya başladık. Oo bir de baktık iki açık adla yazmak daha zor. Akla hayale gelmedik baskılar başladı, yazdığım gazete sahibine. Yoksa yavaş yavaş da yazmasını ilerletiyordum.

Bizde yanlış bir kanı vardır. Bir değil ya, binden fazla. Her yazı yazanı bir propagandis olarak alırlar, siyasi amacı olan biri sanırlar. Bu kanıda olanların yazma güdüsü ile ilgileri yoktur. Bu gibilerin yazacak birşeyleri de olmamıştır. Olsaydı yazma isteğinin bir propaganda amacından başka bir neden olduğunu bilirler, yazmak isteğine saygı duyarlardı.

Bir de dostlardan çok çektim. Yaşlı dostlar deneylerine dayanarak başıma birşey geleceğinden korkarlardı ve yazmamam için ellerinden geleni yaparlardı. Biliyordu yaşlı dostlar Türkiye’de yazı yazanın başına neler geldiğini.

Oysa ben yazmayı böyle anladım hiç. Yazma bir boşalmadır. İnsanın kendine bakışını, çevreye bakışını, olaylara bakışını yansıtır yazma. Bir resim yapma gibi, bir çalgı çalma gibi, bir yapıt yaratma gibidir yazma. Yaşam amacıdır belki...

Sabah, 31.12.1973

Zebercet’in Yaşamı

Rauf Mutluay’ın bir tanıtma yazısıyla varlığından haberdar oldum. Yusuf Atılgan’ın, daha önce bir romanı bir de hikaye kitabı çıkmış, görmedim, okumadım. Şimdi gözüm kitapçıların vitrinlerinde Yusuf Atılgan’ın diğer kitaplarını taramak olacak.

Yusuf Atılgan’ın son kitabı: Anayut Oteli. Yusuf Atılgan bir otel yazmanının yaşamına ışık tutmuş kitabında. Bakışlarımızı, düşüncelerimizi, hayallerimizi otel yazmanı Zebercet’in kişiliğinde geçmişe döndürüyor.

Okurken okuyucu kitapta kendi yaşamından, çevresinden, içgüdülerinden kesitlerle karşılaşıyor. Zebercet’in yaşamında sevgisizliğin, ilgisizliğin insan ruhunda yarattığı bunalımları, değişimleri, gelişimleri adım adım izliyor.

Zebercet otel yazmanı. Babasından kalmış bu görev kendine. Her gün oteline her tabakadan kişiler girip çıkıyor. Kapı aralıklarından, anahtar deliklerinden müşterilerinin kapalı kapılar ardında iki kişilik yataklarda konuşmalarına kulak veriyor. Kapalı kapılar ardında yapılan konuşmalar, aşk oyunları Zebercet’te bir özlem yaratıyor. Sevgi özlemi duyuyor. Zebercet yalnız. Basit, sıradan bir adam. İlgilenen yok kendisiyle... Ortalıkçı kadından bile beklediği ilgiyi göremiyor. Ortalıkçı kadın Zebercet’in cinsel eğilimlerine karşılıksız katlanıyor. Bu davranış Zebercet’i çılgına çeviriyor. Karşılıksız sevgi mi olurmuş. Aslında bu sevgi gereğini otele gelip giden bir sarışın uyarıyor onda. Küçüklüğünde yetiştiği aile çevresinden duyduğu kemancılarda bilinç altından cinsel bir istek altında yüzeye çıktıkça Zebercet sevgisine karşılık verecek bir sevgili arıyor. Bir sevgili gereksinimini gidermek için ne umutlar içinde nelerle oyalanıyor. Sapık eğilimler içinde yapmadığı işler kalmıyor. Bir geceliğine otelde kalıp giden kadının unuttuğu havlu bile cinsel açlığına katık oluyor. Ama kadının anıları yetmiyor, havlusu yetmiyor. Ortalıkçı kadın karşılık vermiyor.

Roman sürükleyici bir dille yazılmış. Yer yer anlamakta güçlükle karşılanıyor. Geriye dönüşlerde anlam zorluğu çekiliyor. Bununla birlikte doyurucu bir anlatım, doyurucu yaşam anıları var. Rauf Mutluay bu roman için “Yılın romanı” demekti kolayca bilrleşeceğiz diyor. “Ben bu roman kadar kendimi aramana sebep olan bir uyarıcı tanımadım” diyor.

Düşüne düşüne kendisini okutturan bir roman. Bir küçük kasabanın sosyal yaşam ustalıkla sergilenmiş. Ruhsal romandan hoşlananlara salık verebileceğini ustaca yazılmış bir roman...

1.1.1974

 

Şimdi İnönü’süz

Tarihi günlerinden birini yaşıyor Ankara. Büyük insan İnönü’nün toprağa verildiği gündür bugün. Bütün Ankara, yurdun çeşitli illerinden, ilçelerinden gelen Türk ulusunun bireyleri kaldırımlarda yerlerini alarak bu gerçekten büyük insana karşı minnettarlıklarını belirtmek üzere son selamlarını vermeye hazırlanıyorlar.

İnönü’nün bayrağa sarılı tabutu Büyük meclisin şeref katafalkında. Yakınları, protokola girmiş büyükler, yabancı devletlerden gelen elçiler, görevliler, Bakanlar Kurulu, Büyük Meclis üyeleri, Generaller, askerler, öğrenciler, Savaşçı Gaziler büyük insanın resmi namazını kılıyorlar Büyük Meclis’te.

Resmi namaz dünden başlamıştı İnönü için. Meclis katafalkına konduğu gün gece, yüz binlerce Türk, İnönü’nün resmi namazını kıldılar. Sabahlara kadar katafalktaki tabutunun önünden saygı geçişinde bulundular. Türk ulusunun büyüklüğü İnönü için yapılan bu saygı geçişinden de anlaşılırdı. Çünkü bu ulus kendisine hizmet etmiş büyük insanına yapması gereken saygıyı, gecenin soğuğu demeden, büyük bir içtenlikle yapıyordu.

İnönü’nün dini namazı Maltepe camiinde kılındı. Şimdi akla canım bu resmi namazı, bu dini namazı nerden çıkarıyorsun gibi bir soru gelebilir. Bu konuda yanıtım çok kısa olacak: Şu resmi nikâh ile dini nikâh nereden çıktı ise resmi namaz ile, dini namazı da oradan çıkarıyorum. Cenaze namazı, bir ölüye diriler tarafından yapılan iyi dilek temennisi değil mi yüce Tanrı’dan... Bunun dinisi olur da resmisi olmaz mı...

Kortej yolda iken her beş dakikada bir top atılıyor. Gökyüzünde bir helikopter her beş dakikada İnönü’nün çevresinde bir daire çiziyor. Helikopterlerin uçuşunu yuvasındaki yavruları saldırıya uğrayan serçelerin çırpışınışa benzetiyorum. Serçeler yuvasına saldıran, yavrusunu kapmak isteyen zararlı hayvanları ürkütüp kaçırmak için nasıl çırpınırlar... Helikopter de öyle çırpınıyor gökyüzünde... Ama ölüm denen gerçeklik büyük insanımızı alıp götürüyor. Anıt Kabre, en sevdiği arkadaşı birinci büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün yanına. Çırpınışlar boşuna en sevdiği arkadaşının yanına gidiyor modern insan...

Kortejde Bülent Ecevit, üzüntülü, düşünceli. Elli metre gerilerde sağcı partilerin sağcı liderleri sağ koalisyon yapmışlar, yanyana yürüyorlar. Ortada Demirel. Demirel’in solunda Türkeş, Türkeş’in solunda Feyzioğlu, onun solunda Bozbeyli, Bozbeyli’nin solunda solunda Necmettin Erbakan. Yine Demirel’in sağında ise İhsan Sabri Çağlayangil ve Refet Sezgin vardı. Önümüzden geçen kortejdeki sağcı liderlerin sağ bir koalisyon yaparak İnönü’nün arkasından gitmeleri gerçekten büyük ve anlamlı bir rastlantı idi. Dileriz bu koalisyonu hükümet kurmada da yapsınlar...

İnönü’nün yaşamını incelediğimiz takdirde ondan alacağımız çok şey var. İnönü yedi yüz yıllık imparatorluğun yetiştirdiği eski topraklardan... Osmanlı devlet adamlığının, devlet sahipliği ve koruyuculuğunun çağımıza uymuş bir temsilcisi...

Demokrasinin, hukuka dayalı yasal bir yönetim anlayışının, örnek bir aile başkanlığının iyi giyinmenin, iyi konuşmanın, okumanın ve yazmanın nasıl olması gerektiğini onun yaşantısını incelemekle öğrenir ve kendi yaşamınıza uygularsak mutlu oluruz.

“Toprağın bol olsun” Büyük insan İnönü.

3.1.1974

 

 

 

Takvimler

Yeni yıl için aldığım takvimi eve getirdim. Evimizin bir köşesine asmadan önce şöyle bir göz atayım dedim.

Birinci yaprakta “Büyük sözler” köşesine: “İnsanlar öğrendikleri ölçüde alçak gönüllü olur.” diye yaşmızlar. Allah, Allah!.. Günlük yaşantımızla ne denli de çelişik bir söz... Bakanlıklarda Genel müdürler, devlet dairelerinde müdürler, hastanelerde doktorlar, adliyede hukukçular, üniversitede profesörler... Bunların hepsi de öğrenim görmüş kişiler. Bizlerin öğrenemediklerini öğrenmişler. Takvim yaprağındaki söze göre hepsinin de alçak gönüllü olması gerek değil mi? Bu sözüm ona alçak gönüllülerin huzuruna girerken; başında şapkan varsa çıkarmalısın, ceketinin düğmelerini iliklemelisin. Hala yedek düğme yaptırarak ilikleye ilikleye yanlarına girersen daha da memnun olurlar. Karşılarında dururken iki elini namaz kılar gibi önünde birleştirmelisin, başını bir parça, belini de iyice eğmelisin ki alçak gönüllü oldukları ortaya çıka. Ya benim gördüklerimde, ya da okuduğum yukarıdaki sözde büyük bir yanlışlık olsa gerek.

Az aşağıyı okuyorum. Doğan çocuklara ad koymak istersek hazır adlar var. Erkek olursa Müfit, kız olursa Elgin koymalı imişiz. Ne Müfit kelimesini, ne de Elgin kelimesini anladım. Sözlüklere bakınca Müfit’in yararlı, Elgin’in ise yabancı anlamına geldiğini öğrendim. Müfit’in kökeni Arapça: Elgin kelimesinin kökeni ise öztürkçe. demek ki takvimi hazırlayanlar Türkçe Arapça ayrımı yapmıyorlar. Rastgele adları yazıyorlar.

Günün yemeği bölümüne bakıyorum. Balık külbastısı, patates oturtması... Üstünden de Sultani Helvası yemeli imişiz. Yaşım 42 oldu. Balık Külbastısı, Patates oturtması yemek şöyle dursun adını bile duymadım. Belki görgüsüz olduğum için böyle yemekleri görmemişim diye kendimi oyaladım. Balık külbastısı ile patates oturtmasının nasıl yapıldığını, nasıl yeneceğini düşünürken sayfayı çevirdim ki sultani helvasının nasıl yapılacağı hakkında bilgi verilmiş. Şimdi manzaraya bakın siz...

650 gram tereyağını eritmeli imişiz. Yirmi yıl var ki tereyağı yemedim, vitrinlerde gördüm imrendim. İçine yüz elli gram da badem karıştırılırmış pirinç unu, nişasta ve undan sonra. Bir hesap ettim yüz elli gram bademi... Kilosu otuz liradan aşağı değildir bademin. Yüz elli gramı beş liraya gelir. Gerçekten bilmiyorum bademin kilosu kaça. Almazsan ne bileceksin, düşünme boşa. Unu pirinç ununu, nişastayı karıştırıp, kızartıp bademleri de koyduktan sonra bir kilo iki yüz elli gram bal ile bir kilo kadar da süt almalı imişiz. Balın kilosu kaça ola? Sütün de kilosunun kaç lira olduğunu bilmiyorum doğrusu. Almıyoruz ki...

Yaprağın altına Usuliden de bir şiir koymuşlar. “Arkadaşlar ecel gelmeden, gözümüz toprak dolmadan Felek bizden öç almadan hele biz bir dem sürelim.” diyor. Git be dedim dem sürme nerde bir nerde? Daha çok söyleyecektim de sustum.

9.1.1974

 

Batıya Bakış

Son İsrail-Arap savaşı Avrupa ile Amerika’yı bunalımlar içine attı. Amerikalıların İsrail’i desteklemesi Arapları kızdırdı. Araplar petrol üreten ülkeler olarak Avrupa’ya ve Amerika’ya sattıkları petrolde sıkıntı yaptılar, fiyatları artırdılar. Avrupa bankalarından paralarını çekmeye kalktılar. Hele bir de yersiz yurtsuz kalan Filistinliler bunun acısını sabotajlar yaparak çıkarmaya kalkınca, batı, tam bir şaşkınlığın içine düştü.

20 yıldır her yıl yüzde on oranında artarak Avrupa’ya akan Arap petrolünün kesilmesi üzerine adamcağızlar hafta tatillerinde evlerine kapanmak zorunda kaldılar. Bir batılı için hafta tatilinde evde kalmak kadar üzüntü verici bir olay yoktur. Deliye döner bir batılıyı evine kapatırsan. Hele bunun yaratıcısı da şu geri kalmış baldırı çıplak Araplar olunca...

Batı, tam bir panik içinde. General Motors şirketi 48 bin işçiyi sokağa atacak. Üretimini yüzde altmış oranında kısacak. Chryesler, Ocak ayında yedi fabrikasını kapatma kararı almış. Fort 18 bin işçisinin işine son vermiş. Fiat, satışlarının yüzde 35’ini kaybetmiş. Renault’un dış siparişlerinde yüzde otuz düşüklük olmuş. Otomobil, çelik, metalürji, kauçuk, boya, cilâ gibi endüstri alanlarında birçok işçilerin işine son verilecek. Yoksa işçiye yaptırılacak iş yok enerji darlığından. Çalıştırmadığı işçiye neden ücret ödesin batılı patron.

Batı, 2. Dünya savaşından bu yana en sıkıntılı günlerini yaşamakta. Bundan elli yıl önceleri böyle bir sıkıntı ile karşılaşsaydı batılı yapacağını bilirdi. Kim işlerini askattı.. Şu baldırı çıplak Araplar mı? Hemen Afrika’daki, Hindistan’daki, Avustralya’daki müstemleke ve kolonilerden devşirme askerleri toplar. Kendi subaylarına eğittirir. İçine de birkaç tane kendi askerinden katarak sürerdi Arapların üzerine. Bizim Kurtuluş Savaşımızda da öyle yapmadı mı İngiliz, Fransız, İtalyan dediğimiz batılı. Sidneyden, Hindilerden, Araplardan topladığı garibanları silahlandırarak Kurtuluş savaşı veren Türk halkının üzerine saldırtmadı mı?

Şimdi öyle bir durum da yok. Bloksuz ülkelerin hepsi bağımsızlık çabasında. Batılının emrine asker verip de geri kalmış ülke insanlarını kırdıramaz. Batılılar da salt kendi askerlerine dayanarak bir savaş çıkarmayı göze alamaz. Kendi askeri kendisi için değerli. Sonra Arapların başına çullanayım da, bize petrol vermemenin ne demek olduğunu göstereyim, dese bu bir üçüncü dünya savaşı demek. Ruslar, Çinliler Batının Arapların başına çullanmasına seyirci kalamazlar.

Batı gerçekten sıkışmış bir durumda. Bakalım bu işin sonu nereye varacak. Dünya bu kadar bunalım içinde iken bizim parti liderleri bir hükümet kurarak tedbir almak zorunda olduklarını bile göremiyorlar, Yazık...

10.1.1974

 

Teşvik Tedbirleri

Bir işveren yeni bir iş alanı açacak olursa, eski işyerine yeni eklemeler yapacak olursa, bunun bir projesini yapar. Bu projeyi devletin yetkili kurumlarının incelemesine sunar. Proje olumlu bulunursa kendisine kredi kurumlarından çok düşük faizle kredi, ülke dışından para ve mal olarak kendi vergi ve rüsumlardan indirim ve muafiyet sağlanır. Devletin amacı açık. Yurdun kalkınması, yeni iş yerlerinin açılması için işverenlere elinden gelen yardımı yapıyor.

Şimdi bu işyerleri işçisi bol, ama işyeri az olan yerlerde açılmalı değil mi? Açılmalı ki, iki milyon işsizimiz için iş yerleri açılsın. Ama özel kesim için verilen teşvik belgelerinin dökümü yapıldığında ne görsek beğenirsiniz.

AP iktidarı zamanında, Erim, Melen ve Talu hükümetleri zamanında verilen teşvik belgelerinin dökümünü yaptığımızda özel kesim yatırımlarının İstanbul, Ankara, İzmir, Kocaeli, Zonguldak, Adana ve İçel gibi illerimizde yoğunlaştığını görürüz. Ya memleketin en geri illeri olan Gümüşhane, Muş, Mardin, Tunceli, Adıyaman, Ağrı, Bingöl, Hakkari gibi illerimizin durumu ne olacak. Oralar bizim memleketimizin bir parçası değil mi?

Teşvik edilen yatırımların binden 246’sı İstanbul’a; binde 1’i ise Gümüşhane illerimize aitmiş. Muş, Tunceli, Adıyaman, Bingöl gibi illerimize Gümüşhane ilimize düşen binde bir yatırım bile yok.

Bu durum neyi gösteriyor? Bu durum gelişmiş illerin daha da geliştiğini gösteriyor. Gelişmiş iller kaz adımları ile ilerlerken; gelişmemiş illerimiz teti teti yürümeye çalışıyorlar.

Teşvik belgesinin yüzde 60’ını en gelişmiş 7 il alırken; yüzde biri ise gelişmemiş en geri 8 ilimize düşüyor. Bu yüzden memleketimizin bir yanı gelişirken diğer yanı geri kalıyor...

Bu durum ilgilileri düşündürmeye başlamış. Ülkede huzur ve düzenin sağlanması için dengeli bir kalkınma yönetimini sürdürmek gerek. Ama işveren de memleketin gereklerini değil kazancını düşünüyor. Öyle bir çelişik durum ki... Bir yetkili kurum çıkıp da dengeli kalkınmanın koşullarını sağlamak için yatırımların geri kalmış illerimize kaydırılması yolunda bir çaba gösteremiyor. Bir kere üretimimizi kâr esasına göre kurmuşuz, memleketin gerekleri esasına göre değil. Teşvik tedbirleri böylesine dengesiz yatırımlara yönelirken Sanayi Bakanı Nuri Bayar kalkıp teşvik tedbirlerini savunuyor. Bununla da yetinilmeyerek muntazam ve istikrarlı vergi ödedikleri için Vehbi Koç, İdris Yamantürk, Kemal Dedeman, Şevket Canbol, Yılmaz Bayar gibi işverenlerimize ödüller, plaketler veriliyor.

İşte böyle, işveren kesininin söz sahibi olduğu bir devrede yatırımlar hem kalkınmış ülkelere yatırılır, hem de başarı ödülleri, plaketler alınır. Ya memleketin geri kalmış bölgeleri? Canım şimdi bunun sırası mı?

11.1.1974

 

Mahzuni’ye Tertip

Halktan yana olanların yazgısıdır bu. Kim halkın sorunlarını dile getirir, halkın sorunları ile ilgilenirse onunla uğraşanlar çok olur. Bu uğraşmalar halktan yana olanları yıldırır mı? Ne gezer... Gerçekten halkçı olan kişilerle uğraşanlar olmasaydı gerçek halkçılar halkın gözünde büyüyerek efsaneleşirler miydi?

Yaratılışları Aşık Mahzuni Şerif gibi olmaya elverişli olmayanlar onun halka olan bağlarını koparmak için Atatürk Spor Salonunda ona bir oyun oynadılar ki, bu oyunu değme halk düşmanları oynamazdı. Ama bu oyundan da çıkmasını bildi büyük halk ozanı Mahzuni...

2 Ocak 1974’te İşçi Gecesi yapıldı. Geceyi Basın-İş Sendikası düzenlemişti. Atatürk Spor Salonu tıklım tıklım dolmuştu. İğne atsan yere düşmezdi. Otuz bin kişiden çoktu. Halkçı birikim bir sevinç kasırgası olarak uğulduyordu. Bu sevinçli, yer yer acılı, uğultu kendi halk ozanlarını karşılıyordu. Aşık Sefil Mustafa çıktı ilkin. Sonra Aşık Zamani. Aşık Zamani: “Bu ses zart-zurtların sesi değil; bu ses halkın sesi” diyerek sazını söyletmeye başladığında salon dolusu gençlik “Varol sesleri.” ile selamlıyordu kendi sorunlarını, dertlerini dile getiren ozanını. Ardından iki gözü görmeyen Şah Turna bacımız çıktı. İki gözü görmeyen Şah Turna bacımız gözleri gören çoklarından daha iyi görüyordu. Salonu dolduranlar Şah Turna Bacımıza “Devrimci Bacımız” adını taktılar. Devrimci Bacımız Şah Turna ün yapmış, mürekkep yalamış, adı kulağına değmiş nice çekingen aydınlarımızın, bu ortamda ele alamayacağı konuları, sazının tellerinden haykırıyordu. Heyecan yükselmişti. Bu sırada Aşık İhsani çıktı. Sazının tellerine dokunmadan önce: “Bir memleketin ozanları susarsa o memlekette ozanlar yerine baykuşlar öter. Biz halk ozanları olarak bu memlekette baykuşların ötmesine izin vermeyeceğiz!” diyerek başladı çalmaya. Balta’yı söyledi, Kalkın dostlar Sabah Oldu’yu söyledi. Bizler de birlikte söyledik. Gözyaşlarımızın yarattığı buzlu camlardan anlamlı geçmişe bakarak.

Sıra Mahzuni Şerif’e gelmişti. Mahzuni: “Fransız ozanının kendi halkının sesini duyurması nasıl hoş karşılanıyorsa; benim de kendi halkımın sesini duyurmam o kadar hoş karşılanmalıdır!” diyordu. “Dumanlı dumanlı yar bizim eller”den sonra “Yiğitler yiğitler bizim yiğitler” türküsünü söylerken bir kişi sahneye çıktı. Önünden mikrofono çekerek: “Söyle bakalam kaç para aldın da çıktın bu sahneye!” demesin mi. Mahzuni yersiz sorulan bu soru karşısında ne diyeceğini şaşırdı. Halkçılık adına bir halk ozanının halkla olan bağları koparılmak isteniyordu. “Dövülürmü halkın ozanı” diyen Halk Ozanına şimdi halkçılık adına bir takım ne ettiğini bilmezler “Yuh!” çekiyordu. Ne imiş de Mahzuni binlerce lira almadan çıkmamış sahneye. Salon bir anda karıştı. Toplum polisleri araya girdi. Mahzuni aldı sazı eline. İrticalen o kendine “yuh” çeken ne ettiğini bilmezlere başladı söylemeye. İrticalen söylediği, bestelediği üç türkü o kadar etkili ve güzeldi ki kendisine yuh çekenler kurtuluşu kaçıp gitmekte buldular. Mahzuni’nin irticalen söylediği üç türküden ancak birinin bir dörtlüğünü yazabildim. “işi sevmeyene lanet/İşçiye olmaz ihanet/Şayet korkar isem lanet/ Sizinim artist değilim.”

Tertipçiler kurtuluşu kaçmakta bulmuştu. Toplum polisleri büyük bir görev sorumluluğu içinde dinleyiciler arasına dağılarak büyük bir arbedeyi önlüyordu.

Mahzuni, son olarak: “O aldığım para çoluk çocuğumun nafakası idi. Madem bana çok görüldü. Onu da almıyorum” diyerek sahneden indi. Salondakiler Mahzuniyi çılgınca alkışlarken Mahzuni’ye bur tertibi düzenleyenleri de büyük bir öfke ile yuhluyordu.

Diyelim Mahzuni bu geceye gelmek için 20 bin lira istemiş olsun. 20 ay hapisliği bile karşılamaz. İki yıllık hapis parası bile değil. Oysa Mahzuni, “Nem kaldı” adlı plağında: “Birkaç suçtan gayri nem kaldı, nem kaldı?” diye soruyordu.

On bin lira, 20 bin lira halk için çalanlar, söyleyenler için önemli değil. Sonra da büyük Ozanı pavyonda çaldığı için suçluyorlar. Ne yapmalı? Halk ozanları ile halkın bağları koparılmaya çalışılırsa o da gider ekmek parasını çıkarmak için pavyonlarda çalmak zorunda kalır. 30 bin kişilik halka çalıp söyleyeceğime pavyonlarda otuz kişilik kodamanlar topluluğuna çalmak zorunda kalır.

Halkçılık lafla olmaz. Yuh çekmekle olmaz. Halkçı için çalışanlardan para değil can bile esirgenmez. Aldığı para halk için bir kar topağı gibi büyüyüp yine halkın çıkarları için kullanılacaktı.

Ama yaratılışı gereği Mahzuni gibi olamayacak olanlar onun büyüklüğü karşısında onu küçük düşürme tertiplerine girerek ilerici olduklarını, halkçı olduklarını sanıyorlar.

Halktan olanlar yazgısıdır bu. Halkçı olmayanlar, gerçek halkçılarda kusur bulmaya kalkarak halkçı olduklarını göstermeye kalkarlar...

12.1.1974

 

Şimdiye Kurulmalıydı

İki ayı aşkın bir süredir hükümeti kuramamış olmamız bizi düşündürdüğü kadar Avrupa’yı, Amerika’yı bile düşündürmeye başlamıştır. Sayın Cumhurbaşkanımız denenmesi gereken bütün yolları büyük bir anlayışla denemiş; ama, CHP dışındaki partiler ne kendi aralarında anlaşarak bir hükümet kurmuşlar, ne de başka sağcı partinin CHP ile koalisyona katılmasına rıza göstermişlerdir. Hepsi de CHP’nin de katılacağı bir milli koalisyon önerisinde ısrar etmişlerdir.

Seçim propagandaları başladığında CHP karşısındaki bütün sağcı partiler ağız birliği etmişçesine CHP düşüncesinin memleket yönetimi için zararlı olduğu görüşünde birleşmişlerdi. Örneğin Feyzioğlu’nin partisi şöyle sesleniyordu Ankara’da propaganda taksilerinden: “Vur Feyzioğlum vur komüniste!” Takside okunan şiirlerin son mısraları böyle bitiyordu. Yurdumuzda komünist bir parti olmadığına göre, böyle bir parti seçime girmediğine göre, bu sözlerle hangi partinin hedef alındığı açıkça belli oluyordu. DP’nin, MHP’nin CHP için söylediklerini buraya aktarmaya kalksak bu yazı bir kaç gün sürer. Sağcı partiler içinde en tutarlı suçlamayı MSP yapıyor: “Türkiye’de iki parti var. MSP ve CHP. Bir sağcıyız. Onlar solcu... Ötekilerin ise ne olduğu belli değil!. diyorlardı. Hele AP’nin en güçlü konuşmacılarından İhsan Sabri Çağlayangil CHP için “Evet CHP yeni CHP olmuştur. Ama bu yeni CHP kimlerden teşekkül etmiştir. Bu yeni CHP içinde eski TÖS’lüler, DİSK’liler, eski TİP’liler, yeni TÖS’lüler ve solun her çeşidi. diyordu. Böylece altı okundan biri olan Milliyetçilik olan CHP’yi gayr-i milli göstermeye çalışmıştı bütün sağcı partdiler.

Bu suçlamalara bakarak seçmen: “Yahu kardeşim, seçim öncesi memleket yönetimi için tehlikeli olduğu ileri sürülen bir partiyi niçin Milli koalisyon etiketi altında aranıza alıyorsunuz. Böyle tehlikeli olan bir partiyi sokmayın aranıza, Kendi aranızda anlaşın da kurtarın bizi şu CHP tehlikesinden.” demez mi?..

Ne güzel, seçim öncesi, seçim günleri gayri milli göstermeye çabaladığın bir parti ile şimdi Milli Koalisyon yapmaya kalk. Seçim öncesi tehlikeli bir parti olarak gösterdiğin partiyi almadan hükümet kurmaya kalkma. Dediğiniz gibi CHP yurt yönetimi için tehlikeli ise niçin CHP’nin de katılacağı bir Milli Koalisyon diyorsunuz. Hepiniz de sağcı, milliyetçi, memleketsever olduğunuza göre almayın şu CHP’yi aranıza. Gösterin şu milliyetçiliğinizi yurtseverliğinizi de kurtulalım şu CHP tehlikesinden.

Hani seçimler sırasında CHP için tehlikeli diyordunuz da. Bir hatırlatalım, dedik. Yoksa yalan mı söylüyordunuz...

13.1.1974

 

Mutlu Bayramlar

Rıza Dayı Ankara belediyesinde temizlik işçisi. Okuması yazması yok ama bilinçli. Bu yüzden, “Sen işçileri de bilinçlendiriyorsun!” diye atıldı işten. Günlerce boş gezdi. Dinlemedi derdini, AP’nin ileri gelenleri. Rıza dayı işsiz kaldı. Sendikası kendisine aylık bağladı. Rıza Dayı gezdiği yerde tıkır tıkır aylık alıyordu. Bu ara da boş durmayarak parti örgütünde görev alıyordu.

Rıza Dayı’nın tok sözlülüğü, doğru sözlülüğü işçilerle parti arasında köprü oluşu partililerin dikkatini çekmişti. Rıza Dayı parti delegesi de olmuştu. Aday adayları oyunu istemek için kendisini arıyorlardı. Rıza Dayı böylelikle partinin ileri gelenlerinden biri olmuştu. Okuması yazması olmadığı için seçiyor ama seçilemiyordu.

Bu Kurban Bayramında Rıza Dayı eskiden olduğu gibi yine kurban kesememişti. Yabancısı olduğu bu kentte daha önceki bayramlarda kimseler kendisine et de göndermemişti. Bayramda da etsiz kalmak o kadar zor oluyordu ki. İnsanın gözü bakıp kanı içine akıyordu. Başkaları kesip kebap ederken, dumanını tüttürürken. Ne fayda ki yoksulluk alnına yazılmıştı. Gurbet elde, Kurban Bayramında, etsiz kalmıştı. Kim bilecekti bu gecekondu bölgesinde kendisinin etsiz bayram geçirdiğini. Kişi ile yüzyüze bakacak derin derin düşünüyorlardı. Bayram sabahı akşamdan kalma bulgur pilavına kaşık çalıyorlardı.

Birden kapılarının önünde bir taksi durdu. Taksiden inen yaşlı bir adam komşulara: “Temizlik işçisi Rıza Dayının evi bu mu?” diye sordu. Komşular “Evet” dediler. Taksiden inen adam elinde bir but etle geldi kapı önüne. Dedi: “Bu eti falan adam gönderdi” Razı Dayı tanımıştı adamı. Ön seçimlerde oy için yanına gelmişti. Derken bir saat sonra bir baş getirdi başka bir taksi. Artık taksiler Rıza Dayının evine işliyordu sanki. Eşinin de, kendisinin de yüzü gülüyordu “Sağolsun, partililerimiz bizi düşünmüşler!” diyordu...

Parti ileri gelenlerinden, Sendike liderlerinden gelen etler üst üste yığılmıştı. Sanki bir kaç kurban da kendileri kesmişti. Kiminden baş, kiminden but, kiminden boyun, kiminden ciğer...

“Hanım” dedi Rıza Dayı eşine. Kalk bakalım elini çemle. Şu gelen etlerden bir bayramlık bize ayır, gerisini şu yana kaldır. Rıza Dayı aldı sepeti eline. Doldurdu içini etle. Başladı gecekondu bölgesinde gezmeye. Kapı kapı geziyordu. Her kapıya çıkana kurban kesip kesmediklerini soruyordu. Kim kurban kesememişse Rıza Dayı ona birkaç yemeklik et veriyordu. Az sonra Rıza Dayı’nın sokağında dumanlar tütmeye, bekaplar kokmaya başladı. Bayramlar ne güzel geçerdi herkes Rıza Dayı gibi olsaydı. Rıza Dayıyı tanıyan ileri gelenler gibi olsaydı...

15.1.1974

 

Fikir İnsanındır

İnsanların değişik düşüncede olması kadar doğal bir şey yoktur. Değil mi ki insanız değişik düşüncelerde olacağız. Değişik düşüncelerde olmamız kadar güzel bir şey yoktur aslında. Değişik düşüncelerde olmasak hayvan gibi oluruz.

Bir başkasının düşüncesine kendi düşüncemiz kadar saygı duymadığımız sürece ruhsal yapımızın anormalliğine karar verebiliriz. Sonra düşünceler durağan değil ki. Düşünce de gelişme ve değişme içindedir.

Gelişene düşünceye karşı olumsuz bir tutum takınmaya hakkımız olmadığı gibi, gelişmeyen düşünceye karşı da olumsuz bir tutum takınmaya hakkımız yoktur. Yeter ki fikirler, düşünceler bir başkasına zorla kabul ettirilmek istenmeye. En ayıp olan, en kötü olan bir fikrin bir başkasına zorla kabul ettirilmesidir.

Yurdumuzda ilerden beri bir akım var. Irkçılık Turancılık diye. Irkçılık: Türk ırkının diğer bütün ırklardan üstünlüğü esasına dayanır. Almanlar da bu düşünceye saplandıkları için 2. Dünya savaşında dünyanın başına bela olmuşlar; sonunda da belalarını bulmuşlardır. Turancılık ise ırkçılığın devamı olarak bütün Türkleri bir bayrak altında toplamak görüşüdür.

İlk Turancılardan olan Ziya Gökalp bile bütün Türkleri bir bayrak altında toplamanın çok pahalıya mal olacağını bildiğinden Anadolu Türkçülüğünde karar kılmış, sonunda daha da gelişerek kendisini Türk kabul eden herkesi Türk olarak kabul etmek gerektiğini ileri sürmüştü.

Şimdi yurdumuzda Türkçülük, Irkçılık, Turancılık gibi görüşlerin bayraktarlığını yapan Nihal Atsız adında bir fikir adamı var. Fikri budur adamın. İnsan olduğu için elbette yazıp, söyleyecek. Geçenlerde bu adamın bir yazısından ötürü cezaevine girdiğini duydum. Adamcağızın yaşı yetmiş. Haydarpaşa Hastanesinden “kalp yetmezliği” olduğuna dair rapor da almış. Şimdi bu yaşlı fikir adamı cezasını doldurmak çabasında...

Bizim için fikre saygı esas olduğuna göre, neden bir Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Emin Yalman, Çetin Altan içeri düştüğünde fikir suçu olmaz diyoruzda...

Basın kuruluşlarının bu konuda çok duyarlı olması gerekir. Yetmiş yaşında olan, hem de kalbinden rahatsız olduğuna dair raporu bulunan, bir fikir adamının bağışlanması yolunda ilgili kuruluşlar nezdinde çaba gösterilirse neyimiz eksilir ki...

16.1.1974

 

Daha da Soruluyor

Son Havadis gazetesinin seçilemeyen milletvekili yazarı sorup duruyor günlük yazılarında: “Türkiye’ye yeni bir Türkiye ekleyen AP neden bu hallere düştü” diye.

Bu yazarımız İstanbul’dan girdiği önseçimlerde kazanamayınca da günlük yazılarında sızlanmaya başladığında kendisine en güzel karşılığı İlhan Selçuk vermişti: “Şuna bir İdare Meclisi üyeliği mi, bir şirketin yöneticiliği mi, ne verecekseniz verin de susturun şu adamcağızı!” gibilerden.

Derken 14 Ekim genel seçimleri yapıldı. Son Havadis yazarı ön seçimdeki yenilgisini AP’li delegelerin anlayışsızlığında bulmuştu. Ben kazanamadım ama partim kazanacak diyordu. Öyle ki 250’nin üzerinde milletvekili ile Büyük Meclise geleceklerini sanarak kendi kendini avutuyordu. Partisi iktidara gelince de nasıl olsa milletvekilliği maaşı kadar bir gelir olanağı bir yerden kendisine sağlanırdı. Seçim sonucu görüldü ki AP 150’yi bile çıkaramadı. Bunun üzerine başladı bizim yazar “Neden bu hallere düştük!” demeye...

Evet, bir yazar Anadolu’nun yaşantısına Ankara’nın, İstanbul’un pahalı salonlarından bakmaya alışırsa elbette seçmenin eğilimlerini saptamada yanılgıya düşer.

AP yönetiminin Anayasa’yı uygulamadığını, Anayasa Mahkemesinin Anayasa’ya aykırı kanunları geri çevirmesinden anlarız.

Sonra Anayasa’ya göre: İşçilerin köylülerin, dar gelirlilerin, hizmetlilerin korunması gerekirken; bazı kişilerle aileler zengin edilmedi mi?

Ulusal gelirin hakça bölüşülmesi gerekirken azınlığın eline 4150 lira; çoğunluğun eline ayda 93 lira geçecek şekilde bir gelir bölüşümü sağlanamadı mı? Köylümüzün milli gelirden aldığı payın 93 lira olduğunu da yine AP Yönetiminin yıllık istatistiklerinde yansımaktadır. Bunu o, uydurmuyor.

Aşık İhsanî bu durumu, şimdi gecekondu bölgelerinde, köylerde çalınan Talan Var adlı plağında şöylece dile getiriyor: “Bir yanda ezilmiş halk zarı zarı/Hayali, rüyası arpayla darı/Öte yanda milyonları dışarı/salan var ha beyler salan...”

Aşık İhsanî’nin, Aşık Mahzuni’nin, Ruhi Su’nun, Rahmi Saltuk’un Muhlis Akarsu’nun, Aşık Arabi’nin, Aşık Yoksuli’nin, Sultan Genç’in, Aşık Dede Bekar’ın ve diğerlerinin, AP yönetiminin yarattığı gelir bölüşümündeki adaletsizliğini dile getiren türkülerini dinliyorlar şimdi seçmenler. Artık Anadolu Kulübünde oturup da Anadolu’yu yönetenlerin ne sözlerine, ne de yazılarına önem veren yok... Daha da soruyorlar “Neden bu hale geldik” diye. Aşıkların türkülerine kulak verirseniz neden bu hale düştüğünüzü anlarsınız.

17.1.1974

 

Mevlâna

Mevlâna vefa, sabır, hoşgörü ve anlayış gibi değerlere büyük önem vermiş ve bunların gerçek anlamı üzerinde her fırsatta durmuştur. Fakat genel hüküm olarak asıl meselenin “İnsan” olduğunu, dinlerin, felsefelerin, ahlâk sistemlerinin insanı daha mutlu, daha değerli yapma yolunda birer araç olduğunu görmüştü. Onun için bu araçların her hangi birinde durmak, takılmak istemezdi. Aslolan gerçeğe giden yolu bulmaktı. Ve Celâleddin yolların en mükemmelinin ve doğrusunun “aşk” yolu olduğuna inanmıştı.

En küçük yaratıktan en ulu varlığa kadar yayılmış, sonsuz bir sevgi... Bu sevgiyi besleyen sınırsız bir hoşgörülük.

Celâleddin’e göre aşk bir hâl’dir, anlatılamaz, ancak yaşanır. Onun için “-Aşk, aşk diyorsunuz, nedir bu aşk dediğiniz?” diye soran bir öğrencisine sadece, “-Ben ol da bil!” demiştir.

Mesnevi’nin öğretici, yorumlayıcı mısralarına karşı, Divan’ı Kebir, Mevlâna’nın yaşadığı bu aşk halinin şiirleriyle doludur. Tanrı’yı insanda ve onun bütün yaratıklarında görerek sevmek, bu yüzden kimseyi suçlamamak, insanları zengin-fakir, siyah-beyaz, Hristiyan-Müslüman diye ayırt etmemek, insan olarak, daha doğrusu Hakkın bir tecellisi olarak bilmek. Mevlâna’nın aşk ahlâkı en kısa kelimelerle böyle özetlenir.

Mevlâna’nın en büyük özelliklerinden biri de bu aşkı, Tanrı ve insan sevgisini sanatla besleyip geliştirmektir.

*    *   *

Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde arama/Ermişlerin gönüllerindedir bizim mezarımız.

Üç sözden fazla değil/Bütün ömrüm şu üç söz:/Hamdım, piştim, yandım.

Bu denizde ne ölmek var bize/Bu denizde ne gam, ne dert, ne keder/Bu deniz alabildiğine muhabbet/Bu deniz iyilikten cömertlikten ibaret.

*    *   *

Bir bankanın 1974 yılı için hazırladığı, duvar takviminden aldım yukarıdaki satırları. Okuyucularımız da okusun görmemişler belki, dedik. Yoksa içimize sinmeyecekti Mevlânamız.

18.1.1974

 

Basının Görevi

Geçmişte emperyalist (sömürücü) Fransız gavuruna karşı bağımsızlık savaşı vermiş Gaziantep halkı her zaman haksızlığa, baskıya karşı oluşu ile dikkati çekmiştir. Şerefli bir geçmişi olan Gaziantep bağımsızlık savaşından sonra Cumhuriyetimizin kurulması sırasında Atatürk’ün yeniliklerine dört elle sarılarak ona destek olmuş, güç vermiştir.

27 Mayıs’ın oluşmasında; 27 Mayıs’ın getirdiği yeni görüşlerin halka yayılmasında Gaziantep’in rolünü hiç kimse görmemezlikten gelemez. Gaziantep’in her zaman ileriye dönük, özgürlükçü demokrasiye dönük, halkçı demokrasiye dönük eğilimleri Gaziantep Basınından yansımıştır. Özellikle 27 Mayıs sonrası Gaziantep basını özgürlükçü demokrasiye, halkçı demokrasiye geçişte İstanbul, Ankara, İzmir, basınından sonra birinci derecede görev almıştır.

Gaziantep basını her devirde doğruları söylemekten çekinmeyen, görüşlerini, düşüncelerini belirtmekten çekinmeyen yazarlara sayfalarını açık tutarak düşünce özgürlüğünün gelişmesine de yardımcı olmuştur. Bu nedenle Gaziantep basını yurdun çeşitli illerinde izlenmektedir.

Geçenlerde büyük halk ozanı Aşık Mahzuni Şerif’le yapılan bir röportajın Gaziantep basınında yer alması da gözden kaçmamaktadır.

Örneğin ünlü Halk Ozanlarımızdan Aşık İhsanı bundan dört ay kadar önce Gaziantep’te açık hava sinemasında ve yoğun bir yağmur altında bir konser vermiş. Geniş ölçüde ilgi görmüş olan bu konserle ilgili bir habere Gaziantep basınında rastlayamadım. Belki gözümden kaçmıştır dedim.

Büyük Ozan Aşık İhsanî, bundan iki ay kadar önce TÖB yararına yine Gaziantep’te bir konser vermiş. Öyle ki Kapalı Spor Salonunda çalıp söylemesine izin verilmemiş. Bunun üzerine Belediye tarafından Kültür Sarayında konserin verilmesi olanağı sağlanmış. Aşık İhsanî bu konserden sonra Gaziantep’in ilçelerinde dolaşmış; konserler vermiş, büyük ilgi görmüş. Bu konserlerle ilgili bir haber okuyamayınca acaba yine mi gözden kaçırdık, diye düşündüm. Oysa Aşık İhsanî, Aşık Mahzuni ve diğerlerinin konserleri ile ilgili haberler ilgi ile okunmaktadır.

Son olarak geçen hafta içinde Gaziantep’te bir düğün salonunda halk şairi Keşanlı Aşık Meçhuli adına bir “Halk Gecesi” yapılmış. Sazlar çalınmış, şiirler okunmuş. Bu haberleri Gaziantep basınında okuyacağıma başka gazetelerden okumaya bir anlam veremiyorum. Nedenlerini düşünüyorum, bulamıyorum. Doğrusu, Gaziantep’te olan bir olayın haber olarak Gaziantep basınında çıkması gerekir. Gaziantep’te olan bir olayın haberini başka gazetelerde okumak bizi üzmektedir.

19.1.1974

 

Şakir Efendi

Hikayemiz uzundur, kısa kesmemiz uygundur.

Şakir efendi beş katlı apartmanda kapıcıdır, kapıcılar bodrumda bir odada oturur. Oturduğu oda Şakir efendinin yatak odasıdır, oturma odasıdır, konuk odasıdır, banyosudur, mutfağıdır, yemek odasıdır. Ayda 750 lira verilir, 250 lirası ev kirası olarak geri alınır. Şakir efendi evlidir, iki de çocuğu vardır.

Şakir efendinin yaşı kırktır, kolunda, belinde, evinde saati yoktur. Kış günleri her sabah, kaloriferi yakmak için uyur uyanır sokak lambalarına bakar, “Lambalar sönmeiş, hele biraz daha yatayım” der, yatar. Apartman yöneticisinin emridir, sokak lambaları söner sönmez kalorifer kazanı ateşlenmelidir.

Kaloriferi yaktıktan sonra başlar her katın merdivenlerini silmeye, boylu boyunca. Elinde büyük bir sepet sonra çıkar sokağa, fırının önünde, diğer kapıcılar ardında, girer sıraya. Dükkanlardan süt arar, yoğurt arar, yüklenir yükünü apartmana döner.

Her sabah bu böyledir: Kapıyı çalar çalar süt verir, ekmek verir. Elbette bu arada Şakir efendiye: “Teşekkür ederiz Şakir efendi” denir. Şakir efendinin yoksulluğu, ezikliği unutturulur böylece ve de onurlandırılır sözde...

Ara sıra takılır apartman sahibi yönetici Şakir efendiye: “Keyfine diyecek yok Şakir efendi; kömür, odun derdin yok, evin kaloriferli... Köylü idin Başkentli oldun, tezek yakardın unuttun. Elektrik, su parası bilmezsin; sigortalısın doktor, ielaç parası da vermezsin. Ölsen bile Şakir defin paranı sigorta verir.
Vallahi Şakir efendi keyfine diyecek yok, ölsen de, yaşasan da senden kârlısı yok”. Yöneticinin sözleri üzerine, ölesi gelirse de: “Ölmemeli Şakif efendi ölmemeli, sen ölürsen her gece saat onbirde kaloriferi kim söndürmeli?” der kendi kendine.

Şakir efendi ayda 500 lira alır; 500 lira ile iki çocuk, bir hanım nasıl yaşanırsa öyle yaşanır. Bu yüzden aylardır et yememiştir. Kurban Bayramına güvenmişti. “15 daire bu. Hiç olmazsa beşi keser. Her biri bir kilo verse beş kilo eder, o da bize epey yeter” diyordu, hayaller kuruyordu.

Arife oldu kesen yok, birinci bayram kesen yok. “Ulan apartman sahibi de mi kesmeyecek!” dedi; bekledi, bekledi, o da kesmedi.

İkinci bayram kimi annesine, anne annesine gitti; kimi babasına, büyük babasına gitti. Bizim Şakir efendi, ikinci bayram günü de etsiz şükür etti. Üçüncü bayram, gözleri kapıda et beklerken: “Bu bayram da etsiz geçecek!” diyordu. Tam bu sıra Kızalay’a ait bir komyonet yanaştı kapıya. Kamyonetten inen adam Şakir efendiden Şakir efendiyi sordu. “Sen değilsin aradığım. Ben kapıcı Şakir’i değil apartman sahibi Şakir’i arıyorum!”

Evet, apartman sahibi yöneticinin adı da Şakir’di. Şakir efendi: “Kızılay bana et göndermiş!” diye sevinirken Kızılay’ın gönderdiği

 iki gövde et, yönetici Şakir’e oldu kısmet...

19.1.1974

 

İnceleme Dönüşü

Telaşlı telaşlı grup odasına girdi. Görünüşünden öfkeli olduğu, bir şeye canının sıkıldığı anlaşılıyordu. Arkadaşları, “Hayrola, ne var böyle” demeye kalmadan başladı anlatmaya:

- Rezalet be kardeşim. Biz bu işin içinden kolay kolay çıkamayız.

Belediye Meclisince belediyenin kuruluşlarındaki bütçe ve kadroları incelemekle görevlendirilmişti. Belediye Temizlik İşlerindeki incelemelerinden yeni dönmüştü.

- Temizlik İşleri Müdürlüğüne gittim. Getirin şu kadro cetvellerini göreceğim, dedim. Kadro cetvellerini getirdiler. Bir de ne görsem beğenirsiniz? Sekiz işçiye onbir onbaşı çavuş. Yahu nasıl olur sekiz işçiye onbir onbaşı çavuş olur mu? Hiç birinde ses yok. Ne yapar bu sekiz işçi başında onbir onbaşı çavuş dedim. İşçilerin iyi çalışıp çalışmadığını denetler, dediler. Yani dedim, işçiler çalışırken bu onbaşılar çavuşlar da onların başında mı dururlar, dedim. Evet dediler. Düşünün arkadaşlar sekiz kişi çalışırken onbir kişi dalga geçiyor. Biz de bu şehrin temizliği yeterince yapılmıyor diye gazeteler hergün belediye hakkında yazı yazıyorlar.

Grup odasında her kafadan bir ses çıkmaya başladı. Olmaz böyle şey. Herkes çalışacak. Öyle, ben onbaşıyım, ben çavuşum diye dalga geçme yok.

Bütçe ve kadroları incelemekle görevli gruptaki arkadaşları yatıştırarak anlatmaya başladı.

Arkadaşlar bir de şu var: Temizlik işçisi diye aldıkları işçilerin çoğunu daktilo olarak kullanıyorlar, tahsildar olarak kullanıyorlar, memur olarak kullanıyorlar. Bir işçi temizlik işçisi kadrosunda ise kadrosundaki işte çalışmalıdır. Hele görseniz kimi işe bile gelmiyor. Adı temizlik işçisi. Bir şehri yüz kişi temizleyecekse bunun doksanı işten kaçıp da bütün yükü on garibanın omuzlarına yükleyemez.

Grup odasındakiler kendisini onayladılar. Kendisi başladı yine anlatmaya.

- Bir de şu işi aklım almıyor. Su saatleri hep İmamettin efendiden alınıyormuş. Niçin başkasından değil de hep İmamettin Efendiden. Bu İmamettin efendiden. Bu İmamettin efendi bundan beş yıl önce çıbıldak bir herifmiş. Şimdi milyoner olmuş. Arkadaşlar su saatleri ihaleye çıkarılmalı. Nerde ucuzsa ordan alınmalı. Sonra Trafoyu da bir kişiden alıyorlarmış. Apartmanlara elektrik dağıtan trafoları, Trafoları da kim ucuz satıyorsa ondan almalıyız. Belediye kimsenin çiftliği değildir...

Bu sırada Belediye Başkanının geldiği duyuldu. Herkes toplantı salonuna doğru yönelince bizimki de anlattıklarını yarıda kesti.

20.1.1974

 

Devlete Saygı

“Eşkiyanın bu gece ne yapacağı belli olmaz!” sözleri, sayın İnönü’ye aittir. İnönü bu sözleri şimdiki DP Genel Sekreteri Faruk Sükan’ın Büyük Meclisi, içişleri bakanlığı sırasında, basması üzerine söylemişti. Bu sözleri ile sayın İnönü eşkiyanın yasalarla bağımlı olmadığını, aklına nasıl eserse öyle davranacağını anlatmak istemişti.

Dağa çıkmış bir eşkiyayı bağlayan hiçbir güç yoktur. O kendisinden olmayana aklına nasıl eserse öyle davranır. Bu tür eşkiyaların varlığını duymuşuzdur. Eşkiya tutsaklarına akıl almaz eziyetler, işkenceler yapabilir. Bu onun insafına kalan bir iştir. Canı nasıl isterse tutsaklarına öyle davranır. Ama bu eşkiya ele geçirilince devlet görevlileri, eşkiya ne nedenli gaddar olursa olsun, ona yasalar uyarınca işlem yapabilir. Devlet görevlileri eşkiyaya karşı yasal olmayan işlemler yapmaya kalkınca suç işlemiş sayılırlar ve bu davranışları ile de hizmet ettikleri devleti zor durumda bırakırlar.

Devlet görevlileri hiç bir zaman yasal olmayan işlem yapamaz. Böyle bir davranış hizmet ettiği devletin onurunu başka devletler nezdinde zedeler. Hiç bir görevlinin yasal olmayan işlemlerle kendi devletini müşkül durumda bırakmaya hakkı yoktur.

Gün gazetesi haftalardır 12 Mart sonrası sanıklarına yapılan işkence olaylarını yayınlamaya başlamıştır. Daha önceleri aynı konuya başka gazeteler de eğilmişti. Yeni Halkça gazetesi de tutukevlerinden gönderilen dilekçelerin Büyük Meclise ulaşmadığı gerekçesi ile yayınlarda bulunmuştu. Tutukevlerinde bulunan tutuklular kendilerine yapılan işkenceler hakkında Büyük Millet Meclisi Dilekçe Komisyonuna dilekçeler göndermişler, ama nasıl olmuşsa olmuş bu dilekçeler Büyük meclise ulaşmamış. Bu dilekçelerle ilgili yayınlar üzerine Başbakan Naim Tatar idari bir soruşturma açılması zorunluluğu duyarak gereken yerlere yazı göndermişti. Bu arada da “Bir devlet ya vardır ya yoktur” sözlerini kullanarak devlet yönetiminde yasal olmayan hiçbir işlemin hiç kimse tarafından hiç kimseye yapılamayacağına dikkati çekmişti.

Devlet hizmetinde olan görevliler hangi nedenle olursa olsun yasalar dışına çıkamaz. Çıktığı an devleti zor duruma sokmuş olur. Şimdi yasal olmayan işlemlerin yapıldığı iddiası gazetelerin yayınlarını da aşarak kitap haline getirilmeye başlanmıştır. “İşkence” adı altında yayınlanan bu kitabın yazarı da, yayımcısı da Gaziantep’lidir. Kitap, “işkence yapılmalı mıdır, yapılmamalı mıdır? konusu üzerinde durmaktadır.

Bir ulusun yüceliği yasal olmayan işlemlere karşı gösterdiği tepki ile ölçülür. Eğer bir ulusun yasal olmayan işlemlere tepki gösterecek yazarları, düşünürleri varsa o ulus tarihten silinmez.

22.1.1974

 

 

Yönetimde Başarı

Devlet yönetiminde marifet sindirilmiş bir toplum yaratmak değildir. Sindirilmiş toplum en doğal haklarını aramaktan korkar. Böylelikle ulusların gelişmeleri körlenmiş olur. Bundan da devletler, dolayısıyla uluslar zararlı çıkar. Sindirilmiş bir ulus, haksızlıklara karşı ses çıkarmayan bir ulus, başka uluslar uygarlık alanında ilerlerken onların arkasında kalır.

Sindirilmiş toplum yaratmanın sakıncalarını en iyi rahmetlik İnönü görmüştür. “Başka uluslar demokratik yolda seçimler yaparken; ben Çankaya’da duvarlara bakmaya utanırdım!” diyerek yönetme, söz, düşünme hakkının halka geçmesi gerektiği inancı ile çok partili yönetime geçiş ortamını hazırlamış bu ortamın koruyuculuğunu da haksızca takılan “Hırs-ı Piri” sıfatına karşın başarı ile yapmıştır.

Sayın Cumhurbaşkanımız Fahri Korutürk de yeni seçildiğinde yurttaşların dert ve dileklerini dinlemek, onları yakından görmek amacıyla Güneydoğu Anadolu bölgesinde bir geziye çıkmıştı. Bu gezilerle ilgili fotoğraflar günlük gazetelerde yayınlanmıştı. Başbakınımızı karşılayanları dövizlerinde “Yol isteriz”, “su isteriz”, “iş isteriz” “ekmek isteriz” gibi cümleler yazılı idi. Ama bu karşılamanın ilginç yani dövizleri çocukların taşımasıydı. Babalar, analar, dedeler ve diğer büyüklerin elleri boştu. Dövizler küçüklerin ellerindi dizilmişti. Fotoğrafta Sayın Başbakanımızın bu dövizi tutan küçüklere üzüntü ile dikkatle baktığı görülüyordu.

Yıllardır unutulmuş Anadolu’nun babaları, anaları: “Ne olur ne olmaz” düşüncesi ile istekleri için çocuklarını araç ediyorlardı. Ellerine döviz almaya korkan bu büyüklerin davranışı üzerinde düşünmeye değer.

Devlet yönetiminde asıl başarı yurttaşların dert ve dileklerini hangi yasal yoldan bildirmeleri alışkanlığını yaratmaktır. Bir devlet, bireylerini toplum yönetiminde söz ve karar sahibi ettiği ölçüde ilerlemiş sayılır. Hele demokrasilerde bu olay çok gelişmiş olmalıdır. Ne acıdır ki 30 yıllık demokrasi uygulamamızda halkımız “iş, ekmek, yol, su” istemek için bile korkusundan dövizleri çocuklarının eline vermektedir.

Sayın Cumhurbaşkanımız gördüğü bu korkuyu gidermek amacı ile köylülerle bir arada yemek yemiş, onların evlerine konuk olmuştur.

Bir toplumu korkutmak, sindirmek yaşadığımız çağlarda zarardan başka bir işe yaramaz. Devlet kendi gücünden emin olarak yurttaşlarına söz ve karar hakkı tanıdığı oranda başarılıdır.

23.1.1974

 

Hangi Milletvekili

Kurban bayramı dolayısıyla yapılacak bayramlaşmanın bayramın ikinci günü parti binasında yapılacağını yazıyordu gazeteler. Gazeteler milletvekillerinin de bayramlaşmada hazır bulunacaklarını yazıyorlardı...

Parti salonunda milletvekilleri, il başkanı, merkez ilçe başkanı ve diğer parti ileri gelenleri gelinlik kız gibi dizilmişlerdi. Partiye bayramlaşmak için gelen partili yurttaşlar içiri girdikçe hep birden ayağa kalkarak gülümsüyorlar, bayramlaşıyorlardı. Bayram tokasını yapanlar salondaki sandalyelerden boş bulduklarına oturarak yeni gelenlerle de bayramlaşıyorlardı.

Yanyana oturan mahalle muhtarı yanındaki parti görevlisinin kulağına eğilerek:

- De bil bakalım. Şu karşıda oturan milletvekillerinden birisi geçen gün bir de baktım yatsı üzeri bizim eve geldi. Altındaki taksinin bagajını doldurmuş ne gerekse. Beş kiloluk vita tenekeleri. Beşer kiloluk şeker paketleri. Paket paket peynir, paket paket çay... Yine kutu kutu sabunlar. Yani senin aklına ne gelirse hepsi var. Kendisi ile birlikte bagajdaki yiyecekleri bizim eve taşıdık. Haa söylemeyi unuttum. Kadınlar için giyecek kumaşlar bile almış, Saten bezleri almış, takke bezleri almış...

Aman beyim bu ne hal? Niçin getirdin bunları, kimin için getirdin bunları? dedim... Hele bir eve taşıyalım, şu şoför gitsin, ondan sonra söylerim, dedi. İçeride bana anlatmaya başladı.

Bak muhtar dedi. Ben sizin milletvekilinizim. Hali vakti yerinde bir adamım. Milletvekilliği gelirinden başka gelirim de var. Düşündüm ki benim gelirim bana çok. Beni seçenleri düşününce bu gelirim beni rahatsız ediyor. Kendi kendime şöyle karar verdim. Her ay gelirimden belli bir oranda ayırarak yoksul mahalle ve köy muhtarlarına biraz yiyecek biraz da giyecek getireceğim. Muhtarlar bunu mahallenin yoksullarına dağıtacak. Ama bu işler sessizce olacak, dedikten sonra çıkarda bir de beş yüz lira verdi. Şu parayı da giysilerin dikiş parası olarak yoksullara ver; dedi. Bu aldığım öteberiler bir şey değil. Başka milletvekillerinin pavyonlarda eğlenmek için harcadıkları para bile değil. Ne ise şimdi ben başka mahalleye gidiyorum. Senden ricam bu yardımların benim tarafımdan yapıldığını kimseye söyleme, diyerek uzaklaştı. Hadi bil bakalım bu işi yapan hangi milletvekili?

Parti görevlisi seçmenlerinin yaşantısını düşünerek gelirinden bir parça ayırıp yoksul yurttaşlara dağıtmayı kendisine alışkanlık haline getiren milletvekilini bulmak için karşıda oturan milletvekillerini süzmeye başladı. Yanındaki muhtara:

- Tekin bey mi?

- Hayır.

- Metin bey mi?

- Hayır.

- Çetin bey mi?

- Hayır, o da değil?

- Ya sen söyle bakalım hangisi?

- Hiçbiri...

25.1.1974

 

 

Televizyon

Mayıs veya en geç Haziran ayı içinde Gaziantep televizyonu yayına başlayacakmış. Gerçekten televizyon uygar dünyamızda aranılan, istenilen bir eğlenme ve eğitilme aracı olmaktadır.

Televizyon sayesinde Amerika’da, Avrupa’da yapılan bir futbol maçı, bir boks maçı, bir siyasal olay, bir doğal olay rahatlıkla izlenmektedir. Örneğin İtalya’daki Tiyatro 10’un gösterisini; Londra’daki bir sirkin gösterisini görmüş olmak, hele Ankara’daki Gar Gazinosundan naklen yayınları izlemek kimin eline geçer. Bütün bunlar iyi, iyi ama, bir de televizyonun etkileri var.

Televizyon seyretmek bir sanatı gerektirir. Televizyon seyretmesini bilmeyenler için büyük bir zaman öldürücüdür, yorgunluk getiricidir. Batılılar bu yüzden televizyona “Avanak Kutusu” adını takmışlardır.

Saat 19’da televizyon yayına geçince bütün aile televizyonun karşısına geçerek kendisini ekrandaki görüntülere kaptırıyor. Artık ocakta çay kaynayıp kaynayıp taşıyormuş, aile bunun farkına mutfaktan yayılan ipragazı teneffüs etmeden varamaz. Çünkü ekranda dünyayı karıştırmakla ün yapmış CİA örgütünün ajanları “Görevimiz Tehlike” adlı bir filmde bir ülkede seçim sonuçlarını nasıl değiştirdiklerinin macerasını göstermektedir. Mr. Pehis ve arkadaşları CİA ajanı olarak dünyanın her ülkesinde akla hayale gelmedik maceralara girmekte, seyircilerde “bunların yapmayacağı yok, bunlarla başedilmez” kanısını uyandırmaktadır. Bir çeşit göz korkutma propagandası. Yerinizde durmazsanız, görün neler yaparız, dermiş gibi.

Çocuk karneyi getirmiştir. Baba ile ana karneye baktıklarında kırık notlardan yüzlerini buruşturmuşlardır. Çünkü çocuk ders çalışacağına haftanın beş gecesi, her gece beş saat olmak üzere televizyon seyretmiş, televizyon programı olmayan geceler ise yatıp dinlenmiştir. Çocuk ne yapsın büyükler bile televizyon karşısında avanaklaşarak yemek yemeyi bile unuturlarsa. Öyle çekici programlar var ki. Büyükler ne yapsın? Kaptan Kirk her hafta yeni bir uzay macerasında görünmektedir. Mr. Speak arkadaşıdır. Maceraları uzayda, başka dünyalarda; başka yaratıklarla geçmektedir. Hele Kaçak diye bir işçi dizi film gösterilir ki bütün memurlar, işçiler, esnaflar, televizyon seyircileri KAÇAK’ın yakalanıp yakalanmayacağını konuşup dururlar iş başında. Haftada iki gün televizyonda sinema, tiyatrolar, açık oturumlar, hele reklamlar... İster istemez aileyi karşısına çekip almaktadır. Saat 24’te yatağa giren aile bireyleri sabahları kalkmakta güçlük çekmektedir.

Televizyon iyi eğlendirir, eğitir, ama dikkat etmeli, seyretmesini bilmeli. Yoksa öğrenciyi sınıfta koyduruyor. Zamanı öldürüyor. Seyretmesini bilmeyenleri ise avanaklaştırıyor.

27.1.1974

 

Esnafı da Dinleyelim

Belediye Başkanı Sayın E. Kaya Turgay’ı yakınen tanırım. Onun beni görmediği günlerde ben onu görmüşümdür. Tutum ve davranışlarını izlemiş değerlendirmişimdir. Şehir Meclisi üyelerinin çoğu beni bilmese de ben çoğunu iyi bilirim. Şehir Meclisi üyeleri derken CHP-AP diye ayırmıyorum. Bütün Şehir Meclisi üyelerinin, başta Sayın Başkan olmak üzere iyi niyetlerinden kuşkum yok. Hepsinin de Gaziantep’e hizmet aşkı ile yanıp tutuştukları inancındayım. Yine hepsi de kendi çıkarlarından çok halkın çıkarlarını düşünecek olgunluğa erişmiş kişilerdir.

Zam isteyen kadayıfçıların, önceden altı liraya sattıkları kadayıf; kiloda bir lira ucuzlatılarak; beş liraya satılması; yasaklara uymayan 19 iş yerinin üç ila dört gün süre ile kapatılması; Belediye kiracılarının verdiği kiraların incelenmesi için beş kişilik kurullar kurulması; un fabrikalarının sıkı denetimden geçirilmesi; bazı esnafa cezalar kesilmesi Gaziantep Belediyesinin Gaziantep’lilere hizmet etme aşkından doğma girişimlerdir.

Bu girişimler Belediye’nin işi ciddiye aldığını gösterir belirtilerdir. Böylece esnaf ile Belediyeye karşı sorumlu diğer işletme ve kuruluşlar kendi içlerinde bir takım yeniliklere girişerek Belediyeye yardımcı olacaklardır. Hiçbir esnaf, hiçbir satıcı Belediyeye inat olsun diye cezalanacağı bir tutumda bulunmaz. Belediye görevlilerinin bu gerçek üzerinde önemle durması gerekmektedir. Osmanlı kafası ile, çarşı ağası ile esnafın, diğer satıcıların üzerine asık suratla, ceza keserim diye, kapatırım diye gitmek, bir yerde esnafın huzurunu kaçırır.

Belediye seçimlerinde yeni seçilenlere oy veren seçmen kitlesinin küçük esnaf, esnaf, dar gelirliler, işçiler, emekçiler olduğu hiç bir zaman unutulmamalıdır. Seçmenden oy istenirken güler yüzlü bir yönetimden, özgürlükçü demokrasiden söz edilmiştir.

Kısa görüşlü bazı kişilerin salladığı “Aferinlere” aldanarak zabıta memurları ile esnafı karşı karşıya getirmek; bunları birbirine düşürmek yarardan çok zarar verir.

Belediye yetkililerinin iyi niyetlerine inandığımız gibi esnafın; yani bakkalın, kasabın, lokantacının, kahvecilerin diğerlerinin de iyi niyetli olduklarına inanmalıyız. Esnafın da halka hizmet aşkı ile dolu olduğu inancından hareketle esnafı da yönetime katmanın sayılamayacak denli yararları vardır. Örneğin belli günlerde bir esnafın mensupları ile Şehir Meclisi üyeleri toplantı yaparak karşılıklı isteklerini, sorunlarını görüşmede karşılıklı yardımlaşma ve dayanışmaya gidilmede daha başarılı bir hizmet ortaya çıkar.

Esnaftan, küçük esnaftan oy alarak gelen Halkçı Belediyenin halkı, esnafı yönetimde söz sahibi etmesinin yolu karşılıklı görüşmeden geçer.

27.1.1974

 

Basının Görevi

Geçmişte emperyalist (sömürücü) Fransız gavuruna karşı bağımsızlık savaşı vermiş Gaziantep halkı her zaman haksızlığa, baskıya karşı oluşu ile dikkati çekmiştir. Şerefli bir geçmişi olan Gaziantep bağımsızlık savaşından sonra Cumhuriyetimizin kurulması sırasında Atatürk’ün yeniliklerine dört elle sarılarak ona destek olmuş, güç vermiştir.

27 Mayıs’ın oluşmasında; 27 Mayıs’ın getirdiği yeni görüşlerin halka yayı