TABULARA, TALANA, YALANA 

 BALTA 

 

+

 IRKÇILIĞA, SÖMÜRÜYE, ŞERİATA

 HAYIR!..

+

Sorumlusu: Av. Hayri BALTA

+

e-posta: hayri@bilgebalta.com

Site adresi: www.bilgebalta.com

+ 

FIKRALAR 2

İÇİNDEKİLER:

 

A.

Acaba

Açık Olmalı

Akıllardan Geçenler

Akrabalar Atanıyor

Aldanmayalım

AP Gecesi

A.P.’nin Tasfiye Hazırlığı

Arkadaşlık

Avukattan İstenen

B.

Bazı Politikacıların Bilmediği

Benimkiler

Bildirgenin Altındakiler

Bilinmesi Gereken

1950 Kafası

1902 Doğumlular

Biraz Sağduyu

Bir Akıl Hocası

Bir Bakış

Bir Yeminin Düşündürdükleri

Boğaz Köprüsü

Bozbeyli’nin Davranışı

C.

Cambazın Düşündükleri

Cephecilere Tanrı Tanımı

Ciddiye Alınmadı

Ç.

Çalınan Sorular

Çıkarcı Çevreler

Çıkar Yol

Çin Akrobatları

Çözümlenememiş Bir Sorun

D.

Dayak Olayı

Demirel’in Gezisi

Denizden Sonra

Ders Almalı

Deve Bir Pula

Dış Basın

Doymayan Dünya

E.

Ecevit Denenmeli

Ecevit’in Söyledikleri

G.

Geçim Sorunu

Gerçek Nerede

H.

Hakemlere Bak

Halk Unutmuyor

Hava Parası

Her İnsan Yapamaz

Homongolos

Hoş Görülemez

I.

İ.

İlaç Sömürüsü

İnsaf

İsrail’in Dostları

J.

Jet Bakan Nerede

K.

Kabadayılık Sökmez

Kaçak

Kapalı Kapılar

Kilimci Kara

Kimler İçiyor

Kim Yapışacak

Koca Demokrat

Kolay Olmayacak

Kök Meselesi

Kötüye Kullanma

Kuyruksuz Kulaksız

Kültür Derneği

M.

Merak ediyorum

Mevlana’mız

Muhalefet de Görevdir

Mutluluk

Mutsuz Mutlu

Müdürün Rüyası

Müftünün Bilmedikleri

N.

Nasıl Dayanacaklar

Nasıl Demokrasi

Nasıl Kandırmışlar

Nedenine Bakalım

Nedenler Yok mu?

Ne Güzeldi

O.

12 Mart Muhtırası

Ö.

Öğrenim de Şansa Kaldı

Öğrenmek Dururken

Ölmek Özlemi

Önemli Bir Mesaj

Özel Zevkler

P.

Pahalılığın Sırası mı?

Paris’te Son Tango

R.

Rüşvet

S.

Sanatçılar

Seçimden Bir Gün Önce

Seçim Görüntüleri

Seçimlerin Göstereceği

Seçimden Korkanlar

Sendikacılar Kurultayı

Sessiz

Seviniyorum

Sökmüyor

Sözle Olsaydı

Sultan Kabus’a Yardım Edenler

Suyun Gözü

Süper Suçlama

Ş.

Şems’in Oyunu

T.

Tanrıların Arabaları

Tarih Göçtü

Teğet Geçmek

U.

Umduğunu Bulamayanlar

Uyuma Diyeceğim

V.

Vergi Vermeden

Y.

Yalanıcının Mumu

Yalnız AP Var

Yamalı Çoraplar

Yasal Yol Dururken

Yazık Oldu

Yeni Bir Teori

Yok Baba Yok

Yolsuzluk

Z.

Zararlı Akımlar

Zihni Kutlar

x

Merak ediyorum

Şu günlerde Sabah gazetesinde en ilgimi çeken haber şu iki soyguncu. Peşpeşe soygunlar yapıyorlarmış, bir türlü yakalanmıyorlarmış, her gece bir taksinin şoförünü pusuya düşürüyorlarmış.

Anlaşılan maceracı bunlar. İsim yapmak istiyorlar. Bazı kişiler vardır ki isim yapmak için, tarihe geçmek için en akıl almayacak işleri yapmaktan zevk duyarlar. Tarihte bu gibi için sayısız örnekler var. Bunlardan usuma gelen ikisi: Atina’da mabed yakan ve Zemzem kuyusuna işeyeni.

Nasıl olsa yakalanacaklar. Bundan hiç kuşkum yok. Belki bu yazım Gaziantep’e ulaşıncaya kadar yakalanmış olacaklar. Çünkü bir kere bizim Emniyet Mensupları bu konularda çok tecrübeli ve gözü pek. Ne tertipler, ne planlar hazırlanmıştır soyguncuları suç üstünde yakalamak için. Sonra bu denli pervasızca, ana caddede soygun düzenlemek pek övünülecek bir iş de değil. Günün kaygısı içinde, çoluk çocuğunun ekmek parası derdinde olan kişileri korkuya salmak pek kahramanlık olmasa gerek. Soyulanlar taksi şoförü oluyormuş genellikle öğrendiğime göre. Taksi şoförleri kim ki? Genellikle başkalarına ait taksilerde yevmiyeli olarak çalışan garibanlar. İnsan onlara silah çekmeye nasıl kıyar. Hem bu silah kullanmak, kime olursa olsun, ne ilkelce bi’şey. Ben değil kullanmayı, silah kelimesinin adından irkiliyorum.

Sonra on lira için, otuz beş lira için, öyle ki otuz beşin lira için kendini, yaşamını tehlikeye atmak neye yarar. Macera uğruna, isim uğruna kıyar mı insan yaşamına. Ne diyelim her insanın zevk aldığı bir konu vardır. Belki bunlar soygundan sonra kahvede soygun üstüne yapılan abartılmış konuşmaları duydukça yürekleri kat kat yağ bağlıyordur. Yazık..

Yüzde yüz yakalanacaklar. Artık bir daha soygun yapmasalar da yakalanacaklar. Emniyet görevlilerine güveniyorum. Hiç Ankara’ya gelmeye kalkmasın Gaziantepliler. Güvensinler kendi emniyet mensuplarına. Bakın görün, çok kısa zamanda yakalanacaklar.

Üzüldüm kendileri adına. Ne yapalım kendi düşen ağlamaz ve de ağlamaya hakkı yoktur.

6.7.1973

 x

Sanatçılar

Kızılay’da otobüs bekliyordum yanımdan geçti. Bir sanatçı idi o. Atatürk üstüne kitaplar, şiirler yazardı daha çok. Bir yalnızlık içinde idi o kalabalıkta. Ben kendisinin gelişini izledim o açık-saçık, mini etekli kızlar arasında. Kızılay kaldırımlarında herkes birbirini süzerken o dalmış olduğu düşler aleminde kim bilir neler düşünüyordu.

Ankara’da karşılaştığım bütün sanatçılar beni düşünceye salar. Bunlar arasında gözüme çarpanlardan tanıdıklarım: Ceyhun Atıf Kansu, Ahmet Arif, Hasan Hüseyin, Edip Cansever, Fakir Baykurt, Mehmet Salihoğlu, Remzi İnanç vb.leri.

Bunlar, sanatçılar, bir başka dünyada yaşarlar. Bir dünya kurmuşlardır kafalarında O dünyanın yorulmaz işçileridirler. Bir şeyler yaratma düşüncesindeler. Sanatçılar, her ne değin yaşlı olursa olsun devletin çocuklarıdırlar. Devlet bu çocuklarının özgür bir ortamda gelişmelerine katkıda bulunduğu sürece sağlam temeller üzerinde uzun geleceklere değin yaşar..

Bir sanatçının yaratma çabasında iken yapıtının herhangi bir bölümünden ötürü bir suçlamaya uğrama düşüncesini duyması değin ona acı verecek bir durum olabilir mi? Adam kaptırmış kendini... Bir yararlı çalışma içinde. Ama o korkuyu duyması var mı yok mu? O bitirir onu...

Sanatçıların dokunulmazlığı olmalıdır bence. Büyük bir özgürlük içinde saymalı kendini sanatçı. Onun yaratıcılığına engeller koymak, onu, düşüncelerinden ötürü, sözlerinden ötürü kınamak ondan çok bize, topluma zarar verir. Sanatçının baskı altında tutulmasından sanatçının değil toplumun zararı olur daha çok. Elbet sanatçılar değişik görüş sahibi olacaklar. Ortaya koydukları yapıtlarıyla görüş ve düşüncelerimizi zorlayacaklar. Bu durumu doğal karşılamak zorundayız. Sanatçılar bizim yazmanımız değil ki istediklerimizi yaza.. Onlar; toplumun duymadığını, sezmediğini, duyan, gören alıcılardır. Onlar, bizlerin duymadığını duyar, sezmediğini sezer ve bunu bütün güç koşullara karşın bize aktarmaya çalışırlar.

Sanatçılara karşı saygılı olmak uygar bir topluluk olmanın gereğidir her şeyden önce. Sanatçılarının yaratma gücü gelişmiş ülkeler ileri ülkelerdir. Onları boş şeylerle uğraşıyorlar diye kınama yerine yaratma çabalarına yardımcı olmak gerekir.

7.7.1973

Mutluluk

Bir şiir okudum. Şu:

“Hiç kimse bir ada

Kendi başına bir bütün değildir;

Her insan kıt’anın bir parçası,

Bütünün bir bölüğüdür.”

Ben de anlayamadım ilk okuyuşta. Bir daha, bir daha derken anlamları çıkıverdi ortaya.

Kendi başımıza değiliz. Çevremiz var alışverişte olduğumuz, etkilendiğimiz, etkilediğimiz. Kendi başımıza olsak iyi, olamayız ki? Birbirimizle bir bütün oluyoruz. Birbirimize gerek duyuyoruz. Bir başkasının başına gelen bizi etkiler ister istemez. Hem öyle de olmalı. Kimi yazarlar bunu bir yazgı sayarlar: Başkasının yoksulluğunu, ezilmişliğini, bilgisizliğini, bilgililiğini...

İnsanlar yüzyıllardan beri mutluluğu özlemişlerdir. Bütün yaşamları, çabaları bu özlem üzerine kurulmuştur. Ama kaçta kaçı bulmuştur mutluluğu? Mutluluk yalnız başına sağlanabilir mi? Yalnız başına mutlu olmak düşüncesi insana özgü bir düşünce mi? Belki hayvanlar avını buldukları an karınları doyuncaya kadar mutluluğun tadını tadarlar. Ama insanlar tek başına mutlu olamazlar. Tek başına mutlu olmak insanın yaratılışına aykırı birşey...

Yeryüzünün bir parçasında- örneğin Afrika’da Hindistan’da açlıktan insanlar kırılırken; örneğin güneydoğu illerimizde, doğu illerimizde kuraklıktan hayvanlarımız ölürken, insanlarımız göç yaparken bundan etkilenmemek, gelen tehlikeyi görmemek olur bir bakıma. Hadi diyelim bana ne Afrika’dan, Hindistan’dan. Benim çevremde düzeltilmesi gereken bu denli eksiklik varken. Güzel, önce kendimizden, çevremizden başlamak denli güzel bir eylem var mı? Ama bazı yazarlar bundan kaçarak kendi dünyasını kurmaya çalışır. Toplumun bozukluğunu görmesine karşın bu bozukluk üzerine gideceğine kendi yarattığı düşünsel adaya sığınmaya çalışır. Yarattığı, sığındığı bu adada mutlu olabilir mi? Ne gezer? Olamaz ki? Mutsuz oldukça daha da kaçar. Kaçtıkça daha da insandan uzaklaşır. Uzaklaştıkça da mutsuzlaşır.

İnsan olmak, insanlardan uzak kalma isteği duymak, acı bir özlem. Bir hastalığın belirtisi belki. Başkasından bana ne diyemeyiz. Başkası bizim bir parçamızdır. Bütün büyük düşünürler, peygamberler, bu düşünceyi aşılamak istemişler.

8.7.1973

 x

Seviniyorum

Bu yıl seçimlere giriyoruz. Seçimler çok ilginç geçecek. Hele Gaziantep gazetelerinden öğrendiğime göre seçimlerin daha da ilginç olacağını söylemek için çok bilmiş olmaya gerek yok.

Aday adaylarının adlarını duyunca beni bir tatlı sevinç kaplıyor. Kimler yok ki bunların arasında. Dünün şoförleri, esnafı, katibi... Bu güne değin hep belli ve de soylu ailelerden gelme kişiler kordu adaylıklarını. Halktan bir kişi değil adaylığını koymak, adaylığını koymayı aklından geçirmeye bile utanırdı. Şimdi, duyduğuma göre, Emin Erdem aday adayı, İbrahim Hortoğlu aday adayı, Davut Uçkun aday adayı. Elbet bunlardan birkaçı meclise gelecekler, içinden geldikleri yoksul halkın dert ve dileklerinin hallolması yolundaki yasalar çıkmasında ağırlıklarını koyacaklar.

Bir an için bunların seçilip de Büyük meclise geldiklerini gözümün önüne getirince bir garip gülümsemenin titreşimleri yayılıyor yüzüme. Niçin güldüğümü anlatayım bir. Geçenlerde İran Elçiliğinde bir kokteyle gitmiştim basın mensubu olarak. Kokteyl demek ayakta içki içerek, iki yüzlülüğe dayanan, dedikodu etmek demek. İran Elçiliğinin tasvire bu gazetenin sayfaları yetmez. Siz eski masallardaki sarayları gözünüzün önüne getirin yeter. İçeri girdik. Kimler yok ki. General, konsolos, elçi, gazete sahibi, bakan, milletvekili, genel müdür en küçüğü. Bunlar arasında Kasım Gülek tek tanıdığım kişi. Yanıma geldi. Herkes kendini tanıttı. Falan gazetenin sahibi, falan gazetenin başyazarı. Elini bana uzattı. “Bu neci?” der gibilerden beni tanıştıranların yüzüne baktı. “Hayri Balta? dediler. “Hayri Balta! ama sıfatı ne?” Beni tanıştıranlar bana yakışır bir sıfat uyduramadılar. Ben: “Halktan Hayri Balta!” dedim kendimi tanıtmak için. O an bizim senatörün halini görmeli idiniz. Şaştı kaldı adamcağız. Halktan birinin ne işi vardı burada. Çünkü kendisinin tanıştıklarının en küçüğü ya general ya bakandı... Amanın bir kaçış kaçtı ki, sormayın gitsin...

Şimdi meclise bizim tabakadan olan kişiler doluşmaya başlayacak. Yıllanmış aristokrat milletvekillerinin ekşimiş yüzlerini görür gibi oluyorum şimdiden. Ee böyle hep sen seçilecek değilsin ya... Biraz da seçenler arasında seçilenler girecek meclise. Demokrasi değil mi alışmalı buna. Hem senet mi verdik size ki daima seçilip seçilip siz gidesiniz.

11.7.1973

 x

1902 Doğumlular

Size bir roman salık veriyorum. Sizsiz geçmedi boğazımdan. Okuyun bu romanı bir dengine getirip...

Öyle sağcılıkla – solculukla ilgisi falan yok. İnsanlıkla ilgili. Sağa karşı olabilirsiniz, sola karşı olabilirsiniz. Bu sizin doğal hakkınız; ama insanlığa karşı olamazsınız.

Romanın konusu mu? Savaş... Savaşın yarattığı çılgınlık, bir başka deyişle çılgınlığın yarattığı ortam. Orta okul öğrencilerinden gizlenilen cinsel sorunların yeni yetişen çocuklarda yarattığı bunalım, merak, ilgi... Kısaca: Savaş, açlık, geçmişteki insanlık, günümüzdeki insanlık...

Bu roman, savaşa karşı olması yüzünden Hitler Almanya’sında yasaklanmış, yakılmış: 1933’te Bundan kırk yıl önce. Yazarı da Almanya’ya sokulmamış; sürülmüş, kovulmuş Almanya’dan...

I. Dünya Savaşının türlü akımlarının çelişkilerini başarıyla veren, en önemlisi, bu gün de sürüp giden bir durumun belgesidir... Fransa’da, Sovyetler Birliği’nde, Amerika’da, İskandinav ülkelerinde, Çin’de, İngiltere’de üniversite öğrencilerine inceleme konusu olarak verilen bir roman.

Yazdığı bütün romanların Hitler Almanya’sında yasaklandığı, yakıldığı Ernst Ataeser adlı Alman yazarının Türkiye’mizde yayınlanan ilk romanı. Toplum yayınlarından, 242 sayfa, on lira.

Ünlü yazar E. Hemingway bu kitap için şöyle demiş: “İnsanı şaşırtan müthiş bir roman.”

Evet, müthiş bir roman. Bu romanı okumamış olmak kitapseverler için büyük bir kayıp, aydınlar için eziklik verici bir durum... Roman dediğin böyle olur. Eksiksiz, kusursuz, dört başı tam... Her cümlesi baş döndürücü bir sosyal gerçeği dile getiriyor. 1933 yılında yakılarak, yasaklanarak Alman milletinin elinden alınan bu roman Almanlarca okunabilmiş olsaydı Almanya 2. Dünya Savaşına öylesine çılgınca katılmazdı. İnsanlar bu romanı okumuş olsalardı belki 2. Dünya Savaşı olmazdı.

Bu yazım üzerine bu romanı okumak mutluluğuna erenler öyle sanıyorum ki okuduklarına sevinecekler, 12-14 yaşlarındaki çocukla birlikte cinsel konulara, savaşa ve açlığa ilişkin görüşlere ister istemez döneceklerdir.

Oh Allahım ne müthiş bir roman...

12.8.1973

x

Teğet geçmek

Her sabah terminalin önünden geçer otobüsüm. Bir ana baba günü Ankara terminali. Özellikle sabahları, akşamları, geceleri...

Ankara’da otobüsler kalabalık olur. Bir oturacak yer bulabilmek için ilk durakta binmelisin. Ancak böyle rahat edebilirsin. Yoksa ayakta gidersin...

Ankara’nın Anadolu’ya açılan soluk borusudur Terminal. Bu yolla açılır kapanır Ankara Anadolu’ya. Kapatın terminali, tıkarın kalır Ankara...

Elimde olmayarak başımı kaldırırım otobüste terminalin önünden geçerken. Ankara’ya döküldüğünü görürüm Anadolu’nun. Eskiden; “Ankara, Ankara güzel Ankara / Sana koşar her düşen dara.” diye bir marşımız vardı. Onu ansırım hep: Elinde bavulu, sepeti, çantası, yorgun, uykulu gözlerle terminalden dolmuşa, otobüse, taksiye binmek üzere koşuşanları görünce...

Bir tanıdık görmek ne güzel oluyor otobüsten. Daha çok Gaziantepliler çarpar gözüme. Şirin olduklarından mı, cana yakın bulduğumdan mı, bir başka olduklarından mı? Yoksa bana öyle geldiğinden mi?...

Gördüklerimin çoğu ile arkadaşlık etmişimdir, futbol oynamışımdır, maça gitmişimdir, kavga etmişimdir... Buluntu gibi gelir o dek geliş. Kucaklamak isterim, el ederim... Gülümsemelerim, sevgilerim ruh olup uçar. Varmaz tanıdığına...

Hemen kalkıp inemezsin de... Ön dolu, arka dolu, cam kapalı... El yetmez, ses gitmez, sevgi bitmez... Biletçi seslenir:

- “Arka tamamdır!”

Acı tren düdüğü öter o anda gardan... Otobüs homurdanır ayrılmak istemiyormuş gibi. Şoför otobüsü zorlar. Bilmez senin anılarla, sevgilerle, özlemle dolu olduğunu... Geçmişin üzerinden bir sünger çekercesine süzülür Terminal’den Kızılay’a...

Anılar, sevgiler, özlemler, arkadaşlıklar arkada kalır bir buruk acı olarak. Yıkar, bitirir gözlerden süzülen bir damla gözyaşı. Akmaz da göz yaşları... Bir büyüteç mercek gibi büyültür geçmişi... Koparsın anılardan bir daha dönmemecesine... “Yine teğet geçtik1” derim böyle anlarda. Hergün Gaziantep’e teğet geçmek. Bir tatlı acı, bir tatlı özlem. Anılar o denli canlı, arkadaşlıklar o denli yeni. Elini uzatsan tutacakmışsın gibi, tutamazsın ki...

13.7.1973

 x

Sökmüyor

1961 yılından sonra sağda kalan partilerde kümelenen politikacılar, sola karşı olma yönünden birleşirlerdi. Sola düşmanlık kendilerini birbirlerine bağlayan bağ oluyordu. Gerçi sol anlayışları şapka asıp girmek, namus tanımamak, din tanımamak çizgisini de aşamazdı ya... Zaman geldi ticaret iş vereni, sanayi işvereni bürokratları aşarak yönetimde söz sahibi olmaya başlayınca, toprak işverenini arkaya itince sağdakiler de kendi aralarında bölünmeye başladı.

Emekten yana olanları yönetimde söz sahibi etmemek yetmiyordu artık. Çıkar çelişkileri kendilerini de birbirine düşürdü. Bugün büyük sermayeyi temsil eden partiler sermaye düzenlerinin sürmesi için kanunlaştırdıkları, erbabınca beğenilmeyen, reformlar yüzünden sola kaydı olarak gösterilmekte... Gösterilmekte ama AP gibi bir partiyi sola itip de sağa sahip çıkanlar gülünç olmaktan öteye gitmemektedirler.

Örneğin DP Genel Başkanı “Gerçek sağı biz temsil ediyoruz” şeklinde bir savda bulununca sağdaki bir başka partinin, MSP’nin Genel Başkanı:

“Türkiye7de sağ ve sol terimlerinin gerçek anlamda kullanıldığına inanmıyoruz. Siyaset literatüründe daha ziyade sağ denilince: Aşırı kapitalist kâr ve faiz hadlerinde kontrol kabul etmeyen ekonomik sistemler akla gelebilir. Belki bu anlamda en sağda bir parti olduklarını ifade etmiş olabilirler” diyerek politikacılığı laf ebeliği sananlara gereken yanıtı vermiştir.

Yıllardır bize sağcılığı dincilik, solculuğu da dinsizlik olarak yutturmaya çalışanlar gerçeklerle karşılaştıkları zaman bocalayacaklardır elbet. Şimdi DP, sağcılıktan ne anladığını açıklamakla karşı karşıya gelmiştir. DP, temsil ettiği kasaba eşrafı ile toprak işverenlerinin biraz da tüccar ve sanayicinin sınıfsal çıkarı olan aşırı kâra, kontrol kabul etmeyen faiz haddine karşı olduğunu özden olarak söyleyebilecek mi? Eğer gerçekten aşırı kâra, aşırı faize, aşırı tefeciliğe karşı olduğunu seçim bildirgesinde, konuşmalarında, söylevlerinde belirtirse, sağcılıkla ne demek istediğini anlatırsa daha tutarlı bir politikacının portresini çizmiş olur. Aksi halde MSP’nin suçlamasından kolay kolay kendilerini kurtaramaz DP’liler.

Ya işte böyle, sen sağcılığa sahip çıkar mısın? İşte sağcılığın ne demek olduğunu sana böyle belletirler. Gördünüz ya sağcı bir parti sağcılığa sahip çıkmaya utanıyor. Sağcılık: “Aşırı kâr hırsı, kâr ve faiz hadlerinde kontrol kabul etmeyen ekonomik bir sistemdir.” diyor.

Sağcılık bundan başka bir şey de değil. Hadin bakalım deyin diyebilirseniz. “Gerçek sağı biz temsil ediyoruz!” sözlerini. Hiçbir sağcı bu duruma göre ben sağcıyım diyemez, çünkü aşırı kâr da, aşırı faiz de insanlık dışıdır.

14.7.1973

Homongolos

Homongolos nedir demeyelim. Bu homongolos, her ne değin, sağlık dalında bir lokalizasyonu ifade ederse de bu bir rektörümüzün buluşudur.

İnsanın aklına her şey gelirdi de tersinden okuyarak yorumlarda bulunanların da var olabileceği gelmezdi.

Atatürk Üniversitesi öğrencileri “Homongolos 73” adlı bir dergi çıkarmışlar. Koskoca rektörümüz kelimeyi sondan okumuş, bakmış ki, son üç ses “sol”, hemen savcılığa:

- Amanın, ulaşın, öğrencilerimiz solculuk propagandası yapıyor...

İşin ilginç yanı da var. Bu solcular dergiyi Lenin’in doğum günü yıldönümü olan 22.4.1973 günü yayınlarlar. Hemen savcılığa verilen dilekçeye bir ek:

- 22.4.1973 tarihi Lenin’in doğum günü yıl dönümüdür. Derginin bu gün yayınlanmasının asıl amacı Lenin’i hatırlatmaktır. Dolayısıyla...

Dolayısıyla soruşturma, kovuşturma... Atatürk üniversitesinden on öğrenci savcılıkta... İşin içine girer bilirkişiler. Böyle bir olayla ilk olarak karşılaştıkları için bilirkişiler dergiyi; altından, üstünden, başından sonundan, sağından solundan bir güzel inceler. Böyle bilirkişiler, suçun unsurları bulunmadığına değin bir rapor düzenler.

Bundan böyle biz yazar takımına yazdığımız her kelimeyi, bir altından bir üstünden, bir başından bir sonundan, bir sağından bir solundan okumak, incelemek, denetlemek düşer.

Kazara yazımızın bir yerinden “sur” kelimesi kullanmışsak ve bu surların da büyüklüğünden, eskiliğinden, soyluluğundan, güzelliğinden söz etmişsek “sur” kelimesi tersinden okunduğu takdirde Rus okunacağından başımıza geleceği Allah bilir.

Sonra tarihi günlere de dikkat etmek gerek. Lenin gibilerin doğduğu gün yazmak yok, öldüğü gün yazmak yok. Eğer inat eder de yazarsak ihbarlar, jurnaller, suçlamalar olursa şaşmamalıyız. Çünkü kelimeler altından üstünden, başından sonundan, sağından solundan okunmaya başladı. Hangi kişinin doğduğu, öldüğü gün yazılıp yayınlandığı da hesaba katılıyor, değerlendiriliyor.

Sonra bir de bize Atatürkçü aydınlar, küsüyorlar, diyorlar. Aydınlar ne yapsın? Atatürkçüler ne yapsın? Kelimeler altından üstünden, başından sonundan, sağından solundan da okunarak anlam çıkarılmaya başlanınca.

Heey koca Atatürk... Şöyle bir başını kaldırıp baksan bu homongoloslar, susarlar...

15.7.1973

 x

Çalınan sorular

Her şey birbirine bağlıdır.

Bir toplumda rüşvet doğal karşılanırsa, herkes kendisini kayıracak bir nüfuzlu kişi ararsa, hangi işe olursa olsun iş görebilmek için bir dayıya dayanmak gerekirse sonunda Üniversiteler Arası Sınav Komisyonunun hazırladığı sorular da elden ele dolaşır durur.

Yurtsever basın, bir kamu görevi yaparak, kanayan, hem de yıllardır kanayan bir yaraya parmak basıyor. Olayın belgelerini bir gün önceden hazırlıyor. İlerde yadsınmasın diye çalınan soruları noter yolu ile saptıyor. Sınav günü sorulan sorularla bir gün önceden notere onaylattırılan sorular karşılaştırıldığında bakılıyor ki sorular arasında büyük benzerlikler var. Bazı sorular bir virgül, parantez yanlışı ile tıpa tıp...

Üniversiteler arası sınav sorularının satıldığı yıllardan beri söylenir durur. Toplum olarak bu söylentileri duymayanımız kalmamıştı. Nerdeyse kanıksar duruma geldik. Kanıksadık da... Aylarca önceden sınavda başarıyı garantileyen dershanelerin duyuruları, bildirileri tüyümüzü bile kımıldatmıyor. Bir yetkili, bir görevli çıkıp da:

“Nasıl garanti verebiliyorsun arkadaş?” diyemiyor. Dershaneler öylesine korkusuz ki, öylesine güveniyorlar ki kendilerine: “Eğer istediğiniz fakülteye giremezseniz paranızı geri vereceğim” diyor. Dünyanın hiç bir ülkesinde böylesine garanti veren öğretim kurumu ile karşılaşamazsınız.

Sokakta simit satarak üç-beş lira kazanmak isteyen ilkokul öğrencisinin yakasına yapışarak tablasını başında paralarız da, açıkça sınav sorularının çözülme garantisini veren kurama, neye göre, diyemeyiz.

Anadolu’nun yoksul öğrencileri sınavlarda başarı göstereceğim diye sabahlara değin derse çalışsın, sağdan soldan borç bularak Ankara’ya bir gün önceden gelsin, yüzlerce lira harcayarak yollara düşsün... Bir başkası ise İstanbul’da olsun, Ankara’da olsun sınavdan bir kaç gün önce soruları ele geçirerek hazırlansın, en yüksek puanı alsın...

Gazeteler soru hırsızlığını yadsınamayacak denli belgelendirmişlerdir. Sınav Komisyonu Başkanı Prof. Kenan Gürtan istediği denli: “Sorularda benzerlik var ama bir çok soru yanlış yazılmış” diyerek sınavların yenilenmesine gerek görmesin. Evet, sınavların yenilenmesi çok büyük iş. Milyonlarca lira, günlerce emek ister. Ama yarın düşük puan alanlar dilekçe ellerinde Danıştay’a yürürlerse işin içinden çıkılacağı kalmaz.

Her şey birbirine bağlıdır. Adam sendecilik iliğimize kemiğimize işlerse; bana değmeyen yılan bin yaşasın, derse işte böylece sorular da çalınır da, satılır da...

18.7.1973

Kuyruksuz kulaksız

Mevlâna’nın Mesnevisinde güzel hikayeler var, Bu hikayeler biri:

Adamın biri hamama gider. Amacı göğsüne bir aslan şekli döğdürmek.

Döğüncü geçer adamın başına. Boyası bir yanda iğnesi bir yanda. İğneyi batırır boyaya, başlar adamın göğsüne batırıp çıkarmaya... Adam bir dayanır, iki dayanır, bakar ki olmayacak, sorar döğünceye:

- O yaptığın yer aslanın neresi?

- Ayağıdır efendim.

- Bırak ayağını, benim aslan ayaksız olsun.

Adamın buyruğu kesin. Döğüncü müşterisinin hizmetinde, başlar yeniden aslan resmi çizmeye. Ama batıp çıkan iğneler, adamın göğsünü deler.

- Şimdi neresini yapıyorsun aslanın?

- Kuyruğunu.

- Bırak kuyruğunu. Benim aslan kuyruksuz olsun...

Döğüncü yeniden başlar, adam dayanamaz sorar:

- Bu yaptığın neresi?

- Kulağıdır efendim.

- Bırak kulağını. Benim aslanım kulaksız olsun.

Mesnevide çok hikaye var, bu böyle devam edip gider.

1946 yılından beri demokrasi yapmaya çalışıyoruz. Ama demokrasinin kurallarına uymuyoruz. Demokrasinin kuralları sınıflar arası dengenin sağlanması değil mi? Bunun için emekçiler de Büyük Mecliste yerlerini almalı değil mi? Yanıt hazır:

- Aman mecliste emekçiler olmasın. Bizim demokrasi emekçisiz olsun.

Çaresiz başlıyoruz demokrasi yapmaya. Demokrasi denince akla düşünce ve kanaat özgürlüğü gelir. İnsan düşünce ve kanaatlarını ne yolla açıklar? Kitap yazarak, çeviri yaparak, yazı yazarak değil mi? Kısaca: Düşünce ve kanaat özgürlüğü ile değil mi? Yanıt hazır:

- Aman her düşünce yayılmasın, her kitap yazılmasın. Bizim demokrasi düşüncesiz olsun.

Hamamdaki adam nasıl ayaksız, kuyruksuz, kulaksız aslan istiyorsa, bizim bazı çevrelere de gönüllerine göre demokrasi istiyorlar.

Demokrasiyi benimsiyorsak, onun kurallarına da uymak gerek...

19.7.1973

 x

Şaşkınlık

Son günlerde AP’ye bir çok katılmalar oluyor. Bu katılmalar dolayısıyla AP Genel Başkanı Demirel ilginç konuşmalar yapıyor. İlerden beri ilginç konuşmalar yapan Demirel ve konuşmaları da basınıza bir güzel konu olur.

Son olarak katılanlar içinde 27 Mayıs’ta DP’yi Yassıada’da yargılayan Yüksek Adalet Divanı Başkan Yardımcısı Ferruh Adalı da var. Herkesin AP’ye girmesi olağan karşılanabilir. Yine AP’nin herkesi saflarına katması olağan bulunabilir. Ama Ferruh Adalı’nın AP’ye girmesi; AP’nin Ferruh Adalı’yı saflarına alması olağan karşılanamaz.

Ferruh Adalı, hepimizin gözleri önünde, Yassıada’da eski DP’lileri yargılayan; hepsinin mahkumiyet kararları altına imza çakan bir yargıçtır. Yassıada’da kurulan Yüksek Adalet Divanı’nın Başkan Yardımcısıdır. Çok iyi hatırlarım, Başkan Salim Başol’un duruşmada bulunmadığı günlerde onun yerini Ferruh Adalı alırdı. En az Salim Başol denli ilgi çekmeye çalışırdı.

Yüksek Adalet Divanında Başkan Yardımcılığı yapmış olan Ferruh Adalı, AP’ye katılması dolayısıyle, yaptığı konuşmada: “Demokrat Parti’nin demokrasiye yaptığı hizmetlerden dolayı bu partiyi seçtim” demiş. Her zaman Demirel ilginç konuşma yapacak değil ya, bu kez de bu yapmış.

Sözde, AP’nin de Demokrat Partinin mirasçısı olduğunu, kuruluş amacının Demokrat Partililerin uğradığı haksızlığı gidermek olduğunu söyler. AP, bütün bunları söyleyip de DP’yi mahkum eden mahkeme yargıcını saflarına nasıl olur da alır. Parti olarak kendi taraftarlarından çekinmeyebilir ama muhaliflerinden de mi çekinmez. Hele Ferruh Adalı’ya ne dersin, “DP’nin demokrasiye yaptığı hizmetlerden dolayı bu partiyi seçtim” diyor; ya biz aydınlar: “Bre kardaş Demokratik Partinin memlekete bu denli hizmeti var da niçin adamcağızların her birini bir cezaya çarptırdın?” demez miyiz.

AP’liler bir de eski Demokrat Parti Genel Başkanı Celal Bayar’a “Niçin Demokratik Partililerin kongrelerine gidiyorsun?” diye çıkışıyorlar. Ya Celal Bayar Ferruh Adalı ile birlikte mi çıkmalıydı seçim konuşmalarına…

Eski Demokrat Parti mensuplarının hala ve hala AP’ye oy vermeleri ne ile açıklanacak, düşünüyorum…

20.7.1973

Demirel’in Gezisi

Demirel geziye çıkıyor. Arkasında; minibüsler, otobüsler, taksiler, içinde emekli bürokratlar, Bakanlar, senatörler, milletvekilleri, emekli valiler, emekli genel müdürler... Bir gösteriş, bir gösteriş ki deme gitsin...

Kendisi koskoca başbakanken, arkasında sayısız bakan varken, bulun 226’yı düşürün beni derken, rejime sahip çıkmadı da şimdi geçmiş halkın karşısına: “Millet rejime sahip çıksın!” diyor. Bu sözlerle muhtemel bir muhtıraya karşı halkı mı hazırlıyor; yoksa, karşıtlarını korkutma hazırlığına mı giriyor, pek anlaşılmıyor...

Kendisi bir Ecevit denli olsun rejime sahip çıkmadı da çıkmış halkın karşısına: “Rejine sahip çıkın!” diyor. Rejime sahip çıkmak parlamenterlerin işidir. Geçim kaygısında olan, ekmek kavgasında olan yoksul halkı başkalarına karşı kışkırtmanın nelere mal olduğu 12 Mart öncesinde görülmüştür. Demirel, 12 Mart’tan önce muhtıranın kokusunu aldığından mı ne 200 bin kişiyi silahlandırma korkutmasında bulunmuştu. Ama ne oldu? Olanları gördük.

Bir zamanlar başkaları: “Gençler Atatürk Cumhuriyeti size emanet!” etti diye gençleri kışkırtmıştı AP’ye karşı. Şimdi de AP “Rejime sahip çıkın!” diye halkı kışkırtıyor onlara karşı. Bu kardeş kavgasının tohumlarını atmaktan başka ne anlama gelebilir. Kaldı ki AP kendilerine karşı gençleri kışkırtanlarla koalisyon ortaklığı içinde.

Rejime sahip çıkmak parlamenterlerin görevidir. Millet bir hakem gibidir. Rejime kim daha iyi sahip çıkarsa onu seçer. Milletin emanetine sahip çıkmak yerine iki adım geri bir adım ileri politikası ile durumu idare edip de milleti kışkırtmak memlekete hizmet değildir. Milletin iradesine saygılı olanlar bu yola gitmezler.

Demirel’in arkasına düşen emekli bürokratlar arasında 27 Mayıs’ta görev almış olanlar var. Sanki bunlar Demirel’i tutuklamışlar da Demirel de halkı yardıma çağırıyor gibi: “Rejime sahip çıkın!” diye bas bas bağırıyor.

Ne pişkinlik; 27 Mayıs emeklilerini arkana tak, 12 Mart emeklilerini peşine tak, sonra da halka: “Rejime sahip çıkın!” diye nutuk at... Pes doğrusu...

21.7.1973

 x

Koca Demokrat

Bilmem bizim koca Demokrat’ın Gün gazetesindeki konuşmalarını izliyor musunuz? İzleyenler okumuşlardır. İzlemeyenlere ise Koca Demokrat’ın sözlerinin ana fikrini söyleyeyim. Bizim Koca Demokrat devriliş nedenini şöyle anlatıyor:

“Biz Nato’ya girdiğimiz için beynelmilel komünizm bize düşman oldu. Bizi beynelmilel komünizm devirdi. 27 Mayıs’ı yapanlar için komünist demek istemiyorum.”

Sayın Celal Bayar: “Bizi beynelmilel komünizm devirdi.” diyor ve ardından da “27 Mayıs’ı yapanlar için komünist demek istemiyorum” yargısını ekliyor.

27 Mayıs’ı yapanlara komünist demediğine göre, acaba bu komünistler Uşak’ta İnönü’nün başına taş atanlar mı? dersiniz. Yoksa İnönü’nün İstanbul’a girişinde, Kayseri’ye girişinde, onun gezi özgürlüğünü engelleyenler mi, muhalefet görevini yerine getirmesini isteyenler mi?

Yoksa yoksa bu komünistler İnönü’nün üstüne Büyük Mecliste sigara izmariti atan mı, yoksa Tahkikat Komisyonu kuranlar mı beynelmilel komünist ajanlarıydı...

Hadi muhalefeti susturmak, basını susturmak, radyoyu parti radyosu haline getirerek Vatan Cephesine geçenleri bildirmek için yırtınanları saymayalım...

Gözümle gördüğüm, kendim yaşadığım olaylar da var. 1957 yılında Cumhuriyet Bayramının resmi geçidinde Demokrat Partililer ellerini kollarını sallayarak geçmişlerdi. Biz CHP’liler de Cumhuriyet Bayramında herkes gibi resmi geçitten geçmek istiyorduk. Demokrat Partililerin geçmesine izin verenler bizim geçmemize izin vermediler. Öyle ki üstümüze belediyenin arozözleri ile su sıktırdılar. Sakın bu suyu üzerimize sıktırarak bizi tahrik edenler beynelmilel komünist ajanları olmasın.

Yine o sıralar Gaziantep’te bir baklavacı dükkanında tezgahtarlık ederdim. İnönü Gaziantep’e geliyordu. Ama onun karşılanmasına izin verilmedi. Herkesi kahveye hapsettiler. Beni de baklavacı dükkanına.

Polisler, bekçiler kapıları tutuyorlardı, İnönü’yü karşılamaya gitmeyelim, diye. Bu görevlileri bu yola itenler sakın beynelmilel komünist ajanları olmayaydılar.

Bir politikacı olayları doğru teşhis ettiği sürece tarihe geçer. Olayların nedeni Demokrat Parti’nin CHP’nin muhalefetine tahammül edememesidir. CHP karşısında duyduğu ezikliktir. Ne şu ne de bu... Demek ki 12 yıldır olayları olsun değerlendirememiş bizim Koca Demokrat... Yazık...

Sabah, 21.7.1973

x

Bir akıl hocası (1)

Yenişehir’de Zafer İşkembecisinin yanındaki kaldırım kitapçısından 250 kuruş vererek bir kitap aldım. Kitabın adı: Atatürkçülük Bildirisi. Cumhuriyetimizin 50. yıldönümü için yazılmış. Yazarı Dr. Arın Engin. Yazar bu kitabını 12 Mart’tan sonra yazmış. 25.12.1971 tarihinde Haydarpaşa’dan “Pek Sayın Nizamettin Erkmen, Millet Meclisi, Ankara” diye uçakla yollamış. Kitabın kapağına düştüğü not da şöyle: “En seçkin sevgilerle, nice mutlu yıllar dileğiyle. 25.12.1971 – Ne olur 21, 36, 37. sayfalara bakar mısınız!”

AP Genel Başkan Yardımcısı Nizamettin Erkmen yazarın ricası üzerine istenilen sayfalara bakmış mı bakmamış mı, anlaşılmıyor. Yalnız kitabın üstüne ne amaçla bilmiyorum kırmızı kalemle “AP Genel Merkezine” diye yazılmış. Belki de Nizamettin Erkmen Mecliste bulunamayınca ya Meclisteki görevliler ya da postacılar getirip vermişler AP Genel Merkezine. AP Genel Merkezinden de Zafer Meydanında Zafer İşkembecisinin yanındaki kaldırım kitapçısına... Buraya nasıl geldiğini bilmiyorum... Şimdi yazarın ricası üzerine sayfaları çevirelim ve yazarın 12 Martçılara ne dediğini, onlardan ne istediğini görelim:

27 Mayıs Anayasası için yazarın görüşü: “27 Mayıs 1961 Anayasası, sanki Rus süngüsünün ucuyla, Türkiye’yi çökertmek, parçalamak için yazdırılmış gibi bir şey değil midir?” Bu adam Atatürkçülükte uzman (!) dır...

Demokrasi hakkında görüşleri: “Tek partiye dönülmelidir. Cılk demokrasiye paydos. İtalya’da bir büyük gazete demokrasi üzerine soruşturma açmış. Gelen karşılıkların %65’i “Yok olsun demokrasi!” diye çıkmış Demokrasi az gelişmiş, büyük çoğunluğu ilkokul bitirmemiş ülkelerde uygulanamaz, tehlikelidir.” Adam gerçekten demokrasiye paydos dedirtmek için 12 Martçıları kışkırtıyor.

Sıkıyönetim hakkında görüşleri: “Sıkıyönetim pek uzun süreli olmalıdır. Yumuşak davranmayın. Sıkıyönetim ve tek parti” Elbette yazarın kuracağı parti; aydınların, bürokratların, halktan kopmuş kişilerin ve kendini beğenmişlerin kuracağı parti olacaktır. Millet ise ister istemez bu partiye oy verecektir. Bunu da sayfa 44’te şöyle belirtiyor:

“Demokraside genel seçim tehlikelidir. Toplum çığırtkanların ağına kapılır. Öyle satın alınır, uygunsuz adamlar başa geçerler. En iyi düzen Eflatun’un dediği gibi aydınlar yönetimidir.” Gördünüz mü Atatürkçü’yü...

Bu sözler kitabın yalnız belli bir kaç sayfasında dile getirilmiyor. 12 Mart’ı yapanlara her sayfada öneriliyor bu görüşler. En çok öneriler de sendikaların kapanması üzerinde yoğunlaştırılıyor:

“Bütün sendikalar kısa sürede kapatılsın, bunlar Avrupa’da başka koşullar altında türemiştir, bize göre değildir. Saçma özellikler kaldırılmalıdır. Sendikacıya özgürlük verilemez. Sayın büyüklerimiz, sıkı tutalım, pusuda bekleyenler vardır, baş kaldırtmayalım. Partilerüstü tek parti, sıkıyönetim... Burası Avrupa değildir...” Bilim adamımız pek bilgiç... Görüşleri derin... Buyrukları kesin...

Kitapta Atatürk’ün öğütleri ile de karşılaşıyoruz. Atatürk’le ilgili çok yazı okudum; ama bunlarla karşılaşmamıştım. Meğer Atatürk bizlere ne öğütler vermiş de haberimiz yokmuş: İşte Atatürk’ün öğütleri:

“1- Bu ülke tek parti ile yönetilir.

2- Anglo-Amerikanlardan ayrılmayınız, Almanları gücendirmeyiniz, Ruslarla birlik yapmayınız.

3- Sendikasız fabrika ile zenginleşmek! “Şaka yapmıyorum, gerçekten yazılı kitapta bunlar. Hem de bu satırların altında “İşte Türklüğün amentüsü bunlardır!” deniliyor...

Bilim adamımızın amacının ne olduğunu da kitabının kapağındaki şu sözlerden anlıyoruz: “Bizim ereğimiz refah değildir, sapık özgürlük değildir, adam olmaktır.”Bu amacı gerçekleştirmek için en güvendiği güçler de 12 Martçılar. Bakınız sayfa 92:

“Şanlı 12 Mart Devrimi bunların hepsini başaracaktır.”

Sayın yazarımızın bir görüşü daha vardır: “12 Mart 27 Mayıs yerine bayram günü olmalıdır.”

Bu yazarımızın daha önce yazmış olduğu Atatürkçülük ve Türkçülük hakkındaki kitaplarını M. Cihat Alpan, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Sadi Koçaş, Talat S. Halman, Suat Hayri Ürgüplü, Kasım Gülek, Ahmet Yıldız, Faruk Gürler, Celal Eyiceoğlu, Muhsin Batur, Kemal Kayacan, Faik Türün, Cihat Baban, Recai Seçkin, Vehbi Koç, Dr. Nejat Eczacıbaşı ve Alparslan Türkeş gibi büyüklerimize göndermiş olduğunu kitaptan öğreniyoruz. Kitapta yukarıda adı geçen büyüklerimizin her birinin ayrı ayrı yazıları var. Örneğin bunlardan

Alparslan Türkeş’in yazdığına bakalım:

“... Soyculuk ve Turancılık fikirleri üzerindeki gayet doğru ve Türk milleti için yararlı olan görüşlerinizi büyük sevinçle karşıladım.”

Cumhuriyetimizin 50. yıldönümü için yazılan “ATATÜRKÇÜLÜK BİLDİRİSİ” adlı kitaptan bir okuyuşta çekip çıkardıklarımız bunlar. Dikkatli bir inceleme ile daha çok ilginç fikirler, öneriler bulunabilir.

Bu kitapçığın yalnız bir yararı vardır. O da 12 Martçılara akıl hocalığı yapmak isteyenlerin varlığının ortaya çıkmasıdır. Bu kitap 12 Martçılara akıl koyanlardan yalnız bir tanesi ve tesadüfen ortaya çıkanıdır. İlerde kimlerin 12 Martçılara ne öğütlerde bulunduklarını da öğrenmek mutluluğuna ereceğiz. Belki 12 Martçılar bu kadar akıllı adamlar arasında ne yapacaklarına karar vermekte güçlüklerle bile karşılaşmışlardır. Yine de bu kadar akıl hocasının öğütlerine kapılmayarak rejimi demokratik bir ortama getirebildikleri için 12 Mart’tan bu yana sorumlu yerlerde görev alan ordu mensuplarına çok şey borçluyuz. Gerçi 27 Mayıs Anayasasının getirdiği özgürlüklerin bir çoğunu yitirdik. 12 Mart muhtırası incelendiği takdirde istenilenin 27 Mayıs Anayasasının uygulanması yönünde olduğu görülür. Ama kendisini bilim adamı sayanların, Atatürkçü sayanların akıl hocalığı ile daha çok kayıplarımız olmadan özgürlükçü, demokratik, parlamenter rejime dönerek seçimlere hazırlanmış olmamız ne desen değer...

Milletin iradesine saygısı olmayan bütün görüşlerin yaşama olanağı yoktur. Milletimiz Atatürk’ün arzuladığı çok partili, sosyal muhtevalı, demokratik hukuk devleti yöntemini benimsemiştir. Bunun dışındaki yönetim şekillerinin milletimiz tarafından benimsenmeyeceğinin anlaşılmasında sayısız yararlar vardır. Sosyal adaleti dayanan, kaderde ve kıvançta bir olmayı amaçlayan, hukuka saygılı, düşünce ve fikir özgürlüğünü hoşgörü ile karşılayan bir toplum olma yolunda bütün engellere karşın, mesafe alıyoruz. Kötümser olmamız için ortaya çıkan nedenler soğukkanlılıkla giderilmeye çalışılmaktadır. Memleket sorunları karşısında milletimizin iradesine saygılı olarak sağduyuyla, demokratik usullerle hareket ettiğimiz sürece demokrasinin nimetlerini tatma olanağımız vardır.

Bize, demokratik hukuk devleti anlayışı dışında, yukarıdan aşağıya benimsetilmeye çalışacak herhangi bir görüşün yeri Dr. Arın Engin’in görüşlerini yansıtan kitap gibi kaldırım kitapçıları olacaktır...

24.7.1973

x

A.P.’nin Tasfiye Hazırlığı

Geçtiğimiz hafta içinde basınımızda yer alan önemli haberlerden biri de Başbakanlıktan tüm bakanlıklara gönderilen genelgedir. Bu genelgeye göre bundan böyle “Kamu hizmetine alınacak memurların durumu MİT’ten alınacak rapora göre tespit edileceği”dir. Yine anılan genelgede belirtildiğine göre: “MİT’in iyi rapor verdiği yurttaş kamu hizmetine girecek, vermediği ise giremeyecektir.” Bunun yanında: “MİT’in iyi rapor verdiği memurlar terfi edecek; vermedikleri ise yükselemeyecek”tir.

Bu gibi genelgeler her ne değin demokratik hukuk devleti anlayışı ile bağdaşmayan oluşumlar ise de; öyle ki, Anayasamızın 58. maddesine aykırı bir tasarı ise de tek başına iktidara gelmeyi tasarlayan ve buna inanan bir büyük partinin seçim sonrası tasfiye hazırlığından başka bir şey değildir. Anayasamızın 58. maddesinde: “Her Türk kamu hizmetlerine girme hakkına sahiptir. Hizmete alınmada, ödevin gerektirdiği niteliklerden başka hiç bir ayrım gözetilemez.” denilmektedir. Anayasamıza göre bir yurttaşımızın kamu hizmetine girmesini önleyecek yetkili kurum bağımsız yargı kurullarıdır. Yani bağımsız mahkemelerdir. Böyle olmasına karşın seçimi kazanacaklarına yüzde yüz gözü ile bakan iktidar partisi mensupları, seçimden sonra yapacakları büyük tasfiyenin hazırlığına bu genelge ile şimdiden hazırlanmaya başlamakta, yapacağı tasfiyenin yerini yapmaktadır.

Bu partinin, devamı olduğunu söylediği DP’de partizanca tasarruflarla birçok yurttaşı kamu hizmetinden uzaklaştırmıştır. DP’nin kamu hizmetinden uzaklaştırdığı birçok memurun 27 Mayıs’tan sonra yeniden görevlerine atandığı hepimizce bilinen, görülen gerçeklerdir. Yine DP’nin devamı olduğunu söyleyip de DP’den hiç de geri kalmayan AP iktidarı da 12 Mart’tan önce birçok memuru bazı delegelerinin oyu hatırına bile işinden uzaklaştırmada bir sakınca görmemiştir.

Aynı kafa yapısında olan kişiler yeniden iktidara geldiklerinde aynı işi büyük bir zevkle yapacaklardır. Ama artık partizanca tasarruflarla işten atma göze battığı ve tepkilere neden olduğu için bu işi MİT’in üzerine yıkarak işin içinden kolaylıkla sıyrılacaklardır.

MİT Devletimizin güvenliği açısından büyük bir sorumluluk içinde çalışırken bir de bakacak ki işten atılan birçok kişilerin işten atılma gerekçesi MİT raporu olarak ileri sürülecektir. Şuna inanıyorum ki bu gelişimden en çok rahatsız olanlar bizzat MİT mensuplarıdır. Bu çark bir kere işlemeye görsün, bu çarkın dişlileri arasına MİT mensuplarının girmeyeceğini hiç kimse garantileyemez. Tanrı AP’nin muhaliflerini korusun demekten başka bir şey gelmiyor elden şu an...

29.7.1973

x

Kültür Derneği

Kentimizde bir Kültür Derneği var. Bu Derneği yönetenler tümüyle sağcılar. Bu sağcıların karşısında da bir grup var. Bu grup kendilerine Atatürkçü der.

Dernek iyi-kötü çalışır. Folklor alanında yayınlar yapar. Derlemeler, incelemeler, şiirler, hikayeler yayınlar. Gaziantep tarihi ile ilgili, folkloru ile ilgili kitaplar yayınlar. Dergi çıkarır, arasıra gazete de çıkarır. Yoksul çocuklara yardım eder. Demek istediğim kendi güçlerince iyi kötü çalışırlar. Ama bu grubun karşısında olan Atatürkçüler bu çalışmaları yetersiz görürler. Kültür Derneğinin geliri boldur, sermayesi boldur, olanakları boldur. Bu yüzden Dernek çalışkan, ilerici kimselerin ellerine geçerse daha yoğun, daha olumlu çalışma yapılır, derler.

Derler, derler ama bu düşünceler akıllarına Derneğin yıllık Genel Kurul toplantısından bir hafta önce gelir. Haydi sağdan soldan adamlar toplama. Bir takım temiz kalpli gençlerin duyguları uyandırılır. Atatürkçülük, vatan, millet, ilericilik denir. Derneğin tüzüğü de elverişli. Kongre günü iki buçuk lirayı veren hem üye olur, hem de oyunu kullanır. Elbette Yönetim Kurulu üyeleri bunu, yani bu Yönetim Kurulu devirerek Derneğin el değiştirmesi çabasını, günü gününe haber alır; o da hazırlığını yapar. Toplantı günü salona girenlere bakar Yönetim Kurulu Başkanı; baktı ki içeri otuz muhalif grup girdi; hemen adamlarına haber verir. Önceden belli yerlere toplanmış kimseler yeterince içeri girer. Önceden söylenildiği şekilde oyunu kullanır... Ve elbette her zaman olduğu gibi sağcı grup seçimi kazanır. Genel Kurul toplantısından kala kala da duygusal çekişmeleri yansıtan bir kaç çıkışlı konuşma kalır.

Bence Atatürkçülerin tutumu yersiz. Bir Dernek ele geçirilecekse, bu seçime bir kaç gün kala sağı solu görmekle olmaz. Yıl boyunca Derneğin tüm çalışmaları ile ilgilenilir. Denetleme görevi yıl boyunca yapılır. Varsa Derneğin olumsuz, yolsuz, yetersiz çalışması basına, ilgili yerlere aktarılır. Muhalefet yapmanın da bir ciddiyet ve özdenlik derecesi vardır canım. Durup durup da yumurta kapının ağzına gelince harekete geçmek Atatürkçülüğü yakışmaz. Hem diyelim seçimi kazandı bizimkiler. Sanki çalışmaları şimdikilerden daha mı yoğun olacak? Hiç sanmıyorum. Kültür Derneğine verilen paralar o zaman kendilerine verilir mi? Eğer Dernek; Özel İdareden, Belediyeden bol yardım alıyorsa bu, baştaki yöneticilerin hatırı içindir. Onlara bu para da verilmez. Açıkta kalırlar. Ey Derneğin eski parası varya... Zaten bütün gözler de o paraların tasarruf ve harcanmasında. Bunun da ne derece isabetli olacağı belli değil.

Son olarak şunları söylerim: Gerçekten sağcılara nasıl çalışıldığını gösterilmek isteniyorsa. Bunun için olanaklar var. İşte Halk evi, işte Turizm Derneği. Bunlar yetmezse Toplumcu Kültür Derneği de var. Kendilerini Atatürkçü veya ilerici görenler güçlerini bu Derneklerde toplayarak onlara dernekçilik nasıl olurmuş göstersinler. Bu gibi çabalar verimsiz ve duygusal çabalar.

1.8.1967

 x

Boğaz Köprüsü

Atalarımız “yiğidi öldür ama hakkını inkar etme” demişler. Halk arasında çok kullanılır bu söz. Düşmanın da olsa yaptığı iyi şeyi gözden saklama anlamına gelir.

Yapılma tasarısına geçildiği anda çok sözü edilmiştir boğaz köprüsünün. Boğaz köprüsünün yapılmaması için toplantılar yapılmış, gösteriler yapılmış, bildiriler dağıtılmıştır. İleri gelen yazarlarımız köprünün yapılmamasını savunmuşlardır. Bugün köprü bitmiştir. Yine de köprünün yapılmamasını savunan yazarlarımıza rastlamaktayız. Bunlar savlarını şu yargılara dayamaktadırlar.

“Köprü bir lüks yatırımdır. Köprünün getireceği büyük çıkarlardan otomobil, lâstik fabrikaları sahipleri ve çevre arsaların sahipleri yararlanacaktır. Otomobil satınalma eğilimleri artacaktır. İstanbul’un trafiği açılacağına sıkışacaktır.” denilmekte, bazı yazarlarımız da: “Uluslararası bir kumpanya tarafından yapılmıştır. Bu köprü ile biz övünemeyiz. Bu köprü dışarıya bağımlı ekonomimizi hatırlatacaktır.” demektedir.

Gerçeği kabul etmek de bir büyüklük gerektirir. İnsan aydın da olsa, ilerici de olsa bazı saplantıların tutkusu altında kalarak yanılgısını kabul etmekten çekinir. Aydın odur ki ulusumuza mal olmuş dünya çapındaki bir yapıt karşısında eski sözlerini kör bir inada saplanarak yinelemez.

Bir kere köprüye harcanan beş milyar lira çok kısa zamanda gelip geçenlerden alınacağı için harcanan para lüks bir yatırıma yapılmış sayılmaz. Otomobil ve lastik fabrikalarından yalnız işverenler yararlanamayacaktır; işverenler yanında bu fabrikalarda çalışan binlerce işçimiz de yararlanacaktır. Çevre arsaların sahipleri yararlanacaklarsa da bu arsayı satın alanlar aldıkları bu arsaları spor alanı olarak çocukların meşin toplarına bırakmayacaklardır. Bu arsalar üzerinde yapılacak katkatlar (Apartmanlar) ticari hayatımızın canlanmasına yardımcı olacaklardır. İnşaat malzemeleri çimento, demir gibi ham maddelerimizin satışı ile ekonomimiz de canlanacaktır. Övünmeye gelince, övünmek de şovence bir anlayıştır. Artık dünya insanları bencillikten sıyrılmaktadır. Yapılan yapıtlar, buluşlar, ilim ve teknikte ilerlemeler milletlere değil insanlığa mal edilmektedir.

Bir Süleymaniye camisi, bir Sultanahmet camisi nasıl geçmişimizden bize ses vermekte, geçmişi yansıtmakta ise, ulusuma mal olmuş bulunan Boğaz Köprüsü büyük bir anıt olarak kalacaktır geleceğe.

Bu köprüyü ulusumuza kazandırmada rolü olan Demirel yılın adamı olarak seçilmiştir Avrupalılarca. Belki yılın adamı olmaya layık başka kişilerde bulunabilirdi; ama, Boğaz Köprüsünü ulusumuza kazandıranlara yılın adamı sıfatını çok görmesek de olur.

5.8.1973

 x

Yalnız AP Var

Geçtiğimiz hafta içinde AP tarafından Ankara’da Genişletilmiş İl Divanı adı altında büyük bir toplantı yapıldı. Bu toplantıda Demirel’in yaptığı konuşma siyasi geleceğimiz bakımından üzerinde tekrar durulması gereken önemli bir konuşmadır. Demirel bu konuşması ile 14 Ekim seçimlerinin sonuna bir projektör tutmuştur. Bu konuşmadan anlaşıldığına göre en az 300 milletvekili ile Meclise gelebileceğini sanan AP, Cumhuriyetin savunucusu pozunda bütün muhaliflerine bir güzel ders vermeye hazırlanmaktadır.

Demirel’le bir alıp verdiğim yoktur. AP’ye de duygusal bir kızgınlığım yoktur. Ama Demirel’in ağzından AP’den yansıyan zihniyet yurdumuzun geleceği açısından pek öyle iç açıcı sayılmaz.

Bir parti ki Cumhuriyetin savunucusu olarak yalnız kendisini, kendi partisinden olanları görür, işte o zaman yurttaşlar, muhalefette kalan yurttaşlar, geleceklerini güven altında görme kuşkusuna düşmekte haklıdırlar elbette. İyi kötü bir yazar olarak bize düşen görev: hissettirmeden gelişen, büyüyen, 14 Ekim sonrası muhalifleri ezecek olan zihniyete dikkati çekmektir.

Çünkü bu toplantıda AP, Demirel’in ağzından kendisini Cumhuriyetin savunucusu olarak ilan etmiştir. AP’ye göre “CUMHURİYET DÜŞMANLARININ TÜMÜ ADALET PARTESİNİN DÜŞMANIDIR”. Oysa bu gün yurdumuzda anayasal sınırlar içinde yurttaşa hizmet yarışında olan 7 parti vardır. Bunların hepsi de AP’ye karşıdır. Hele bu 7 partiden birisi olan CHP’si ki Cumhuriyeti kuran, yerleştiren, demokrasiye geçişi hazırlayan yasal bir parti olup AP’nin tam karşısındadır. AP, kendisinin karşısındaki partileri Cumhuriyetin de karşısında olarak göstermek gibi tehlikeli iddiada bulunmakla memlekete hizmet edeceğini sanmasın. Böyle bir iddia Vatan Cephesi anlayışını aşan bir anlayış değildir.

AP’si bu toplantıda: “1965’te karşımızda 5 parti vardı. 1969’da 7 parti vardı. Bugün de 7 parti var. 1965’te beş partiyi, 1969’da 7 partiyi mağlup eden AP, 973’te 7 partiyi niçin mağlup etmesin?” sözleri ile tek başına Cumhuriyete sahip çıkmaktadır. Bugün bu 7 parti de AP’ye karşıdır. Ama hiç biri Cumhuriyetin yerine başka bir rejimi getirme amacında değildir. Belki Cumhuriyetin bütün yasal nimetlerini vatandaşlara yaygınlaştırmak isteğindedir. Durum böyle iken “Cumhuriyet düşmanlarının tümü Adalet Partisinin düşmanıdır.” sözlerinden “Adalet Partisinin düşmanı Cumhuriyetin de düşmanıdır.” anlamı basit bir mantık kuralı ile ortaya çıkar.

AP iktidara gelecek, gelecek ama, korkarım bu sakat zihniyet yüzünden memleketin huzurunu kaçıracak...

7.8.1973

 

x

Süper Suçlama

AP Genel Başkanı Demirel 22 Temmuz’da Ankara Atatürk Kapalı Spor Salonunda Genişletilmiş İl Divan toplantısında yaptığı konuşmada fikir suçları konusuna da değinmiştir. Demirel’in bu konuşması siyasi edebiyatımızın incilerindendir. Hukuksal olmayan bu düşünceye göre AP’nin karşısında bulunan hiçbir aydın kendisini güven içinde sayamaz.

Önce Demirel’in yaptığı konuşmayı görelim. “Dinamit sokma ile dinamit sokmayı düşünme arasında fark yoktur (Dinamit sokma başkadır, dinamit sokmayı düşünme başkadır) diyorlar. Hayır (Ben bunu düşündüm ama başka bir şey yapmadım diyecek. Buna fikir suçumu diyeceksiniz. Fikir suçudur diye cezasız kalmasını mı isteyeceksiniz? O zaman memleketi nasıl idare edeceksiniz?”

“Dinamit sokma ile dinamit sokmayı düşünme arasında fark yoktur” deniyor. Suçun meydana gelmesi için suç konusu eylemin yapılması gerekir. Hiç kimseyi, sen adam soymayı düşünüyorsun, diye yargıç karşısına çıkaramayız. Bir savcı, bir sanığı yargıç karşısına “Yargıç bey bu sanık falan bankayı soymayı planlıyordu” diyerek çıkardığı zaman yargıç “Göster delillerini, tanıklarını!” diyecektir.

Ama AP de gelişen zihniyet delili, tanığı istemeyecek bir şekilde gelişmektedir. Madem “Dinamit sokma ile dinamit sokmayı düşünme arasında fark yoktur.” Bu zihniyeti elinde pusula olarak kullanan AP istediği muhalifini dilediği şekilde etkisiz duruma getirebilir. Böyle bir anlayışla işinden atılan memur, işçi Danıştay’a başvurduğunda alacağı yanıt “Arkadaş sen dinamit sokmamışsın ama dinamit sokayım da görün günümüzü” diye düşünmüşsün, olacaktır. Sanık ne ile ispatlasın “dinamit sokmayı düşünmediğini”...

Sanık böyle bir suçlama karşısında kendisini nasıl savunabilir. Elde insanın ne düşündüğünü gösteren bir alet yok. Böyle bir alet keşfedilmemiş daha. Yoksa takarsın adamın kafasına elektrotları, verirsin cereyanı. Bak arkadaş sen dinamit sokmayı düşünüyormuşsun, işte gösterge gösteriyor, inkar edemezsin ya, diyebilirsin. Ama elde böyle bir alet olmadığına göre “dinamit sokmayı düşünme” ölçüsünü AP’nin insafına kalmış bir ölçek olacaktır.

AP, hangi muhalifine kızmışsa istediği zaman suçlama hakkı doğacaktır böylece. Evet, sen şu ve bu eylemde bulunmadın ama şu veya bu eylemde bulunman gerektir, diye düşündüğünü inkar edemezsin, gel bakalım...

Böyle bir anlayışa tepki gösterilemez de bu suçlama çarkı bir işlemeye başlarsa bu suçlamadan kendisini AP muhaliflerinden hiç kimsenin kurtarmasına olanak yoktur.

8.8.1973

 

x

Kim Yapışacak

İlginç konuşmalar yapar AP Genel Başkanı Demirel. Çelişki doludur konuşmaları. Bu özelliği yüzünden basına konu olur Demirel’in konuşmaları.

Atalarımız, kişinin sözüne bakma da yaptığına bak, demişler sık sık. Şimdi biz de Demirel’imizin bir konuşmasına bir de yaptığına bakalım.

Ankara Genişletilmiş İl Divan toplantısında şöyle konuşmuştur Demirel:

“Demokrasi, vatandaşın karşısına yakasına yapışacak birisini çıkarmaktır. Vatandaş, memleketi idare etmek hakkını elinde tutmak istiyorsa etliye sütlüye karışacaktır.”

Demirel’in konuşmasına baktık. Şimdi bir de yaptığına bakalım:

Diyelim ben köylü bir yurttaşım. Ekip biçebilmem için para gerek. Tohumluk alacağım, gübreye gerek var. Bankaya gidiyorum kredi için. Müdür kılığımı kıyafetimi beğenmedi, kredi vermedi. Kredi şöyle dursun yüz bile vermedi...

Sağolsun kasabanın eşrafı Mıstık efendi. Vardık Mıstık efendinin yanına; minnet rica... Mıstık efendi bin lira verecek bize. Verecek ama yüz lirasını kesecek dokuz yüz lira geçecek elimize. Sonra şimdiki gün hükmünden ürünümüzü kendisine satma koşulunu da ileri sürdü. Umarsızlık... Parayı aldık...

Ekip – biçiyorum. Ürünü ortaya çıkarıyorum. Varıyorum Mıstık efendiye “Mıstık efendi her ne denli, ben sana o günkü gün hükmü ile yüz kuruştan satarım dedimse de, bu gün ürünümün kilosu çıktı yüz elliye...” Mıstık efendi öfkeyle: “Anlaşmamız böyle. Önümüzdeki yıl para alamazsın benden böyle giderse. Sen dürüst bir adam değilsin, sözünü yersin.” derse ben de giderim Demirel’e: “Aman beyim sizi şu tefecinin elinden, şu faizcinin dilinden kurtar, ne olur, gelir elinden.” derimse de Demirel bize: “Adam sana bankanın vermediği parayı vermiş, adama teşekkür edeceğine yakınıyorsun bir de gelmiş. Biliyor musun, bil ki, bilmelisin ki onlar; teşkilatlanmamış kredi politikasını uygulayan saygı değer yurttaşlar.”

Demirel’imizin başbakanlık devrinde de yaptığı bu...

Evet: “Demokrasi, vatandaşın karşısına yakasına yapışacak birisini çıkarmaktır.” biliyoruz. Yapışsaydın ya şu köylünün ürettiğini yok pahasına kapatan tefecinin, faizcinin yakasına... Bir de kalkmış: “Vatandaş, memleketi idare etmek hakkını elinde tutmak istiyorsa etliye sütlüye, karışacak!” diyorsun. Biz garibanlar bir tefecinin işine, bir faizcinin işine karışamazken nasıl olur da memleket işine karışalım. Başımızdaki ekmek derdi yetmiyor mu ki...

9.8.1973

Bir Bakış

27 Mayıs 1960’a değin geri kalmış olmamıza neden olarak dinin etkisi ileri sürülürdü. Avrupa’da gelişen yeni yeni buluşlar, yeni yeni gelişmeler günah fetvası ile yurdumuza sokulmadığı içindir ki biz geri kaldık denmiştir çoğu aydınlarımızca çoğu kez. Ama 27 Mayıs’ın getirdiği sosyal ve ekonomik araştırma sonucu görüldü ki geri kalmış olmamızın nedeni hiç de dini anlayış değildir. Geri kalmış olmamızın nedeni ekonomik olgulara yaklaşamamış olmamızdır.

Kaldı ki Türkiye’mizde laik ve hukuksal yönetim bize Osmanlı örgütünden kalmadır. Bazı şeriatçı çıkışlar ileri sürülebilirse de 700 yıllık Osmanlı yönetiminde her dinden, her mezhepten cemaatler büyük bir kaynaşma içinde Müslüman topluluklar arasında Osmanlı yönetiminden memnun olarak yaşamışlardır. Taa ki büyük Fransız devrimine değin. Bu devrimin yaygınlaştırdığı milliyetçilik akımı etkilemiştir bu ayrı dinden olan milletleri. Hiçbiri dini nedenlerle Osmanlı yönetiminden kopmak istememiştir.

Geri kalmış olmamızın nedeni ekonomik olgulara yaklaşamamış olmamız dedik. 15. yüzyılda Avrupa’da başlayan şehirleşme sonucu gelişen sanayiye biz 1950 yılından sonra başlayabildik. 1950’ye değin köylüyü köyde tutmak başlıca politikamız olmuştur. Osmanlı devrinde çiftçiler toprağa bağlanmış, şehre akın önlenmiştir. Şehre göçmek isteyenden “çift bozan” adında vergi bile alınmıştır. Öte yandan köyünü terk eden 10-15 yıl içinde sipahiler tarafından yeniden köye götürülebilirdi. Şehirlerde ise yeni gelen köylüler için iş alanları bulmak zordu. Şehirlerde sanayinin gelişmemesinin başlıca nedenleri arasında lonca ve ahi örgütünün rolü vardı. Hükümet tarafından atölye ve dükkan sayısı sınırlandırılmış; bir çırak usta olduğu zaman istediği yerde istediği zaman dükkan açamamıştır. Bunun için yaşlı bir ustanın meslekten çekilmesi veya ölmesi gerekmiştir.

Köyde ve şehirde durgunlaştırılan ekonomik faaliyetler yanında Avrupa’lı milletlere tanınan kapitülasyonlarla ticaret Müslümanların dışındakilerin eline geçinçe sermaye birikimi teşekkül etmemiştir. Hala yaşayan büyüklerimizin anlattıklarına göre kâr getiren bütün zanaatlar hep gayri Müslimlerin elinde imiş.

Yüzeyden bir bakışla çizdiğimiz şu kısa çizgilerden de anlaşıldığı gibi geri kalmışlığımızın nedeni Avrupa’da gelişen sanayiye yabancı kalmış olmamızdır. Avrupa’da gelişen sanayi devrimi insanlığa yarar mı, zarar mı getirmiştir, o da ayrıca incelenmeye, düşünülmeye değer bir konudur.

12.8.1973

 

x

Ciddiye Alınmadı

Bir kaç gün önce, durup dururken, AP’li Seyfi Öztürk CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit’e karşı bir suçlama kampanyası açtı. Daha önce düzenlediği basın toplantısında Ecevit’in Doğu Almanya’da komünist liderleri ile toplantılar yaptığını ileri sürdü. Ecevit beklenilen tepkiyi gerektiği şekilde gösterdi. Bazı yazarlar suçlamanın yakışıksızlığına dikkati çeken yazılar döşendiler. Bunun üzerine AP’li Seyfi Öztürk, bekledi bekledi, yeniden suçlamaya başladı. “Ecevit’ten cevap bekliyorum” diyerek, Ecevit’in “Marksist ve Leninistlerle işbirliği halinde olduğunu ispatladığını” ileri sürdü.

İspatlanmış, Ecevit’in Marksist ve Leninistlerle işbirliği halinde olduğunu ispatlamış. İnsaf ile düşünelim yurdumuzda bir adamın Marksist ve Leninistlerle ilişkisi olduğu ispatlandığı halde bu adam elini kolunu sallayarak nasıl gezebilir. Hele adı geçen işbirlikçi CHP gibi bir büyük partinin Genel Başkanı olarak her gün on binlerce yurttaşın karşısına nasıl çıkarılır. Eğer bir adamın Marksist ve Leninistlerle işbirliği halinde olduğu ispatlanırsa bu işbirlikçi Genel Başkan da olsa, dokunulmazlığı da olsa, gözünün yaşına bakmadan tuttukları gibi yargıcın önüne çıkarırlar. Böyle yapılmadığına göre ortada iki şık var demektir. Bunlardan biri AP’li Seyfi Öztürk suçlamalarını ya ispatlayamamıştır, ya da AP’li Seyfi Öztürk’ün suçlamaları ciddiye alınmayarak gülünüp geçilmiştir.

Şimdi başkalarının yaptığını yapmayarak AP’li Seyfi Öztürk’ü ciddiye alalım. Be kardeşim madem suçladığın adam böyle ilişkiler içinde imiş, bu ilişkileri ispatlayan belgeler devletin gizli arşivlerinde varmış, ne durdun bu zamana değin. Olayın 1970 yılında geçtiğini söylediğine göre demek ki bu adam 1970 yılından beri gizli ilişkiler içinde imiş ve sen de bunu