TABULARA, TALANA, YALANA
BALTA
IRKÇILIĞA, SÖMÜRÜYE, ŞERİATA
HAYIR!..

Sorumlusu: Av. Hayri BALTA
e-posta: hayri@bilgebalta.com
Site adresi: www.bilgebalta.com
+
(Yazar, Em. Öğretmen)
SATIR ARASI
-----------------

İÇİNDEKİLER:
|
A. Acı "Acı" Olalıberi Acı Ninniler Ağlama Küçük Annem Amen (Amîn) Arka Taş Askıya Ekmek Atatürk Devrimleri Nerede Uygulanıyor? At Gitsin! Atın Üstünde İşemek B. Balayı Bitti Ey Halkım! Benim Güzel Gazianteplilerim Bizim Deniz'imiz Yok Artık Anne C. Cemevi İbadethane olamaz Ha! Cinayet Tersaneleri Ç. Çakır Tikeni Çatalça Hisarbeyli Köylülerinden D. Dergi Çıkarmak E. Elleri Öpülecek Bir Mustafa Ellerim ellerim Güzel Ellerim Elvan Atay'ın Ölümü üzerine Eren Bilge'den Mektup Var Eserleri Ev, İçindekilere Yakıştı F. Fatih Fevzi Günenç'i Tanıyalım Fevzİ Günenç'ten Mektup Fevzi Günenç'ten FIkralar G. Gaziantep İlçeleri ve Semtleri Gidemem Gül Ver Günaydın Güney Anadoluda... H. Hancı Hasan Ali Yücel Hepimiz Genciz! Hoşça Gittin İhsani |
K. Kadınlar Hamamı Kağıttan Giysiler Kimya Kitaptan Şato Köpek Kadar İyi olmak Kuşlar Uçurdum Avucumdan Küçücük Bir Mustafa L. Lalezar N. Ne Eyi Ettin Gardaş, Öldün Gurtundun Nerede Bunun Anası, Nerede? Nezih Demirkent Bu İşte O Onlar Bozacak Biz Yapacağız Ortam Ö Ölen Neden Benim Anne Ömer Hayyam'dan S. Sabaha Karşı Sadrazam Kaşınır Salih'in Ölümü ile Balta'nın Gülüşü... Saz Kızı Sevda Büyücüleri Sevgili "AV"ım... Sevgiliye 14 Sone Simitle Beslenmek Sizi Kim Öldürecek? Sizi Niçin Öpüyorum? Ş. Şiirim Şiirin Sağından Yükselen Bir Ses Şimdi Rağbet Güzel ile Zengine T. Tek Kurtuluş Yolu Toplumunuzu Siz Yozlaştırıyorsunuz Y. Yaşam Öyküsü Yaşamımızdaki Büyük Taşlar Nelerdir? Yazı Yolla Bana Z. Zeugma Şiir Miir Günlerinde Aysel Gürel neden yoktu? |
+
1. YAŞAM ÖYKÜM
1940 –
Yaşamla ilgili en güzel şeyi Ömer Seyfettin söylemiş: Ben Gönen'de doğdum... Daha güzel bir şey bulamadığım sürece de kendimle ilgili bir ukalalık etmeye de niyetli değilim.
Yaşam ve ölüm iki gizemli şey. Şaşmışımdır
insanın mükemmelliğine hep. Mükemmel olmayanları da var elbet ama yine de en
azından nefes alabiliyor, saçma sapan da olsa bir şeyler söyleyebiliyorlar,
belki ağlıyorlar, gülüyorlar...
Ne zaman doğdum?
Toprağı bol olası anacığım, "Şıra zamanı" doğduğumu söylerdi.
Bebekliğimi, çocukluğumu gençliğimi ne zaman yaşadım? Ne zaman yaşlandım? Ne çabuk olup bitti bütün bunlar? ..
Ya ölüm? İnsanın kendi kendine bunca emek verip güzelleşmesini sağladıktan sonra birden bire yok olup gidivermesi akıl alacak şey mi?
Doğduğum yer Gaziantep. Gaziantep güzel kent demeli miyim? Bence kentler güzel değildir. Kentleri güzelleştiren insanlardır. Eğer bir kentte bıraktığınız güzel
insanlar varsa ve buluştuğunuzda
kucaklaşabildiğiniz... O kent güzeldir.
Çocukluğunuzun, gençliğinizin aynı kentte geçmesi. Aynı topraktan bir kişi
kızıyla yaşamınızı birleştirmeniz, mutlu olmanız, mutsuzluğu tatmanız doğal.
Koca bir otobiyografik roman yazar da, üç beş satırlık özgeçmişini yazamaz yazar kişi. Şu anda ben de o durumdayım.
Bir yandan diyorum ki, 'Aman ha, kendini övecek bir şeyler yazma! ' Bir yandan da, bu konudaki öğretimi Sevgili Hayri Balta'dan aldım, 'Nedenmiş o! ' diye karşı çıkıyorum kendime. 'Beni benden iyi kim tanır ki övmeyecekmişim...'
Şöyle desem: Öğretmenlik, taksi şoförlüğü, bakkallık, kahvecilik, gazete sahipliği, öykücülük yaptım. Ödüller aldım. Beni en çok sevindiren ödüllerim TRT Dizi Çocuk Filmi Senaryosu Ödülü ve Orhan Kemal Öykü Ödülü birinciliği oldu.
Yayımlanmış on kadar kitabım var. Bunlardan biri ve ilki şiir: Ben Seni Çok Seviyorum...
Yayımlanmış son iki kitabım öykü: Gül Dokurdu Gözlerin ve Işık Olsun Yolumuza Anısı.
Gaziantep'te, Amasya'da, Erzurum Oltu'da, Ankara'da, İstanbul'da, Mersin'de yaşadım.
Milliyet Yayın Grubundan İstanbul'da emekliye ayrıldım. Hiç bir işte çalışmamanın, zamanımı sadece kendime ve yazıya ayırmanın keyfini yaşamayı Gaziantep’te sürdürüyorum.
2. ESERLERİM
Şiir: Ben Seni Çok Seviyorum (1960)
Öykü: Gül Dokurdu Gözlerin(1990), Işık Olsun Yolumuza Anısı(1991), Aman Esin Geliyor (güldürü öyküleri/1992)
Çocuk Öyküleri: Kıvırcığın Serüvenleri(1989) , Benim de Annem Olur musun? (2003)
Çocuk Oyunları (kitap) : 1, 2, 3 ve 4 (1988)
Radyo Çocuk Oyunları: Elliyi aşkın oyunum Ankara Radyosu Çocuk Saatinde yayımlandı.
Sahne Oyunları: Akıl Dağtılırken Sen Neredeydin, Yine Yıktın Perdeyi, Kral Çıplak Ankara Devlet Tiyatroları sahnelerinde oynandı.
Yayımladığım Gazetelerim: Yavru Kuş (Haftalık Çocuk Gazetesi (1967)
Günlük Siyasi Gazetelerim: Olay (1962) Kurtuluş (1968/1973), Halkın Sesi (1973/74), Ortam (1978-1980) Eylem (1979/1980),
Dizi Yazı: Benim “Güzel Gazianteplilerim” adlı yazı dizimde sevdiğim, tanıdığım 200 Gaziantepli'yle ilgili anılarımı yayımlamaya yerel Olay Gazetesinde başladım, Zafer Gazetesinde sürdürüyorum. Aynı gazetenin cumartesi sayılarında tam büyük sayfa halinde "Suya Sabuna Dokunarak" ana başlığı altında, siyasi olaylardan ve sanat etkinliklerinden oluşan eleştirilerimi ve görüşlerimi kaleme alıyorum.
Dosyalarım: Yayına hazır 100'e yakın çocuk öyküleri ve roman dosyalarım var.
x
3. BENİM GÜZEL GAZİANTEPLİLERİM
Ben de Fevzi Günenç’in Güzel
Gazianteplilerinden birisiyim:12
+
4. Y A Z I
Zaman zaman insan bir ileri, bir geri gidiyor anılarını anlatırken. Çocukluğunuzla ilgili bir anı aklınıza geliveriyor ansızın. Araya onu sokuşturmadan edemiyorsunuz. İlk evliliğimden söz edince aklıma Ökkeş Bahri dedemin ikinci evliliği geldi.
Mariam ile yeni evlenmişti dedem. O yıllarda ben dokuz yaşlarında filan olmalıyım. Çünkü okumayı biliyorum artık. Çarşıda arabalı bir çerçiyle karşılaşıyorum. Salt kitaplar satıyor bu çerçi.
Neler yok ki tezgâhında. Hazreti Ali Kan Kalesi, Hayber Geçidi, Arab-ı Zengi, Mahmut İle Yaralı Ceylan, Elif ile Garip, bu garip’in Aşık Garip olduğunu ilk kez öğreneceğim ve şiire meyledeceğim okuyunca.
Sonra… Asuman ile Zeycan, Ferhat ile Şirin… Ferhat da yaman adamdır. Sevgilisine yaranabilmek için onun uğruna dağları delmiş, “çocuk ben”i hayran bırakmıştır kendine. Daha?.. Köroğlu, Keloğlan, Nasrettin Hoca, Bekri Mustafa… Köroğlu beni yiğitliğe, hak hukuk aramaya yönlendirecek ilki. Sonrakiler yazılarımda sürekli olarak ince ince ısıran ama acıtmayan, aksine gülümseten bir yılan dili kullanmamı sağlayacak.
Dedemgilin tek katlı evinde, halının üstüne yüzükoyun uzanırdım. Dirseklerim yerde, avuçlarım yanaklarımda, kendi dünyamı unutur, kitapların içindeki dünyalara göçerdim.
Dedem Nüfus Müdürlüğü yapıyordu o yıllarda o küçük şirin ilçede.
Aradan yıllar geçti. Yeni karısıyla muhabbetleri hiç eksilmedi, arttı. Emekli olduktan sonra bile kol kola, omuz omuza, can cana yürüdüler ele güne bakmadan Gaziantep’in kaldırımlarında. Neyse ki kimse “Moskovaya, Moskova’ya” diye bağıran olmadı onlara.
Bana bağıran olacaktı öyle, yirmi yıl sonra da… Atatürk Bulvarında, şimdiki Ses Sinemasının bitişiğinde Baki isimli Nurcu bir kitapçı vardı. Bana göre yaşlı başlı da adamdı. Kafası kendisi gibi örümcekli bir kaç arkadaşıyla volta atarlardı ara sıra İstasyon Caddesinde.
Benim de yanılıp yazılıp nişanlımla el ele yürüyeceğim tutmuş aynı caddenin kaldırımlarında bir nisan akşamında. Nereden biliriz onların geldiğini ardımız sıra.
“Moskova’ya Moskova’ya!” ünlemesiyle irkildik birinin. Dönüp baktım. Sözünü ettiğim kişiler. Ünleyen de Baki. Dayanamayıp “Amerika’ya Amerika’ya” diye ünleyerek iade ettim ben de mesajlarını.
x
|
5. Acı Ninnileri
Ninni yavrum, ninni uyu uyu da çabucak büyü büyü yavrum büyürsen neler alacağım sana... Acılar alacağım yokluklar alacağım...
Büyü yavrum büyürsen kelepçeler alacağım saat alamadığım çocuk koluna...
Büyü yavrum büyürsen işsizlikler alacağım sana açlıklar alacağım, horlanmışlıklar alacağım gözaltılar alacağım...
Alamadıysam da bisiklet çocukluğuna fabrikalara, çarklara yönelteceğim büyüdüğün zaman yolunu koparıp alsın diye çarklar kolunu.
Uyu yavrum uyu da Büyü yavrum büyürsen zindanlar alacağım sana yurdunu sevdin diye ulusunu sevdin diye özgürlüğü sevdin diye hakkını aradın diye doğruyu söyledin diye idamlar alacağım yargısız infazlar alacağım müebbetler alacağım sana...
savaşlara salacağım seni vurasın diye düşman diye gösterilen çocukları bir ana yavrusu olduğunu düşünmeden onların da öldüresin diye nedenini bile bilmeden savaşlara salacağım seni insan kasaplarının ürettiği silahlar satılsın diye...
Uyu yavrum, uyu ki büyüyesin Büyü ki bütün bunların üstesinden gelesin uyu uyuyabilirsen şimdi Ninni... x 6. Fatih
deden üfleyip okudu kulağına
altın top oynadı annen babanla, hoppala
sektirdiler |
sevmeye doyamazdı komşular
|
x
|
7. Gidemem x
8.
Kuşlar Uçurdum Avcumdan |
ben
uçamıyorum ama
|
x
|
9. GÜL VER
|
10. Lale/zâr |
x
|
11. Sabaha Karşı x
12. Yolla Bana Ak ellerinin resmi gibi Hakketmediğimiz acıları |
|
x
x
|
13. Şiirim |
X 14. GÜNAYDIN
Günaydın ile başlanır sabaha olabilsin diye günümüz aydın aydınlık güne çok gerek var daha Ey ışık bari yırak olmayaydın.
Ey güneş doğdun ha, yine üstüme Ne güzel beni de adamdan saydın! Aydınlattın bezedin ışığınla Sevgi için bin yarışa günaydın
"Ben" bildiğim dostlara dileklerim bugün 20 Ekim, Ekimler benim kardeşlikteki yarışa günaydın aşka, dostluğa, barışa günaydın
Fevzi Günenç der ki, uyan ey halkım Yıllarca uyudum, haline bakın Haydi kendini bul, tavrını takın çağdaşlık için yarışa GÜNAYDIN! |
x
|
Şiir Nasıl Yazılır, Şair Nasıl Olunur? OĞUL: Şiirin okulu var mı baba? Varsa göndersene beni oraya… BABA: Yok oğul. Ustaya gönderir gibi koyamazsın çocuğunu yanına bir şairin. Olsaydı paraya kıyar inan gönderirdim okulsa okuluna, ustaysa ustasına seni çocuğum.
Okulu yok bunun şiiri kendi kendine öğreneceksin kendin olacaksın okulun da, ustan da…
OĞUL:
BABA:
OĞUL:
BABA:
OĞUL:
BABA:
OĞUL:
BABA:
OĞUL:
BABA:
Örneğin ele alalım Shakespeare’i
OĞUL:
BABA:
“Ey göl hatırında mı, bir gece en derin
sessizlikte |
Şu sözleri söyledi:
bahtiyar saatler siz
OĞUL:
BABA: (G. T. 15.9.2005)
OĞUL:
BABA:
OĞUL:
BABA:
“Öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de
Kainat paramparça oldu bir akşam üzeri,
OĞUL:
BABA: |
x
16. SONELERİM
FEVZİ GÜNENÇ
|
14 Sevgiliye 14 Sone: 01 x
-14 Sevgiliye 14 Sone: 02 x
-14 Sevgiliye 14 Sone: 03 x
-14 Sevgiliye 14 Sone: 04 x
-14 Sevgiliye 14 Sone: 05 x
-14 Sevgiliye 14 Sone: 06 x
-14 Sevgiliye 14 Sone: 07 |
Çelikten mi yüreğin,
mermerden mi, taştan mı x
-14 Sevgiliye 14 Sone: 08 x
-14 Sevgiliye 14 Sone: 09 x
-14 Sevgiliye 14 Sone: 10 x
-14 Sevgiliye 14 Sone: 11 x
-14 Sevgiliye 14 Sone: 12 x
-14 Sevgiliye 14 Sone: 13 x
-14 Sevgiliye 14 Sone: 14 |
x
AT GİTSİN
At, bunu da at
“eskisi olmayanın yenisi olmaz” deme
senden eski bir şey kalmasın evde
at gitsin
başka bir dünyaya götüremeyeceksin nasıl olsa…
Ev ev taşımıştın sırtında
onları koyabilmek için fazla odalar tutmuştun
hiçbir işe yaramıyor hiç biri de bak işte
giderken götüremeyeceksin artık son evine
öyleyse at gitsin,
sen at
başkaları atacağına.
Oh be…
FEV, 7.8.2007
x
FEVZİ GÜNENÇ’İ TANIYALIM:
Sitemiz yazarlarından Fevzi Günenç; 24 Kasım 2007 Öğretmenler Gününde Gaziantep Öğretmenler Sendikası tarafından “Yılın Öğretmeni” seçilmiştir. Hak ettiği bu ödül için Sitemiz yazarını kutluyorum.
12 Mart’ta, 12 Eylül’de gazetesini satarak veya kapatarak “Bir hafta içinde memleketten ayrılıp gitmezse” öldürüleceğinin ihtar edilmesi üzerine Gaziantep’ten kaçıp gitmemiş olsaydı bu gün Gaziantep’te büyük bir kültür gazetesinin sahibi olacaktı.
Bu gün Gaziantep’te bir tane olsun fikir gazetesi yoktur. Düzene aykırı düşünce ve görüşler ileri süren yazarlar da kimi okuyucuların baskısı üzerine bir hafta, en çok da bir ay içinde kovulur.
Fevzi Günenç, yıllardır İstanbul ve Mersin’de çeşitli gazetelerde işçilik yaptıktan sonra bu gün bir emekli maaşı ile Gaziantep’te yaşamaya çalışmaktadır. Aldığı emekli aylığı ev kirasını zor karşılamaktadır. Ancak yazdığı kitapların ve yarışmalarda aldığı ödül karşılığı paralarla geçimini sürdürmeye çalışmaktadır.
Aşağıda okuyacağınız tanıtım yazısında görüleceği gibi Fevzi’nin kendisi otomatik bir yazı makinesidir. Yalnız gündüzleri uyanıkken değil; geceleri uyurken de yazmaktadır. Uyurken yazdıklarını da gündüz yazı makinesinden ve bilgisayardan geçirmektedir.
Tam bir edebiyat adamıdır. Her türden yazılmış onlarca, belki de, yüzlerce yapıtı vardır. Öyle sanıyorum ki en büyük üzüntüsü yalnız elleri ile değil ayakları ile de yazamamış olmasıdır.
Bir özelliği daha var ki çok ilginçtir. Karşında sessiz ve sakin dinlerken sanki bütün konuşmaların onun hafızasına ses alma makinesine kaydolur gibi kaydolmaktadır. Hafızasına kaydolanlar ise yeri ve günü geldiğinde de; ya bir öyküye ya da bir romana, ya da bir oyuna dönüşmektedir.
Yazar, yazar… Uyurken, uyanıkken ve de seninle konuşurken bile yazar…
Ne mutlu bana ki böyle bir yazar dostum var.
Av. Bilge Balta, 26.11.2007
x
SEVGİ GİRİŞKEN, FEVZİ GÜNENÇ’İ ANLATIYOR:
Eylül, 1938’de Gaziantep’te doğan Öğretmen, gazeteci yazar Fevzi Günenç, “İlkokul öğretmenliğiyle başlayan iş yaşamımı,çeşitli mesleklerle sürdürdüm. Ama hiç birisinden de öğretmenlikten aldığım tadı alamadım,” diye başlıyor yaşam hikâyesini anlatmaya.
Bugün benim de öğretmenlik görevini sürdürdüğüm Gazi Mustafa Kemal İlköğretim Okulu’nda öğrenime başlıyor Günenç.
O yıllarda “ilkokul” olarak anılıyordu ilköğretim okulları. Sendikamızın yılın öğretmeni seçtiği 69 yaşındaki bu gazeteci-yazar Öğretmen, o yıllarda kendisine emeği geçen öğreticilerinin hiç birini unutamıyor.
Her birinin ayrı sevgisi var yüreğinin bir köşesinde. Sınıf Öğretmeni Emine Hanım’ı sevecen bir anne olarak anımsıyor.
İkinci Sınıf Öğretmeni Halil Bey ne tatlı bir amcadır. Sadece istiklal Marşını değil, bir çok şarkıyı da dillendirir kemanıyla. Ona eşlik etmek ne hoş, ne uzun bir düştür!..
Üçüncü sınıfın Genç Öğretmeni Nurettin Bey ile Beşinci sınıfın Güzin Öğretmeni erişilemeyecek kadar güzel insanlardır.
Ya Başöğretmen Şâkir Sabri Yener?.. Babadan da öte bir şeydir o…
Bu büyük Başöğretmenle ilgili, hiç unutamadığı ilginç bir anısı var Günenç’in.
Şakir Sabri Yener, haftada bir gün dördüncü sınıfın Dilbilgisi derslerine gelir. Nasılsa ilk geldiği gün, derse ilk kaldırdığı 219 Fevzi Günenç olur.
Günenç, Başöğretmenin sorduğu soruları bilemez. Ama o Başöğretmen öyle güzel bir Başöğretmendir ki, sınıfın önünde bu küçük yüreği mahcup etmez.
“İsim ne demek, biliyorsun değil mi Fevzi?”
Ses yok.
“Biliyorsun. Biliyorsun da heyecandan unuttun. İsim varlıklara verilen addır, değil mi Fevzi?”
“E-e-evet Başöğretmenim.”
“Kaç türlü isim var Fevzi?”
Ses yok.
“İki türlü isim vardır değil mi?”
“Hııı, iki türlü…”
“Nedir bunlar?”
Ses yok.
Sorusunu yanıtlamayı sürdürür Başöğretmen Şâkir Sabri Yener.
“Bir: Cins isimler; iki: özel isimler. Değil mi Fevzi?”
“Evet Başöğretmenim…”
“Aferin. PEKİYİ veriyorum sana.”
Bu büyük ders çok ezmiştir Fevzi Günenç’i. O günden sonra Dil Bilgisi derslerine sım-sıkı sarılmıştır. Edindiği bilgileri geliştire geliştire, yıllar sonra ilkokulun dört ayrı sınıfı için dört ayrı Dil Bilgisi kitabı yazacak konuma gelmiştir.
Böyle güzel öğretmenlerin elinde büyür de öğretmenlikten başka meslek görür mü bir çocuğun gözü?
Onun hayat çizelgesine bakacak olursak, yaşamı boyunca, gözünün öğretmenlikten başka bir şeyi görmediğini de görürüz.
Daha Orta okulu bitirdiği yıl, Milli Eğitime Başvurup Vekil Öğretmenlik istemiştir. İsteğine kavuşmuş, Gaziantep’in en güzel okullarından birinde, Hürriyet İlkokulunda öğretmenlik yapmıştır.
1949 Yılı, onun öğreniminin miladı olmuştur. O yıl, sınıf yetersizliğinden Gazi Mustafa kemal İlkokulu’nunda beşinci sınıf kaldırılmıştır. Beşinci sınıfa geçen öğrencilerden bir bölümü o yıl yeni açılan Akyol ilkolununa gönderilmiştir. İkinci bölümü Kozanlı’daki Sakarya İlkokulu’na.
Bir üçüncü bölüm var ki, o bölümde sadece bir kişi vardır. Adı Fevzi Günenç’tir bu çocuğun. O da Suburcu’daki babasının kitapçı dükkanına çekilip alınacaktır.
Öğrenciliğini yapmak içinde ukde olarak kalan Akyol İlkokulu, evlerinin yazlığından görünecek kadar yakındadır Fevzi’nin. İkinci öğretmenliğini öğrencisi olamadığı bu okulda yapacaktır arkadaşımız.
“Kutsal iş” dediği öğretmenlik görevine Akyol İlkokulunda başladığı gün. bir sürpriz beklemektedir onu.
Daha sınıfa girer girmez öğrencileri üzerine saldırır Genç öğretmenin. Çünkü o sınıftaki “mini minnacık birinciler”in hepsi de kendi sokağının, kendi mahallesinin çocuklarıdır.
Bu miniklerin, ona koşarken attıkları çığlıklar, “Öğretmenim, öğretmenim!” değil; “Fevzi Abi, Fevzi Abi!” çığlıkları olacaktır.
Onu hepsi de mahalleden tanıyorlar çünkü…
Çünkü o, yaz tatillerinde bu miniklere hep “Tatil Okulu, adı altında “Sokak Okulu” açmıştır.
Daha okula bile başlamamış olan o yumurcaklara, evlerinin kapısı önünde; Atatürk’ü, toplama-çıkartma yapmayı, sözcükler heceletmeyi, eğri, doğru çizgiler çizmeyi, tiyatroculuk oyunu oynamayı öğretmiştir onlara.
“Ata, bu at!”
“Suna, topu tut!
“Topu at, Ata!
“Al Suna, al, bu top!”
Günenç bildiği her şeyi öğretmiştir de, daha o yıllarda “Uyu uyu yat uyu” öğretmeyi es geçmiştir. Çünkü çocukların uyumaya başlamalarını istememiştir o yaşta.
Bir de “Baba bana bal al”ı öğretmek içinden gelmemiştir, bu genç öğretmenin. Babalarının onlara hiçbir zaman bal alamayacağını çok iyi bilmektedir de onun için…
Onlar yiyemeyecekleri balın özlemini duymasınlar, diye… Babalar çocuklarına bal alamayışlarının acısını duymasınlar, diye…
Hayatta en çok istediği şey edebiyat öğretmeni olmaktı Günenç’in. Bu amaçla liseye yazılmak istedi. Ne var ki ailenin büyük oğluydu.
Babasının gazeteci, kitapçı dükkânı vardır. Oraya bir çırak gereklidir. Bu da, babaya göre, Fevzi’den başkası olamazdı.
O yüzden baba ile oğul arasında sürekli bir okuma, okutmama savaşı verilmiştir yıllarca. Fevzi, bir gün anacığına yalvarır.
“Anne, ne olur, babama söyle beni orta okula yazdırsın.”
Anne de ister oğulcuğu okusun. Ama babaya söyleyecek zamanlamayı yanlış seçer. Tutar bir Pazar günü bağ evinde söyler bunu. Bu öneriye sinirlenen baba yerden kaptığı katı bir toprak keseğini kapıp annenin başına fırlatacaktır.
Annenin başından kanlar akmaya başladığında Fevzi, “Hayır hayır baba! Dokunma ona! Okumak istemiyorum ben!” diye ağlayarak anneye koşacak, dudaklarını onun kanlar akan başına gömecektir.
Baba buna üzülecek, çıraklığa da devam etmek şartıyla onu sanat okuluna yazdıracaktır. Ne var ki artık 18 yaşına gelmiştir. Okul çağı geçmiştir.
Fevzi, babayı mahkemeye verir, “büyük yazdırmış,” diye yaşını küçültür. Okula ancak öyle devam edebilir. Bu yüzden kimi yerde doğum tarihi 1938 olarak geçerken, kimi yerde de doğumu 1940 olarak anılmaktadır..
Bundan sonra okullara yazdırma sildirme dönemleri başlayacaktır.
Fevzi bir okula kaydını yaptıracak, baba sildirecek, Fevzi gelecek yıl bir başka okula kaydını yaptıracak, baba yine sildirecektir.
Böyle böyle Gaziantep’teki bütün Orta dereceli okulların öğrencisi olacaktır Fevzi Günenç. Sanat Enstitüsü, Ticaret Lisesi. Gaziantep Lisesi, Öğretmen Okulu…
Bunca uzun okul maratonuna rağmen o yine de öğretmen olmayı başaracaktır.
İstanbul Çatalca’nın Hisarbeyli Köyünde, Gaziantep Oğuzeli İlçesinin Gebe Köyünde, Merkez Ahmet Çelebi Okullarında öğretmenlik yaptıktan sonra yaşam rüzgârı Fevzi Günenç’i bir gazete matbaasına sürükler.
Bu kez “koca öğrencilerim” diye düşündüğü okurlarına gazete yoluyla iyiyi, güzeli, doğruyu öğretmek üzere yola koyulacaktır.
Fevzi Günenç’le işte bu yıllarda tanıştık. Eşim onun çıkarttığı bu gazetelerden birinde: Ortam’da, avukatlığının yanı sıra Genel Yayın Müdürlüğü yaptı.
Kolay iş değildir günlük gazete çıkartmak. O yıllarda, kurşun harfleri tek tek yan yana getirerek kelimeler oluşturuluyordu. Kelimeler yan yana getirerek cümleler; cümleler yan yana getirilerek yazılar oluşturuluyordu.
Bu işin nasıl yapıldığını hayal etmek bile, işin zorluğu hakkında fikir verir size.
Eşimle birlikte sık sık uğradığımız, bugün bu toplantıyı yaptığımız Atatürkçü Düşünce Derneği’nin bulunduğu Tüfekçi Yusuf İş Hanı’nın üç kat aşağısındaki bodrumdaydı o zamanlar Ortam Gazetesi. Günenç’i, elinde kumpas denilen alete harfleri dizerek başyazısını hazırlarken çok gördüm orada. Parmakları simsiyah olurdu hep ama alnı ap-ak kaldı.
Günenç’in işinin en zor yanı dünyaya farklı bakışıydı. O, işçilerin, sendikacıların yanında oldu hep. Gazetesi ilerici, aydın, Kemalist, Cumhuriyetçi insanların gazetesiydi. O gün bugündür hiç ödün vermeden sürdürdü mücadelesini.
Eğer bir gazete sahibi, gazetenin isminin altına: “Günlük Siyasî Tarafsız Gazete” yerine “Günlük, Siyasi, Halktan Yana Taraflı Gazete” diye yazarsa, diş bileyenleri de çok olur onun. Böyle olunca da Günenç’in her sağ ihtilalde ve ihtilal denemesinde bir gazetesini yitirmesi doğaldır.
Arkadaşımız hangi dönemde hangi işi yaparsa yapsın, çocukları eğitmeyi savsaklamadı. 1950 Yılında Doğan Kardeş Dergisinde başlayan çocuk edebiyatı serüveni, 1966’da, Öğretmenlik yaptığı dönemde Yavrukuş Çocuk Gazetesini çıkartarak sürdü.
Sonraki yıllarda da hem erişkinlere hem de çocuklarımıza iyiyi, güzeli, doğruyu öğretme uğraşını hep yazarak sürdürdü.
Onun okurları, büyükler için yazdığı kitaplarında bile dünyaya hep çocuğun penceresinden baktığını görürler. Çünkü arkadaşımız en yalansız, en doğru, en arı duru bakış açısının, çocuğun bakış açısı olduğunu bilir. Dünya’da sadece çocuklar ile çocuk ruhunu yitirmeyenlerin“Kral çıplak” diyebileceğinin bilincindedir.
Günenç, Gaziantep’te yayınladığı gazeteler kapatılınca, bu kez büyük kent gurbetlerinde başlar basın işçiliğine. Dikkat ettiyseniz “bu kez” dedim. Çünkü, o patronken de bir basın işçisiydi.
Ankara’da Barış, Vatan, Günaydın, Ulus, İstanbul’da Dünya, Meydan, Milliyet Çocuk Dergisinde çalışan Günenç, Milliyet Yayın Grubundan emekliye ayrıldıktan sonra kendini tamamen çocuk edebiyatına verecektir.
Durmadan çocuk oyunları, çocuk öyküleri, çocuk romanları yazdı O… Oyunları Devlet Tiyatrosu sahnelerinde oynandı. 50’yi aşkın radyo oyunu radyolarda seslendirildi.
TRT Dizi Çocuk Filmi Senaryosu ile Orhan Kemal Öykü Ödülü birinciliği başta olmak üzere çeşitli ödüller aldı.
İlgi Duyanlar, öğretmen yazar Fevzi Günenç’in, eserleriyle ilgili bilgeleri, standımızda sergilenen kitaplarındaki açıklamalardan öğrenebilirler.
Yazdıklarıyla halkın öğretmeni olmayı sürdüren Fevzi Günenç’i Anadolu Eğitim Sendikası adına “Gaziantep’te Yılın Öğretmeni” seçmiş olmaktan onur duyuyoruz.
Arkadaşlarım ve kendi adıma onu yürekten kutlarken, ellerine, beynine, yüreğine sağlık diyor, başarılarının sürmesini diliyorum.
FEVZİ GÜNENÇ’İN KİTAPLARI:
ERİŞKİNLER İÇİN:
Şiir:
Ben Seni Çok Seviyorum (1961)
Ben Seni Sevince 2006
Gülü Yakmak (2007)
Öykü:
Gül Dokurdu Gözlerin / Öyküler (1989, Edebiyat Gazetesi Yayınları)
Işık Olsun Yolumuza Anısı / Öyküler (1990, Edebiyat Gazetesi Yayınları)
Aman Esin Geliyor (Güldürü Öyküleri, (1991, Edebiyat Gazetesi Yayınları))
Sevda Büyücüleri: 1991 Orhan Kemal Öykü Ödülü birinciliğini kazanan 'Hep Ağlattın Öyle Onu' adlı öyküyü de içeren kitabı (2007)
OYUN:
Anahtarcı
Kanto Jübile
Von Sadriştayn’ın Karısı ile Oğlu (Ömer Seyfettin Öyküsünden Uyarlama)
Simurg
Leyla ile Mecnun Evlenseydi (Komedi)
29x40 (Sonradan Romanlaştırdı/1981 Mili Eğitim Bakanlığı Oyun Yarışması Ödülü/Ödül, Jüri üyesi First Lady’nin “oyunda sosyalizm propogandası yapılıyor” gerekçesiyle yarışma iptal edildi.)
Düşünceleri Okuyan Makine
Bir Liraya Gün Işığı (Yayımlanmadı)
ROMAN:
Küçük Devrim (Yıl 1957 Ekimin Yirmidokuzu)
Canavar Melek (Bir İdamlığın Yaşamı)
Yeşil Yurtta İnecek Var (Orman Bakanlığı Ödülü)
SENARYO:
Annem Annem
Mayıs Şarkıları
Şişme Bebek Sevgilim
Bir Daha Dünyaya Gelseydim
Merik
VB
Benim Güzel Gazianteplilerim
Suburcu
Gaziantepli Şairler Güldestesi
ÇOCUKLAR İÇİN YAZDIKLARI:
Ders Kitapları:
Güzel Türkçem, Dil Bilgimiz 2, 3, 4 ile 5. Sınıf Kitapları. Ders Araçları Merkezi.
ÇOCUK ŞİİRLERİ:
Uzay Bisikleti
Karga Karga Gak Dedi (Çocuk Şiirleri/2007)
Güneş Senin Annen Var mı? (Çocuk Şiirleri/2007)
Noktalama İşaretlerinin Şiir Yarışması
ÇOCUK ÖYKÜLERİ:
Dayımın Tilkileri (1966/Gaziantep’te kendi yayını)
Cenk ile Ebru’nun Serüvenleri / Öyküler (10 Kitap, Öğün Yayınları, 1982)
Kıvırcığın Serüvenleri (Öykü/Bilgi Başarı Yayınları)
Benim de Annem Olur musun? (Tudem Ödülü/Tutem Yayınları)
SEVGİ YUMAĞI/ Bizim Çocuk Kalbimiz (İlköğretim Birinci sınıftan son sınıfa kadır iki kardeşin derleyip anı defterine yazdıkları Sevgi şiirleri Sevgi Yazıları, özel gün kutlamaları.)
Noktalama İşaretleri Ülkesinde (MORPA Yayınları)
Yumuşak G’nin Tatlı Düşleri (MORPA Yayınları)
Çorap Canavarı (MORPA Yayınları)
Karga Uçar da Tavuk Uçmaz mı? (Çocuk Öyküleri/2007)
Minik Serçe Elma Ye (Çocuk Öyküleri /2007)
Nasrettincik ile Karakaçancık Uzay’da
ÇOCUK OYUNLARI:
Ali Babanın Bir Çiftliği Var, (1974)
1. Kitap, 2. Kitap, 3. Kitap, 4. Kitap (Kısa Tiyatro Oyunları/Özyürek Yayınları)
KISA FİLM SENARYOSU:
Sinema Aşkı
Zeugmalı Kaplumbağa
YAYINA HAZIR OLUP YAYINLANMAYAN KİTAPLARINDAN BAZILARI:
ÇOCUK OYUNLARI:
Akıl Dağıtılırken Sen Neredeydin (Oyun/Ankara Devlet Tiyatrosu/Kitap olarak Yayımlanmadı)
Karagözüm Yıktın Yine Perdeyi (Oyun/Ankara Devlet Tiyatrosu Altındağ Sahnesi/Kitap olarak Yayımlanmadı)
Ben Bir Kral Olsaydım (TOBAV Ödülü/ Ankara Devlet Tiyatrosu/Kitap olarak Yayımlanmadı)
Keloğlan Beş Kuruşunu Ne yaptın? (Yayımlanmadı)
Mırnav Sultan
Eşek Ormanlar Kralı (Yayımlanmadı)
Papacumun Kralı/Hangi Kızım Beni En Çok Seviyor? (Müzikal Güldürü)
Pıldırpıldırcık
Falaka (Müzikal Güldürü)
Hayvanlara İş Bulma Kurumu
Akıllı Eşek/ Keşke Öküz Olsaydı
Başkarakol
Anneler Gününü Nasıl Kutladık? (Güldürü)
Bu Oyunu İzleyenlerle Birlikte Oynuyoruz
ÇOCUK ROMANLARI:
Kör Buzağı Akşın Hanımla Elma Kız
Leylek Hava Yolları
KIVIRCIK DEDEKTİF ÇOCUK ROMANI DİZİSİ:
1. Evimizdeki Hayvanat Bahçesi
2. Biriciğim /Bir Köpeğim Bile Yok/ TRT Dizi Çocuk Filmi Senaryosu Ödülü
3. Kıvırcık Cambaz
4. Tatlı Tazım Neredesin?
5. Karamın Kurtulacak mı?
6. Dünyanın En Güzel Papağanı
7. Cinli Bahçenin Gizi
8. Altın Kedi
9. Yedi Yaramaz Civciv
10. Bisikletli Onbirler
RADYO ÇOCUK OYUNLARI
İyi Yürekli Dev (Ülkü Tamer Çevirisi Oscar Wilde öyküsünden uyarlama)
Mavi Kuyruklu Tilki
Tilki Tilko Âşık
Karga İle Tilki
Tilkinin Babası
Tilkinin Annesi
Tilkinin Amcası
Tilkinin Dayısı
Tilki’nin Dedesi
Tilki’nin Ninesi (Öykü: Leylâ Şahin)
Tilki’nin Oğlu
Tiki’nin Kızı
Tilki Ormanlar Kralı
Tilki Tilko Dünya Gezgini
KTilki Tavuk Çobanı
Tiki Kümes Bekçisi
Tilki Tilko Sahte Horoz
Tilkilerin Tavuk Avlama Belgesi
Tilkinin Doktorluğu
Tilki, Horozcuğa Kız istiyor
Tilki Tilko Şair
Tilko, Tavuklara Seranat Yapıyor
Masal Bilmeyen Çocuk
İyiliğin Bedeli
Vs. vs…
ANA OKULLARI İÇİN OYUNLARI:
Gülüş (Lewis Carroll’un “Alice Harikalar Ülkesi”nden esinlenerek)
Kardan Adam Neredesin? (Leylâ Şahin Öyküsünden oyunlaştırıldı)
Dünyanın Bütün Çiçekleri (Ceyhun Atuf Kansu şiirinden oyunlaştırıldı)
Dişler Kraliçesi
En Güzel Evcil Çiçek Kim
Kır Çiçeklerinin Prensesi
En Yararlı Parmak Hangisi?
Gizem En Çok Hangi Hayvanı Seviyor
En Güzel Renk Hangisi?
En Gerekli Duyu Organı
Sayılar Yarışıyor
Oyuncakların Kavgası
Gizem En Çok Hangi Kitabını Seviyor?
Güzel Bebek Seçimi
Gizemin Kuşları
YAYINLADIĞI GAZETELER:
OLAY: Haftalık Halk Gazetesi (1958)
Yavru Kuş (Haftalık Çocuk Gazetesi) 1966
Kurtuluş (Günlük Halk Gazetesi) 1968-1971
Halkın Sesi (Günlük Halk Gazetesi) 1977
Ortam (Günlük Halk Gazetesi) 1978-1980
Eylem (Günlük Halk Gazetesi) 1980
X
UYUMAYAN BİR ULUS YETİŞTİRELİM!
FEVZİ GÜNENÇ
Uzun konuşmaları kimsenin sevmediğini bilirim. Bir tek Atatürk’ümüz ile Osman Bölükbaşı’nın uzun konuşmalarına dayanabilmiştir bu halk.
Ben onlar gibi iyi söylevci olmadığım için canınızı sıkmadan kısa kesmek istiyorum konuşmamı.
Önce sizlere gönül borcu duyduğumu belirtmeliyim. Öğretmen olduğumu bir kez daha anımsattınız bana. Birlerin, onların, yüzlerin değil, binlerin, on binlerin öğretmeni olduğumu…
Derslerimi sınıflarda değil, kitap yaprakları arasından verdiğimi anımsattınız. Bu da daha bir güç verdi bana. Yetmiş yaşına yaklaşan bu öğretmen yazarın parmakları daha bir Hermes kanadı oldu bilgisayarın klavyesi başına geçince.
İlk öğretmenlik atamamın İstanbul’a çıktığını öğrenince çok sevinmiştim. Neden? Kültür Başkentiydi bu kent de onun için.
Benim İstanbul’dan alıp o uzaktaki, oradaki var olan o bizim olan köylere götürebilmek için, öğrencilerime vereceğim çok şey vardı. Onları almaya gidiyordum.
İstanbul’da görev yerimin Çatalca Hisarbeyli köyü olduğunu öğrenince üzülmedim. Kadıköy de bir köydü sonunda, Bakırköy de…
İstanbul’un bütün köyleri birbirine benziyor olmalıydı. Çok duyulmuş bir köy değildi benimki ama olsundu. Sonunda İstanbul’un bir köyüydü ya, ona bak…
Doğrusu Hisarbeyli köyü düş kırıklığına uğrattı beni. İstanbul’da da Doğu Anadolu’muzun kıraç, yoksul köylerinden birinin var olabileceğine, düşlerimde görsem inanmazdım. Ama öyleydi.
Hele okulum yürekler acısıydı. Her sırada 5 kişi oturuyordu. Sıralar bizim bildiklerimizden uzuncaydı. Çocuklar oturunca yarım metre aşağıya iniyordu.
Kolları sıvadım. Ankara Radyosundan aldığım ilk telif çocuk oyunu ücretim, yolluğumun büyük bölümü, ilk maaşım, bir araya gelmişti. Yaşamımda görmediğim bir servetin sahibi olmuştum.
İstanbul’a inip bu parayı hovardaca harcadım. Tahtalar kestirdim, testere, çekiç, keser, pense, gibi araçlar gereçler aldım.
Köyüme ulaşım yoktu. Birkaç kilometre yürüdükte, bir yokuşu sineye çektikten sonra, çevre köylerden gelip geçen odun kamyonlarının üstünde gidip geliyordum.
Benim Sanat Okulunda okumuşluğum da var. Orada çat pat marangozluk da öğrenmiştim. Kolları sıvayıp bütün çocuklarımın ikişer ikişer oturabileceği güzel sıralar yaptım.
Onları oturtup ilk dersi verirken benden mutlusu yoktu. Ama bazı köylüler bu mutluluğumu çok gördüler. Milli Eğitime şikâyet etmişler. “Öğretmen, okulun sıralarını yaktı,” diye.
Evet, doğru, yakmıştım ama yerine daha iyilerini, yenilerini yapmıştım. Bunu görmek istememişlerdi. Köylüme gönlüm kırıldı.
Öğretmenlik yıllarımdaki anılarım çoktur. Gülünesi anılardır çoğu. Belki de acı acı gülünesi anılardır.
Anlatmadan geçemeyeceğim bir başka anım da şu: 1960 Devrimi sonrasıydı. Okuma Yazma Seferberliği ilan edilmişti. Ben de bu seferberliğe katıldım.
Köyümde bilmeyenlere okuma yazma öğretecektim. Gerekli duyuruyu yaptım. Kursun başlayacağı gün kapıda heyecanla beklemeye başladım.
Ne yazık ki gelen giden olmadı. “Demek ki bu köylü okuma yazma öğrenmek istemiyor,” diye yeni bir düş kırıklığına hazırlanırken öteden 90’lık bir ihtiyar göründü. Değneğine dayararak geldi.
“Buyur dede?” dedim.
“Okuma yazma öğreneceğim,” dedi.
“Senden başka okuma yazma öğrenmek isteyen yok mu bu köyde?” diye sordum.
“Yok,” dedi.
Köylülerim Bulgar göçmeniydi. Meğer Bulgar mezalimi altında, o zamanın gâvuru benim Türk insanıma, “kendi dilleriyle okumayı yazmayı” öğretmişti. Ama benim ülkemde, kendi halkımın hâlâ okuma yazma bilmeyenleri azımsanmayacak kadar çok.
Yazık…
Bu kadarla kessem iyi. Yoksa uykunuzu getireceğim. Oysa biz öğretmenlerin en tahammül edemediğimiz şey, insanların uyumasıdır.
Halkımın artık uyumayan bir ulus olmasını diliyorum.
Sevgiyle…
FEVZİ GÜNENÇ, 24.11.207
x
ARKA TAŞ:
ARKA TAŞ: Orta Asya' da
savaşın ok ve yay ile yapıldığı dönemlerde Türk
savaşçılar, arkalarından gelebilecek bir saldırıyı önlemek için, sırtlarını bir
ağaca, kayaya ya da taşa vererek, ok atarlarmış.
Atalarımız genelde bozkır hayatı
yaşadıkları için bu sırt dayanan nesne genelde bir taş veya kaya olurmuş. Yıllar
sonra bu sırt dayanan taşın ismi ARKA-TAŞ
ya da Azerbaycan'daki hatta Antepçe’deki söylenişiyle 'ARKA-DAŞ' biçiminde
dilimize yerleşti.
Bugün bile arkadaş, güvenebileceğimiz bizi arkadan vurmayacak olan, samimiyetine güvendiğimiz kişilere verdiğimiz isimdir.
'Dostluk' kavramının zaman
içinde, insanın arkasını yaslayabileceği ve kendisini olabilecek kötülüklerden
koruyacağı fikri ile özleştirilmesi sonucu 'arkadaş'
sözcüğü 'dost' anlamında Türkçemizdeki yerini buldu!
Ey en iyi arkadaşım olan okurlarım… Sizin de sırtınız 'arka-taş' sız kalmasın...
Bu hafta “Ulusal Arkadaşlık Haftası.”dır.
Siz de bu iletiyi 'arkadaş' diye
nitelendirdiğiniz kişilere gönderin. Hatta size
gönderene bile...
Eğer bu mesaj geri geliyorsa, arkadaş çevrenizin gerçek arkadaşlardan oluştuğuna inanabilirsiniz.
oOoOoOo
Aşk ile arkadaşlık bir gün yolda karşılaşırlar. Aşk kendinden emin bir şekilde sorar:
Ben senden daha içtenlikli, daha özden, daha cana yakınım. Sen niye varsın ki bu dünyada?
Arkadaşlık yanıt verir :
“Ben, sen gittikten sonra geride bıraktığın gözyaşlarını silmek için varım.
Sevgiyle. İyi ki siz de varsınız.
oOoOoOo
Aklıma gelmişken söyleyeyim: Geçmiş hayvan öldürme bayramınız, ulusal kurtuluş bayramınız, gelecek yeni yılınız kutlu olsun. Her ne kadar bayramlar bize gerçek bayramlar olarak gelmediyse de, bir gün gerçek bayram olarak gelecekleri umuduyla kutluyorum onları.
Sizin yeni yılınızı kutlarken; emekçinin maaşına yüzde 2 zam yaparak değil, sadece vaad ederek dalgasını tutanlara, buna karşılık her aklına estikçe her şeye en az yüzde 10 zam yapanlara da, 2008’de dünyanın dar gelmesi dileğiyle, yeni yıllarını kutlamıyorum onların.
Çocuklara kitap imzalarken, satılan her kitabının o çocuğun evinden en az 10 ekmeğinin eksilteceğini düşünerek yüreği ezim ezim ezilen Yazar kardeşlerim... Nasıl olsa telif alamadığınız kitaplarınızın çocuklara karşılıksız ulaştırılabileceği zamanların özlemiyle... Sizlerin de gözlerinizden öperek tüm özel günlerinizin, güzel günler olmasını diliyorum.
G. T. 31.12.2007
x
KİTAPTAN ŞATO
Eçhel soylu baktı
ateşe atsa yanmıyor kitap
suya atsa ıslanmıyor
yırtılmıyor
çürümüyor...
İşaret parmağı gitti başına
bir ampul yandı söndü beyninde
'işte bu! dedi
on binlerce kitap getirtti
onlarca amele tuttu
çimentoydu mimentoydu derken
görkemli şatosunun
inşaatını başlattı...
Kitaptan şato
çok geçmeden
yükselecekti
yüksele yüksele
gökdelen olacaktı...
ama o da ne!
Daha ilk kor dizilmemişti ki
yandı kitaplar
ilk yağmurda ıslandılar
yırtıldı
çürüyüverdiler...
Canım kitaplarım
eçhel soyluya malzeme olmamak için
kendilerini öldürdüler..
(Güncelleme, 4.2.2008)
x
FIRAT
Delice akar bir suydun zamanında
nice nice canları bedeninde uyuttun
durulmuş bir göl oldun sonunda sn ey nehirlerin nehri
Fırat Fırat, sen Fırat oldun olalıberi
.
Delice akar bir suydun zamanında
Nice nice canları bedeninde uyuttun
hiç böyle üzülmemiştni gari
yapabileceğin özge bir şey yok artık sevgili Fırat
Ağla bari...
Ağla sevgili Birecik kenti
ağlayın bir zamanlar sallarla insanları ve yükleri
Antep toprağından Urfa toprağına taşıyan SAL işçileri
Sizin yerinizi alan Birecik köprüsü de ağlasın
güzelim Fırat’ımı tepeden izleyen
on bin yıllık Birecik kalesi de
sen de ağla o kaleyi ev tutan
sen ey sevgili son kelaynak
sen de ağla…
Harran toprakları ağlıyor
giderek tuzlanmasına
verimsizleşmesine ağlıyor Şanlıurfa’mın
acı biberleri, İsotları yetiştiren topraklar
ayşekadın fasulyeleri
kokusu kırk gün sonra çıkan sarımsakları
dahası ağıyor…
Ağla içinde bıçağımı yitirdiğim Diyarbakır karpuzu
Hatay’ın topatan kavunları
Ağlayın ağamın bağışladığı topraklarımda
ektiğim ürünümden bire on değil
ona bir alamadığım hasatlar karalar bağlayın
halinize hepiniz, hepiniz ağlayın…
verimli Nizip toprağında
her yıl bire bin veren ben fıstık sen de ağla
bu yıl hiç ürün veremedim diye küşümlen
küşümlen küşümlenebildiğin kadar…
Ben ağlayamıyorum
kurumuş göz pınarlarım da onun için
Yerime siz ağlayın...
Oy için, iktidar için
araştırmadan, incelemeden
yapılan hizmet(!) ler sonucu
koca barajlar kuruldu.
sulama kanalları açıldı ama
bu topraklarda ürün alınamayacak artık
aşırı sulamaların sonucu
tuzlanmadan ötürü
bu topraklarda artık bitki yetişmeyecek..
İşte budur halkımın halı
biz yitirdik varımızı yoğumuzu
ey güneydoğu uşağı
kazandı ama biri, kazandı barajlar kıralı.
İşte bütün bu nedenlerledir ki
bağrına bas ta ateşten kor'u
Ağlasın herkes, herkes gibi
Sen de ağla ey şiirimin bahtsız okuru.
FEV.
x
SEVDA BÜYÜCÜLERİ
Hepimiz bir şeyin peşindeyiz. Ne olduğunu bilmediğimiz bir şeyin. İyi ki bilmiyoruz neyi aradığımızı... Bilseydik, böylesine sürer miydi coşkumuz? Örneğin Zeliş Yenge’m. Bilseydi eğer Zafer Amcam’ın ona tattırdığı acıların peşinde olduğunu... Bilseydi o acılarsız edemeyeceğini...
Zeliş yengemi çok severim. Hiç bir zaman dayanamam onun ağlamasına. O ağlayınca yeryüzü sarsılır; ağaçlar meyvelerini çürütüp yere düşürür; baharlar kışa dönüşür...
“Say bakalım parmaklarınla Cancığım. Kaç olmuş senin bu amcan denen eşkiyanın kırdığı cevizlerin sayısı?..” diyerek yakınmaya başlamıştı yine Canım Yengem, gözlerinden inciler akıtarak.
“Dilrüba mıydı, neydi adı?.. İlki o güzellik yoksulu, evde kalmış kız kurusu. Kara peçe kaçkını karı... Ben inanmayayım, diyorum ya, sen gel de el acısını kendine şenlik yapan, ağzını büzemeyen komşulara sor. Dün peçesini aralayıp yüzünü göstermeyen haspanın, bugün göstermediği, ellettirmediği yeri kalmamış senin bu kötüler İlahı Amcan. (AMCAN-A OLSA GEREK...)
O karı karalamasıyla bugün bile fingirdeşip dururmuş. Erkek olsam, yüzüne bakmaya. iğrenirim. Amcan ise beş batman balla yenmeyecek denli çirkin karıları bile kucaklayıp durur. Yalan mı?”
Gönlü hoş olsun, diye başımı sallardım.
“İkincisi keranedeki, bin erkeğin artığı Pembe karı...
“Pembe evlendi ya yenge...”
“Evlendi evlendi Can çocuk. Hem de tövbe etti dört kıblenin dördüne. Ama bacağına özge erkek bacağı değen karı yemin mi tutar? Ah ah! Hangi kınalı kuzu kuyruğunu kurtarabilir Amcan gibi hain kurttan? İki, de sen hele.”
“İki...” diyorum.
“Üçüncüsü saz kızı Eleni. Yağ tulumu, yüz elli kiloluk Yarım Ay Eleni. Peşinde koşadursun hele senin ahmak Amcan onun da... Saz kızları, gider beş paralık garson kırıntılarının altına yatar da, iliğini kemiğini sömürdüğü, Amcan gibi salaklara koklatmaz bile tırnaklarının ucunu. Üç mü?”
“Üç.”
“Sonra Fıstıkçı Seher denen o kaknem karı, Göçmenlerin Süheyla... Meryem, diye biri varmış bir de. Adı o mübarek Hoca Hanım’ınkine benzeyen... Meryem adına kurban olasıca... Ya güvendiğimiz dağlara kar yağdıran, Ayperi denen, Cücüğün şu fingirdek komşu kızına ne demezsin?.. Kaç oldu?
“Beş... diyorum.
“Yok yedi oldu kuzum... diye karşı çıkıyor.
“Ben beşten sonrasını bilmiyorum ki daha.”
Tatlı tatlı gülüyor. Sarılıp canına sokuyor beni.
“Kaç olduysa... Bunlar bizim bildiklerimiz. Kimbilir daha bilmediğimiz kaç tanesi var. Söyler misin Can yavrum, ben nasıl baş edebilirim bunca yangın karıyla? Hangi birinden kurtarabilirim kocamı?..”
Bulutlu gözleri ışıyor.
“Ama duuur... Ben yapacağımı biliyorum. Demin sözünü ettiğim o Meryem Hoca... Sevda büyüleri yaparmış. Kocaları karılarına yakar, özge karılara karşı erkekliğini bağlarmış adamların. Seninle gideceğiz onun Kürtepe’deki evine. Sen de göreceksin o mübarek kadını...
Tüm kederini atmıştı üstünden.
“Bu kez yuvanı yaptım Zafer!..” diye şakıyıp durdu bütün gün.
Zavallı Zeliş Yengem. Zafer Amcam sadece kendisini sevsin, diye büyücü büyücü dolaşıp dururdu. Hiç birinden de yarar sağlayamamıştı o güne dek. Bu kez de bir şey elde edebileceğini ummuyordum. Ama bunu söyleyemezdim ona.
Zafer Pazarı’nda işler yoğunlaşmıştı. Amcam yeni bir çırak almıştı dükkana. İsmet Abi’ydi o. İşi çabuk kavradı. Yükünün çoğunu aldı Amcamın omuzlarından. Çok seviyordu İsmet Abi’yi Amcam. Aralarında öpözge bir giz var gibiydi. Bu gizi sonunda öğrendim.
Sıcak bir yaz günüydü. Üçümüz de tembel tembel oturuyorduk dükkanda. Ben tahta kürsünün üstünde uyukluyordum. Amcamla İsmet abi fıs fıs bir şeyler konuşuyordu.
“Ula İsmet, bu senin bana ayarladığın yavru... Adı ne demiştin?.. “
“Büyücü Meryem, usta.”
“Ula hem büyücülük yapıyor, hem o işi mi?”
“Büyücülük işin gösterişi usta. Anlasana... Büyücü bir karının böyle işler yaptığını kim aklına getirir. Parayı ikincisinden götürüyor.”
“İyi valla... Eee... Ne zaman buluşacağız onunla?”
“Ne aman istersen usta...” Gülüyordu İsmet. Her zaman gülerdi zaten.
“Bu cuma buluşalım, ha? Öğlen... Herkes namaza gittiğinde... El ayak çekilmiş olur. Biz de işimizi rahat görürüz.”
“Tamam usta, söylerim.”
“Sen de benimle gelirsin, değil mi? Sokağın başında gözcülük yaparsın. Bir yaramazlık filan olursa...”
“Islıkla seni uyarırım usta.”
“Erkek adamsın sen valla İsmet. Dondurmalı baklavayı hakkettin.”
Uyuyormuş görünerek bütün söylediklerini dinlemiştim can kulağımla. Bu Meryem, o Meryem olmalıydı. Yengemin mübarek Hoca Hanım’ı... Kürttepe’de oturan İsmet, Amcamla aralarını buluyordu komşusu Büyücü Meryem’in. Ödülleniyordu o yüzden çırağımızı Amcam da. “Baklavalı dondurma ha...” diye geçirdim içimden kıskanarak. “Görünsünüz siz...” Sonra da oracıkta gerçekten uyuyakalmışım.
Uyandığımda Amcam yoktu dükkanda. İsmet Abi oturmuş, sessiz sessiz Pekkos Bill okuyordu.
“Uyandın mı Can’cığım?.. diye gülümsedi doğrulduğumu görünce.
“Uyandım...” dedim kabaca. “Dondurmalı baklavanı yedin mi?” diye de iğneledim onu.
Şaşkın, bakakaldı.
“Ne baklavası? Ne dondurması? Dondurmalı baklava olur mu hiç!”
“Ne bileyim, Amcam’a sor!”
“Sen düş gördün herhalde...” diye yine gülümsedi. Öylesine gerçek gibi söylüyordu ki... Düş gördüğüme ben de inanır gibi oldum sonunda.
O yüzden hiç bir şey anlatmadım Zeliş Yengem’e. Ama yine de bir kuşku vardı içimde. Akşam yalnız kaldığımızda, Meryem Hoca Hanım’a öbür gün gideceğimizi söyledi Yengem.
“Ne günü oluyor öbür gün?” diye sordum.
“Cumartesi,” dedi.
“Yok, yarın gidelim,” diye önerdim.
“Neden? Bir bildiğin mi var yoksa?”
“Bildiğim filan yok. Yarın, kutsal Cuma günü. Öğlen... Daha iyi tutar o zaman büyü.”
“Haklısın...” diye konuştu Yengem.
Cuma sabahı, rahatsızmışım gibi davranıp yatağımdan çıkmadım. Amcamın sevecenliği tuttu. Elini gezdirdi alnımda.
“Tuh...” dedi. “Hastalanacağını bilseydim izin vermezdim İsmet’e. Benim de önemli işim vardı. Artık çaresiz kapatacağız bir iki saatliğine dükkanı. Yine de iyileşirsen öğlene doğru gel Can yeğen...”
“Tamam,” dedim. “Başıma çektim yorganı.
+++
Amcam’ın ardından gülerek fırladım yataktan. Yengemle bir güzel kahvaltı yaptık.
Öğlene yakın evden çıktık. Kürttepe’nin yollarına dizildik. Sora sora bulduk Büyücü Meryem’in evini. Yengem kapıyı çalmak için sabırsızlanıp duruyordu. Bense elimden geldiğince geciktirmeye çalışıyordum onu.
Gözüm sürekli sokağın öbür başındaydı. Ama ne Amcam, ne de İsmet görünüyordu ortalarda. Yengemi azıcık daha geciktirebilmek için numara yaptım. Acı duyuyormuş gibi bir ses çıkartarak olduğum yere çöktüm.
“Ne oldu yavrum!” diye kaygıyla atıldı üstüme yengem.
“Sanırım ayağım burkuldu.”
“Ah, senin burkulan ayağına kurban olayım... Dur oğuşturayım, öpeyim de geçsin...”
İncindiğini söylediğim ayağımdaki ayakkabımı, çorabımı çıkarttı.
“Acıyan yerin neresi Can gülüm?..”
Gülmemek için kendimi zor tutuyordum.
“Şurası...”
Oğuşturmaya, öpmeye başladı sol ayak bileğimi. Gözüm hep sokağın başındaydı. Sonunda gördüm onları. Geliyorlardı. Ayakkabımı çorabımı kapıp hemen yerimden fırladım. Elinden tutup köşe başına sürükledim yengemi.
“Ne oluyor sana!” diye şaşkın şaşkın bana bakıp duruyordu.
“Saklan... Sus da olacakları izle Yenge...” diye fısıldadım.
“Ne olacağı?..”
“Gelenlere bak...”
“Aaa! Zafer bu! Yanındaki oğlan da kim?”
“Yeni çırağımız İsmet Abi.!
“Ne arıyorlar burada?”
Kıkır kıkır güldüm.
“Belki Amcam da büyü yaptıracaktır Meryem Hoca’ya...”
Sesimizi kesip beklemeye başladık. İsmet Abi sokağın başında kalmıştı. Amcam gelip Büyücü Meryem’in kapısında durdu. Sağına soluna bir iki bakınıp, kimsenin görmediğini anlayınca kapıyı vurdu.
Bir kadın sesi duyuldu az sonra.
“Kim o?”
“Benim... İsmet’in ustası...”
Kapı açıldı, bir el uzandı. Amcamı elinden tutup içeriye çekti.
Gördükleri karşısında gözleri ayrılmıştı Yengem’in.
“Ne yapacaklar bunlar, burada böyle?”
“Amcam Büyücü Hoca Hanım’ı sevecek...” diye güldüm.
“Olamaz! Böyle bir şey olamaz!” diye konuştu yengem. Ağlamaklıydı. Başını iki yana sallayıp duruyordu.
“Vay Zafer vay!.. Vay Meryem Hoca vaaay! Hocalığa kurban olasıca oropsu Meryem vaaay!.. Ben şimdi dünyanın kaç bucak olduğunu göstermez miyim size!
“Gel...” dedi elimden çekerek.
“Dur Yenge... O yanda gözcüsü var. Sokağın bu başından çıkalım.”
Öbür yana yöneldik. Yengem önde, ben elimdeki tek çorap, tek ayakkabımla ardında, koşturmaya başladım.
Uzunçarşı’ya çıkınca, bir esnafa karakolun yerini sordu yengem. Adam eliyle ötedeki, bir yapıyı gösterdi. Onlar konuşurken ben çorabımla ayakkabımı giyindim.
Az sonra karakolun önündeydik. Kapıda gür bıyıklı bir bekçi uyukluyordu.
‘Hişt hişt, Bekçi Baba!” diye onu dürttü Yengem. Bekçi gözlerini araladı.
“Ne istiyorsun bacım?”
“Kalk kalk, zina var!”
“Ne zinası! Kimmiş zina yapan?”
“Kocamla Kınalı Meryem! Büyücülük mü ne yaparmış kadın...”
“Kınalı Meryem mi? Büyücü mü?... Allahallaah...” Ayağa kalktı. “Gel bakalım ardımdan. Komserime de anlat bunları.”
Derdini komisere de anlattı Yengem. Konuyu öğrenince köpürdü Komiser.
“Vay, benim bölgemde fuhuş ha! diye bağırdı. “Hem fuhuş, hem büyücülük!.. Okudum senin canına Kınalı Meryem!.. Sedat, düş peşime...”
Pantolonu belinden aşağıya düşmüş, kısa boylu bir polis memuru:
“Baş üstüne Komserim!” diye selam çaktı. Pantolonunu beline çekip tabancasını yokladı. Düştü peşimize.
Şimdi dördümüz, koşarcasına yürüyorduk. Sokağın başında İsmet Abi bizi polislerle görünce, ıslık çalarak Amcamı uyarmayı unutup tabanları yağladı, kaçtı.
Büyücünün kapısına gelince durduk. Komiser de, kısa boylu Polis de tabancalarını çıkartmışlardı. Kapıyı çalmaya bile gerek duymadılar. Komiser Amca bir omuz vurdu, kapıyı arkaya yatırdı. Oda kapısını da bir tekmeyle açtı.
İçeride, bir yer yatağının üstünde, çırılçıplaktı Amcam’la Sevda Büyücüsü Meryem. Korkudan ayrılmış gözlerle bize bakıyorlardı.
“Tuh ulan sana!” diye Amcam’ın yüzüne tükürdü Komiser. “Tuh ulan sana da karı! Çabuk, giyinin reziller!..”
Elleriyle önlerini kapatmış giysilerine saldırmıştı ikisi.
“Yine iyi günüme denk geldi...” diye konuşuyordu Komiser onlar giyinirken. “Yoksa boynunuza ip bağlar, sizi çırılçıplak dolaştırırdım sokaklarda...”
“Aman, kurbanın olayım, dolaştır Komserim...” diye yalvardı Yengem. “Akyol’da da dolaştır, Mektebüssü’nde de, Eblehan’da da... Dolaştır ki cümle aleme rezil olsun bu utanmazlar, bir güzel...”
“Sus kadın!” diye onu azarladı Komiser. Sustu Yengem. Amcam giyinmiş, yengeme yiyecekmiş gibi bakıyordu.
Şimdi yeniden karakoldaydık. Önce Amcamın ifadesi alındı. Hemen oracıkta bir hikaye uydurdu Amcam:
“Aslına bakarsanız benim zamparalıkla filan işim yoktur Sayın Komiserim. Karım çok kıskanç bir kadındır. Yolda yürürken gözüm herhangi bir kadına ilişse, “Aha, bu senin dostun!” diye tutturur. Günlerce, haftalarca ağzımızın tadını kaçırır. Güya beni kadınlardan soğutturacak. Bunun için sevda büyücülerine tonla para yatırır. Bu kez ona bir ders vereyim, dedim. Güvendiği büyücülerin de ne haltlar karıştığını görsün, umudunu kessin istedim onlardan...”
“Atma...” diye güldü Komiser. Beni gösterdi. “Sen bu mavalları şöyle bebelere yuttur. Kendince bir şeyler yazdırdı daktilonun başındaki polise. İmzalattırdı Amcama. Sonra da koluna bir güzel damga vurdu. “Haydi, bundan sonra zamparalık yap da göreyim seni.”
Sıra Sevda Büyücüsü’ndeydi. Ona döndü Komiser.
“Eee... Söyle bakalım Kınalı Meryem... Nasıl gidiyor bu büyücülükle orospuluk bir arada böyle?”
Boynunu büküp yere bakmakla yetindi Meryem.
“Biliyor musun?..” diye sözünü sürdürdü Komiser. “İşi büyücülük yönünden ele alırsak, en az içerde iki yıl yatarsın. Fuhuş yönünden ele alırsak gideceğin yeri biliyorsun...”
Gözlerinde bir sevinç ışıltısı yanıp söndü o anda amcamın.
“Yeter artık! Ne yapacaksan yap!” dercesine bakıyordu Komisere Meryem’se.
“Kız Kınalı, ağlayıp sızlansan, yalvarıp yakarsan daha kolay olacaktı işim. Şimdi söyle bakalım, gerçekten anlıyor musun bu büyü işlerinden?”
“Anlıyorum elbet...” dedi Meryem kısaca. Anlaşılan keraneye düşmektense, hapiste yatmayı seçiyordu.
“Değil mi ki anlıyorsun, yap bakalım bana da bir büyü. Şimdi sen yitik filan da bulduğunu, nerede neler olup bittiğini de gördüğünü öne sürersin belki...”
“Her bir şeyi de yaparım Komiserim.”
“Yap da görelim öyleyse...” diye konuştu Komiser alaycı alaycı. “Söyle bakalım şu anda benim karı evde ne haltlar karıştırıyor? O da senin gibi heriflerle oynaşıyor mu yoksa?”
“İçi su dolu kalaylı bir tas getirsinler, bakayım...”
Kapıdaki bekçi komşu esnafların birinden bulup getirdi Kınalının istediği su dolu kalaylı tası. Suyun içine gözlerini dikip uzun uzun baktıktan sonra konuşmaya başladı Meryem.
“Ey Ciiin... Geldiysem suyu dalgalandııır...” Hepimiz de gözlerimizi tastaki suya dikmiştik. Öbürlerini bilmem ama, su bir an dalgalanmış gibi göründü bana. Ya da öyle sandım. Sözünü sürdürüyordu Büyücü Meryem. “Hoş geldin ey Ciiin... Beni mahcup etme, bu büyük devlet adamına. Sorduklarıma doğru yanıt ver. Görmek istediklerimi göster bana...”
“Gösterecek mi?” diye yine alaycı alaycı sordu Komiser.
Başını salladı Meryem. “Neyi görmek istiyorsan şimdi sor bana?”
“Dedim ya... Benim karı?..”
“Dar bir sokak görüyorum. Senin sokağın mı bu?” Bütün sokakları dardı o sıralar Antep’in.
“Eh, o kadar dar değilse de...”
“Sac kaplı bir kapı... Kapının üstünde aslan başlı bir tokmak...” Memurların oturableceği denli iyice evlerin kapıları saç kaplıydı hep, aslan başlı dökme sarı tokmağı olurdu hepsinin de.
“Doğru be...”
“Genç bir kadın görüyorum...”
“Eh, o kadar genç değilse de, öyle sayılır. Güzelce mi bari? Eğer öyleyse, kuşkusuz benimkidir.”
“Güzelce... Saçları ondüleli...” Ondüle saç modaydı o sıra ama Komiser bunu düşünecek yerde değildi.
“Yanında bir erkek var mı? Sen onu söyle!”
“Var!..”
Komiserin soluğu kesilmişti.
“Ne yapıyorlar! Öpüşüyorlar mı?”
“Tam olarak öyle değil, kadın erkeği öpüyor...”
“Yalan!” diye bağırdı Komiser.
“Yalansa iki gözüm önüme aksın...”
“Kız, nasıl bir erkek bu? Çabuk söyle!..”
“Kısa boylu, zayıf...”
“Kaç yaşlarında?”
“Yirmi filan...”
“Ooo... Ağzının tadını biliyormuş bizim karı.”
“Belki de on yedi, on sekiz...”
“İyi bak...”
“Daha da küçük olabilir...”
“O iki olmasın...”
“Belki...”
“Saçları da sarı mı?”
“Sarı...”
Bir kahkaha patlattı Komiser. Rahatlamıştı.
“Kız benim oğlan bu be!”
“Bilmem... Cinime sorayım istersen?”
“Yeter yeter, gerekmez... Kalpten öldürecektin beni rezil karı. Sen bundan sonra gideceğin yerdeki orospuların falına bakarsın.”
Sonra ciddiyetini takındı. Kınalının ağzından ifadesini yazdırıp ona parmak bastırttı. Polise döndü. “Bunu zühreviye götür, muayene ettir, rapor al.”
O, polisle çıkıp gitmiş, Amcam, yengem ve ben evimize de dönmüştük. O gece evde hiç kimse birbiriyle hiç bir şey konuşmadı.
Ertesi sabah Zafer Pazarı’nda her şey önceki günler örneği, dün hiç bir şey olmamış gibi başladı, sürdü.
Amcam, komiserin “utanç duysun” diye koluna bastığı damgayı saklayacağına, önüne gelen arkadaşına gösterip böbürleniyordu. Başına gelenleri de kahkahalarla anlatıyordu.
“İyi oldu benim için bu iş,” diyordu. “Her gün Kürtepe’ye gidip gelmek zor olacaktı. Kuş uçtu, gelip omumuza kondu. Sağolsun sebep olanlar...” Sözün burasında, gözünün ucuyla bana bakıyordu.
“Pembe Kız evlenip gittiyse, işte yerine daha iyisi geldi. Kınalı Meryem... Kimse kapmadan gidip Tolalı Ana’yla konuşayım... Bir Dost Gecesi Şenliği düzenleyeceğim ki, dost düşman parmağını ısırsın...”
Akşam eve döndüğümde bütün bunları anlatmıştım Zeliş Yengem’e.
“Yanlış ettik Can çocuk, yanlış...” diye iç çekti Yengem. “Adamı cezalandıralım, derken ödüllendirdik. Ben ona buna değil, yanılgıma yanıyorum. Abdestinde namazında bir kadındır, evliyalara karışmış ulu bir kimsedir, diye gittik, karşımıza bir orospu çıktı... Kocamızı bize bağlasın, dedik, meğer bizden önce kendine bağlamış kahrolası...”
Yanık bir türkü gibi söylüyordu bunları. Saat sarkacı gibi iki yana sallanıp duruyordu. Giderek hızlandı, hızlandı sallanışları. İyice kendinden geçti Yengem. Ne oluyordu, aklını mı kaçırmıştı yoksa!..
Neden sonra yavaşladı, durdu. Uykudan uyanmış gibiydi. İrileşmiş gözlerimi görünce gülümsedi.
“Korkuttum mu yoksa seni güzelciğim?..”
“Hı hı...” diyerek başını salladım.
Kucakladı, öptü beni. Saçlarımı okşadı.
“Geçti artık, geçti...” Ardından sel gibi yaşlar boşandı gözlerinden. Göz çukurlarından yanaklarına süzüldü gözyaşları.
Sonraki günlerde hep ağladı Yengem. Kimi zaman göklere, bulutlara, güneşe, aya, yıldızlara sızlanıyordu, ağlıyordu. Yapabileceği tek şey buydu.
x
AĞLAMA KÜÇÜK ANNEM
Ülkem en büyük kaosa sürüklenirken herkes senin başına taktığın şeyden söz ediyor küçük annem, küçük ablam, küçük kız kardeşim...
Bir ben olmayayım istedim konuya değinmeyen. Benim de payım olsun istedim cadı kazanının altındaki ateşi parlatmada.
Şunun için: Bugün sesimi yükseltmezsem, yarın sıra bana da gelecek... O ateş beni de yakacak…
Seni gördükten sonra karar verdim bu satırları yazmaya. Günlük yürüyüşümden dönüyordum. Bir park sırasına tek başına oturmuş, sessizce ağlıyordun.
Niçin ağladığını merak ettim. Yüreklenebilseydim gelip sana sorardım. Söyler miydin bilmiyorum. Yüreklenemedim.
Kendimce nedenler aradım gözlerinden akan incilerin nedeni hakkında. Başında herkesin son günlerde diline sakız ettiği turbanın vardı. O turban mıydı acaba seni ağlatan?
İki arada bir derede mi kalmıştın?
Kederinden mi gözyaşları döküyordun, yoksa sevincinden mi?
Az ötendeki bir sıraya oturup yüreğime akan bir kaç dizeyi aktardım kağıda. İşte şiirim:
AĞLAMA KÜÇÜK ANNEM
Senin canın istemez mi hiç
essin rüzgarda saçların
istemez misin gün ışığı görsün
kafatasının üstündeki deri’n
güneşten nasibini alsın saç diplerin...
Onları hep yalnız kaldığında
aynanın karşısında mı göreceksin?
giderek yaşlandıkça
ağardığına bakarak tek tek
ağlayacak mısın yine böyle
bir başına, sessizce…
Ağlama küçük anne
at başından o süslü çaputu
savrulsun saçların yelde…
İzin verme küçük annem,
politikacıların senin sırtından pirim yapmasına
Neresi güzel o güzel saçlarını senin
çuvala geçirilir gibi
boyalı, cicili bicili kumaşlara mahkum etmenin.
Evet, bu bir moda.
bu modaya sen de uyma
hep varsılların hakkı değil
modaya uymak elbette.
ama senin bir turban almak için
nelere katlandığını biliyor mu onlar acaba?
Turban piyasasında bugün
katrilyonlar dönüyor küçük annem.
seni de bu katrilyonları oluşturan
müşteriler sınıfına sokmak istiyorlar.
en adi, amerikan bezinden boyanmış turban bile
50 milyon sadece…
Bir milyar liralık olanları da var
İki milyarlık olanları da…
görmezden gel onları hele
kaç lira harçlık alıyorsun babandan günde…
Her sabah evden çıkarken?
bir lira mı, iki lira mı, üç lira mı?
en kötü türbandan birini edinebilmek için
kaç gün duracaksın yemeden, içmeden…
Oysa sen
ördüklerin içinden
en güzel olanlarına layıksın….
enin de için gidiyor
o bir milyarlık iki milyarlık türbanlardan
birini almak için.
Yoksul bir babanın kızısın sen…
yetseydi gücü
en iyisini
esirgemezdi senden…
Ağlama
bu moda da geçecek…
saçların
ruh kadar özgür olması gerek…
Saklamak için değildir saçların…
güzel günler gelecektir belki yarın
belki daha yakın
Ağlama küçük annem
biliyorum, sen de biliyorsun
namus ölçüsü değildir saçların.
FEV, 18.2.2008 (G. T. 25.2.2008)
x
HASAN ALİ YÜCEL
(BENİM GÜZEL TÜRKLERİM)
Hasan Ali’nin bizlere en güzel armağanı Can Yücel oldu.
Eğer yaşam, yazmama izin verirse, “Benim Güzel Gazianteplilerim/Gaziantep’in İnsan Tarihi” yazılarımdan sonra “Benim Güzel Türklerim”i yazmak isterim. Elbette ki bunların başında gelenlerden olacaktır Hasan Ali Yücel.
Hasan Ali’nin Türk halkına en güzel armağanı dünyaya gelmesini sağladığı oğlu, büyük şairimiz Can Yücel’dir. Onun bize tek armağanı Can mı? Değil elbette. Türkiye Cumhuriyetinin çağdaşlaşması açısından eğitime en büyük katkıyı yapan kişidir o.
Yücel, sadece Milli Eğitim Bakanı olduğu dönemlerde hizmet etmemiştir eğitimimize. Muhalefetteyken bile sonsuz güzel katkılarda bulunmuştur. Onun öldüğü gün İsmet İnönü’nün şu demeci kulaklarımdan hiç çıkmaz:
“Hasan Ali Yücel’in eğitimimize yaptığı hizmetlerden daha mürekkebi kurumayanlar bile çoktur.
Onu bana ilk sevdiren bir köy öğretmeniyle ilgili anısıdır:
Öğretmen okulunu yeni bitiren genç bir öğretmen atandığı köye gider, göreve başlar. Köye gelirken yanında bakanlığın bir buyruğunu da getirmiştir. Bu buyruğa göre, öğretmenler çalıştıkları köyde istedikleri araziyi devlet adına alacaktır. Orayı ekip biçecektir. Geliri kendisine ait olacaktır.
Genç öğretmen arar tarar, uygun bir arazi bulur. Ama sahibi burayı satmak istemez. Neden? Çünkü o cumhuriyetin neslini hala kurutabilmeyi başarmadığı köy ağalarından biridir.
Ağa arazi satar mı hiç? Ağa arazi alır. Öğretmenle tartışırlar. Ağa, “Git başını en büyük taşa vur “ der. Bir öğretmen için baş vurulacak en büyük taş kimdir? Milli Eğitim Bakanıdır. O da oturur bir dilekçe yazar. Olanları anlatır bakana.
Dilekçe Milli Eğitim Bakanının eline geçtiğinde, Hasan Ali Yücel tüm işlerini bir yana bırakır, atlar özel bir uçağa. Söz konusu olan köye iner. Sorunu çözümler, döner. Arazi artık devletindir. Öğretmen orayı ekip biçecektir.
Burada söz konusu olan bir öğretmene arka çıkmak değildir. Bir köy ağasını küçük düşürmek değildir. Devletin prestijini korumaktır. Devlet bu böyle olacak diyorsa, böyle olmalıdır. Ayrıca, devletin öğretmenine sahip çıkması da az güzel şeylerden değildir elbette ki…
Bu öyküyle aşık olduğu Milli Eğitim Bakanımın bir mimar olduğunu öğrenen çocuk kalbim o zamanlar daha da coşmuştu. O Köy Enstitülerinin Baş Mimarıydı. Köy Enstitüleriyle ilgili yazımı 17 Nisanda bu ölmemesi gereken kuruluşun öldürüldüğü günün yıldönümünde yazacağım.
Hasan Ali Yücel’in dev hizmetlerinden biri de Türk Klasikleri ile Dünya Klasiklerini okurlara kazandırması olmuştur. Yüzlerce Ciltlik kitap Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları arasında çıkmıştır. Bu kitaplar, onlarca Milli Eğitim Bakanlığı Yayınevinde, sudan ucuz denilebilecek fiyatlarla okurlara sunulmuştur.
Ben de çocukluğumdan başlayarak yararlandım o kitaplardan. Kendirli Kilisesi ile Şimdiki Öğretmenevi’nin yeri eskiden Halkevi’ydi. Gaziantep’in Milli Eğitim Bakanlığı Yayınevi, Halkevinin karşısındaydı. Boyumdan yüksekteydi vitrini oranın. Kitapları görebilmek için ayaklarımın ucuna basarak yükselirdim.
Beş kuruşluk, on kuruşluk harçlıklarımla bile çok kitap almışımdır oradan. Yayınevinin müdürü Mazhmahorlu Hüseyin Gül’dü. Güleç bir insandı bu güzel insan. Kitapları daha çok sevmenizi sağlardı onun sevecenliği.
Biz yine bu eserleri bize kazandıran büyük insana dönelim: Cumhuriyet aydınlanmasını yaratanların en seçkinlerinden biriydi Hasan Ali Yücel. O aynı zamanda şair, yazar, felsefeci, araştırmacı gibi çok yönlü bir kişiliğe sahipti.
Yücel 1923 yılında, İzmir’de çalışan 26 yaşında genç bir öğretmendir. Atatürk İzmir’e bir toplantıya geldiğinde, orada Atatürk’e sorar:
“Bir yanda modern eğitim, bir yanda medreseler… Bu ikili eğitim daha ne kadar sürecek Paşam?”
Bu soru Atatürk’ün çok hoşuna gider. “Bu, senin gibi özverili öğretmenlerin çabalarına bağlıdır çocuk. Sizlere güveniyorum, inanıyorum. Bu güven ile inanç umarım ki istediğimiz sonucu çok yakın bir zamanda yakalayacaktır.”
Yücel, yokluklar içinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti tarafından 1927 yılında bilgisini görgüsünü artırmak için bir yıllığına Fransa’ya gönderilir. 1933 yılında Cumhuriyetin genç bir müfettişidir.
Atatürk’ün ölümünün hemen ardından 28 Aralık 1938’de Milli Eğitim Bakanı olur. Bu görevde 7 yıl 7 ay 7 gün kalır. Karşı devrimin bütün azgınlığıyla Cumhuriyet aydınlanmasına karşı harekete geçildiği bir dönemde, artık yapabileceği bir şey kalmadığını görmenin acısıyla bu görevinden 5 Ağustos 1946’da istifa ederek ayrılır.
Hasan Ali Yücel’in görev yaptığı yıllarda yapılabilenlerden bazıları şunlardır;
“1939 yılında Birinci Yayıncılık Kongresinin toplanması,
10 yıllık Yayıncılık sergisinin açılması, Güzel Sanatlar Dergisi’nin yayınlanması,
Tercüme Bürosu kurularak Dünya Klasiklerinden 496 yapıtın Türk Diline çevrilerek yayınlanması,
1940 yılında Köy Enstitülerinin kurulması,
İslam Ansiklopedisi, Tercüme Dergisi, Teknik Öğretim Dergisi’nin yayımlanması, 1941 yılında Gramer Komisyonu’nun kurulması ve çalışmaya başlaması,
Tarih Belgeleri Dergisi’nin yayınlanması,
1942’de Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nün kurulması,
1943’de Kadın Ev Dergisi’nin yayınlanması,
1944’de Türkçe Sözlük yayınlanması, İstanbul Teknik Üniversitesi’nin açılması,
1945’de Anayasa dilinin Türkçeleştirilmesi ve Ankara Tıp Fakültesi’nin kurulması, Türkiye’nin UNESCO’ya katılmasının sağlanması,
1946 yılında Üniversite Yasasının çıkarılması,
Ankara Üniversitesi’nin kurulması...”
Hasan Ali Yücel, görevden ayrıldıktan sonra da kültür hizmetlerini sürdürerek Ulus ve Cumhuriyet gazetelerinde yazarak ve halkını aydınlatmayı sürdürdü.
1956–1960 yılları arasında İş Bankası Yayın İşlerini yönetti. 1960'ta bu görevini de bıraktı. Bu dönemde sağlığı iyice bozuldu. 26 Şubat 1961 sabahı, İstanbul'da misafir olarak kaldığı Prof. Dr. Tevfik Sağlam'ın evinde yaşama veda etti.
Hasan Ali Yücel’in şair oğlu Can Yücel babasını şu dizelerle anlatıyor.
HAYATTA BEN EN ÇOK BABAMI SEVDİM
Hayatta ben en çok babamı sevdim.
Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk
Çarpı bacaklarıyla – ha düştü, ha düşecek
Nasıl koşarsa ardından bir devin,
O çapkın babamı ben öyle sevdim.
Bilmezdi ki oturduğumuz semti,
Geldi mi de gidici – hep, hepp acele işi!
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi.
Atlastan bakardım nereye gitti,
Öyle öyle ezber ettim gurbeti.
Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
40’ı geçerse ateş, çağ’rırlar İstanbul’a,
Bi helallaşmak ister elbet, diğ’mi, oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oy’nunu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu.
En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin,
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim.
Hayatta ben en çok babamı sevdim
Can Yücel
(Fevzi Günenç, G. T. 26.2.2008)
x
SALİH’İN ÖLÜMÜ İLE BALTA’NIN GÜLÜŞÜ ÜSTÜNE DÜŞÜNCELER
Şair arkadaşım Mehmet Salih Saraçlar’ın yaşamını yitirdiğini öğrendiğimde şaşkına döndüm. Ölümü hiç bu kadar yakınımda duyumsamamıştım bugüne dek.
Oysa daha bir iki saat önce, yazar dostum Halil Eyüpoğlu ile konuşurken, sanki ölümle dalga geçiyordum. Ağabeyiyle tanıştırmıştı beni o daracık “Palyaço Mağazası”nda Halil.
Hiç de dar gelmiyordu bize Palyaço. Yüreklerimiz genişti ne de olsa. Konu ölümden açılmıştı.
Söz arasında:
“Benim cenazemi “Eyüpoğlu kaldıracak,” demiştim. “Can baş üstüne ,” demişti o da. “Senden önce yola çıkmazsam… Çıkacak gibi olursam da vasiyetini vasiyet edeceklerim bulunur elbet…”
Daha önce de vermişti bu sözü. Alevi törelerine göre ölmek güzel olacaktı galiba…
Öyle bir törende bulunmuştum. İstanbul’da, Karacaahmet’te. Cemevinde… Can arkadaşlarımdan Yazar Battal Pehlivan’ı yitirmiştik. Cemevinin bahçesine bir tabut konulmuştu.
Tabutun içinde cansız yatıyordu Battal. Başı çiçekler arasındaydı. Yüzü gülüyor gibiydi. Çevresinde dolaşarak son “hoşça kalış”ta bulunuyordu yakınları.
Yanına geldiğimde durmuştum. Eğilip alnını öpmüştüm. Buz gibiydi. Daha önce de öpmüştüm alnını Battal’ın. Hiç böyle soğuk değildi sağken. Ateş gibi yanardı. Bu kez yanan benim dudaklarım olmuştu.
Battal Pehlivan’ı bilmeyenlere bildirmek isterim: Kara, kirli, yağlı sakallı yobazların yazarlarımızı diri diri yaktıkları Madımak yangınında canını kurtarabilenlerden biriydi arkadaşım.
Canım Küçük Ablam Lütfiye Aydın gibi, sevgili eşi Cafer Can Aydın gibi… Bu Aydın karı koca, çok zor da olsa yaşam sarmaşığına tutunup kalmayı başarabilmişlerdi, yangın sonrası.
Battal yapamamıştı. Temmuz yangınının ardından yüreklerimizi yakarak el sallamıştı bize.
Bugün öğleyin, Pek çok tarihi kalıtlarımızın yok edildiği gibi kendi giden, adı kalan, yerine simgesel bir maket yapının yapılması bile çok görülen “Başkarakol”umuzun bitişiğindeki Yeşil Camiye gideceğim. Orada yitiklerimizden biri bizim. Yalnız insanlarımızı mı yitiriyoruz?
Yeşil Camide Mehmet Salih Saraçlar’ın cenaze namazını kılanlar arasında saf tutacağım. Namaz kıldığıma (bu bir cenaze namazı da olsa) ilk kez tanık olanlar şaşıracaklar. Umurumda mı?
Akşama Hacı Bektaş Veli konserine çağrılıyım. Böyle yerlere çağrılırız biz. Ne işimiz var Anadolu Basın Birliği balosunda?.. “Bakan gidinceye kadar içki yok”la kendilerini sınırlandırabilenlerin buluşmasında?..
Atatürkçü Düşünce Derneği’nin balosu mu? O başka, Atatürk’üm için, Cumhuriyetim için düzenlenen her buluşma çağrısına, ölse ölüsü gider Fev’in.
Buraya kadar ölüm üstüne bugünkü sözlerim. Güle güle git Salih. Ölüler gülebilir mi bilmiyorum, ama benim içtenlikli dileğim, duam bu.
Şimdi gelelim gülüşlere.
Sevgili, saygın ustam Avukat Hayri Bilge Balta’nın yürek durması geçirdiğini yazmıştım. Ekspres de yazdı haber olarak. Yüreğim ağzımda izledim olanları, olacakları.
Her gün aradım. Cebi de, evindeki iki telefonu da yanıt vermedi uzun zaman. Sonunda ulaşabildim, Balta ustamın yarım yüzyıldan beri yanından ayrılmayan güzel eşi Meliha Ablamıza… Ayrıntıları öğrendim. Artık korkulacak bir şey kalmadığını duyunca sevindim.
Üç kez ölmüş, üç kez elektrik şokla diriltilmiş canım ustam. Sonra da yüreğine pil takılmış. Kim bilir ne zor işlemlerden geçmiş.
Canım yandı onun canının yanıp durduğunu duydukça. Yandı durdu canım…
Ey Koca Bilgem, öbür dünyayı da gördün sonunda. Hem de üç kez. “Hani gidip de dönen yok ki…” diyorlardı “…bu son seferinden…”
“Cehennemde odun olmaz” diyordu geçtiğimiz gün bir dost. Kimdi? “Oraya giderken odununu kendisi götürür insan…”
Söylenen gibi mi oralar Ustam? Düşünüldüğü gibi mi gerçekten? Kimler odun götürmek gereği duymuştu sırtında hamal yüküyle? Kimler gerek görmemişti bunu yapmaya?...
Bir tuhaf adamım ben. Herkes kendini cennette görür düşünde, bense cehennemde gördüydüm geçenlerde. Ne var ki cehennem bildiğim cehennem değildi.
Bırakın katran kazanlarını, dayanılmaz ateşleri… Soğuktu bile, aksine. Dayanamayıp bağırdım. “Buranın yöneticisi uyuyor mu? Üşüyoruz, ateşleri niçin yanmıyor cehennemin”..”
Düş işte. Fev düşü bunca olur.
Salih’imin ölüm haberini almadan önce bir telefon konuşması yapmıştım akşamüstü Bilge Ustamla. Sesi sonsuz sağlıklı geliyordu Ankara’dan. Gülüşerek konuştuk onunla.
Evet, gülüyordu ustam. Gülmez mi? Hakkı yok mu buna? Eğer o üç şokun üstesinden gelmeseydi, şimdi kendisi değilse bile ağlayan biz olacaktık. Gülüyordum bu yüzden.
Bilge Balta’m organlarının kalan yüzde 25’ini kullanarak sürdürüyordu o sonsuz hareketli yazım yaşamını son günlere dek. Bu oran yüzde 15’e düşmüş yürek durmasını atlattıktan sonra.
Ne büyük bir irade! Yüzde 25’lik bir enerji kaynağından, normal insanlara göre yüzde bin ekinlik gösterebiliyordu…
Şimdi?
Şimdi, yüzde 15’lik yaşam erkiyle bu etkinlik oranı bir kat daha arttı. Eksildikçe çoğalıyoruz, yalan değil!
Sağlığın daha azalmasın sevgili Ustam! O şen kahkahalarını duyalım hep. Hep duyalım! Hep hep!..
Fevzi Günenç, 3.12.2006
+
Sevgili Fevzi,
Önce sevgi.
Sen beni, gerçekten seviyorsun…
Takdir ettim sevgini…
Övgülerin sayesinde yaşama dönüyorum.
Yaşamalı, yaşamalı…
Bir tane de olsa sevenin var ya diyorum…
Özden sevgin için teşekkür ediyorum…
Şimdi kal sağlıcakla, Sevgiler sana…
Hayri Balta, 3.12.2006
x
ONLAR BOZACAK BİZ YAPACAĞIZ
Eğer dünyada, sayısı az bile olsa, güzel insanlar da bulunmasaydı, sanırım yaşam çekilmez olurdu. Şu söz akıma geldikçe hüzünlenirim hep:
“Güzel insanlar, güzel atlara binip gittiler…”Bu dünya sanki sadece çirkinlere, kötülere kalmış gibi bir izlenim verir bana bu söz. Ama hemen bir ışık belirir gözlerimin önünde. Renklenir yeniden dünyam. Bir güzel insan bana der ki:
“Umutsuzluğa kapılma! Bak, ben gitmedim…”“Bu güzel insanlardan birini tanımış olmak beni de güzel insan yapan etmenlerdin biridir,” desem yeridir. Mehmet Yeten’di o güzel insanın adı.
Atmışlı yılların başıydı. Düzici İlköğretmen Okuluna taze öğretmen olarak atanmıştım. Öğrenciliğimde acımasız öğretmenlerin elinden az çekmemiştim.
Benim gözümde nerdeyse bütün öğretmenler acımasızdı. Sırf gürültü yapıyorlar diye, örneğin Kadir Öğretmenden az sıra dayağı yememiştik. Hem de hiç suçumuz günahımız olmadığı halde. Tek suçumuz, aşırı yaramazlık yapan bazı arkadaşlarla aynı sınıfta okuyor olmamızdı.
Öğretmenliğim boyunca bir tek öğrenciye, parmağımın ucuyla dokunmadım. Onları susturmaya çalışmadım. Susan öğretmenler değil, konuşan öğretmenler yetiştirmemiz gerektiğine inandım hep. Bunu öğretmişti bana öğretmenlerim.
Yıllar sonra yanılmadığımı anladım. Kendileri yüzünden sayısız sıra dayakları yediğimiz sınıfımızın en yaramazları, gün geldi o sessiz, uslu öğrencilerden çok daha iyi öğretmenler oldular.
Mehmet Yeten Müdürümüzü gerçek yüzüyle tanımam, bir olay nedeniyle oldu. Sınıfımızın en yaramazlarından biri Hasan’dı. Ele avuca sığmaz biri çocuktu. Durmadan muzurluklar yapardı. Bu davranışlarıyla bizi güldürdü hep. Ama o gülücüklerin bize kaça patlayacağını sezerdik. Çünkü Bizi güldüren o davranışlar öğretmenlerimizi hiç de güldürmezdi. Özellikle de Kadir Öğretmeni…
Kadir öğretmen niçin bu kadar sertti bunu bir türlü anlayabilmiş değilim. Acaba öğrenciliğinde öğretmenleri onu çok mu ezmişti? Ben de çok ezilmiştim, en çok da kendisi tarafından. Ama bugün o ezilmişliğin acısını öğrencilerimden çıkartmayı aklımın ucuna bile getirmemiştim.
Düziçi’nde de onun benzeri bir öğretmenle tanıştım. Kerim Öğretmen… Öğrencilere karşı tek yöntemi sertliğe başvurmaktı Kerim Öğretmenin.
Ona davranışlarının yanlış olduğunu anlatmaya çok çalıştım ama başaramadım. Çünkü o benden kıdemliydi.
Kerim, öğrencileri kendi yöntemiyle cezalandırmakla yetinmez, sonra da kulağından tutar, müdürün karşısına çıkartırdı. Ondan da ceza almasını sağlamak için diller döker dururdu.
O olay patlak verdiğinde oradaydım. Derse girme zili çalmıştı. Öğrenciler sınıfa girmişti. Öteden koşarak Hasan geldi. Sınıfa girdi, kapatmak için kapıyı usulca itti. Fakat kapı öylesine bir gürültüyle çarpıldı ki… Camlar şangur şungur yere indi.
Öyle usulca itilmeyle o çarpma oluşamazdı. Muhakkak pencereler açıktı. Cereyan oluşmuştu. Kapı o yüzden hızla kapanmıştı. Cam da bu yüzden kırılmıştı. Nitekim kapıyı yeniden açıp içeriye girdiğimde yanılmadığımı anladım.
Kerim Öğretmen nöbetçiydi. Koridorda dolaşıyordu. Gürültüyü duyunca koşarak geldi.
“Hangi hayvan yaptı bunu!” diye bağırdı.
Hasan utanarak ayağa kalktı.
“Ben yaptım öğretmenim…” diye mırıldandı. “İnanın ki isteyerek yapmadım. Ben kapıyı yavaş itmiştim ama…”
Öğrenciler işin kaza olduğunu anlatma yarışına girmişti. Ama onun tanıklara kulak verdiği yoktu. Ben karışmak zorunda kaldım.
“Çocuklar doğru söylüyorlar Kerim Bey,” dedim. “Olan kazaydı.
“Sen bu işe karışma arkadaş!” diye konuştu, beni azarlarcasına. “Sen bunları bilmezsin. Suçu işlerler, sonra da aklamaya çalışırlar. Bozacının tanığı şıracıdır yani anlayacağın…”
Olayı gördüğümü söylediysem de onu inandıramadım. Kerim Öğretmen, Zavallı Hasan’ı dövmeye kalkıştı. Önüne çıktım.
“Eğer bunu bir suç olarak görüyorsanız, müdüre ya da disipline başvurmalısınız. Sizin dayakla ceza vermeye hakkınız yok!”
Sanırım sözlerimi biraz da bağırarak söylemiştim.
“Vay vay vay… Acemi kuşa bakın. Başımıza savunma avukatı kesildi…”
Böyle söylemesine rağmen, yine de sindi. Hasan’ı kulağından tutmasa da Müdüre götürdü. Ben de düştüm peşlerine.
Kerim öğretmen, Müdüre olanları, bire bin katarak anlattı. O zaman söze karıştım. Söylediklerinin doğru olmadığını söyledim. Olayın bir kazadan ibaret olduğunu anlattım.
Müdürden de umudum yoktu doğrusu. Çünkü Kerim Öğretmen Hasan’ı öyle suçlamıştı ki, kim olsa yargısız infazda bulunurdu.
Ama Müdürümüz Mehmet Yeten beni şaşırttı. Kaşlarını çatmamıştı. Gözlerini ayırmamıştı. Sopayı kapıp Hasan’ın üstüne yürümemişti. Aksine çocuğun yanına yaklaştı. Kısa saçlarını okşadı.
“Sen ne diyorsun bu işe Hasan?”
“İnanın isteyerek olmadı Müdürüm. Ben de anlayamadım, kapı birden öyle nasıl şiddetle kapandı… Oysa o kadar yavaş kapatmıştım ki…”
“Sen sınıfına git yavrum. Olur böyle şeyler…”
Hasan şaşırmıştı.
Ben şaşırmıştım.
Kerim Öğretmenin gözleri büyümüştü.
“Onu cezalandırmayacak mısınız!” diye sertçe sordu.
“Bakın Kerim Öğretmen…” diye söze başladı Müdürümüz Mehmet Yeten. Cezacı öğretmeni bile öylesine yumuşak öğütlüyordu ki…
“Bunlar çocuk… Koşacaklar, oynayacaklar kıracaklar… Biz sabırlı olacağız. Onlar kıracaklar, biz yapacağız… Böyle böyle öğrenecekler kırmamayı, yapmayı...”
Gözlerim yaşarmıştı. Sarılıp ellerinden öpesim geldi. İşte Türk öğretmeni buydu. İşte Başöğretmen buydu!
İnanır mısınız, o sihirli cümle, Kerim öğretmeni bile değiştirdi. Keşke benim öğrencilik yıllarımda da Kadir Öğretmenimizi böyle yola getirecek güzel sözler söyleyen bir müdürümüz olsaydı...
x
Eren Bilge’den mektup var
Avukat Hayri Balta’nın yazarlığına, Kurtuluş adlı Gazetemi çıkartmaya başladığım 25 Aralık 1968 yılından beri tanığım.
O yıllarda bazı kalemşorlar, bu dört bebe sahibi aile babasının "çocukları aç kalsın" diye kolları sıvamışlar, aleyhinde ver yansın etmekteydiler.
Yapılan olumsuz yayınlar sonucu onu çalıştığı işlerden atıyorlardı. Balta ise “çocuklarım aç kalmasın” diye odacılık, arzuhalcilik bile yapmaktan kaçınmıyordu. Ne var ki bunlar bile çok görülüyordu ona.
Balta bir yandan Emin Kılıç Kale’nin felsefe okuluna devam ederek kendini geliştiriyor, müzik alanında edinimler sağlıyor, bir yandan da ekmek savaşı veriyordu.
Ama bütün bunlar da yetmiyordu ona. Toplumdaki "ur"lar rahatsız ediyordu onu. Dokunmadan edemiyordu o urlara. Alıyordu kalemi eline makaleler, öyküler şiirler yazıyordu.
Önceki gün köşeme bir yazısını almıştım sevgili ustamın. Çok mutlu olmuş. Bana yazdığı iletide bu mutluluğunu dile getiriyordu. O mutluluğu sizlerle paylaşmak istiyorum. Söz Avukat Hayri Balta’nın, işte o ileti:
Teşekkürler Günenç dostum,
Önce sevgi sundum...
Anlaşılan biz sesimizi senin yazıların içinde duyurabileceğiz Gaziantep'e,
Acaba Gaziantepli gazete sahipleri bundan pay çıkarmayacak mı kendine...
İyi kötü Gaziantep'e bir düşün adamı yazar yetişmiş...
Bir kaç yobaz okurun tepkisi üzerine bu düşünürün yazıları kesilmiş...
Elli yıldır yazarım; Ankara'da, Gaziantep'te...
Bir kere olsun dava açılmamıştır aleyhimde.
Bunun utancı yetecek Gaziantep'teki gazete sahiplerine...
Kraldan fazla kralcı bu bizim Gaziantep'teki gazete sahipleri.
Kendileri kor gazetelerine sansürleri, sansürcülerden iyi...
Geçmişte Güner Samlı'nın, Fevzi Günenç'in çıkardığı gazetelere baksınlar...
Öyle Gaziantep caddelerinde gazeteciyim diye caka satmasınlar...
Gazeteci dediğin yalnız haber satmaz, ilan, reklam yayınlamaz
Laiklik tehlikede iken, Ortaçağ'a özlem artmışken,
Karanlığa bir ışık da kendisi yakmadan, yatağında yatamaz...
Neyse sen yazılarıma beğenince
Yazılarım giriyor gözüme
Beğendiğin yazılarımı
Bir kere daha okuyorum dikkatlice...
Yazının sonunda "Erem" demişsin Eren deyeceğine
Onlarca takma ad kullandım,
Son takma adım: EREN BİLGE...
Şimdi kal sağlıcakla,
Selamlar sana…
Sevgilerimle,
Eren Bilge, 21.3.2008
x
DEĞERLİ ABİCİM,
SELAMÜN ALEYKÜM.
BİZ İSTANBUL ÇATALCA HİSARBEYLİ KÖYÜNDENİZ.
FEVZİ GÜNENÇ 1960 YILLARDA BİZİM KÖYÜMÜZDE ÖĞRETMENLİK YAPMIŞ İNTERNET ADRESİ VEYA CEP TELEFONU LAZIM…
ÖĞRETMENİMİZLE GÖRÜŞMEK İSTİYORUZ.
GÖKSEL, 28.3.2008
+
Sevgili Eren Bilge Ustam...
Ne kadar çok sevindim yukarıdaki iletiyi aldığıma, bilemezsin... Ah, bir de "selamünaleyküm" diye başlamasaydı... Sanırım senin hayranlarından biri vasıtasıyla buluşacağız köylülerimle. Ne var ki, bana ulaşmak için seçtikleri yazım "Uyuyan bir ulus olmayalım..." başlıklı yazım da senin sitenden alınmış.
Bu hayranların senin sitenin takipçileri olmasaydılar, ben de köylülerimle buluşamayacaktım.
"Selamünaleyküm"ün anıları vardır bende. Bir gece yarısı İstanbul'un Harbiye’sinde, bir büfeden sigara alacaktım. Sigaraya köle olduğum geçmiş yıllarda... "Selamünaleyküm..." demiştim büfeciye. "Bir Maltepe verir misin?"
Adamda ses yok.
"Sigara istiyorum, diye üstelemiştim. Samsun..."
"Samsun yok..." dedi adam, lütfen zahmet ederek.
Oysa karşı rafta dizi dizi Samsun vardı. Sabırlı davrandım.
"Öyleyse Maltepe ver," demiştim.
"Maltepe de yok!" demişti.
Orada gördüğüm her sigaranın adını söylemiştim tek tek, sabırla...
O da hepsine aynı sabırla yanıt vermişti:
"Yok..."
"Peki o raftakiler ne!" diye bağırmıştım sabrıma yenilerek o zaman.
Kendisi benden daha da iyi bağırmıştı:
"Var, hepsi de var ama sana yok. Selamünaleyküm, diyen kimseye sigara yok burada..."
Sonra sora sora anladım ki, adam Hırıstiyan bir Ermeni'ymiş.
Bu kadar tutucu bir gâvura rastlayabileceğim hiç aklıma gelmezdi. Gülerek anlatmıştım ona "Selamünaleyküm"ün dilimize pelesenk olduğunu. Aslında benim hiç işim yoktu Türkçe olmayan sözcüklerle.
Ahbap olmuştuk bu tutucu gavurla. O gece sigaramı alabildim. Zehiri içime derin derin çektim. Doyasıya sıvayabildim akciğerimin deliklerini katranla, biraz daha...
Sonraki günlerde de bir daha ağzıma almadım sigarayı da, bu Arapça selamlaşmayı da...
"İyi geceler..."
"Günaydın!"
"Tünaydın..."
"Bu vakitlerin hoş olsun..." gibi güzel dilekler varken ne anlama geldiğini bilmediğim "selamünaleyküm"le ne işim vardı benim...
Bana "Selamünaleyküm"le başlayan iletiyi yollayan Göksel delikanlıya telefon açtım. Kendisine yanıt yollayacağımı söyledim. Beni hatırlayan, hatırlamayan tüm Hisarbeyliler’e esenlikler diledim.
Dahası, Hisarbeyli köyünde yaşadıklarımı yazdığım "Ben Öğretmenken" adını verdiğim anılarımı da e-maille kendilerine yollayacağıma söz verdim.
O da öğrencilerim olan babasının, amcasının, dayısının benimle görüşmek için can attıklarını söyledi. İstanbul'a gidince köylerine bekliyorlarmış...
Seve seve gideceğim Hisarbeyli'ye, ilk İstanbul buluşmamda. Umarım "selamünaleyküm"le karşılamazlar beni. Çünkü ben böyle bir selâmlaşma öğretmemiştim onlara. Sonradan öğrenmiş olmalılar. Belki de zorunluluktan...
Zorunluluktan böyle selamlaşmayı öğrenen, selamın ardını getirerek bunu yaşam biçimine dönüştüren niceleri var. Bunlardan biri de benim bir çok yakınım, dayımın torunu. Adını vermeyeceğim şimdi. Babası adam gibi adam...
Kendisi ise "selamünayeyküm"le karşıladı beni, oturduğu makamda. Nedenini merak ettim. Küçük bir iki sorudan sonra öğrendim öğreneceğimi. Oğullarının birinin adı Mehmet Akif'miş, ikincisinin adı Necip Fazılmış. Kızının birinin adı Merve ikincisininki Tuba... Karısı da kızı da türbanlıymış.
Kendisi o malum zat-ı şahanelerinin okullarında okumuş, yurtlarında yatmış. Okuduğu okulu bitirince de, aynı kişilerce eli yüzü düzgün türbanlı bir kızla evlendirilmiş. Bu önemli makama yerleştirilmiş. Demek ki bunlar yıllardır çocukları okutuyor, adam ediyor, kadrolarına dahil ediyorlar. Sonra da onlara istediklerini yaptırıyorlar.
Adamın biri, biz "kadrolaşmıyoruz!" deyip dursun. Korkarım yarının en önemli mevkileri hep onların yerleştirdiği, hep onların emirlerini yerine getirecek robotlarla dolacak.
Sevgimle, saygımla...
Fevzi Güneç, 29.3.2008
x
ATATÜRK DEVRİMLERİ NEREDE UYGULANIYOR?
Bir ülkede çekilişler, kumar, yarışmalar ne zaman yoğunlaşır? Ekonomik denge bozulunca…Gaziantepli deyimiyle, Türkiye çizgiyi kappeni kırdı. Oturup gülmekten özge umarımız kalmadı, ağlanacak halimize. Oldu olacak gelin biz de sizinle iki sorulu bir bilgi yarışması yapalım.
Benim yarışmadan maddi çıkar sağlayamazsınız ama tv’dekiler çok kazançlı iş… Bilenlere, sözüm ona paralar onar milyar onar milyar, yüze milyar yüzer milyar dağıtılıyor.
TÜRKİYEDE HAZAR GÖLÜ MÜ VAR?
Hele bir de soruların basitliğine bakarsanız, kazanmamanız söz konusu bile olamaz. Ancak yarışmaya katılmanız o kadar kolay olmaz. Önce çok sayıda kontür kemiren bilmem kaçlı telefonlarda bir sınavdan geçmeniz gerek.
Burada amaç sizi söze tutup, dağıtılanın on katını sizden araklamaktır. Neyse, geçelim… Buna, bile bile lades diyoruz nasıl olsa.
Dünyanın her yerinde böyledir: Çaresiz insanların dinden ve kumardan başka umarları olamaz?
AZILI KOMÜNİST NE DEMİŞTİ?
Hani şu canavar bilim adamı, pis komünist Marks var ya… İşte o, şöyle açıklamıştı zamanında kumarı: Kumar oynamak, arkadaşınızın cebine elinizi atarak onun parasını çalmaktır.
Kumar, bir bulgur çuvalının içindeki tek habbe pirinci gözünüzü yumarak bulma umudundan başka bir şey değildir… Üçkağıtçılıktır, dolandırıcılıktır… Bizde devlet oynatır.
Dün bu yarışmalardan birini izledim. Hazar gölünün hangi kentimizde olduğunu sordular. Yarışmacı bayan bizi aldı Asya’ya, Hazar denizine götürdü. Elazığ’da bir Hazar gölü olduğunu yok saydı.
Hem de ukala ukala (Burada Öz Türkçe olan “çokbilmiş” sözcüğü nasıl da cuk oturuyor!) gülerek… Kahroldum. Evet, bu işin sadece izleyicisi olmak zor galiba. Ülkemizde artık insanların, bilgi yarışmasına katılanların bile, bilgiyi ne kadar önemsemediklerini görerek kendi etinizi yiyorsunuz.
KAÇ PADİŞAH HACI OLDU?
Neyse bu acıyı burada bırakıp ödülsüz olan kendi yarışmamıza dönelim biz. Sorulardan birincisi: Osmanlı devletinde kaç padişah hacca gitmiştir?
Sizi yormayacağım. Yanıt: Hiç birisi… Sanırım devletin paralarının Arap ellerinde miras yiyen hayırsız evlatça harcanmasına göz yummamış yurdunu, ulusunu bugünkü politikacılarımızdan çok seven padişahlarımız.
Her yıl hac marifetiyle ülkemizden Suudi Arabistan’a katrilyonlarca nakit aktığı yetmiyormuş gibi, beş on yıldır da başımıza umre modası çıktı.
Haydi bakalım, evde evlatlarını “nan”a muhtaç bırakıp Arabistan’a para yemeye… Bir daha, bir daha bir daha... Harcayalım hep birlikte birkaç katrilyon daha… İflah olur mu bu memleket?
ARABİSTAN MI TÜRKİYE Mİ?
Soru iki: Kendi kurtardığı yurtta, kurduğu Türkiye cumhuriyetinde bile oy hesabı nedeniyle istismar edildiğinden artık uygulanmaz hale gelen Atatürk devrimleri hangi ülkede uygulanmaktadır?
Bunu da mı bilemediniz? Yine yormayacağım sizi. Yanıtı gelin bu kez Basın Yayın Enformasyon Dairesi Eski Genel Müdürü Cemil Ünlütürk’ten alalım yanıtı:
1) Suudi Arabistan'da türbe, yatır yoktur, yasaktır. Bunlar olmayınca doğal olarak ziyaretleri de yoktur.Ramazan aylarında sözde yatırlara kısmeti açılsın diye genç kızlar, sağlığı için dua edenler, dallara ağaçlara bez bağlayanlar gibi ilkel görüntüler de yoktur. Böyle davranışlar gericilik, CAHİLİYYE devrinden kalma putperestlik addedilir.
ALLAH’A ORTTAKLIK KOŞANLAR
2) Suudi Arabistan'da Peygamberimize ait olduğu söylenen SAKAL-I ŞERİF, HIRKA-I ŞERİF, DENDAN-I ŞERİF gibi ziyaretler yoktur. Böyle davranışlar gericilik ve ŞİRK ''ALLAHA ORTAKLIK'' addedilir.
3) Suudi Arabistan'da imam, müezzin gibi din görevlileri ülkemizdeki gibi devlet memuru statüsünde değillerdir, devlet bütçesinden bu kişilere maaş ödenmez. Allah için yapılan görevin karşılığında para almak ayıp sayılır ve yasaktır.
4) Suudi Arabistan'da biri çıkıp da MEDYUM olduğunu iddia ederse o kişinin kellesi hemen gider. Medyumlar Türkiye 'de açık oturumlarda konuşuyor, sözde şifa ( ! ) dağıtıyorlar. Gazetelerde sütunları var...
TARİKATLAR ÜLKESİ OLDUK
5) Suudi Arabistan'da Nakşilik, Nurculuk,
Fethullahçılık vs. vs. gibi Atatürk'ün
ölümünden sonra zuhur eden tarikatlar da yoktur, onların şeyhleri de, müritleri
de...cemaatleri de… Neden bu tarikatların şeyhlerinin biri bile o şeriat
ülkesine gidip de yerleşmez ?... Yerleşmez değil , hatta oraya hiç
uğramamışlardır ? Yoksa kelle korkusu mu ?...
6) Suudi Arabistan'da KIZ İMAM HATİP LİSESİ
yoktur. Bu komik bulunur, çünkü
İslamiyet’te kadından imam olmaz.
BAYANLAR İÇİN CAMİ YAPTIRALIM
(Buradaki şu ekleme benden: “Her konuda kadının adı olmayan, yeri sofrada bile öküzümüzden sonra gelen, kendilerine sadece çarşafın, türbanın içine gömülme izni verilen kadınlarımıza karşı maşallah bu konuda çok cömertiz.
Onları var olmayan kadın camilerimize vaiz olarak yetiştiriyoruz. Haydi gayret yöneticiler işte akıl size: Sıvayın kolları, şimdi de kadın camileri kuralım… Cenneti kesin garantileriz bu defa…
DİN ALIP DİN SATARIZ…
7) Suudi Arabistan'da nazar boncuğu, okunmuş su, nazara karşı geyik boynuzu, üzerlik vs. gibi şeyler de gericilik ve şirk addedilir, yasaktır.
8) Suudi Arabistan'da Cami gibi ibadet yeri kompleksleri altında, bünyesinde market, dükkan vs. bulunamaz. Dinin ticarete alet edilmesi sayılır.
Elbette size bir şeriat ülkesinin övgüsünü yapmadım. Sadece bir şeriat ülkesinde bile yasaklanan bazı şeylerin ülkemizde serbestçe nasıl uygulandığını hatırlatmak, güzel dinimizin nasıl sömürüldüğünü vurgulamak istedim.
BUNLARA PRİM VERMEK İNTİHARDIR
Yukarda yazdıklarımın doğru olup olmadığını DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI’NDAN sormanız mümkündür.
Netice olarak:Atamızın sağlığında yasakladığı kimi şeyler onun vefatından sonra TÜRKİYE’DE serbest, ŞERİAT ÜLKESİ SUUDİ ARABİSTAN’DA yasaktır. İŞTE ÇARPICI OLAN DA BUDUR! “
Buyurun cenaze namazına. Elbette ki cenaze ülkemizdir, ülkemizle aynı zamanda halkımızdır. Yani biziz. Benim, sensin, biziz, sizsiniz… Öldüren kim? Ülkeyi bu hale getirenlere oy verenler… Bir tür intihar değil mi yaptığımız bu iş?
Hani İslamiyet’te intihar günahtı?
Fevzi Günenç, 13.5.2008
x
ELLERİ ÖPÜLECEK BİR MUSTAFA
Önce Yalvaç Ural’ın şu iletisine kulak verelim:
”Bir ‘Büyük Adamlar Ansiklopedisi’ hazırlasam, ön sıraya Mustafa Güzelgöz'ü koyarım.
Bugüne kadar onunla ilgili bilgilerim, hep kulaktan dolma, orada burada duyduğum ve okuduğum yazılardan oluşuyordu. Ta ki Mustafa Güzelgöz ile ilgili bu kitap yayınlanana dek.
Onu, yaptıklarını, insan yanını artık çok iyi biliyorum. Kitabı alıp okuyacağınıza inanıyorum. Böylesine ilginç bir kimliğin ve insanlara aydınlığı eşekle taşıyan bir aydının her güzel insanın gönlünde bir yeri olacağına inanıyorum.
Bu kitap her aydının kütüphanesinde olmalı. Yaşamda bu denli güzel insanlara az rastlanır. Onların kitapları olmaz. Kulaktan kulağa söylenir adları, sonra da unutulur gider. Yalvaç Ural”
Yalvaç Ustanın sözünü ettiği bu büyük insan kimdir? Önemli bir politikacı mı? İyi bir yazar mı? Ünlü bir müzisyen, ressam ya da yontucu mu?..
Hiç birisi değil. Bir kütüphane memuru o. Elinin altına bırakılmış “yüzlerce kitabı beklesin” diye; benzeri çok sayıdaki binalardan birine kapatılmış bir kütüphane memuru.
1940-1950 yılları. Yokluk ve yoksulluk içinde yaşıyor Anadolu insanı. Karnını doyurdu da kitabı mı kaldı? Ama onun midesi kadar kafasının da doygunluğa ihtiyacı olduğunu biliyor bu kütüphane memuru.
Ona demişler ki, “Sen burada otur. Gelip kitap isteyen olursa ver, okusunlar. Başka bir şeye karışma. Aybaşı gelince de git maaşını al. Onu çoluk çocuğunla ye. Keyfine bak.”
Yok, böyle yapmamış Mustafa Güzelgöz. Rahatlık batmış ona. Rahatlık batınca bundan üstleri de rahatsız olmuş. “Ne yapıyorsun sen be adam!” diye bağırır olmuşlar. Ama o bildiğinden şaşmamış.
Kendi kendine demiş ki. “Burada raflarda tozlanan, küflenen kitaplara yazık değil mi? Bunlar okumak isteyenlerin eline ulaşmalı. Ülkemde okumak isteyip de kitaba ulaşamayan o kadar çok insan var ki…”
Böylece başlatmış serüvenini. Yıllarca kitap taşımış köylere.
Ne yapabilir ne yapabilir bir kütüphane memuru?.. Olanaklarını zorlar, bir eşek bulur. Kitaplardan bir bölümünü eşeğine yükler. Köy köy dolaşmaya başlar. Böylece başlar bir efsane.
Artık bir süre sonra onun yolunu gözleyen yüzlerce kitap kurdu oluşmuştur.
Yaşamda bu denli güzel insanlara az rastlanır. Kulaktan kulağa söylenir adları, sonra da unutulur gider. Yayınevi'nin gönlü el vermemiş Mustafa Güzelgöz'ün unutulmasına. Siz de unutmadığınızı göstermek istiyorsanız, "Eşekle Gelen Aydınlık" kitabından bir tane edinebilirsiniz.
Şimdi yaşamıyor o. Böyle güzel insanları biz zaten ancak öldükten sonra anımsarız. Üç yıl olmuş öleli. Yaptığı güzel işlere tanık olan biri: Aydın İleri isimli yazar dostumuz onun izinden yürümüş, yaşamını kâğıda dökmüş onun. Ne de güzel etmiş.
Mustafa Güzelgöz’ün güzel yaşam öyküsünü okurlara kazandırmış Mephisto Yayınevi de. Bence bir yazarın, bir yayıncının yapabileceği en güzel şeyi yapmış bu ikili.
Bu kitap her aydının kütüphanesinde olmalı. Edinmek için kitapçınıza başvurun, ısmarlayın. Daha da olmadı, internetten isteyin.
Ah, dağıttığın o kitaplardan birini de ben okuyaydım Mustafa Güzelgöz. Okuyaydım da ellerinden öpeydim.
NOT: Bizim Gaziantep’imizin de var Mustafaları. En azından ikisini tanıyorum ben. Halil Dayaç ile Mehmet Tekerlek… Yarın da onları anlatacağım.
x
Sevgili Dostlar...
“Cumhuriyetevleri” girişimi, CHP’li gençlerle kendini genç hisseden demokratik sol düşünceli insanların oluşturmak için ilk ateşi yaktıkları bir oluşumun adıdır.
Zamanın Halkevleri Türk gençlerine, Türk insanına sağlanan kültürel yararların, 1950’li yılların başında emperyalist güçlerin uşakları olan bir iktidarca yok edilmesi sonucu ülkemiz insanına en büyük kötülüklerden ikincisi yapılmıştı. Birincisi ise Köy Enstitüleriydi.
Biz Gaziantep’te bir ateş yakıyoruz. Adını “Cumhuriyetevleri” koyduk. Bu meşalelerin kentin her ilçesinde, her mahallesinde kurulacak olan “Cumhuriyetevleri”nde yanmasını hedefliyoruz.
Bir yandan oluşumu gerçekleştirmeye çalışırken, bir yandan da oluşuma tiyatroyla katkı sağlamak istiyoruz. Elbette ki en iyi katkı politik bir oyun olacaktır.
Bunun için toprağı bol olası Muammer Karaca’nın “Sana Oy Veriyorum” adlı oyununu seçtik. Bu oyunu güncel acı gerçeklerle zenginleştirerek her mahalleye, her köye götürmeyi tasarlıyoruz.
Siz Cumhuriyetevleri’nin ne olduğunu merak ederek bizden açıklama beklerken, tiyatro konusuna, aradığımız oyuna değinmemenizin nedenini, iletimizin okunamayan formatta yazılmış olmasına bağladık.
İlk iletiyi yeniden okunabilir bir biçime dönüştürerek yeniden yolluyoruz. Umarız bize katkılarınız olur.
Sevgiler.
FEV, 3.6.2008
+
Sevgili Sahnetozu Üyeleri...
Bir zamanlar toprağı bol olası Türk tiyatrosunda tuluatımızın yüz akı olan toprağı bol olası Muammer Karaca'nın yıllarca oynadığı SANA OY VERİYORUM isimli politik oyunun tekstine gerek duyduk. Gerçi bu oyunun belli bir teksti olmadığı, oyuncuların her gece oyunu yeniden başka bir şekilde oynadıkları söylenir. Ama yine de oyunun ana içeriğini oluşturan bir tekst mutlak vardır. Acaba böyle bir tekst sizde bulunur mu? Ya da bir yakınınızda, başka bir tiyatroseverde?.. Ya da nereden edinebiliriz? Bize ışık tutabilir misiniz? Lütfen yardımcı olun. Gaziantep'te başlatılıp yakında ülkemin dört bir bucağına çığ gibi yayılacak olan CUMHURİYETEVLERİ'nin tiyatro koluna sizin de katkınız olsun.
Türkiye halkına, uzaydan gelen yabancılardan bile gaddarca davranan;
Genç Cumhuriyetin varını yoğunu talan eden;
Ülkem halkını dış güçlere köle kılan;
Atatürk devrimlerine diş bileyen, onları yok etmeye çalışan;
Memleketin bütün milli değerlerini eşe, dosta, hatta düşmana satarak, kiralayarak, hibe ederek peşkeş çeken
YABANCI'ları İKTİDARDAN KOVUNCAYA KADAR tiyatroya gönül verenlerin de savaşıma katılması gerekiyor.
Yardımınız için teşekkürler.
FEV, 1.6.2008
x
TEK KURTULUŞ YOLU
Ülkem Türkiye’nin giderek uçurumun kıyısına yanaştığını içimiz acıyarak hepimiz görüyoruz. Ne var ki, ülkemi uçurumun kıyısından çekmek için çaba harcayan çok az. Çaba harcıyormuş gibi görünen bir çokları ise aslında ülkemi uçurumun kıyısından çekmeye değil, uçuruma doğru bir adım daha öteye itmeye çabalıyor.
Türkiye’nin de, bizim gibi geri bıraktırılmış ülkelerin tümünün de kurtuluşu sosyalizmden geçer. Bu ilim dalını yıllarca öcü gibi gösterenler, vurgunlarının sona ereceği korkusuyla sosyalizmin canına ot tıkamak için var güçleriyle çalışmışlar, çalışmayı sürdürüyorlar.
ELLİ BİR YIL ÖNCEYDİ
1957 yılında Pazar Postası Dergisinde ilk öykülerim yayınlanırdı. Derginin sahibi aynı zamanda başyazarı Cemil Sait Barlas’tı. Hemşerimiz olduğu için her zaman öğünç duyduğum, CSB, oğlunun kendisi gibi sosyalizme değil, emperyalist amaçlı çıkarcıların ekmeğine çanak tuttuğunu görseydi, kahrından bir kez daha ölürdü herhalde.
O yıllarca Cemil Sait Barlas’ın yazılarını okumadan geçemezdim. Hiç unutmam, o yazılardan birinin başlığı şöyleydi:
“Türkiyenin tek kurtuluş yolu sosyalizmdir.”
Yıl 1957. Aradan 51 yıl geçmiş. Yarım yüzyıldan fazla. Bu arada milenyumu aşmışız. Bir bin yıla daha dalya demişiz… Ne var ki benim ülkem hep geriye götürülmüş.
Bugün sosyalizmle ilgili bir yazı okudum. Sosyalizm neyin nesidir bilmeyenler bir iyicene öğrensinler istedim. İşte yazı:
“UMUT SOSYALİZM
SOSYALİZM, 150 yıldır olduğu gibi bugün de varsılı daha varsıl, yoksulu ise daha yoksul kılan kapitalizme-liberalizme verilen en gerçekçi yanıt, sömürü düzenine karşı en gerçekçi seçenektir.
Sosyalizm, toplumculuktur. Sosyalistler, toplumun her bireyinin, başta özgürlük ve demokrasi olmak üzere insanlığın tüm evrensel değerlerine eşit biçimde layık olduğuna inanırlar. Sosyalizm, insanların siyasette, ekonomide, kültürde, sosyal yaşamda eşit şansa sahip olacakları bir düzendir.
Şans eşitliğinin olmadığı yerde özgürlükten söz edilemez; eşit olmayan birey özgür olamaz. Kapitalist düzende, düzenin sahibi olan, varoluşu sömürüye dayanan varsıl da özgür değildir, tutsaktır, kapitalist düzenin motoru olan hırsının tutsağıdır. Kendisi tutsak olan başkasına özgürlük veremez.
Kapitalist devlet de varsılların devletidir. Temel işlevi, tüm kurumlarıyla yoksullara, emekçilere, çalışan kesimlere karşı varsılların haklarını, onların varoluş koşullarını korumaktır.
Sosyalistler bu gerçeği bilerek örgütlenmeli, bu gerçeği bilerek savaşım vermelidirler.
Kapitalist düzende çalışan kesimlere, emekçilere, yoksullara verilen her türden haklar, özünde kapitalist devletin çaresiz durumlarda vermek zorunda kaldığı ödünler, sus paylarıdır. Çalışan kesimler, emekçiler, yoksullar kendilerine tanınan bu “haklar”ın, verilen ödünlerin, aldıkları sus paylarının her an geriye alınabileceklerinin bilincinde olmalıdırlar.
Savaşımla alınmayan, direnerek korunmayan hiçbir hakkın kalıcılığı yoktur.
***
SOSYALİSTLER, kendilerini özgürlükçü, demokratik, dayanışmacı, eşitlikçi bir düzene götürecek yolu yine kendileri açacaklar, bu savaşım sürecinde özgürleşeceklerdir. Bir bireyin özgür olduğuna inanması, bunu duyumsaması, sahip olabileceği en güzel duygudur. Salt bu duyguyu tadabilmek için bile bir yaşam boyu savaşım vermeye değer. Çağımızda insana özgürlük duygusunu tatma olanağı veren tek dünya görüşü sosyalizmdir.
Sosyalizm, tikelci bir dünya görüşü değildir, içinde farklı görüşlere yer vermelidir. Ancak kendi içinde farklı yöntemsel görüşler barındıran bir sosyalizm sağlıklı olabilir. Dolayısıyla 21. yüzyıl sosyalizmi sağlıklı ve güçlü olabilmek için kendi içinde çoğulcu olmalıdır. Çağdaş sosyalist örgütlenme aynı hedef doğrultusunda yola çıkan, fakat yöntemlerinde farklılıklar taşıyan “sosyalist” akımları bünyesine almalıdır. Sosyalist örgütlenmede çoğulculuk ilkesi, sosyalist düşüncenin gelişmesinde, sosyalist düşüncelerin hayatta karşılıklarını bulmasında en önemli ve vazgeçilemez itici güçtür.
Sosyalist örgütlenme, kendisini “sosyalist” olarak tanımlayan her bireyi kucaklamalıdır. Her siyasal/ideolojik düşünce gibi sosyalist düşünce de tartışarak gelişir. İdeolojiler, özgür düşünen, düşüncelerini özgürce ifade edebilen bireyler tarafından zenginleştirilir.
***
DÜNYANIN durumu da Türkiye’nin durumu da ortadadır. Nesnel koşullar son 150 yılın hiçbir kesitinde olmadığı kadar sosyalizmin lehinedir.
Dünyanın hammadde kaynakları hızla tükenmektedir. En zengin petrol rezervlerinin tüketim ömrü en fazla 50 yıldır. Hammadde kaynaklarının tükenmesine koşut olarak savaş tehlikesi de büyümektedir. Küresel emperyalizm, varolmakla çökmek arasındaki seçimini eninde sonunda 3. Paylaşım Savaşı’ndan yana yapacaktır.
Afrika kıtası kısa erimde açlıkla karşı karşıyadır.
Küresel ısınma yeryüzünde iklim değişikliklerine yol açmakta, Kuzey Kutbu’nda buzullar çözülmekte, insanlığı büyük tehlikeler beklemektedir.
Türkiye’nin emperyalizme karşı borç yükümlülükleri artmakta, aynı süreçte varsıl daha varsıllaşırken halkın geniş kesimleri hızla yoksullaşmaktadır.
Gün, umutları yeşertme günüdür. Gün, umudun nerede olduğunun bilincine varma günüdür. Gün, özgürlüğe giden yolları açmaya başlama günüdür.
Umut da, özgürlük de gelen gündedir.
Umut, sosyalizmdir.
Deniz Kavukçuoğlu, Cumhuriyet 04, Haziran 2008”
+
Teşekkürler Cemil Sait Barlas, Teşekkürler Deniz Kavukçuoğlu. Ülkesini gerçekten seven tüm okur yazarlar, teşekkürler… Şimdi çoğalma zamanıdır.
Fevzi Günenç,
(G. T. 20.6.2008)
x
HEPİMİZ GENCİZ!
Duygu sömürüsü konusunda iyice uzmanlaştı bunlar. O kadar ki, bir yandan vatan topraklarını, vatanın en değerli gelir kaynaklarını yabancılara tezgâhlayıp bir yandan da milli maçlara giderek milli duygularımızı gıdıklayanlar, halkın nabzına göre şerbet vererek onu fena halde kazıklamayı zanaat haline getirdiler.
Bu konuda o kadar da başarılı oldular ki, onlara oy veren kazıklanmışlar:
– Önlerini kesiyorlar kardeşim. Önlerini kesmeseler daha neler neler yapacak bakın görün bunlar?.. diye yazıklanıyorlar. Çok doğru… Kesmeyelim şunların önünü. Kesmeyelim de onlar bizimkini kessinler! Gerçi kestiler zaten kesecekleri kadar...
Çok doğru! Neler neler yapacaklar… Geriye dönüp bir bakalım: Görün şimdiye kadar neler yapmışlar:
Türk Telekom, Arap'ların oldu.
Telsim İngiliz'e verildi.
Kuşadası Limanı İsrail’lilere peşkeş çekildi.
İzmir Limanı Hong Konglu'lulara ikram edildi.
Araç muayene işi Alman'ın kazanım alanı oldu.
Başak Sigorta Fransız'a hibe edildi.
Adabank Kuveytli'nin eminde.
İETT Garajı Dubaili'nin.
Avea’nın geliri Lübnanlı'nın.
Petkim? Ermeni'nin. (Kazak'a sattık, dediler. Kazağı bi çıkardık.. Ermeni olduğu anlaşıldı. Evet, Ermenilere, şu kanımıza aş erenlere…)
Rakı, Amerikalı'nın.
Finansbank Yunanlı'nın...
Oyakbank Hollandalı'nın.
Denizbank Belçikalı'nın.
Türkiye Finans Kuveytli'nin.
TEB Fransız'ın.
Cbank İsrailli'nin.
MNG Bank Lübnanlı'nın.
Alternatif Bank Yunanlı'nın.
Dışbank Hollandalı'nın.
Şekerbank Kazak'ın.
Yapı Kredi'nin yarısı İtalyan'ın.
Turkcell'in yarısı Finli'nin Rus'un.
Beymen'in yarısı Amerikalı'nın.
Enerjisa'nın yarısı Avusturyalı'nı n.
Garanti'nin yarısı Amerikalı'nın.
Eczacıbaşı İlaç, Çek'in.
İzocam, Fransız'ın.
TGRT(Fox) Amerikalı'nın.
Demirdöküm Alman'ın.
Döktaş Fransız'ın.
Süper FM Kanadalı'nın.
Hepsi Türktü… Sadece 4.5 yıl önce.
Genelevleri ne zaman açık artırmaya çıkaracaklar acaba? Yoksa onları satmayacaklar mı? Bakarsınız satmazlar. Kim bilir niçin? Çok önemli...
Aziz Nesin’in bir öyküsü geldi durup dururken şimdi aklıma. Adamın biri lüks bir apartmanın sahibinden daire kiralamak ister. Daire sahibi çok yüksek kira ister. Öbürü gözünü kırpmadan kabul eder. Yahu bu kadar çok parayı nasıl veriyorsun? Ne iş yapacaksın ki burada? Diye sorar. Kiracı:
- Sana ne kardeşim, der. Bu kadar parayı verdikten sonra ne istersem onu yaparım. Randevuevi yapacağım.
- Olmaz, olmaz! Veremem.
- Niçin?
- Yahu bu apartmandaki dairelerden birinde ben randevuevi çalıştırıyorum. Şimdi bir tanesine daha izin vereyim de kendime rakip mi çıkarayım?
Neyse konumuzla ilgisi yoktu bunun.
Kurtuluş savaşında Anadolu; İngilizlere, Fransızlara, İtalyanlara, Ermenilere peşkeş çekilmiş, bölük bölük bölünerek dağıtılmak istenmişti. Mehmetçikle göğüs göğüse kavgada başarılı olamayıp geldikleri gibi gidenler bu kez kendilerine kafalarınca yandaş buldular ve her şeyimizi, her yerimizi masa üstünde kapıştılar.
Şimdi size Türk ulusunun en hayat damarına kasatura vurmaya hazırlanan aynı vatan satıcılarının bir satışından söz edeceğim.
Asıl değeri 9 (dokuz) trilyon dolar dikkat 9 milyar veya 9 milyon değil 9 trilyon dolar... ABD sadece 40 kırk milyon dolara kapatacak. Yazıklar olsun.... Kaptırana, verene susup seyredene....
Altı üstü bir mail göndermekle bu iş olmaz diye düşünmeyin lütfen. Vatanını seven herkese gönderelim, hepinizin bildiği gibi Etibank özelleştirilecek… Alıcısı Amerika! Bor işletmeleri Etibank bünyesinde. Konulan fiyat 40 milyon $. Lütfen bir daha okuyun ve lütfen herkese iletin... Yaşadığın dünyayı sorgulayamıyorsan, bari ülkeni sorgula.....
Önemli! ! ! ! ! ! ! ! ! ! ! ! ! ! ! ! ! ! ! ..
Borla çalışan araba üretildi, Türkiye kıskaçta. Arabayı bor madeniyle çalıştıracak patentli 600 proje olduğu ortaya çıktı. Türkiye, dünya rezervinin yüzde 70`ine sahip ve uluslararası teröristler Türkiye uyanmadan bu kaynağı ele geçirmeyi planlıyor.
TMMOB ÇEVRE MÜHENDİSLERİ /ODASI İSTANBUL ŞUBESİ
+
Atatürk’ün gençliğe hitabesini hepiniz bilirsiniz. Hatırlatmaya gerek var mi bilmiyorum ama ben hatırlatacağım. Gün o gündür diyorum. Hepimiz de genciz diyorum.
“Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici, bedhahların olacaktır.
Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.
Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr-ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evladı!
İşte; bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur”
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
x
CEM EVİ İBADETHANE OLAMAZ, HA?
Çarkıfelek ustası Mehmet Aali Erbil’in üst üste kaybeden yarışmacılarına yönelttiği bir yakıştırması vardır.
“Banyo yapmadan geldin buraya değil mi?..”
Satır arasına gizlenmiş olan bu kuşaktan aşağı espriye salondaki herkes kahkahalarla güler.
Almanya ile yapacağımız milli maç öncesinde öğrendim:
Maçı üst düzeyden iki politikacı da izleyecekmiş. Haberi öğrenir öğrenmez başımdan aşağıya bir kazan kaynar su döküldü.
“Aha…” dedim. “Biz bu maçı kaybederiz.”
Aptessiz namaz kılınır da banyosuz maça gidilmez mi? Kim nereden farkına varacak ki işin? Herkes benim gibi fesat mı?..
Son yazdığım çocuk oyunlarından birinin adı. Papucumun Kralı Azerbaycan’da sahneye konuyor. Kral ile Sadrazam arasında rabıta kurmaya kalkmayın sakın siz de…
Nereden geldi aklıma şimdi bu anekdotlar?
Kim bilir hangi çağrışımdan anımsadım.
“Her tarladan bir kesek” diye benimle dalga geçerdi toprağı bol olası Zeliş anacığım, sıralı konuşmadığım zamanlarda.
Kasımpaşalı hayatının en büyük gafını yaptı:
“Cemevleri ibadethane olamaz,” dedi. Bin beş yüz yıllık geleneği bir sözle yıkmak ne kadar kolaymış meğer? Aferin sana Kasımpaşalı. Yarın sen bu cem evlerini yıktırma kararı da alırsın.
Kimi politikacılara aklım ermiyor bir türlü. Milyonlarca oyu olan Alevi kesimini bir sözle karşına alıyorsun…
Nah, avucunu yalarsın bundan sonra sen alevi kesiminden oy yerine. Oysa “bir oyun nesi var, iki oyun sesi var” diyerek kimlere bile prim vermiyordun ki?..
“Desteksiz atmak” diye bir deyim vardı değil mi?
Bir de boğaz dokuz boğum muydu?
Politikacılık kolay iş değildir. Bir söz söyleyeceksin ama sözün hem gidecek yerini bulacak, on ikiden vuracaksın. Hem de sanki o taşı sen atmamış gibi olacaksın.
Bu işlerin ustasıydı Demirel.
Sahi son günlerde siyasi arenada sesi fazlaca duyulmaya başladı Süleyman’ımızın. Dahası hükümeti taşlarcasına konuşmalar da yapıyor. Niyeti ne ki ihtiyarın?
Cem evleri ibadethane değilmiş.
Alevi kardeşler camiye gidip ibadet etmeliymiş.
Bu nasıl mantıktır, anlayamadım. O zaman Yahudilere de seslensin arkadaş. “Kapatın havraları, gelin camide yapın ibadetinizi.”
Hıristiyanlara da seslensin:
“Kapatın kiliselerinizi, gelin camide ibadet buyurun. Gerçi sizin ibadethaneleriniz gibi konforlu değildir bizimkisi. Biz sizden 600 küsur yıl sonra dünyaya geldiğimiz için daha modern olur diye koltuğa kanepeye yüz vermiyoruz.
Ayrıca bizim ibadethanemize hanımımızla, gelemezsiniz. Zinhar aklınızdan bile geçirmeyin bunu. Hanımlar da ne oluyormuş? Onlar ikinci sınıf insandır. İbadethanede işleri olamaz onların.
Onlar için en büyük ibadet beylerinin ayaklarını yıkayıp buyruklarından çıkmamaktır.
Osmanlı padişahlarından hiç birinin hacca gitmediklerini biliyor muydunuz? Bunun nedenini bir türlü çözebilmiş değilim. Ama bakıyorum da, halkı kandırmaya dayalı demokrasilerde maşallah yılda iki kez Hac’ca gider oldu politikacılarımız.
Hac’ca sadece bir kez gitmenin hesabını yapacak değilim. Ama nafile namazı gibi bir de nafile haccı vardır herhalde. Bu nafile haclarının kişi başına maliyeti Türkiye Cumhuriyeti bütçesine fena dokunmaktadır.
Haccı nereden çıkardın şimdi diyeceksiniz? “Benim kâbem insandır” diyordu değil mi Hacı Bektaş Veli.
Yakıldığımız yıl 1993’de, çağrılı olmama karşın gidememiştim Sivas’a, Madımak yangınına 2 Temmuzda. Bu yıl gidiyorum. “İnsan”a gidiyorum… Gaziantep Cem evi candaşlarıyla birlikte…
Umarım bu yıl ateşle değil, güllerle karşılarlar bizleri Sivaslılar.
x
SAZ KIZI
O güne dek kadınları yalnızca çarşafların altında yaşayan erişilmesi güç yaratıklar olarak düşünen gençler, Kırkayak bahçesinde açılan sazda, onları yarı çıplak görünce şaşakalmışlardı.
Daha önceleri de vardı saz. Maarif’teydi. Nakıp Ali’nin Sazı’ydı. Güldürücü oyunlar oynarmış kadınlar, erkekler. Kantolar söyler, dans edermiş kızlar... Büyük Müzeyyen, büyük Safiye, büyük Hamiyet bile zaman zaman İstanbul’dan gelip şarkılar söylermiş.
Gençler bunları duyarlardı ama kapısından içeriye adım atma yürekliliğini gösteremezlerdi oranın. Nakıp Ali’nin Sazı’na girebilmek yalnızca varsıl beylerin hakkıydı da onun için.
Kırkayak Sazı öyle miydi ya, herkese açıktı... İçeriye girmelerine bile gerek yoktu parası olmayanların. Taş sütunların ve oklu uçlu demir parmaklıkların arasından görünürdü sahnede olup bitenler.
Ne ki önemli olan sahneyi görebilmek değildi. Bir masaya oturup programı adam adam izlerken, ufak ufak da kafaları tütsüleyemedikten sonra, ne tadı olurdu sazın? Hele bir yanına saz kızlarından birini oturtup, birazcık olsun onunla söyleşme olanağı bulmazsan! Keyfine doyum olur muydu işin?..
Program, bir dizi hanendenin sahnenin önünde fasıl geçmesiyle başlardı. Arka sırada yer alırdı sazlar. Sonra tek tek sahneye gelirdi şarkıcılar. En son Bahar Abla çıkardı ortaya. Hem şarkıcı hem dansözdü o. Gözbebeğiydi herkesin.
Bahar Abla’yı çok iyi tanırdım. Çok çok çok da severdim. Bizim mahallenin kızıydı o. Güllü Teyze’ydi anası. Amcam diyor ki, “Tombul topalak bir ufak kızdı. Kapılarının önüne oturur, yüzüne konup kalkan sineklere aldırmadan sümüğünü yalardı. “Durmadan altına işiyor” diye don bile giydirmezdi anası ona... Götü başı ortalarda gezerdi. Sonra büyüdü, toparlandı. Bir afet=i cihan olup çıktı. Herkesin yüreğini, canını yakan dansöz Bahar oldu.”
Biz çocuklar, sazın arka duvar bahçesine tünerdik. Bekçi gelip bizi kovalayıncaya dek keyfimize diyecek olmazdı.
Tek tek şarkı söyleyen kadınlar da sıralarını savmışlardı.
“Şimdi sıra Bahar ablada...” diye sevinçle seslendim arkadaşlara. Her zamanki gibi, dinleyenleri zıp zıp zıplatan bir müzikle sahneye doldu Bahar abla. En güzeli vardı yüzünde gülüşlerin. Masmavi giysileri içinde gerçek bir melekti o. İncecik, dal gibiydi. Güzeldi, güzelden de güzeldi. Kanatlarını rüzgar incitmesin diye usul usul açıp kapatan bir kelebekti.
Herkes soluğunu tutmuştu. Kadehlerin tokuşturulmasından, çatal-bıçakların tabaklara dokundurulmasından çıkan sesler kesilmişti.
Deminki oynak müziğin yerini hüzünlü bir ezgi almıştı. Sesiyle gökyüzündeki yıldızlara uzanıyordu Bahar Abla. Onlara yalvarıyordu. Sevgilisinden haber soruyordu. İçin için yanan bir kordu şimdi o. Yurtları ellerinden alınmış Kızılderililerin beyaz adama fırlattığı zehirli oktu. Körlerin gözünü açan, ölüleri dirilten Mesih’ti. Tufandan sonraki ilk zeytin dalıydı. Bakıyorsunuz herkesi alıp göğün derinliklerine yüceltiyor, orada onlara ölümsüzlük iksiri içiriyor, bakıyorsunuz kendiyle birlikte tüm sevenlerini de dağlıyor, ağlatıyordu.
Bunca mutsuzluk rakı içirtmez de ne eder adama? Sazdaki bütün kadehler kalkıyordu Bahar Abla’nın onuruna.
“Kaçııın! Bekçi geliyooor!” Bu uyarı tüm düşlerini yıkmaya yetiyor çocukların. Herkes duvardan atlayıp bir yerlere dağılıyor çil yavrusu gibi.
Ben kurtuluşu kolay yoldan, sazın içine atlamakta buluyorum. Masaların arasında şaşkın şaşkın koşup duruyorum bir süre. Sonunda Zafer Amcam’ı görüyorum. En öndeki masalardan birinde. Arkadaşlarıyla oturmuş, süzgün, mahmur gözlerini Bahar Abla’ya dikmiş, düşler içinde... Hemen yanı başında yarım dünya Eleni’si var. O da kaptırmış kendini Bahar’ın dünyasına. Amcam’ın öbür arkadaşlarının yanında da birer saz kızı oturuyor. Herkes büyülü.
“Amcaaa!..”
Tüm bakışlar bu düşlerini zamansız bölen sese yöneliyor. Sahnenin düş üreticisi Bahar Abla bile... ‘Üzgünüm Bahar Abla, kutlu sessizliğini bozdum...’ Düşündüğümü anladı mı ne! Bana gülüyor!
Gözlerini açıyor, Amcam. Beni görüyor.
“Ooo!.. Yeğen bey... Gel bakalım!” diyor usulca, kollarını iki yana açarak. Kucaklıyor, öpüyor beni. Bu saatte burada ne aradığımı sormuyor.
Arkadaşları gülüşüyor.
“Safahata erken başladı senin yeğen...”
Garson bir iskemle koşturuyor. Amcamla Yarım Dünya’sı Eleni’nin arasına keyifle kuruluyorum.
Bahar Abla sahnede ağlatmıyor artık kimseyi. Bedeninin her yanını oynatarak dans ediyor.
“Hoş geldi benim küçük kostaklim!” diyor yanağımdan öperek Saz Kızı Yarım Dünya Eleni. Ne de güzel kokuyor...
“Hoşbulduk...” demek istiyorum ama dudaklarımı açamıyorum.
“Hoşbulduk demek yok mu Yarım Dünya’ya yeğenim?” diye soruyor Amcam.
Yüz kilonun üstündeki bedenine bakıp masallardaki bir memesini sağ omuzuna, bir memesini sol omuzuna atmış dev anası değil mi bu?
“Yok ad Dunya ben. Ben ad Eleni...” diye sitem ediyor Saz kızı, Amcama.
“Dünyamsın sen benim!” diyor coşkuyla Amcam. “Dünyamın yarısısın! Tanrı, ‘Zafer kulum sevinsin, mutlu olsun,’ diye seni ta Atinalar’dan ödül olarak göndermiştir bana!”
Gururla gülümsüyor Eleni. Saçlarımı okşuyor durmadan. Vakit çocuklar için geçtir artık. Uyku basıyor bedenimi. Gözlerim kapanıyor. Eleni’nin saçlarımı okşayan elleri Bahar Abla’nınkilerle yer değiştiriyor.
Bir ara gözlerimi aralıyorum hafifçe. Kucağındayım sallana sallana yürüyen, düşmemeye çaba gösteren Amcam’ın. Bir şarkının kırık dökük ezgileri yuvarlanıyor dudaklarından. “Gökyünde yalnız gezen yıldızlar, yeryüzünde sizin kadar yalnızım...” O da bir şeyler istemekte Bahar Abla gibi, yıldızlardan.
Şöyle düşünüyorum: Boşuna bir şeyler istemeyin Bahar Abla, Zafer Amca, yıldızlardan... Eğer güçleri olsaydı yalnız dolaşıp durmazlardı gökyüzünde. Birer sevgilileri olurdu onların da yanlarında. Ama nereden çıkartıyorum yıldızların da birer sevgilisinin olmadığını? Gerçekten gökteki yıldızların da sevgilileri var mı acaba?.. 21.1.2005
X
ÇAKIR DİKENİ
Yaz aylarında köye giderim. Orada akrabalarımız var. Teyzelerimin çocuklarıyla gezer dururuz. Şurası göl, şurası mısır tarlası, şurası bağ, şurası kavun ya da karpuz tarlası. Her gün ayrı bir yerdeyiz. Çok keyifli geçer köyde günlerim.
Bir akşam küçük bir çoban çocukla tanıştım. Koyunlarını ağıllara dağıtıyordu. Ona gülümsedim. O da bana gülümsedi.
“Şen şu şehirli çocuk musun?” diye sordu bana.
“Evet,” dedim.
“Ben de çobanım,” dedi. “Ta şu karşıki tepelerde yayarım koyunlarımı, kuzularımı. Oraya gelirsen sana kuzuları sevdiririm. Koyunların sütünden içirtirim.”
Geleceğime söz verdim ona.
Bir iki gün sonra teyze çocuklarının işleri çıktı. Ben de kendi başıma küçük çobanın otlağına yollandım.
Oraya varabilmek için patikalardan geçtim. Keçi yolları diyorlar burada patikalara. Sanırım bu yolları keçiler yaparmış.
Kolay geçilecek yolları onlar daha iyi bilirmiş. İnsanlar da onların izlerinin peşi sıra gidermiş. Böylece oluşurmuş keçi yolları.
Küçük çoban sevinçle karşıladı beni. Gerçekten sevdirdi bana kuzularını. O minik sevimli şeyleri severken çok mutlu oldum. Sonra bir tasın içine süt sağdı küçük çoban. Sütü de seve seve içtim.
Sonra kaval çaldı küçük arkadaşım bana. O, kavalını çalarken ben tepenin eteklerine bakıyordum.
Gelirken nasıl da dikkat etmemişim. Alabildiğine çiçeklerle doluydu dağlar taşlar. Mor, mosmor çiçeklerle…
Onlara baktığımı görünce sordu küçük çoban.
“Çakır dikenlerine mi bakıyorsun?”
“Çakır dikeni mi bunların adı.”
“Öyle.”
“Ne kadar güzeller!”
“Güzeller mi, değiller mi sen onu bana sor. Ayaklarımda bacaklarımda yara etmedikleri yer kalmadı.”
“Niçin yaralıyorlar seni?”
“Bilmem. Dikkatim bir an şaşarsa, üstlerine basarsam yaralıyorlar işte.”
O zaman ayaklarına baktım arkadaşımın. Ayaklarında ayakkabıları yoktu. Çorapları da yoktu.
Bir süre sonra gitmek istediğimi söyledim.
“Yine gel,” dedi.
“Gelirim,” dedim.
Beni yolcu etti.
Uzaklaştıkça dönüp dönüp ona baktım.
Bana el sallıyordu.
Ben de ona el salladım.
Yolu yarı edince bir çakır dikeninin yanında durdum. Çiçeklerine sevecenlikle baktım. Dikenlerini sevemedim. Çok sivri kuş gagaları gibi batıcı dikenleri vardı. Battığı yeri kim bilir nasıl acıtırlardı…
“Bağışla sevgili çakır dikeni…” diye konuşmaya başladım. “Acaba seni azıcık sevsem, dikenlerini bana batırır mısın?”
“Sadece seveceksen batırmam…” diye konuştu Çakır Dikeni. “Ama beni kopartmaya kalkarsan, o zaman iş değişir.”
Onu kopartmayacağıma söz verdim. Mor renkli çiçeklerini parmağımın ucuyla sevdim. Ben çok mutlu oldum bunu yapınca. Sanırım o da mutlu oldu sevilince.
Acaba güzel kokuyor muydu?
Burnumu çiçeğine doğru uzatırken sert bir ses duydum.
“Cızzz!”
“Bu ne?” diye sordum.
“Seni korkutmak için çıkarttım o sesi dedi.”
“Niçin korkutmak istedin ki beni?”
“Ne bileyim, kopartacağını sandım,” dedi.
Güldüm.
O da güldü.
“Şu çoban çocuk var ya…”
“Eee, ne olmuş ona?”
“Tanışıyor musunuz?”
“Evet… Her gün geçer buradan.”
“Ona niçin batırıyorsun dikenlerini?”
“Yanımdan geçerken dikkat etmiyor. Dallarıma çiçeklerime basıyor. O zaman dikenlerim de onu ısırıyor.”
“Yazık ama… Aslında onun kötü bir niyeti yok. Sadece dalgın olduğu için basıyor dallarına. Gelirken belki ben de yaptım bunu. Ama benim ayaklarımı ısırmadın.”
“Senin ayaklarını ısıramam ki”
“Neden?”
“Ayakkabıların var, çorapların var… Onun da ayakkabıları, çorapları olsa onu da ısıramam.”
FEVZİ GÜNENÇ, 20.7.2008
X
“NE EYİ ETTİN GARDAŞ, ÖLDÜN GURTURDUN”
GENAR “Yoksulluğun nedenleri” konulu bir araştırma yapıyor. Konuya bakışımı şöyle toparlamaya çalıştım: Önce yoksulluğa genel açıdan bakalım. Sonra yerele ineriz.
Dünyanın her yerinde geçer görüş olarak insanlar varsıl, yoksul, orta halli olarak üç sınıfa ayrılıyor….
Kapitalizm acımasız kurallarını uygulayacak, orta sınıfı ortadan kaldırarak sadece varsıllarla yoksulların kalmasını sağlayacaktı.
ASLINDA HEPİMİZ YOKSULUZ: Bu genel görüş zaman içinde var oluşunun gereğini yerine getirmiş, orta sınıfa son darbesini gönümüzde vurmuştur. Ülkemizde artık eskiden orta direk dediğimiz sınıf tümden ortadan kalkmıştır. Şimdi varsıllarla yoksullar kalmıştır geride.
Varsılları tanıyoruz. Ülkenin kaymağını yiyen siyasal ayrıcalıklı bir avuç azınlıktır bunlar.
Ya yoksul kim? Bunun için uzun uzadıya tarif yapmaya gerek kalmamıştır. Yoksul artık benim, sensin, sizsiniz. Bizler hepimiziz. Emeğinin gücüyle ayakta durmaya çalışan herkes yoksuldur. Çünkü verdiğimiz emeğin karşılığını alamamakta, elimize sadaka gibi sunulan az ücrete talim etmekteyiz.
BEŞ KİŞİYE BİR TEK EKMEK: Bu sınıfa ameleyi, öğretmeni, tüm memurları katabilirsiniz. Çünkü hepsinin de aldıkları ücret artık geçim şartlarının çok altında kalmıştır.
Sanırım bu gerçek uzun zamandan beri var. Zira ozan bu gün söylemedi türküyü:
“Beş kişiye bir tek ekmek
Yetsin diyom yetmiyor ki…”
Bir ülke ki, o ülkede yoksulluk sınırı 4 kişilik bir aile için 2440 YTL’dir ama o ülkede çalışanların büyük kesimi asgari ücret olarak sadece 600 YTL gibi komik bir rakam karşılığında bir ay boyunca ter dökmektedir. Bu kesimin yoksulluk içinde yaşamaması için aldığının dört katı ücretle çalışması gerekmektedir.
Bırakın dört kat ücreti. Tek kata da razı insanım. Ama o iş de yok ortada. Eee. Çözüm ne? Çözümü ozan bulmuş gene:
“Şeker çuvalına sarıp götürdüler
Ne eyi ettin gardaş, öldün gurturdun…”
VERİN BENİM ORTALAMA MİLLİ GELİRİMİ: Aslında yoksulluk sınırının tam olarak saptanması olanaksızdır. Ama üç aşağı beş yukarı bu miktarın 2 bin liranın üstünde olduğu saklanamaz bir gerçektir.
Ülkemde ortalama milli gelir 2.680 dolar yani bugünkü kura göre (7 Haziran 2008) yaklaşık 4 bin YTL.
İşsizleri bir yana bırakalım, işi olanlar ortalama 600 YTL’ye çalıştığına göre, ülkenim 69 milyon insanının 3.400 YTL’si nereye gitmektedir? Elbette ki, yoksulları sömüren bir avuç azınlığın cebine.
Yoksulluk geri kalmış ülkelerde gözle görülebilecek oranda her zaman vardır ve hep de var olarak kalacaktır.
BENİM SÜTÜMÜ KİM İÇİYOR?: Ülkemde kişi başına yıllık süt tüketiminin 170 litre olduğu açıklandı. Bu da yaklaşık olarak dört kişiden oluşan her ailenin evine günde 2 litre süt girmesini gerektirmektedir.
Kendinize bakın. Sizin evinize her gün 2 litre süt giriyor mu? Girmiyor. Peki nereye gidiyor bu bizim hakkımız olan sütler.
Şimdi bütün bu gerçeklerin ışığında doğru oturup doğru konuşalım: Hiç birimiz orta halli vatandaş değiliz artık. Hepimiz yoksuluz.
Önemli olan yoksulluğumuzun saptanması değildir aslında. Niçin yoksul olduğumuzdur.
BAL MI? O DA NE Kİ?..: Eşitliksiz pay dağılımı diye bir şey vardır. Demokrasilerde yoksulların ağzına bir parmak bal sürülmekte, egemenlik senindir denilmekte, dört yılda bir istediğini seçme hakkına sahipsin denilmekte ve biz bu hakkı kullanarak, bizi en iyi sömürebileceğine inandığımız kimseleri kanımızı daha iyi emsin diye güle oynaya seçmekteyiz.
Bu iki grup insan, bir ülkede yaşar ve bir toplumu oluşturursa neler olur dersiniz?
Böyle bir ülkenin huzurlu, böyle bir toplumun bir binanın tuğlaları gibi dayanışma içinde olması mümkün müdür?
Bir binanın tuğlaları gibi dayanışma içinde olmayan bir toplumun millet olması, ya da millet özelliğini koruyarak yaşaması nasıl olacaktır?
Millet olma özelliğini kaybederek insan kalabalıkları, yani halk haline gelen bir milletin devletli olmasını ve devletini yaşatmasını kim ya da kimler sağlayacaktır?
Devletini yaşatamayan bir milletin varlığını koruması nasıl olacak da mümkün olacaktır?
Öyleyse bir şeyler yapılması gerekmektedir. Hem milletin millet olarak yaşamasını sürdürmesi, hem de devletli olarak, yani devletinin çatısı altında kalabilmesi için.
GAZİANTEP’TE İŞLER YOLUNDA MI?: Şimdi artık özele indirgemeye başlayabiliriz. Gaziantep yöresinde yoksulluk niçin vardır?
Tarım özendirilmekten uzaklaştırıldı
İş bulma kapıları kapandı.
Üniversite bitirenler aldıkları eğitimin gereğini yerine getiren bir iş bulamamakta.
Çözüm nedir?
Çağa uyulacak. Yeni meslek alanlarıyla ilgili öğretim sistemi geliştirilecek. Bunun en iyi örneğine dünyada ilk adımı atan ülke bizdik ama ne yazık ki Köy enstitüleri adındaki bu çocuk daha konuşmaya, yürümeye yeni başladığı yaşına geldiğinde katledildi.
Yoksul parası, pulu, malı mülkü olmayan kimsedir. Bazı insanların saydığımız bu kaynakları gereğinden fazla varken, çoğunun neden yok? Yok, çünkü o, geçimini sağlayacak ekonomik girdiden yoksundur. Neden yoksundur. Çünkü o kalifiye eleman değildir. Yeterince kültür edineme olanağı verilmediği için ufku dardır. İş bulamaz. Bulabilirse işveren onu sömürür; çok az ücretle çalıştırır. Böyleleri, sigorta gibi sosyal olanaklardan mahrum olarak iş yapmak zorunda kalır.
İşveren işçiyi niçin sömürür? Çünkü kendisi de devlet tarafından sömürülmektedir. Devlet ona çekebileceğinden fazla vergi yükü yüklemiştir. Önü açık değildir. Elektriği, suyu, ham madde olanakları kısıtlıdır. Büyüyemez. Bocalayıp durur. Onun da gücü sadece işçisine yeter. Ülkede zaten işsizlik alabildiğine yoğundur. Bu durumda işçi nasıl olsa her türlü şartta çalışmaya razıdır. Böylece Sanayi öldürülmüştür.
ADAM BİLE YAPARIZ BİZ: Uzun yıllar Gaziantep dışında yaşadıktan sona kentime döndüğümde, Gazikent Mahallesinden geçmem gerekti. Şaşkınlık içindeydim. Yan yana dizilmiş küçük dükkanların her birinde bir şey üretiliyordu. Bunları görünce şu yargıya varmaktan kendinizi alamıyorsunuz: “Gaziantepliler adamdan başka her şeyi yapabiliyor.”
Aslında adam bile yapabiliriz biz. Ama kendimiz nedense bir türlü adam olamayız. İki yakamız bir araya gelmez anlamında söyledim bunu.
Neden adam olamayız? Bunu da siz düşünün artık canım…
Evet, Gaziantepli her şeyi yapabiliyor ama eğer soluk boruları tıkanmazsa. Son günlerde gazetelerin manşetlerine bakacak olursanız, her gün yeni bir fabrikanın kapandığını görürsünüz. Bu ağır vergi, pahalı enerji vb nedeniyle oluyor.
ÇİN’İN RAKİBİ GAZİANTEP’TİR: Benim sanayicimin, Çin’den çok ucuz fiyata gelen uyduruk mallarla rekabet edebilme şansı bizzat hükümetler tarafından elinden alınıyor.
Bu yıkım aslında sadece işveren için değildir elbette. Ülkede zaten işsizlik hakim iken buna bir de mevcut iş yerlerinin kapatılması işsizliği dolayısıyla yoksulluğu alabildiğine artırıyor.
Aslında bu egemen devletlerin planlı olarak ülkeme uyguladıkları bir politikanın sonucudur bütün bunlar.
“Siz ne tarımla, ne hayvancılıkla ne de sanayiyle uğraşın. Siz yan gelip keyfinize bakın, Biz her şeyi üretir, size satarız.”
Biz de alırız, ama nereye kadar. Neyle alırız. Hangi parayla. Egemen güçler için bu önemli değildir. Sen ona borçlan, o alacağını senden bir şekilde nasıl olsa tahsil eder. Güvenilmeyecek bir devlet miyiz? Yer altı kaynaklarımız var. Şimdiden yer üstü kaynaklarımızı yavaş yavaş devretmeye başladık. Şimdi sıra yer altı kaynaklarında…
BİZ NİÇİN İFLAH OLMAYIZ?: Bir ülkenin devleti ne kadar zayıf olursa, halkı da o kadar yoksul olur. Hükümetlerimiz Devletçiliği öldürerek devletini kendi elleriyle yıkmak için var güçleriyle çalışmaktadır ne yazık ki? O yüzden iflah olamamaktadır halkımız da.
Önceleri özellikle kırsal kesim insanı ülkemizde tarım ve hayvancılıkla geçinirdi. Hükümetler kırsal kesim insanını özendireceğine onu uğraşlarından sezdirme aşamasına getirmiştir. O da tarımı, hayvancılığı bırakıp kente göçerek işçiliği seçmiştir.
Kentlerde en iyi tarım alanları, sanki özellikle seçilerek imar planına alınmıştır. Bunun en belirgin örneği Gaziantep’te yaşanmıştır. Kentin dört bir çevresi bereketli topraklar üzerinde yetişen üzüm bağlarıyla doluyken, bu alanlar bugün betonarme binalarla kaplanmıştır. Kentte tarım öldürülmüştür.
SANAYİ KENTİNE TEŞVİK YOK: Türkiye’nin pek çok kentinde sanayiciye bir takım haklar tanınırken,. Gaziantep sanayicisi teşvik hakkından mahrum bırakılmıştır. Böylece ülkenin en büyük gelir kaynağı yok olmaya mahkum edilmiştir.
Küçük esnaf da sanayici gibi açmaza sürüklenmiştir. Şöyle ki, yaygınlaştırılan süper marketler bakkallıkla geçinen on binlerin darabalarını indirmesine, küçük işverenken işçi, hatta işsiz durumuna düşürülmesine neden olmuştur.
Örnekler çoğaltılabilir.
DİLEN, ÇAL, DOLANDIR: Bu durumda ülkemizde işsizlik, buna paralel olarak yoksulluk giderek artacaktır. Yoksul insan da yaşamak zorundadır. Yaşamak için ne yapar yoksul insan?
Dilenecek mi?… Çalacak mı?…
…
Her şeyi devletten beklememek gerekir ama temel gereklilikleri yerine getirmek de devletin görevidir. Bütün bunları yapmazsa baş sorumlu devlet olacaktır.
Bu konuda söylenecek sözün hepsi bu kadar değil elbette. Bizimkisi sadece suya bir damla katmak.
x
DERGİ ÇIKARMAK
Değerli Gençler,
Heyecanınızı anlıyorum. Edebiyat dergisi çıkartmanın heyecanı tüm edebiyatçılar her yaşta tatmak ister. Siz Değerli Ustam Eren Bilge Avukat Hayri Balta'ya sormuşsunuz, o da bana yansıttı.
Bildiğim kadarını aktarayım:
İşin iki aşaması var.
1. Yayın için izin almak.
Eğer uzun boylu, sağlıklı, geleceğe açılımı geniş bir yayın düşünüyorsanız, valiliğe bir beyanname vermeniz gerekir. Ayrıca maliyeye de vergi mükellefi olarak kaydolmalısınız. İş kaydolmakla bitmiyor, kazansanız da kazanmasanız da yıl sonunda yüklü bir vergi ödemek zorundasınız. Tabii bu arada bir de muhasebeciniz olmalı.
Yok eğer “biz amatörce bir şey düşünüyoruz; amacımız hobimizi tatmin etmek” derseniz o zaman derginin adının yanına, fark edilir biçimde şu sihirli sözcüğü yazmalısınız: SEÇKİ
Seçkiler broşür gibi kabul edildiğinden resmi başvuru gerekmiyor.
2. Dağıtım. Sanat edebiyat dergileriyle canım canın ilgilenecek kitapçı bulabileceğinizi sanmıyorum. Bu konuda başımdan geçen bir olayı anlatırsan konuyu daha kolay kavrarsınız.
İlk yapıtım çıktığında öğretmen olarak görev yapacağım İstanbul kentine giderken yanıma o kitabımdan epeyce aldım. Bir şiir kitabı edebiyatımızın başkentinde satılmayacaktı da nerede satılacaktı?
Cağaloğlu’na heyecanla daldığımda, hevesim karnımda kaldı. Dolaştığım bütün kitapçılar “Şiir satılmıyor, şiir kitabı almıyoruz,” diyordu. Onlara satış bedeli istemediğimi anlatmam bile işe yaramadı. O zaman ben de kitabımı yaymamın çıkar yoluna baktım. Hemen bir yöntem geliştirdim. Kitapçı dükkânına giriyordum. Satıcıların dalgınlığından yararlanıp tezgâhın üzerine eserimden bir miktar bırakıp tüyüyordum.
Benim ilk edebi ürünüm böyle buluştu okurlarıyla. Ama pek emin değilim, bu müthiş buluşmadan önce tezgahtarlar eserimi fark edip çöpe atmadıysalar tabii.
Bir de dergi serüvenim var. Onu da anlatayım:
Derginin adı Martı’ydı. Kitapçıların dergiyi de kolay kolay kabul etmeyeceğini tahmin ederek önce bir propaganda ekibi oluşturdum. Ekip arkadaşları günlerce kitapçı kitapçı, bayi bay, büfe büfe dolaştı.
“Martı edebiyat dergisi var mı?” diye sordu.
Satıcılar Martı’ya olan rağbete şaştı. Bu ne işti böyle? Şimdiye dek hiç bir dergi bunca çok sorulmamıştı. Ertesi hafta dergiyle ben başladım onları yoklamaya.
“Martı edebiyat dergisi ister misiniz?”
“Aman, ver yahu şundan beş on tane, soran sorana…”
“Ücreti peşin alıyoruz.”
Bu koşul satıcıların canını sıkıyordu ama sonunda teslim oluyorlardı.
Bir ay sonra satıcıları yoklamaya başladım. Çaktırmadan kalan dergileri sayıyordum. Çoğu olduğu gibi duruyordu. Arada bir tane satanlara da rastlıyordum.
Martı’nın niçin sadece bir tek sayı çıkarak kendini edebiyat severlere mahrum ettirdiğinin serencamı budur.
Siz de benim gibi üç kâğıt açın, demiyorum. Her şeyden önce etik değil bu. Benimkisi kitabıma gösterilen ilgisizliğin bir tür öcünü almaktı.
Çıkarılan yayın organlarının tüketimi için aslında uygulanacak yollar yok değil. Her şeyden önce tatlı dilli arkadaşlarınızın kitapçılarla iyi iletişim kurmaları gerek.
Dergiyi sanat mekânlarına bırakabilirsiniz. Bildiğim kadarıyla İstanbul Beyoğlu’nda Bulunmaz Sanat Kulübünde her ay yüzlercesini tüketebiliyordu bir seçkiyi çıkaranlar.
Elde satmak da bir yöntem. Bayan arkadaşlar bu işi daha iyi başarıyorlar. Kalabalık yerlerde, tiyatroların önlerinde, sanatçıların buluştuğu cafelerde, barlarda. Meyhanelerde satılabilir…
Satışlarda yüzde 30-40 gibi bir indirim uygulamak gerekiyor. Dergiyi bir YTL’ye satacağınıza göre, iadeleri de düşünürsek, umarım elinize yarısı kadar bir para geçer. 300 basacağınıza göre bu da 150 YTL’dir ki, bu kadarcık bir döndü ile ikinci bir sayı çıkartabilir misiniz, bilmiyorum.
Yazdıklarım pek umut açıcı şeyler olmadı, biliyorum. Ama adım gibi iyi bildiğim başka bir şey daha var. Siz: “Biz yaparız, biz başarırız!” diyeceksiniz. Yapacaksınız, başaracaksınız. Yazın Gecesi’ne olabildiğince uzun ömür diliyorum.
Sevgiyle.
Fevzi Günenç, 11.8.2008
x
"NEREDE BUNUN ANASI, NERDE?"
Şu günlerde İzmit Kızılaycıları için bir oyun yazıyorum. Kızılay’ın can kurtardığını, canlar kurtardığını gösterecekler iyi niyetli gençler, tiyatro severlere. Bu işi seve seve üstlendim.
Adını da koymuştum oyunun peşin peşin: “Bugün bizden size, yarın sizden bize…”
Konuyla ilgili done bulmak için internette, google’da geziniyorum. Karşıma Gaziantep’te yaşanmış bir kan öyküsü çıkıyor. Okuyorum. İçim kan ağlıyor…
Önce öyküyü sizinle paylaşalım, sonra son sözümüzü söyleyelim:
“Karısı hamileydi. İlk çocuklarını bekliyorlardı. Yaşadıkları, ilk çocuklarını bekleyen her ailenin heyecanıydı. Vakit geldi. Müstakbel anne sancılandı. Adam, apar topar hastaneye götürdü onu.
Doğum uzun ve zor oldu. Daha bebeğine sarılamadan, kan kaybından komaya giren karısının telaşına düştü adam. Doktorlar, acil kan ihtiyacı olduğunu söyledi. İyi ya, orası hastane zaten, ihtiyaç varsa versinler hemen kanı.
Evet, orası hastane. Gaziantep Devlet Hastanesi. Hayır, kan veremezler. Kanı, hasta sahibi, yandaki Kızılay Kan Bankası’ndan alıp gelmeli. Mevzuat böyle...
Gitti oraya adam. Anlattı durumu. Üç ünite kan istedi. “Acil!” dedi. “Karım...” dedi. “Ölecek” dedi. “Çocuk...” dedi. Adam derdini anlattı. Adam telaşlıydı. Karşısındaki görevli sakin. Giydiği önlük kadar beyaz dudaklarıyla:
"Üç ünite kan, 250 milyon YTL" dedi.
Adamın cebinde, o kadar para yoktu. Kan acildi. Karısıydı. Ölecekti. Paranın şimdi ne önemi vardı.
Görevli uzatmadı, "Mevzuat böyle" diyerek kestirip attı.
Son çare kimliğini çıkardı adam. "Bunu alın, kanı verin, parayı sonra getirip kimliğimi alırım" dedi. Adamın gözlerine bakan çaresizliğin ne demek olduğunu görürdü.
"Mevzuat gereği, bunu yapamayız beyefendi." dedi görevli. Adam, bey değildi efendi hiç değil. Adam çaresizdi. Çaresiz ve yoksul bir adamdı. Yalvarıyordu artık. Karısı ölmesindi. O’nsuz n'apardı?..
"Siz de bir yerden para bulup gelin canım!" dedi görevli; akıl veriyor oluşunun rahatlığıyla. Hem o ne yapsındı. Mevzuat böyleydi. Parayı almadan, kan verip, başını derde mi soksundu yani?
Görevini suiistimalden, siciline kara leke mi gelseydi yani. Hem, hangi birine yardım edecekti ki...
Adamın karısıydı. İlk çocuklarıydı. Çocuk doğmuştu. Anası ölmesindi. Daha değildi. Koştu adam. Mahallesinden, konu komşusundan bir çırpıda topladı 250 milyonu.
Koştu adam. Üç ünite kan, karısına yetişmeliydi.
Koştu adam, ecelsiz gelen Azraili geçmek için. Koştu adam ve yığıldı kaldı...
"Nerede kaldın!" dedi doktorlar. "Geç kaldın." dedi hemşireler.
"Başın sağolsun." dedi hastabakıcılar. Yığıldı kaldı adam. Ölen karısı; başı sağ olması gereken, kendisiydi. "Olay" bekleyen muhabirler, adama doğrulttu kameralarını.
Oysa adam, orada değil gibiydi. Neden sonra başını kaldırdı. Belki de; kendisine bir soru sorulduğunu sandı. Oysa sorulmamıştı. Adam, yine de cevapladı. Ağzından, sigara sarısı dişlerinin arasından tek bir kelime döküldü;
"Yoksulluktan." dedi. Sadece bunu söyledi, başını öne eğdi yine...
Gaziantep Kan Bankası’nın daha çok hakiki bir bankacıya benzeyen bayan müdürü; ertesi gün konuştu aynı kameralara.
"Olayda, bir kusur yoktur. Bu konuda çok suistimal oluyor. Bu nedenle, mevzuat gereği, parasız kan vermiyoruz." dedi.
O sırada cenazeden dönen bir kadın, yeni kundaklanmış bir bebeği havaya kaldırdı ve bir soru sordu. "Nerede bunun anası? Nerde?"
Kadın, bu soruyu belki Allah'a, belki kadere, belki o yüzü hiç gülmeyen feleğe soruyordu. Allah'ın, kaderin, feleğin cevabını bilmiyorum. Sadece o soru yankılanıyor kulaklarımda. "Nerede bunun anası?"
Hayat soruyor işte, "Nerede bunun anası? “Öldü” deme bana. Bu cinayetin katillerini göster. Sakın, "Burası Türkiye" deme. Burayı bu hale getirenleri işaret parmağının ucuna yerleştir. Ve sen cevap ver, nerede bunun anası?”
Öykü bu kadar. Şimdi söyler isiniz bana. Ben “Bugün bizden size, yarın sizden bize…” oyununu nasıl yazayım şimdi?
“Bugün bizden size” diyerek bağışladığımız, bedava verdiğimiz kanımız, yarın gerek olduğunda demek ki bize ancak para verebilirsek dönebilecek. Para yoksa yaşama hakkın da yok.
Elbette ki bu işte kusurlu olan Kan Bankası görevlileri değil.
Kusur, kusur de değil, hatta suç iktidardaki rahat koltuğunda keyifle oturan, o rahat koltuğu bırakmamak için meydan meydan dolaşarak yırtınan kara düzen iktidarının.
VATANDAŞIM, BU KARA DÜZENİ YAŞATMAK İSTEYEN ADI AK, KENDİSİ KARA PARTİDEN OYUNU ESİRGE!
Fevzi Günenç, 17.3.2009
x
BALAYI BİTTİ EY HALKIM!
Balayı bitti. Artık “Ellerim kırılaydı da bu AKP’ye oy vermeyeydim deme zamanıdır.”
AKP politikacısın artık şehir şehir dolaşıp martaval atması sonlandı. Artık buzdolabı, çamaşır makinesi vesaire yok.
“Yandım Allah!” desen; “Çoluk çocuğum açlıktan ölüyor!” desen bir avuç makarna da yok. Üşüdüm, donuyorum, desen kömür de yok.
İş zaten hiç yok.
Balayı bitti…
Artık işi olanların da işsiz kalma korkusu var.
Çünkü senden alacaklarını aldılar. Bebeğin ağzına yalancı meme verir gibi, memenin ucuna azıcık lokum sürer gibi “az”larla satın aldılar, aldattılar seni. Çok ucuza gittin ey halkım, çoook!...
Balayı bitti…
Artık esnafa her gün siftahsız kepenk kapatma özgürlüğü var.
Artık sanayiciye fabrikalarını kapatma özgürlüğü var.
Artık bol bol zam var.
Elektriğe zam,
Suya zam,
Doğal gaza zam,
Akaryakıta zam,
Her şeye, her şeye, her şeye zam var.
Artık mazerete bile gerek yok. “Kriz bizden teğet geçti” uyutmacasına da gerek yok.
Artık: “Kriz bütün dünyada var. Biz ne yapabiliriz ki…” diyerek her türlü zammı, vergiyi üst üste kondurma zamanıdır.
Seçimden bir gün önce dolmuşta biriyle konuşuyordum. Bana dedi ki o, biri: “Canım simit istedi. Elim varıp da alamadım. Simide vereceğim ‘o 50 kuruşu yarın kızıma okul harçlığı veririm,’ diye düşündüm.”
Bugün, halkıma 50 kuruşluk simidi bile çok görenlere oy verdik yine.
Balayı bitti…
Zaman, artık deliği kalmayan kemere ne yapıp edip bir delik daha açma zamanıdır.
Balayı bitti…
Şimdi diş gösterme zamanıdır. Allah hepimizi o kekin hırslı dişlerden esirgesin. Amin.
Fevzi Günenç, 30.3.2009
x
EV, İÇİNDEKİLERE YAKIŞTI
Memduh Şevket Esandal’ı bilir misiniz? Bir zamanlar CHP bakanlar kurulu üyeliği yapmış bir edebiyatçıydı. Öykülerini MŞE imzasıyla yayınlardı. Onun bir öyküsü var. Ev Ona Yakıştı… Özetle şöyleydi öykü:
Bir memur bir Anadolu kasabasına atanır. Çoluk çocuğuyla kasabaya gelen memur, göreve başlamadan bir ev bulma derdine düşer. Derdine düşer, çünkü kasabada kiralık bir ev yoktur.
Aile, umutla kasabayı dolaşırken köşede kıyıda yabanıllaşmış bir bahçe içinde eski bir ev görür. Dışardan bakıldığına oturulacak gibi değildir ev. Ama ona siz bir de evsiz kalmış memur ailesinin gözüyle bakın.
“Buldum! Evi buldum!” diye bağırır baba.
“Gördüm!” der anne. “Evi gördüm!”
“Biz de biz de!..” diye sevinç içinde çağrışır çocuklar.
Arar, sahibini bulular bu yıkıntının. Yabanıllaşmış bahçe içindeki evi kiralamak istediklerini söylerler. Ev sahibi gülümser.
“Vereyim ama memur bey. Orası harabe bir yerdir. İçinde oturulmaz ki…”
“Siz verin…” der baba. “Biz orayı içinde oturulur hale getiririz.”
Zorluk çıkartmaz ev sahibi, Sudan ucuz bir fiyatla kiraya verir mülkünü. Memur ailesi şevkle işe sarılır. Önce adam boyu otlar, dikenler, çalılardan arındırılır yabanıllaştırmış olan bahçe.
Kalan çiçekler, ağaçlar budanır, diplerine bakım yapılır, sulanır. Kısa zamanda kendine gelir bahçe. Tıpkı “bakarsan bağ olur”daki gibi.
Sıra eve gelmiştir. Baba, anne, çocuklar, her biri bir yandan sarılırlar işe. Yıkıklar onarılır, gereken sıva yapılır, kırık camlar sağlamlarıyla değiştirilir… Bir de pembe aşı boyası çekilir mi sana! Oh, ev de ev olur haaa!..
Memur ailesi eve yerleşir, oturmaya başlar.
Kasabanın varsıl bir ağası vardır. Yolu her gün yabanıl bahçe içindeki evin önünden geçer. Adam o gün dikkatlere bakınca değişikliği ayrımsar.
“Ben bu güzel bahçeyi, güzel bahçe içindeki güzel evi niçin görmemişim şimdiye kadar? Böyle bir evde ancak benim gibi bir ağa oturabilir…” diye düşünerek mülkün sahibine gider. Orayı satın almak istediğini söyler.
Mülkün sahibi oranın satılık olmadığını söyler.
“Kaça verdin burayı kiraya?”
“Aylık 10 liraya.”
“Ben 100 yüz lira vereyim. Çıkart içindekileri. Evi bana kirala.”
“Olmaz.”
“Neden?”
“Ev içindekilere yakıştı!”
Fevzi Günenç, 30.3.2009
(G.T.. 17.4.2009)
x
HOŞÇA GİTTİN İHSANİ…
Ustam Balta aradı. “İhsani ölmüş, duydun mu?” dedi. Duymamıştım. Tokat yemiş gibi oldum. Ne bir gazete, ne bir sesli ya da görüntülü medya organı duyurdu bu acı haberi. Oysa bir taksi ile bir otomobil çarpıştığında yaralanan iki kişiyi bile haber yapar bunlar.
O İhsani ki, konser verdiği günlerde yer yerinden oynardı. Halkının uyanışı için az çileler çekmedi bu yurtsever saz, söz, türkü şiir ustası…
Onu ilk kez 1961 yılında Kadıköy iskelesinde tanımıştım. O zamanlar birlikte olduğu eşi Güllüşah ile iskeleye yakın bir yere kitap sergisi açmıştı. Kendisi hem çalıyor hem türkü söylüyordu. Güllüşah kocasının “Ağalı Dünya” adlı ilk kitabını satıyordu. Bir liraydı kitabın fiyatı.
İlk o gün, kendi sesinden duymuştum onun astığı astık kestiği kestik Köy muhtarıyla kimsesiz Nazlın’ın serencamını anlatan şiir türküsünü.
“Bizim köyde bir ağayla bir Nazlı/yaşıyordu yaşıyordu yaşar ya/Ağanın göbeği Nazlı’nın karnı/Şişiyordu şişiyordu şişer ya…”
Büyük sevinçler duyarak aldığım o kitabı 13 yıl sonra Gaziantep’te imzalatmıştım İhsani’ye.
Sonra yıldızı ansızı parlamaya başladı bu güzel ozanın. Artık o halkın kurtuluşunun iki büyük sesinden biriydi. Birincisi elbette ki Mahsuni Şerif’ti. İkincisi kendisi. İhsani’nin Muhtar-Nazlı çelişkisiyle başlayan şiirleri daha bir toplumsal değer kazanmış olarak karşımıza çıkıyordu giderek.
“Yazacağım, bu can tende
Durana dek yazacağım
Eşitsizlik zincirini
Kırana dek yazacağım…
Günüm çıkasıya dardan
Haber gelesiye yardan
Vurguncuyu şahdamarından
Vurana dek yazacağım.
Ağalığın çöküşünü
Gür suların akışını
Fakirliğin kalkışını
Görene dek yazacağım.
Sorumluyum ben çağımdan
Düz ovamdan dik dağımdan
Sömürgeni toprağımdan
Sürene dek yazacağım.
Halkım uyanmasın diye
Gerçekler gizlenir, niye
Anayasam raftan köye
Girene dek yazacağım.”
Gaziantep’e gelip gidişleri aramızda yakınlık oluşmasını sağladı. Yakın yöredeki konserlerine birlikte gider olduk. Halkın arasına girip, sorunları kaynağında yakalamaya çalışan halktan politikacı gibiydi. Birlikte kenar mahallelerde ev ziyaretlerimiz olmuştu.
Sonra Hamdoş, köyüne çağırdı bizi. Üç beş araba dolusu konuk olup Nergisli’ye indik. Eski adıyla Çapalı… Çapalı’da yedik, içtik. İçkimiz elbette ki Çapalı kümbetinin ünlü Çapalı şarabıydı.
İhsani saz çaldı, hep birlikte türküler, marşlar söyledik. Sonra Hamdoş’un taşlı tarlasına gittik. Tarlaya tuhaf tuhaf baktı İhsani.
“Bunlar ne?” diye sordu Hamdoş’a.
“Taaş…” dedi gülümseyerek Hamdoş.
“Niçin ayıklamıyorsunuz?”
“Ayıkla ayıkla bitmiyor ki…”
Biter mi bitmez mi şimdi gördürdük. Köylüler bir yandan, kentten gelen konuklar bir yandan, meydan savaşı veren Başkumandan gibi İhsani en önümüzde, yumulduk taşlı tarlaya.
Bir yandan türküler söyleniyor, bir yandan taşlar ayıklanıp öbek öbek yığılıyordu. Hamdoş’un hatunu mısır ekmeği ile ayran dağıtıp duruyordu bize. Gün batımına doğru Hamdoş’un taşlı tarlası taşsız tarlaya dönüşmüştü.
Son kez Ankara’da, Güllüşah’ın evinde karşılaşmıştık onunla. Bize balık tava ikram etmişti Güllüşah. Bayan ozan balıkları öylesine incelikle ayıklayıp yiyordu ki, şaşkın bakakalmıştı ona İhsani:
“Kız ben gören gözümle senin gibi ayıklayamıyorum balığı. Ne bu hüner?” demiş de yanıtını almıştı.
“Biz gönül gözümüzle görüyoruz gardaş.”
Azeri kökenli bir ailenin çocuğu olarak 1932 yılında Diyarbakır’da doğan İhsan Sırlıoğlu, “Aşık İhsani”yi kendine mahlas seçmişti. Küçük yaşta öksüz kalan, yoksullukla büyüyen Aşık İhsani, 17 yaşındayken maden ocağında çalışmaya başlamış, askerliğini yapmasının ardından sazı ile Anadolu’yu dolaşmaya başlamıştı.
1960’lı yıllarla birlikte bilinen bir aşık olan İhsani, Türkiye İşçi Partisi’ne üye olmuş, sosyalist gençliğin ve önderlerinin mücadelesini eserleriyle insanlara duyurmuştu. Aşık İhsani’nin ilk yazdığı devrimci şiir "Korkuyorlar, korkacaklar, korksunlar Geliyoruz, geleceğiz, yakındır" şiiri olmuştur. Dönemin gençlik hareketiyle birliktede birçok protesto gösterisine katılmıştı. Son yıllarını Diyarbakırda yorgun bedenini dinlendirerek geçiriyordu.
İhsani şiirlerini, “Ağalı Dünya” (1964-65, 2 cilt), “Yazacağım” (1966), “Bakalım Hele” (1967), “Bak Tarlanın Taşına” (1974), “Vur Ağanın Başına” (1975) adlı kitaplarda toplarken, “Dünden Bugüne Aşık İhsani” (1976), “Düş Değil Bu” (1993), tüm şiirlerini topladığı “Bıçak Kemikte” (2002) ve Gaziantep’te yazdığı “Ozan Dolu Anadolu” (1973) adlı antoloji-gezi izlenimlerinden oluşan “Beyaz Köle” (1985) adlı kitapları yayımlandı.
Artık yok o gittiği her yere ışık götüren adam. Bari gittiği yer ışıkla dolsun. Gelene “hoş geldin” diyoruz da, gidene niçin “Hoş gittin” demeyelim. “Hoşça gidesin İhsani.”
Fevzi Günenç, 22.4.2009
x
KAĞITTAN GİYSİLER
İlköğretim okullarına “ilkokul” deniyordu o zamanlar. Yıl 1947 yılı mıydı acaba? Ben ilkokul ikinci sınıfta mıydım? Bir 23 Nisan bayramı öncesiydi.
Kozanlı Kastelbaşı çıkmazındaki Gazi Mustafa Kemal İlkokulunda bir telâş vardı. Harıl harıl kâğıt elbise modelleri elden ele, evden eve dolaşıyordu.
Bu yıl biz çocuklar grapon kâğıtlarından yapılmış rengârenk giysilerle çıkacaktık tören alanına. Kimin aklıydı bu bilmiyorum ama herkesin kulağına çok hoş gelmişti kâğıttan giysiler. Masalda yaşamak gibi bir şeydi bu.
Hem farklı bir güzelliği, renkliliği hem de ucuzluğuyla çekiciydi grapon kâğıtlarından giysiler.
Giysilerimiz dikildi. Üzerimize giydirildi. Pek cici çocuklar olduk. Aynada bakarken biz kendimiz bile sevdik kendimizi.
Okula varıncaya kadar gözü üstümüzde oldu çarşı esnafının. Herkesin dudağında tatlı bir gülümseyiş vardı.
Resmigeçitte tribünlerden en çok alkış alan okulu biz olduk. Gururla çıktık stattan. Şehitler Anıtı yokuşuna yaklaşırken bir yağmurdur bastırdı. Hem de öyle bildiğiniz ahmakıslatan nisan yağmuru değildi. Gök delinmiş gibiydi.
Kâğıt giysilerimiz ıslandı. Üstümüzden dökülmeye başladı. Bir donla kalmıştık. Kimimizin üstünde fanila da vardı.
Gözetmen Öğretmenimiz, Nurettin Altuğ, bir duvarın dibinde topladı bizi.
“Bayram yarışını biz kazandık, dedi. Giysileriniz ıslandı ama sevinciniz ıslanmasın. Şimdi, annesi babası bayrama gelenler onlarla gitsin. Evi yakın olanlar evlerinin yolunu tutsun. Geri kalanınız benimle okula geleceksiniz.”
Sevincimiz unutturdu bize, o anda tir tir titrediğimizi de.
“Çocuklar, bu bayram yarışını bizim okulumuz kazandı!”
Her yıl söylenirdi bu söz. İnanmasak da sevinirdik. Sonrada bütün okullarda, öğretmenlerin öğrencilerine aynı şeyi söylediğini öğrenecektik. Ama hiç kuşkumuz yoktu, bu yıl yarışı gerçekten biz kazanmıştık.
Ah, şu yağmur da bastırmasaydı…
Okula vardığımızda on-on beş kişiydik. Bizim anne babalarımız da bizi orada bekliyordu.
İyi ki yağmıştı o gün yağmur. Grapon kâğıtlarından yapılmış giysilerimizle katıldığımız bayramımızı bir kat daha unutulmaz kılmıştı bize.
Bu yıl da tat aldırmadı yağmurlar, çocuk bayramında çocuklarımıza. Acaba onların da bayramlarını kalıcı kılan bir şeyler oldu mu?
Fevzi Günenç, 28.4.2009
x
ŞİİRİN SAĞINDAN YÜKSELEN BİR SES
“Sağdan aydın çıkmaz, sağdan düşün adamı çıkmaz, sağdan şair çıkmaz…” der dururum yıllardır. İbrahim Tenekeci beni utandırdı.
İstanbul şiir gülerinde ülkemi temsil eden şairler arasında adını görünce şaşırdım. “Kim bu İbrahim?” dedim kendi kendime. “Hangi rüzgar attı onu dünyanın dört bir ucundan gelen seçkin şairler arasına?”
Aradım şiirlerini. Daha ilk şiirinde çarpıldım. Sağdan yükselen bu şiirin dev dalgaların kayalara çarparcasına çıkardığı sesi andıran sesine birlikte kulak verelim:
“BİR Kİ DENEME
zar tutuyorsun ey hayat bu kaçıncı sevgili
yanlış ata oynamışım gözlerim öyle dedi.
pır pır diye ses çıkardı yürürken yüreğimden
denizleri sulardım tozmasın diye deniz
sporu çok severdim çiçeğe yem vermeyi
kuşlara binerdim ve kaçardım basından
bak buraya yazıyorum diye milyar kelimeyi
ziyan eden de bendim hem de hiç sıkılmadan.
güzeldim de galiba bunu nasıl söylesem:
eline sağlık Tanrım leyla çok güzel olmuş
Tanrım eline sağlık dünya da çok güzel olmuş
keşke biraz ölmesem.”
Teşekkürler İbrahim Tenekeci. Daha ilk şiirini okur okumaz yüreğimdeki şairler tekkesinin meclisine aldım seni.
İbrahim iyi şair, güzel şair, sesiyle sözcükleriyle, söylemiyle yeni, yepyeni… Peki öyleyse neden sağın şairi oluyor o? Tekkeden gelme mi? Din eğitimi mi gördü? Emperyalistlerin, varsılların davulcusu mu?
Şiirlerini okudukça “hayır hayır hayır!” diyeceksiniz. Ama neden onun şiirlerini hep sağ basında, sağ dergilerde, sağ internet sitelerinde görüyoruz?
Şu şiire bakın bir; neresi sağ kokuyor, söyleyin lüften:
“DÜŞ VE DUA
yağmura, nisana ve yaşıma aldanıp
uçurumları kıyı sanarak
ve dağlar erişilmeyince acı verir
sözünü unutarak
kaf dağına gitmek istedim
ırmak inadıyla yürüdüm uzaklara
bir derviş olup yürüdüm uzaklara
yanıldı denektaşım geriye döndüm
Kutsal Sözler Panayırı'na sığınıp
ipeksi bir sessizliğe büründüm:
bir hayat, mahcup ve duru
Tanrım, gülleri
ve sessiz harfleri koru.”
Sağ neresinde bu şiirin? Solcu bir şair olarak ben de imzamı atarım bu şiirin Altına.
Nasıl ki, ölenin ardından “toprağı bol olsun,
ışığı azalmasın” demekle; nasıl ki Allah’a “Tanrı” demekle gâvur olunamıyorsa,
umarım “bir derviş olup yürüdüm uzaklara” demeyle, “Kutsal Sözler Panayırı'na
sığınıp” demeyle, “Tanrım, gülleri
ve sessiz harfleri koru.” demekle de sağcı olmaz herhalde bir şair.
Sözü uzatmadan, kendisinin şiiriyle selamlamak istiyorum Tenekeci’yi. Onu siz de keşfedin, siz de tadın onun şirin şiirinin baklava tadını.
“İŞSİZLER İÇİN ŞİİR
bütün gün kahvede oturdum yedek kulübesinde
ve bir kardeşim saf dışı kalsın diye
çay söyledim kahveden.
işsizim ya
ismi naz oldu herkesin
temiz bir sopa istiyor şu serçe bile
isterse yalan desin.
hiçbir şey gitmiyor da gücüme
şimdi tıklım tıklım Paris’te pastaneler
kürkün içinde kadın, kadının içinde vaşak
birlikte tatildeler.
oysa tatil dediğin şımarık bir çocuktur
yapışır yakamıza biraz güneş görünce
hem sermaye istiyor pişti oynamak bile.
İbrahim Tenekeci”
x
ORTAM
İdarehaneye üç polis girdi.
“Kimse kımıldamasın!” dedi biri. Kimse kımıldamadı. “Fevzi Günenç hanginiz?” diye sordu aynı polis.
“Benim,” dedim.
“Geç şuraya…” dedi. Yanını gösterdi.
Geçtim.
“Mustafa Özaslan?”
Mustafa, Ortam’ın Genel Yayın Yönetmeniydi.
“O yok,” dedim. “Her zaman gelmez.”
“Evini biliyor musun?”
“Evini biliyor musunuz?” demek istediniz galiba.”
“Terbiyesizlik etme.”
“Kızmayın canım. Hani bana sadece yakın arkadaşlarım ‘sen’ der de…”
“Konuşma! Biraz sonra görürsün horozlanmayı.”
Sustum. 80 ihtilali sabahıydı. Horoz onlardı.
Matbaanın içine göz attı, benimle ağzı kokulu yarenimmiş gibi konuşma yetkisini cebren elde eden polis. Aradığı suç kanıtını bulmuş gibi keyiflendi.
“İndirin şunu oradan!” diye bağırdı.
“İndirin” dediği Ecevit’in posteriydi. O zamanlar dağlara taşlara “Karaoğlan” diye adı yazılan umuttu Ecevit. Benim çalışanlar da nereden bulmuşlarsa resmini yapıştırmışlardı matbaanın duvarına.
Çalışanlar gözüme bakıyordu. Başımı sallayarak onay verdim. Ecevit’in posteri indirildi. Deminden beri konuşup duran polis mal bulmuş mağribi gibi saldırdı postere. Kaptı onu, indirenin elinden. Yere savurdu. Sonra çiğnemeye başladı.
Neden böyle değişiveriyordu insanlar birdenbire? Daha düne kadar Ecevit’in sesini telefonda duysa “hazırol”a geçtiğinden hiç kuşkum yoktu onun.
Beni önlerine kattılar. Gazetemi, çalışanları geride bıraktım. Meçhule doğru yol almaya başladık. Aynı polis şimdi telsizle amirine rapor veriyordu.
“Malum yere gelindi. Birinci malum kişi derdest edildi. İkinci…”
Son kez geriye dönüp gazeteme baktığımda çalışanlardan biri, yerden aldığı Ecevit’in posterinin tozunu kendi üstüne silerek temizliyordu.
1970’li yılların basın yaşamında solun adresi olarak gösterilen iki kardeş gazete vardı. Biri Özgür Gaziantep, öbürü Kurtuluş.
Bu yazımızda Ortam’ın yaşam öyküsünü paylaşacağız sizinle.
Kurtuluş serüveninden sonra ne güzel bırakmıştım gazeteciliği… Babamın ısrarıyla emlakçilik yapıyordum ne güzel! Emlakçilik dedimse “kat mülkiyeti” çıkartıyorum sadece. Mis gibi para kazanıyordum. Edebiyatla ilgilenecek zaman bile bulabiliyordum.
Sen gazeteciliği bıraksan bile o seni bırakır mıydı bakalım? Hani ne derler, “mürekkep bulaşmasın bir kere.”
O yıllarda sık sık Özgür Gaziantep Gazetesine gidiyordum. Kurşun harflerle içli dışlı oluyor, parmaklarımı karartıyordum. Çiğköfte yoğuruyor, rakı içiyorduk ayak üstü.
Bir defasında bir öneride bulundu Özgür’ün sahibi Halil Zor. Birkaç aydan beri arka sayfanın yarısını kaplayan bir ilan yayınlamaktaydı.
“Gaziantep’te yepyeni bir gazete: Ortam… Yakında çıkıyor!”
Onun niyeti Özgür’e yeni bir kardeş doğurmaktı. Yapabildi de bunu. Nedense bana önerdi. Sen çıkart bunu,” dedi.
Oysa başka birinin yeni bir gazete çıkartması, fedakârlık ederek, resmi ilan pastasından bir bölümünden vazgeçmesi demekti. Böyle küçük hesapların adamı değildi o ise.
Ben öneriye balıklama daldım. Çok geçmeden dünyaya gözlerini açtı Ortam. Eski kadrom yeniden bir araya geldi. Kimler vardı bu kadroda?
Avukat Hayri Balta, Gaziantep’te hemen hemen her gazetede yazıları yayınlanan bir yazar o. Yazmaya Sabah Gazetesinde başlayan Balta, tüm geçim sıkıntılarına karşın yazmaya hiçbir zaman ara vermedi. Yayınlanmış dört, yayına hazır 46 dosyası bulunan Balta çok önemli sağlık sorunları yaşadı. Ağır yaşam koşulları onun ömrünün yüzde 85’ini götürdü. Ama o hala 18 yaşının enerjisiyle yazmayı sürdürüyor. Ortam’ın her döneminde yazan Balta, bugün yazılarını internetin “www.bilgebalta.com” adresindeki özel sitesinde yayınlıyor.
Avukat Hayri Girişken’le 1969 yılında başlayan dostluğum bugüne kadar devam etti. 12 Eylül çilekeşlerinden olan Girişken’le dostluğumuz yaşamımız boyunca sürecek. Ortam’ın yıllarca başyazarlığını, Sorumlu Müdürlüğünü de yapan Girişken, “Cumhuriyete sahip çık” mitinglerinde yol arkadaşım oldu hep. Bu yolculukların ilkinde karı koca Girişkenler’in önerisiyle bir “ilk”e imza attım. Otobüste imza günü yaparak “Gülü Yakmak” şiirlerimi otobüsteki tüm düşün akrabalarıma ulaştırdım
Mustafa Özaslan, Kurtuluş’un el değiştirmemesi için, gazetenin en çok direnen yazarı olmuştu. Ortam çıkmaya başlayınca ekipteki yerini yeniden aldı. Ortam’ın çilesini en çok çeken gazeteci olarak, o da 12 Eylül 1980 ihtilali sonrasında ise uzun süre gözaltında kaldı.
Mevlüt Gözüküçük de basın yaşamı boyunca bizden kopmayan bir arkadaşımız oldu. Önce Kurtuluş’ta, sonra Ortam’da çalışan Mevlüt, gazetemizi yitirdiğimizde politikaya atıldı. Türktepe mahallesinin muhtarı olan babası kendini emekliye ayırınca, onun yerini aldı. Üç dönemden beri rakipsiz olarak seçilen Gözüküçük bugün de mahallelisi tarafından çok sevilen bir muhtar.
Ortam’ı yayın yaşamına atıldığı yıllarda gazete çıkartmak bugünkü kadar kolay değildi. Konuyla az buçuk ilgili olan eskiler bilir o zorluğu. 10 punto dediğimiz küçük harflerin yüzlercesini, binlercesini yan yana getirerek haberler yazılırdı, makaleler yazılırdı gazeteyi oluşturmak için her gün. Basıldıktan sonra da kasa dediğimiz yerlerine dağıtılırdı kurşun harfler yeniden. Bunları torunlarıma anlatıyorum. Bir yandan anlattıklarımı bir yandan masal gibi dinliyorlar, bir yandan de da o akıl almaz işi nasıl yapabildiğimize şaşıp kalıyorlar.
Bir günlük gazetenin çıkması için en az dört kişi 12 saat emek vermek zorundaydı. Bugün öyle mi ya? Gazetecilik adına devrim diyebileceğimiz bir süreçten geçti. Artık bir kişi geçiyor bilgisayarın başına, ajanstan hazır dizilmiş olarak gelen yazılara önemine göre büyük ya da küçük başlıklar atarak iki saatte hazırlıyor 4 sayfayı.
Ajans bugün bol bol fotoğraflar da gönderiyor. O zamanlar sayfayı fotoğraflarla süslemek için klişe kullanmak zorundaydık. Ankara’nın İstanbul’un yerel gazetelerinden sağlanan az sayıdaki bu demirbaş klişelerin her birini on kere, yüz kere kullanırdık belki.
Örneğin Amerika’nın 6. Filosu mu gelmiş? Gençler Amerikan askerlerini boğazın sularına mı atmış? Hemen Newyork’taki Özgürlük heykelinin resmini haberin altında kullanırdık. Klişenin altına de şöyle bir resim altı döşenirdik:
Yukarıdaki resimde, bugün birçok ülkenin özgürlüğünü elinden almaya çalışan Amerika’daki özgürlük anıtı görülüyor.
Aynı klişeyi, zamanı gelince Oskar ödülleri haberinde de, AB’deli bir heyetin ülkemizi ziyaretinde de, Gaziantep Amerikan hastanesiyle ilgili bir haberde de kullanırdık.
“Başarılı bir ameliyat geçiren eşraftan falanca kişi Amerikan hastanesinde yaşama yeniden kavuştu. Yukarıdaki resimde Amerikanın sembolü hürriyet heykeli görülüyor.”
Amerikan hastanesi müdürü Mr. Isley’in (Ayzli) Kurduğu Gaziantep’i Ağaçlandırma Derneğinin haberinde de; her baharda, büyüyen ağaçlar arasında yapılan pikniklerde de ağaç klişesi bulamayınca Özgürlük Anıtının resmini kullanmamız çok doğaldı.
Kurtuluştaki köşe yazısı yazma geleneğini sürdürüyordum Ortam’da.
Birinci sayfaya başyazı artı dörtlükten oluşan bir taşlama yazıyordum. İkinci sayfaya her gün, o zaman moda olan halk şiirleri... Çeşitli Mahlaslar kullanırdım bu şiirlerde: Deli Ozan, Bizim Ozan, İsyani, Halkçı Ozan, Sazsız Ozan gibi.
Bir kaç örnek vereyim:
“Su aramak için yola çıkmıştım/Bir bahçesi gül gülistan hişt dedi./Elimde kovamla yanaştım biraz/Bir gözünü kırptı bana vışt dedi.”
“O etrafını hep hortumla sular/Bu gariban, çocuklar için arar/Boyun büküp istedim yalvar yakar/Elinin tersiyle kovdu, kışt dedi.”
“Söylen şimdi neylemeli netmeli/Halkı ottan adı gören puştları/Burmalı burmalı hadım etmeli/İSYANİ bu sadistlere puşt dedi!”
“Bu devletin malı deniz/Yemeyenler olur domuz/Verseler azıcık omuz/Gene lop yenilir m’ola?/O güne dönülür m’ola?”
“Yalancıktan umut eksek/Necasetlerini keksek/Ecevit’e yağlar çeksek/Gene lop yenilir m’ola?/O güne dönülür m’ola?”
“Kazıklarımız acıtmaz/Karda bile iz bırakmaz/Özler, der ki Hacı yatmaz:?/Gene lop yenilir m’ola?/O güne dönülür m’ola?”
“Elbet değil vatanını satana/Değil deveyi hamutla yutana/Sözüm yıl boyunca oruç tutana/Halkım, sana kurban olsun İSYANİ…
“Sakın ha bir lokma için düzülme/Oğlan uşaktan utanıp büzülme/Kurban kesemedik diye üzülme/Halkım, sana kurban olsun İSYANİ…”
1977 yılında hayata gözlerini açan Ortam, 12 Eylül 1980 ihtilaline kadar benimdi. İhtilalde “Ya canını ya malını…” dediler. Gazeteyi bırakırsam bana ilişmeyeceklerdi. İlişmeleri umurumda değildi. Hatta canıma minnetti. İhtilal mağduru olamayan bir arkadaşın yakınmaları örnekti bana.
Önceki ihtilalde TÖS Gaziantep yönetim kurulundan herkes tutuklanmış, birisi nasılsa serbest bırakılmıştı. O birisi yalvarıyordu: “Ne olur beni de tutuklayın!” Öğretmenin korkusu “Bunu tutuklamadıklarına göre, demek ki o içimizde ajandı” damgasını yemekti.
Bizimki ise başkaydı. Zaten eski Valilikteki emniyetin altında bulunan mezbahada günlerce gereğimize bakmışlardı. Kiliseden bozma eski mahpushanede de, kışlada da konuklanmıştık birer süre.
Ancak göçümüzü yüklemek iki açıdan gerekiyordu. Kızım da oğlum da başkentte öğrenim yapıyordu. Onlara doğru dürüst babalık yapamamıştım. Yıllardır ihmal ediyordum çocuklarımı.
“Kendi çocuklarını kurtaramayan özgürlük kahramanına bak, ülkenin tüm çocuklarını kurtaracak” diye düşünülür gibi bir fikri benimseyerek Ortam’ı ilk alıcısına yok fiyatına sattım.
Alacağımın tahsili için bir sürü senet sepet yapıldı. Şükür senetlerden birini bile ödeme zahmetine katlanmadı alıcım. Gazetenin adını değiştirdiler. Ortam: “Doğuş” oldu, elden ele geçti. Bugün hala o adla yayını sürdürüyor.
Ortam’ı elden çıkartmama neden olan durumlardan birisi de şuydu: Gazeteyi satıp satmama konusunda kararsız olduğun bir gündü. İdarehanenin bitişiğindeki oda dolusu iadeye iç çekerek bakıyordum. “Gazete yayınlayacağıma kitap bassaydım, bunların hepsi yarına kalacak ürünler olurdu…” diye düşündüm. Gazetenin değeri bir gün sonra yiterdi, kiloyla satılmaktan özge bir işe yaramazdı eski gazeteler. Kitap öyle miydi ya?..
Ayrıca ben gazeteci değil, yazardım. Hasbelkader bulaştığım gazetecilik yıllarında tek edebi ürün verememiştim. Edebiyatı özlüyordum. İnsan kitaplarıyla da kitlelere seslenebilirdi…
Bunu yaptım. Yaptığıma da pişman değilim. Gerçi Ortam’ı gözü kapalı terk ederken, “Canım sağ oldukça ben daha nice gazeteler çıkarırım,” demiştim ama bu kez edebiyat iyice sarmalamıştı beni. Özellikle de çocuk edebiyatı… Gazeteciliği bıraktığımdan bu yana en az yüz kitap yazdım. Bunlardan 20’den fazlası yayınlandı.
Hâlâ da yazmayı sürdürüyorum. Benim için artık gazetecilik sadece “cor”umu tatmin için köşe yazısı yazmaktı. Dahası, köşemde istersem edebiyat, fikir, sanat, kültür konularını da ele alabilirdim.
Öyle de yapıyorum zaten.
Gazetecilikten bana tek kalan tek miras 6 yıldan beri yazdığım: “Benim Güzel Gazianteplilerim” oldu. 200’ü aşan güzel Gazianteplimin yaşam öyküsünü anlattım bu dizide. 50 kadar dostun yaşam öyküsünü daha yazdığımda kitabı yayına hazır hale getirmiş olacağım.
İlk kez burada açıklıyorum: İstanbul Heyemola Yayınlarıyla sözleşme yaptım. Kentimin bir tür “insan tarihi”ni oluşturan bu kitap yakında basılacak.
Bundan sonraki yazılarımızda Gaziantep basınında iz bırakan Özgür Gaziantep, Gürses, Sabah, Güney Postası, Akyol, Yeni Ülkü, Uyanış gazetelerinin yaşam öykülerini anlatacağız.
Daha sonra biraz daha geriye giderek her matbaada bir tanesi yayınlanan tek yapraklı gazeteler dönemindeki Halk Dili, Işık, Karayılan, Demokrat Ses, Demokrata Güven, Karayılan gazetelerinin serencamlarına yer vereceğiz.
En son ele alacağımız gazeteler ise günümüzde halen yayınlarını sürdürmekte olan günlük 15 yayın organı olacak.
Beyaz Sayfa, Bulvar, Denge, Doğuş, Ekspres, GAP, Gaziantep 27, Güncel, Güneş, Hakimiyet, Sabah, Telgraf, Olay, Oluşum, Son Havadis, 25 Aralık, Zafer…
Peki haftalıklar, aylıklar, mevsimlikler ne olacak? Ömrümüz yeterse sıra onlara da gelir elbet
Fevzi Günenç, 25.5.2009
X
CİNAYET TERSANELERİ
Aşağıdaki ileti Türkiye yazarlar Sendikasından geldi. Ben de üyesiyim bu güzel kuruluşun. Yaşım nedeniyle göze alamıyorum; yoksa o gün ben de orada olurdum. Bedenim değilse de ruhum orada: Kazanmaya doymayanları, onlara engel olmayanları, çocuklarına ekmek parası götürmek için zorunlu çalışan babaların canlarına kıyanları ben de şiddetle, sesimin çıkabildiği kadar bağırarak protesto ediyorum!
Tuzla’da 122’nci cinayet işlendi. Çelik Tekne Tersanesi’nde 8 Haziran 2009 akşamı gerçekleşen patlamada, Hüseyin Kırgöl yanarak, boğularak öldü. Süleyman Kargı adlı işçi ağır yaralı, ölümün eşiğinde 6 işçi yaralı… Bu cinayetin teknik adı: “Boya yapılan ambardaki gaz sıkışması.”
Türkiye Yazarlar Sendikası olarak ülkemizdeki bütün sendikaları, meslek örgütlerini, siyasi partileri, basını, Sivil Toplum Kuruluşlarını; emek ve yaşama hakkına saygılı ve buna gereksinmesi olan herkesi 10 Haziran 2009 günü Tuzla Tersaneleri'nin önünde olmaya; ölümler durduruluncaya kadar yapılacak eylemleri bu eylemle başlatmaya çağırıyoruz...
Topluca gitmek isteyenler için buluşma yeri: Haydarpaşa Garı, 10 Haziran 2009 Çarşamba, Saat 11.00 Tuzla’daki buluşma noktası: Çelik Tekne Tersanesi önüdür. Saat 12.30
TYS basın bildirisi:
CİNAYET TERSANELERİ
“Aynı gemideyiz.”
Gemiyi yapan, yaşamı yaratan işçiler ölüyor ama durmadan
O doymaz kâr hırsı yapıştığı için dümene
Metal, asit, ateş çölüne dönmüş bu gemide...
Ölüm öyle ağır kanıyor ki emekte...
Bu yüzden kazanmalı gemiyi yaratanlar
Yanarak, ezilerek, boğularak ölmemek için
İnsanca, hakça yaşayabilmek için.
Cehennemin dibinde yaşamak!
Cehennemin dibinde kazanmak ekmeği!
Üretmek, var etmek için cehennemsi mekânlarda ölmeye zorlanmak!
Budur Tuzla Tersanelerinde çalışan işçilere reva görülen.
Budur işsizliğin, açlığın kol gezdiği ülkemizde tersane işçisine dayatılan.
Çözülebilecek sorunları çözmemek, alınabilecek önlemlerin alınmasını zorunlu kılmamak, denetlememek, "denetim" adı altında yapılan ziyaretlerde cehennemden kâr elde edenlerin yanında yer almak cehennemin ta kendisi olmak demektir...
Bunu söylüyoruz hükümete. Bilerek insan öldürülen yerlere göz yummakla, oralardan çıkar ummakla, cinayetleri örtbas etmekle suçluyoruz. Suçluyoruz çünkü Tuzla’da 122’nci cinayet işlendi.
Çelik Tekne Tersanesi’nde 8 Haziran 2009 akşamı gerçekleşen patlamada, Hüseyin Kırgöl yanarak, boğularak öldü. Süleyman Kargı adlı işçi ağır yaralı, ölümün eşiğinde 6 işçi yaralı…
Bu cinayetin de teknik adı “Boya yapılan ambardaki gaz sıkışması.”
Bu cinayetler rahatça işlensin diye, gasp ediliyor tersane işçilerinin örgütlenme hakkı. Bununla suçluyoruz hükümeti, onun iş yasalarını.
Suçluyoruz! Tersane patronları lehine açıklama yapmaktan utanmayan Çalışma Bakanı'nı, Hükümet edenlerin tümünü, Çankaya'yı, Tersanelerde İşveren kılığında mafya yöntemlerine sığınanları; yaşamak, emek ve çalışma hakkına düşmanca davranan bütün yönetici sınıfı…
Tuzla Tersanelerinde 2008 yılının Aralık ayından beri 25 bine yakın işçi işten çıkarılmıştır. Bu, orada çalışan insanların yüzde sekseninin işten atıldığı anlamına gelmektedir. Ancak, üretimde ciddi bir azalma olmamıştır; patronlar bu korkunç koşullarda yapılan üretimi, bu korkunç oranda azaltılmış işçi gücüyle elde etmek istemektedirler.
Doymamaktadırlar!.. Suçluyoruz çünkü ucuz ve örgütsüz emekten gelen kazanç PARAGÖZLERİ olmuştur, insafları, insanlıkları yok olmuştur.
Türkiye Yazarlar Sendikası olarak şu soruyu sormaktan da kendimizi alamıyoruz:
Hangi iş kolunda olursa olsun işçinin bilerek öldürüldüğü yerde öteki işçilerin, onların örgütlerinin susması, cinayetleri kabul etmenin, boyun eğmenin ta kendisi değilse nedir?
İnanarak haykırdığımız "İşçilerin, Emekçilerin Birliği, kardeşliği" şimdi değilse ne zaman olacak; ne zaman YAŞAYACAKTIR?
Türkiye Yazarlar Sendikası olarak ülkemizdeki bütün sendikaları, meslek örgütlerini, siyasi partileri, basını, Sivil Toplum Kuruluşlarını; emek ve yaşama hakkına saygılı ve buna gereksinmesi olan herkesi 10 Haziran 2009 günü Tuzla Tersaneleri'nin önünde olmaya; ölümler durduruluncaya kadar yapılacak eylemleri bu eylemle başlatmaya çağırıyoruz...
Türkiye Yazarlar Sendikası
X
SİZİ KİM ÖLDÜRECEK
Öldürüldüğü anda hemen tepesinde dikilmişti Dedektif Azrail. Sorgulamaya başladı.
“Seni kim öldürdü biliyor musun?”
“Bilmiyorum,” dedi Mübarek ölü.
“Düşmanın var mıydı?”
“Sanırım yoktu. Çünkü yaşamım boyunca kimseye kötülük etmedim. Yufka yürekli biriydim. “Karıncaya bile kıyamazdım. Yürürken ayaklarımın ucunda bir karınca görsem, yolumu değiştirirdim.”
“Her gün elini yıkar mıydın?”
“Yıkardım tabii.”
“Kaç kere?”
“Beş kere.”
“Neyle?”
“Suyla tabii.”
“Sabun kullanmaz mıydın?”
“Yok, sabunu sadece banyo yaparken kullanırdım.”
“Su bulamayınca ne yapardın?
“Kumla teyemmüm ederdim.”
“Kum da, su da yeterli değil. Seni öldüren düşmanların kendi “el”lerindeydi.
“Anlayamadım.”
“Bir insanın elinde her an bir buçuk milyon kadar mikrop bulunur. Elini sık sık sabunlamadığın sürece bu düşmanların canını almak üzere harekete geçerler. Düşmanınızı bilmezsiniz, onunla savaşmazsınız. Sonra da suçu bana yüklersiniz. ‘Azrail canımı aldı” dersiniz. Tırnağını ne kadar zamanda bir keserdin?
“Ayda bir filan…”
“İiiğ… Bir ay boyunca o kocaman tırnaklarla mı gezerdin?”
“Pek o kadar da kocaman sayılmazdı canım…”
“Sen öyle san. Tırnaklar haftada bir kesilmediği sürece kocamandırlar. Her an içlerinde en az on milyon mikrop barındırırlar. Bu da senin canını almak için durmadan bıçaklarını bileyen on milyon düşman demektir.”
“Tanrım, sen beni bağışla…” diye inledi mübarek adam. “Düşmanlarımı bilememişim…”
İşte o anda uyandı.
“Ölmemişim!” diye sevindi. “Rüyaymış… Ama iyi bir rüyaydı. Artık beni kimlerin öldüreceğini biliyorum. Düşmanlarımı tanıyorum artık. Onlar ellerimde, tırnaklarımın arasında taşıdığım mikroplardır. Bundan sonra vücudumda türetmeyeceğim kendilerini. Her gün en az beş kez sabunlayarak yıkayacağım ellerimi…”
Sonra ne oldu biliyor musunuz?
O mübarek kişi, gördüğü rüyayı unuttu. Elini günde an az beş kez yıkadı ama sabunu hiç arayıp sormadı. Şimdi düşmanlarıyla iç içe yaşıyor. Onların kendisini öldürecekleri günü bekliyor olmalı.
Fevzi Günenç, 16.6.2009
X
GAZİNTEP İLÇELERİ ve SEMTLERİ
ALLEBEN
Eskiden de cılız bir akarsuydu
şimdi ne alı kaldı
Ne de beni
Görmek isteseniz de göremezsiniz
Artık o eski Alleben’i.
KAVAKLIK
Kavaklığa gittiniz mi siz hiç
kavak gördünüz mi orada?
Benim mi uzgörüm yok
koyanlar yanlış mı koymuş o adı?..
Gelin isterseniz “dayaklık” diyelim buraya…
Balonunu kaçıran bir çocuğunu dövüyordu bir baba
Bir çimcik attı “pamuklu şeker” diye zırlayan
kızına bir ana…
Tartıcı çocuğu kovalıyordu bekçi;
şamarı yapıştıracaktı yakalasa.
Küçük bir kızın bisikletine tekme atan amca
Bağırdı “Gözün kör mü,” diye
beni çiğneyecektin az daha!”
Kavaklık ha?
Hah ha ha…
HOŞGÖR
Hoşgör koymuşlar mahallemin adını
babam 25 kuruş veremiyor okula salarken beni
Ayakkabımın yırtığından su geçiyor ayaklarıma
internet kafenin önünden geçerken
bakmak yasak o yana
kitabım, misketlerim
uçurtmam bile olamayacak bu gidişle
Ne diye hoş görecekmişim ki?
Hoş görmüyorum işte!
ŞEHREKÜSTÜ
Dedem şehre küsmüş
O yüzden yerleşmiş bu ıssıza
O gün bugündür barışamadık kentle
Benim torunlarım barışır mı sence?
BAŞKARAKOL
Baş karakol
Çarşı karakolu
Suburcu karakolu…
Karakol karakol karakol her yan
Bir de baklavacı dükkânları
Bir baklavacı vitrinindeki
Tepsi dolusu fıstıklı baklavaya
baksam baba
çarşı ağası kulağımı çeker mi acaba?
İNCİLİPINAR
İncilipınarı hep su yerine
oluğundan inciler dökülen
bir çeşme diye düşledim yıllar yılı
İncilipınar’dan inci değil
Ateş akarmış meğer
Büyüyünce öğrendim.
OĞUZELİ
Oğuzelinde bir kuş var,
gagasında gümüş var…
İzmir’de arkadaşım Özgür
Özgür’ün sıla özlemiyle yanan
şair babası yaşar
Çok özlemişler doğdukları eli
onlara bir yüksük dolusu toprak
bir nefeslik hava yollasam
götürür müsün gümüş gagalı kuş?
Götür lütfen…
ARABAN
Araban bir makamın adıdır
diye öğrendik bulmacalardan
Türk müziğinde…
Arada bir de Gaziantep’in
ilçesidir diye geçer…
Ne odur
ne budur
aslında Araban
aranmayan
sorulmayandır.
YAVUZELİ
Yavuzeli deyince
yavuz insanlar geliyor aklına
değil mi?
Oysa öylesine uysaldır ki Yavuzelililer
al ekmeğini
vur eline.
Fevzi Günenç, 1.7.2009
X
FEVZİ GÜNENÇ’TEN MEKTUP
Büyük Ustam, Eren Bilge Balta’m…
İncil ile Kuran konusundaki yazını zevkle okudum. 48 yıl önce bunları görebilmiş olman ne kadar çok önemli!
Ebu Leheb’e Allah’ın bedduası çok güldürdü beni. Ne yazık ki dinlerdeki bu çelişkilerin bırakalım halkımı, halkı yönlendiren (ulemalarım(!) bile ayırımında değil. Ya da ayırımında ama işlerine böylesi geliyor.
O yazında dizgi kusuru olduğunu sandığım bir iki noktaya değindim haddim olmayarak. Bunları kırmızı ile göstermeye çalıştım. Bakışım doğru ise düzeltilerek siteye konmasında yarar olur sanıyorum.
Yeni evime taşındım. Apartmanın bahçe katında, müstakil bir ev burası… Çok sevdim. Keşke artık başka bir eve taşınmasam… Sevdim derken hem rahat bir yerleşke, hem de gönlümce bahçesi var. Artık o bahçeyle uğraşıp dururum. Şimdiden çok güzel olduğunu sandığım düzenlemeler yaptım bile.
Eski evimde cami kulağımın dibindeydi. Uykudaysam beni yürek çarpıntılarıyla uyandırıyordu ezan. Yani öylesine yüksek sesle, bet okunuyordu. Uyanıksam, ses kirliliği yaparak çalışmamı engelliyordu.
Atatürk günleri için, yılda bir kez “Bu ne böyle her 10 Kasımda anmak…” diye kınayan tahammülsüzler, yılda 366,5 gün, günde beş kez çevreyi bed ve yüksek sesleri ile rahatsız ettiklerini nasıl mazur gösterirler bilmiyorum. Eskiler hem makama göre hem de doğal sesle okuturlardı ve de zevkle dinletirlerdi…
Bunlar acaba, haydi bırak yazarların konsantresinin darma dağınık olduğunu, uyuyan bebeklerin psikolojisinin bozulacağını, ders çalışan çocukları da düşünmezler mi?
“Yeni eve taşınarak camiden uzak kaldım” diye seviniyordum. Sen misin sevinen? Al sana şeddelisi. Bu kez meğer iki cami arasında kalmışım. Müezzinler birbirinin sesini bastırma yarışı yapıyorlar. Hoparlörün sesini sonuna kadar açıyorlar.
Bu da yetmedi. Bitişik komşularımdan biri 24 saat Kur’an yayını yapıyor radyosundan çevre apartmanlarda oturan herkese. Ne çok günahı varmış ki, bağışlanması için adam ya da kadın, galiba uykusunda bile Kur’an dinliyor. Herkesi de kendisi gibi çok günahkâr sanıyor olmalı ki, kendisiyle birlikte komşularını da sevaplandırıyor böylece.
Tek umarı, ilk gün kulaklarımı parmaklarımla tıkamakta buldum. Parmaklarım kulaklarımda olunca çalışamıyorum. O zaman kulaklarımı pamukla tıkadım. Bu daha iyi oldu. Ertesi günü ise bir radyo kulaklığı aldım. Çalışırken sevdiğim müzikleri dinleyerek dış etkenlerden arındırıyorum kendimi.
İşte 71’den sonra böyle bir değişime uğradı yaşamım.
Sevgiyle, saygıyla; sağlık diliyorum.
Fevzi Günenç, 9.7.2009
+
Sevgili Fevzi,
Önce sevgi…
Sözünü ettiğim yanlışlarımı düzelttim.
Yanlışlarımı gösterdiğin için teşekkür ettim.
Yukarıdaki mektubunu çok beğendim.
Bu nedenle Sitemizin
Çok az bir değişiklikle,
Fevzi Günenç bölümüne yerleştirdim.
Ahmet Beyaz’ın e-posta adresini gönderecektin bana…
İki gündür gelmedi, unuttun mu acaba?
Bu günlük bu kadar,
Sana sevgi, sevgiden gelmez kimseye zarar…
Şimdi kal sağlıcakla,
Av. Eren bilge Balta, 9.7.1961
X
SEVGİLİ “AV”IM
kimi zaman kuş olurum
kimi zaman tavşan
olmam kurt, tilki
olmam sırtlan
hiç bir zaman.
uç uç güzel kuşum, uç
süzül göklerde
korkma
olmam hiç bir zaman avcı
olmam tüfek
olmam kurşun
kıyamam canına
minik bir kuşun.
kon dallarıma güzel kuşum
korkma düşmezsin tuzağıma
ökse olmam hiç bir zaman.
boa değilim, yutamam seni
dilersen kalırsın dallarımda
dilersen uçar gidersin tutmam seni.
Fevzi Günenç
X
SİZİ NİÇİN ÖPÜYORUM?
“MUZURDAN KES”
80 İhtilalinden sonra Turgut Özal hükümet oldu. Özal Türkiye’de serbest ekonomiyi resmileştiren adamdı. Artık yasal olarak vur vuranın kır kıranın dönemi başlamıştı. Dileyen dilediği malını dilediği fiyata satabilecekti. Sattı da…
50 itibariyle Demokrat Partinin yaptığı da başka bir şey değildi. Daha o zamanlar devletçilikten kan emiciden yanalığa; serbest ekonomiye döndü ülkem. Bir avuç azınlığın, on milyonlarca dar gelirlinin serbestçe canına okuyabilmesi demekti bu.
Şimdiye kadar bir şey alırken ne kadar çok kazıklanmış olduğumuzu şu küçük örmekten anlayabiliriz: Holdingci dün 1000 (yazıyla bin) liraya sattığı malı küresel krizi bahane edip bugün 100 (yazıyla yüz) liraya satıyor da yine de kazanıyor.
Bu sistem ülkemde 1950’den beri çalışıyordu ama adı bu dönemde kondu. Holdingciler de bu dönemde türedi.
1950’ya kadar iktidar olan CHP döneminde işlerlikte olan devletçi sistemde halka kazık atmak o kadar kolay değildi. Tüccara yüzde 20 gibi bir kâr hakkı tanınmıştı. Satıcı malının üstüne etiket koymak zorundaydı. Neyi kaça almanız gerektiğini bilirdiniz. Zabıta kontrollerinden başka alıcı da istediği zaman satıcıdan alacağı malın faturasını isteyebilir, kontrol ederdi; sizi asla kazıklayamazlardı.
1950 öncesinin CHP döneminde hazine doluydu. İç ve dış borcumuz yoktu. Türk lirası ABD dolarından değerliydi. 1950’de bize demokrasi diye yutturulan bir sistem işlerlik kazandı. DP ile başlayan çöküntü ülkemizi durmadan borçlandırdı, dışa bağımlı hale getirdi. Halktık, köle olduk. Şimdilerde ipin ucu kimin eline, hepimiz biliyoruz.
DP’nin tarihe karışmasından sonra gelen AP döneminde de DP’den farklı politika izlenmedi. Özal döneminde de, bugünkü dönemde de. Çark hep sermayeden yana işledi. Anası öpülen hep tüketici-ücretliler oldu.
İşsiz sayısı da bu arada giderek arttı. TL’nin hali duman oldu. Kuruş öldü. Lirayı 6 sıfırla ifadede güçlük çektik.
- Bakkal amca sakız kaç lira?
- Bir milyon lira kızım.
- İki tane verir misin? İşte iki milyon lira…
Adnan Menderes’in: “Her mahallede bir milyoner yaratacağız,” politikası sonunda çocuklarımızı bile milyoner hatta milyarder yaptı. Çünkü ülkemde sağın savunucusu partiler hep holdingciler yarattı, hep holdingcilere çalıştı. Hala da çalışıyor ve biz her seçimde aval aval oylarımızı yine bizden yana olanlara değil, zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul yapanlara verdik; sermayeden yana olanlara, holdingcilerden yana olanlara verdik, veriyoruz oylarımızı. Onlara gemi düşüyor, bize sakız.
Bütün bunları niçin anlattım? Seçim değil, seyran değil. Peki ben şimdi sizi niçin öpüyorum? Bugün Sevgili Eren Bilgemiz Avukat Hayri Balta’nın 1986 yılında Özgür Gaziantep’te yayınlanan bir yazısı geçti elime. Buyurun o yazıyı birlikte okuyalım, siz de niçin öpüldüğünüzü anlayın:
“MUZURDAN KES
İşini olumlu olarak sonuçlandırdığım bir vekil edenim, tutturdu, “İlle de seni bir eğlence yerine götüreceğim…”
Her ne değin “Ben içki içmem, gece hayatını sevmem, Islah-ı nefis ettikten sonra bu gibi yerlere, gitmedim!” dedimse de, dinletemedim. “Gitmezsen küserim!” deyince arkasına düşüp gittim.
Dedeman Otelinin yakınlarında bir yere gittik. Işıklı reklâmlarla okuyucuların, komedyenlerin, dansözlerin adı yanıp sönüyordu girişte. Kırmızı renkli halılar üzerinde dar bir koridordan yürüyüp geçtikten sonra salona girdik…
Salonda loş bir ışık vardı. Anlaşılan aydınlıktan korkuyorlardı. Herkes birbirini görüp tanısın istemiyorlardı.
Duvarlarda dizili aplikler, kırmızı-mavi ampullerle ışıklandırılmış koridorda garsonlar bizi göre kapı aldılar.
Garsonların davranışından vekil edenimin buranın devamlı müşterilerinden olduğunu anlıyorum.
Öne doğru yürüdüm. Sahnenin tam karşısındaki bir masaya oturmak istedim. Garson önüme geçti. “Burası, rezervasyon!” dedi. Sonradan öğrendim ki, “tutulmuş” demekmiş.
“Öyleyse şu masaya peçelim!» diyerek yandaki masaya yöneldim.
Garson, ezile büzüle “Orası da rezervasyon!» demesin mi?..
Ben de “Rezervasyon olmayan bir yer göster bari…” dedim.
Garson bizi köşede, sahneye yakın bir yere buyur etti…
Salona baktım, arka sıralar dolmuştu. En arkada ise localar vardı. Orada erkeklerle kadınlar fıkırdaşarak içki içiyordu.
Vekil edenime sordum “Bunlar ne yapıyorlar orada?”
Dedi bana: “Konsomasyon yapıyorlar…”
Konsomasyonun ne demek olduğunu sormaya utandım. “Bir avukat bu kadar bilgisiz olamaz!” der diye korktum.
Derken ön sıranın izleyicileri geldi. Kapıdan görünür görünmez garsonları bir telaş aldı, ceketinin düğmesini ilikleyen garsonlar iki kat olarak yeni gelenlerin önüne düşüp oturacakları yerleri gösteriyorlardı. Kendimi ikinci sınıf vatandaş gibi hissettim garsonların onlara gösterdiği saygıyı görünce…
Vekil edenime sordum: “Kim olduklarını bilmediğini…” söyledi.
Yanımdan geçen garsonlardan birini çağırdım, el işareti ile… Eğildi, kulağını ağzıma dayadı. “Kim bunlar?” dedim. “Bunlara Holdingciler diyorlar ama. başka bir şey bilmiyorum! Bunlar hemen hemen her gece gelirler…” dedi.
Garsonlar döner merdiven üzerinde imişler gibi ellerinde geniş tepsiler bir gidip bir geliyorlardı. Holdingciler tepsiler içinden seçip seçip alıyorlardı beğendiklerini. Ne kadar da pisboğazmış meğer bu herifler…
Hepsine on tabak yiyecek yeterken her biri için on tabak yiyecek alıyorlar. Tam Tevfik; Fikret'in Han-ı Yağma şiirindeki gibi… Aksırıncaya kadar, tıksırıncaya kadar yiyecekler anlaşılan… Ne midenin hacminden, ne sindirim sisteminin kapasitesinden, ne de sinir sistemlerinin direncinden haberleri var.
Salon loş ışıklar nedeniyle göz gözü zor görebilirken, sahne alabildiğine aydınlık. Önce halk müziği sanatçıları çıktı. Ön masadaki holdingciler bütün sanatçılara eşlik ettiler. Sanki bir arkadaşlarmış gibi aralarında bir iletişim vardı. Şarkılar holdingciler için söyleniyordu. Kadehler sahnedeki sanatçılar için kalkıyordu. Alkışlar, kahkahalar, bravolar gırla gidiyordu. Kafalar tütsülendikçe salon kendinden geçiyordu. Çiçek gönderene mi bakarsın, şampanya açtıranlara mı, köpük saçtıranlara mı?
Derken sahneye oryantal bir dansöz Çıktı. Eğer göğüslerinde ve kalçalarında sarkan parlak pullar olmasaydı; karşınızda denize girecek çıplak bir bayan var sanırdınız. Küçük küçük sutyenler, önünde bir incir yaprağı… Işıklarda renk renk parlayan pullar arasında bütün muzurluğu ile dansöz insanın gözünü alıyordu.
“Bravo!” diyorlar. “Fon dip!” diyerek dolu bardakları “Gürp!” diye mideye indiriyorlardı. Bu arada sahnedeki dansöze kaşla gözle bir şeyler anlatmaya çalışıyorlardı. Sahnedeki dansöz onların gizlide söylediklerini açıklıyordu: “Keseceğim, keseceğim… Merak etmeyin…”
Bir alkış, bir alkış… Kıyamet koptu kopacak sanki… Ne demekse hep birden, koro halinde, “Muzırdan kes! Muzırdan kes!» diye bağrışıyorlar. Bir gülüşme, bir kahkaha tufanı kopuyor. “Muzur” sözcüğünden etkilenip birbirine sarılıp öpüşenler de var… Muzur sözcüğünü duyunca kendinden geçenler de…
Dansöz, önüne doğru elini yaklaştırıyor. Kestim, keseceğim derken, kesmekten vaz geçiyor. Fıkır fıkır gülerek, sahnede dönmeye başlıyor. Orkestra kendisine eşlik ediyor. Parmaklarındaki ziller şıkırdayıp duruyor. Gözler kendisini izlerken, kendisi fıkırdayıp dönüyor… Topuklarını döve saçlarını bir öne bir arkaya atıyor…
Yine geliyor sahnenin önüne. Orkestranın davulu zillerle birlikte “Güm!” deyince, kendisi kalçası ile “küt!” diye sağa vuruyor; bir dörtlük sustan sonra orkestranın davulu zillerle birlikte yeniden, güm diyor. Dansözün kalçası bu kez sola doğru “Küt!” diye savruluyor.
Bir dörtlük sus sırasında salon ayağa fırlıyor. “Kes, kes!” diye bağrışıyor. Kendisi göbeğinin altında bir yeri göstererek, “Şurdan mı?” diyor. “Hayır!..” nidaları salonu çınlatıyor… “Hayır, daha aşağıdan, muzurdan kes!” diyorlar.
“Muzur” sözcüğü geçince salonda bir alkış kopuyor. Sahnedeki çalgıcılar arasında bir gülüşmedir gidiyor.
Oryantal dansözümüz patinaj yaparmış gibi çıplak ayakları ile sahnede bir o yana, bir bu yana, parmaklarındaki zilleri şıkırdatarak kayıp duruyordu. Gözleri ile holdingciler arasından yolacak bir kaz arıyordu. Holdingciler varken başkasına ne gerek vardı…
Sık sık sahnenin önüne holdingcilerin karşısına geçiyor. Baterinin davula ve zillere birlikte vuruşu ile o da kalçasını sağa sallarken göbeğini sola atıyordu. Kalça vuruşları ile davula eşlik ediyordu. Arada bir holdingcilerin masasının tem karşısına geçip, “Keseyim mi?” diyordu. Elini göbeğinin hizasına getirince salon hep birden bağırıyordu: “Kes, kes!..”
Bu arada holdingciler ayağa fırlayarak sutyeninin arasına para sıkıştırmak için birbirleri ile yarışıyorlardı. Para sıkıştırma yarışı bittikten sonra dansöz neşeleniyor ve eliyle göbeğini göstererek “Şuradan keseyim mi?” diyordu. Salondakiler “Hayır, hayır daha aşağıdan!” diye bağırıyordu. Elini aşağılara doğru indirirken salondakiler ayağa fırlayarak kendilerinden geçmişçesine hep birden “Muzurdan kes!” diye bağırışınca sahnede çalanlar, salonda oturanlar, localarda fıkırdaşanlar çocuklar gibi ellerini çırpıyorlardı…
Dansöz parmaklarındaki zilleri şıkırdatarak buzda kayarmış gibi dönüp duruyor. Kadehler kalkıyor. Kahkahalar atılıyordu. Nedense. Dansöz bir türlü muzurdan kesmeye yanaşmıyordu. Herkesi merak içinde koyuyordu ne zaman kesecek diye… Sahnede şıkır şıkır kalçalarını ve göbeğini oynattıktan sonra sahnenin önüne geliyor, duruyor ve soruyor: “Keseyim mi?”
Salondakiler kafayı çekmiş. Kendinden geçmiş. “Kes, kes!” diye haykırıyor. Dansöz elini muzurâ doğru getiriyor. «Şuradan mı?» diye soruyor. Salonda bir sevinç, dansözün muzuru bulduğuna seviniyorlar; “Kes, kes muzurdan kes!” diyorlar. Tam. muzurdan kesecekken salondaki ışıklar sönüyor. Sönmesi ile yanması bir öluyor. Dansözün muzuru nasıl kestiği görünmüyor…
Alkışlar, alkışlar, muzur kesildi diye… Muzur karanlıkta daha iyi kesildi anlaşılan. Bizimkiler seviniyorlar. Yiyip için eğleniyorlar… Muzur kesilince keyifleniyorlar...
İzninizle bu kepazeliği daha fazla anlatmayayım, burada keseyim.
Hayri Balta, Özgür Gaziantep 19.11.1986”
Yazıda sözü edilen holdingciler, sizin oylarınızla iktidar olanların yarattığı, çağın mucizeleridir(!) Ustam bu gerçeği 1986’da da görmüştü. 2009’da da görüyor.
Ve biz hala uyuyoruz.
Fevzi Günenç, 6.8.2009
Yakında Ramazaniyelikler dağıtılacak. Zenginin fakire verdiği fitre adlı sadakadır o. Onu zengin yapan sensin. Sadakasını (fitresini) de sana verirse çok mu? Onlar iftarlarda 10 çeşit etli lopları yutarken siz de buyurun çadırlara, çorbalar bedavaaa…
X
FEVZİ GÜNENÇ’TEN
Aşağıda Sevgili Dostumuz Fevzi Günenç’in bir arkadaşına yazdığı mektubu okuyacaksınız. Fevzi Günenç’in yazısını gayet mantıklı ve tutarlı buldum. Gerçekten de çocuklarımıza bırakacağımız dünya akla ve bilimsel verilere dayanan bir dünya olmalı…
Hâlâ şeriat zihniyetine saplanıp kalanlara çok güzel ve aydınlık yollar gösteriyor Fevzi…
Kutlarım…
Av. Eren Bilge Balta, 9.9.2009
+
Sevgili Nur,
Öteden beri dikkat ediyorum, sana verilen “Nur” adı seni oldukça fazla etkilemiş. O nedenle şeriata karşı sevecen yaklaşımlarda bulunuyorsun. Oysa Şeriatin insanları yola getirmek için onlara yutturulan afyon olduğunu biliyorsun. Sanki sürekli ikilem içindeymişsin gibi geliyor bana.
Din bir bakıma insanların iyiye, güzele, doğruya yönelmeleri için uygun bir yöntem. Ama bu sadece yeterince aydınlık kafaya sahip olanlar için geçerlidir.
Şeriat, iyiyi yakalayabilmek için tehditler savurmaktan, kırıp dökmekten, öldürmekten geri kalmaz. “Cahil insan ancak bundan anlıyor” denilir. Ama bütün bunlar bizim gibi kendini aşmış, aydınlık beyinler için geçerli değildir, olmamalıdır.
Sözü “Meleklerin Gölgesi Olmaz” ana başlıklı yazınıza getirelim. Böyle bir konuyu işlemek size ne kazandırıyor? İnanmadığınız cennetten bir endülüjans kağıdı almanıza mı yarayacak? Hz. Muhammed’i büyük dedeliğinize atamanız ise bir âlem.
Bu katılım öykümüze hiçbir şey katmıyor. Bu yakıştırmayı aradan çıkartsanız yazınız belki de daha bir olumluluk kazanacak.
Ayrıca, anlatılanlar yeni şeyler değil. Nerdeyse sıradan her Müslüman’ın iyi kötü bildiği şeyler. Yazarın hayata yeni şeyler katması gerekmiyor mu?
Biz çocuk edebiyatı yazarları çocuklarımıza daha akılcı bir dünya bırakmak zorundayız. Bunun yolu da şeriat olmamalı.
Sevgiyle…
Fevzi Günenç, 8.9.2009
X
KADINLAR HAMAMI
Çocukluğumda evimizde banyo diye bir şey yoktu. 1940’lı yıllar… Kimin evinde banyo vardı ki? Banyo yerinde eşiklikte yıkardı annemiz bizi. Bunlar haftalık yıkanmalardı. Bir de aylık yıkanmalarımız vardı ki, bunun için hamama giderdik.
Bizim sürekli olarak gittiğimiz hamamın adı “İki Kapılı Hamam”dı. 10 yaşıma gelinceye dek annemle ben de gittim bu hamama. On bir yaşıma basmış basmamıştım… Son gittiğimizde kadının biri:
“Kocanı da getireydin bari anam!” diye bağırdı anneme beni göstererek.
“Kocaman oğlan olmuş uşağın, babasıyla gitsin artık bu erkek hamama…”
Birçok kadın gülüşmüştü. Benim “bu erkek”liğime. Annem aldırmadı.
Bir ay sonra evimizde yeniden hamama gitme hazırlıkları başladı. Baktım annem benim çamaşırları da hazırlıyor. Anladım, yine götürecek beni. Ağlamaya başladım.
“Ne oldu ulan? Niye ağlıyorsun?” diye sordu annem.
“Ben kadınlar hamamına gitmem…” dedim hıçkırarak.
“Niyeymiş o?”
Bir yandan konuşuyor, bir yandan ağlıyordum.
“Ben büyüdüm artık. Erkek oldum. Babamla erkekler hamamına gidecem.”
Ağlamam işe yaradı. Annem o gün hamama götürmedi beni.
Kadınların hamam günü her seferinde şölene dönüşür. O gün, saat dokuz on gibi bir fayton gönderirdi babam kapımıza. Biz o saate kadar hazırlanmış, faytonu bekliyor olurduk.
Faytonla giderdik hamama. Annem yanında köftelik malzeme de götürürdü. Çiğ köfte yoğrulmaya başladığında:
“Zeliha hanım!..” diye seslenirdi hamamcı kadın. “Tepsiniz geldi!”
Babamın gönderdiği lahmacun tepsisiydi bu. Annem 50’ye yakın lahmacundan önce bize yetecek kadar beş on tanesini bir yana ayırırdı. Sonra hamam çalışanlarına ikişer üçer dağıtırdı. Bunun ardından tanıdıklara verilirdi birer ikişer. Artanı da tanımadıklarımıza…
Lahmacunun gelişi çoğu zaman köftenin yoğrulduğu zamana denk gelirdi. O zaman çiğ köfteleri lahmacunun içine yatırır, dürüm yapar yerdik.
Babaları tarafından lahmacun gönderilen ayrıcalıklı tek aile biz olmazdık. Başka tepsiler de gelirdi. O gün lahmacuna doyardı hamama gelenler.
Gelirken evde yemek hazırlayıp getirenler de olurdu. Bu genellikle içli köfte, dolma, yaprak sarması olurdu. Hali vakti yerinde olmayanlar mercimekli köfte yoğururdu. Acur, biber turşularıyla komşulara sunulan bu köftenin tadına doyum olmazdı.
Ben ne çiğ köfteye, ne lahmacuna yüz verirdim mercimekli köfteyi görünce. Hele yanına bir de ayran varsa, keyfime diyecek olmazdı. Ayran içe içe karnım şişerdi. Hamamın içinde yaşıtım çocuklarla, altımız üstümüz meydanda, koşmaca oynarken karnımdan “gulk gulk” sesler gelirdi. Bu arada ayağım kayar, kıç üstü otururdum. Canım yanardı ama ağlamazdım. Kendi düşen ağlar mıydı hiç…
Yiyip içme faslı başladığında herkes hamamda olduğunu unuturdu. Hamamda değil de kırlarda, piknikteydi sanki herkes. Karınlar doyunca hamam tasları ya da kil kazanları darbuka olurdu. Oynak havalar çalınır, söylenir, oynanırdı.
Bütün bunlara rağmen, babayla hamama gitmek daha keyifli bir işti benim için. Her şeyden önce “Babasını da getireydin bari” gibi bir eleştiriyle kınanmazdık. Erkekler hamamında tellak tarafından yıkanmak gibi bir lüksüm de olurdu ayrıca. O zaman kendimi gerçekten büyümüş, erkekleşmiş hissederdim.
Bugün artık her evde bir hamam var. Adı hamam değil ama hamamdakinden çok daha fazla lükse sahiptir evlerin banyoları. Evdeki banyoların sıcak suyu eskiden adına termosifon dediğimiz sobayla ısınan kazanlarla sağlanırdı. Sonra tüp gazla çalışan şofbenler çıktı.
Şofbende gaz zehirlenmeleri bu ısınma türünde caydırıcılık yarattı. Bu kez piyasada elektrikli şofbenler arzı endam eyledi. Şimdiye kadar elektrik çarpmasından yaşamını yitiren olmadı ama elektrik yine de ürkütücü geliyordu insanlara. O nedenle baş tercih güneş enerjisi sitemi oldu. Suyun ısınması bedavaya geldiği için ayrıca tercih nedeni de oluyordu bu yöntemi kullanmak.
Her şeye karşın geleneksel hamam sefaları sona ermedi. İnsanlar yine de üçer beşer toplaşıp tarihi hamamlara gidiyorlar zaman zaman. Bu en çok da kir atmak, masaj yaptırmak için tercih ediliyor.
Bizim de nerdeyse gelenekselleşen bir hamam grubumuz var. Ressam Mehmet Ali Diyarbakırlıoğlu, doğduğu kente her gelişinde çocukluk, gençlik arkadaşlarını başına toplar. Hep birlikte Kalealtındaki Paşa Hamamına yollanırız. Daha içeriye girer girmez şamatay