TABULARA, TALANA, YALANA 

 BALTA 

 

+

 IRKÇILIĞA, SÖMÜRÜYE, ŞERİATA

 HAYIR!..

+

Sorumlusu: Av. Hayri BALTA

+

e-posta: hayri@bilgebalta.com

Site adresi: www.bilgebalta.com

+ 

ESİN GELDİKÇE

             

“İnsanların yaratmış olduğu sanal tanrı’nın ardına düşmeyelim. Akıl, sağduyu, vicdan,  hoşgörü ve insan sevgisi gibi genel değerleri yüceltelim. Çünkü tanrı; doğru, güzel, iyi, olumlu olan  genel doğrular, insansal duygular gibi  bütün yüce değerleri kapsayan bir kavramdır. Gerisi hayaldir...

+

Tanrı (iyi düşünce) ansıtır; şeytan (kötü düşünce) dayatır. Şeytana uyan, anında haz duyar ve sonra pişman olur; tanrı'ya uyan, anında ve sonunda haz duyar ve  huzur (cennet) içinde olur...

+

Allah zorlamaz, seni tercihine bırakır; şeytan ise zorlar.

+

Çalıma bak şu zibidilerde

Sanırsın ki ülkenin en bilgini

Aldırma sen yap işini

Öyle eşektir ki bunlar

Eşek olmayan dinsiz derler.

Ömer Hayyam

+

 

Kim görmüş o cenneti, cehennemi?

Kim gitmiş de getirmiş haberini?

Kimselerin bilmediği bir dünya

Özlenmeye, korkulmaya değer mi?

Ömer Hayyam

+

Ey hacca gidenler nereye böyle?

Tez gelin çöllerden döne döne.

Aradığınız sevgili burada,

Duvar bitişik komşunuz.

Mevlana

+

Durun gördünüzse suretsiz suretini onun,

Hac da siziniz, Kâbe de, ev sahibi de…

(15.1.2006, aydınlık. Vural savaş)

Mevlana

 

X

Bir asil at gibi şahlan, vurulan gemleri kır.

Nerede hakkım diye bir kerecik olsun haykır.

Niyaz-i Mısri. (Hicret takvimi. 15.1.2006)

+

Merhamet ve şefkat simgesi olan bir Allah canlıyı canlıya canlı canlı yem eder mi? Aklı olan niçin böyle diye düşünmez mi?

+

Etrafımızda, evrende tasarım ve iyilikseverlik bulunduğuna dair bir kanıt göremiyorum. Dünya üzerinde hala çok fazla sır var. Bir kedinin bir fare ile oynadığı evrenin, kadir-i mutlak ve merhamet sahibi bir tanrı tarafından tasarlandığı fikrine inanmaya kendimi ikna edemiyorum. 

Charles Robert dDarwin (İngiliz doğa bilimci) 1809 – 1882

Şeyh ebu Said söylüyor:

- O'nu kullukla arayan bulamaz. O'nu O'nunla arayan bulur.

(Tevhidin Sırları. Muhammed ibn münevver. Kabalcı yayınevi. 1. Baskı. s. 294)

+

Sıkıntıda olan bir kişi: "Allah büyüktür" der. Bunun anlamı: "Üzülme, bir çaresi  bulunur elbet..."

+

Bilgeye sormuşlar:

- Bu kadar okudun da eline ne geçti?

- Bilgisizliğimi anladım... Bu yetmez mi?

+

Bilge: “Allah’ım beni koru!” diye yalvaran öğrencisine:

- Ey oğul; bil ki, sen Allah’ı korumazsan, Allah seni korumaz..

+

Öğrencisi Bilge’ye sormuş:

- Gerçek nerededir?

- Maddî gerçek mi, manevî gerçek mi?

- Her ikisi de…

- Maddî gerçek; Yaratan’dır, her yerde hazır ve nazırdır ve görünür; manevi gerçek insanın düşüncesidir, görünmez…

+

Bilge'ye sormuşlar:

-Tanrı'yı nasıl bulabiliriz?

- Ey oğul bil ki Tanrı'yı kullukla bulamazsınız: O'nu,  O'nunla  bulabilirsiniz...

X

GÜNAH

Derste hoca sorar:

- Günahlarımızı affettirmek için ne yapmalıyız?

Uzun bir sessizlikten sonra biri atılır:

- İlk önce günah işlemeliyiz hocam!

Akşam. 16.6.2007

x

Bilge sık sık yakınırmış

Ama kimse anlamazmış:

- Kırk yıl vahdet davulunu çaldım, kimse anlamadı...

18.6.207

x

Kör cehalet çirkefleştirir insanları!

Suskunluğum asaletimdendir...

Her lafa verecek bir cevabım var...Lakin bir  lafa bakarım "Laf   mı" diye;  bir de söyleyene bakarım "Adam  mı " diye...

Yener Balta’dan, 13.9.2007

x

Siyasetle ilgilenmeyen aydınları bekleyen kaçınılmaz sonuç; cahiller tarafından yönetilmeye razı olmaktır.

Eflatun

x

YUF BABA

 

Yuf Baba ölmüş. Teneşire yatırmışlar.  Yıkayan hoca bakmış ki Yuf Baba'nın koltuk altı, eteği kıl içinde….

Hoca temiz­liğini yaparken bir yandan da homurdanıyormuş:  

“- Lanet herif, ne vardı, acı şuralarını temizleyeydin?..” 

Yuf Baba başını kaldırarak: 

"- İçimi temizlemeden dışıma  fırsat bulamadım ki..."

+

Artık nasıl yorumlarsanız yorumlayınız; biz, dindar olmayı böyle biliriz: Ruh temizliği ve erdemli davranış...

Eren  Bilge, 15.3.2008

E. B.. 15.3.2008

x

"Dindarlık lafla, edebiyatla olmaz.

Dindar ki­şi asla haram yemez, dürüstlükten kıl kadar ay­rılmaz, halkı aldatmaz, yalan söylemez, verdiği sözü çiğnemez ve emanetlere hıyanet etmez.

Gerçek dindar, sefaletten ölmeyi tercih eder ama haram parayla geçinmeyi hele zenginleşmeyi hiç düşünmez.

Bizi agresif dinsizler, kefere, fecere, İslam ve Müslüman düşmanları mahvediyormuş... Hayır, hayır! Bize içimizdeki münafıklar, din sömürü­cüleri, mukaddesatı maddi menfaate tahvil eden alçaklar en fazla zarar veriyor.

Müslümanlara uyanın diyorum."

Mehmet Şevket Eygi, 11 Mart 2008 tarihli Milliyet’teki Melih Aşık köşesinden..

+…

Not:

Demek ki neymiş, kimmiş?

“Bizi mahvedenler; içimizdeki münafıklar, din sömürü­cüleri,

mukaddesatı maddi menfaate tahvil eden alçaklar mahvediyormuş…

EB, 1.4.2008

x

VELÎ VASFI

İbrahim Hakkı Hz.nin dilinden velî vasfı.

 “Ey aziz!

Ulu kişiler demişler ki:

1. Halkın kimi  dünyalıktır: Bunlar dünya; zevku safalarına dalmış, ona bağlanarak ayrılmamışlardır…

2. Kimi ukbâlık (Öbür dünya, ahret) tır:  Bunlar da âhiretin uçmaklarındaki benzersiz hayatına vurularak saklanmışlardır.

3. Kimisi de ehl-i mânâdır: Bunlar bir kısım uyanık ve seçkin ki­şiler, ermişlerdir ki ikisine de iltifat etmemiştir. Rızaüllah ile meşgul olup onun sevgisiyle yetinmişlerdir. O bahtiyar­lar ebedî saadeti burada bulmuşlardır.”

VELİLERİN BAHÇESİ. Bedri Özbey. Tan Matbaası. İst. 1968. s. 52

x

CANIM İÇİNDE CÂNÂNI BULDUM.

 

«Derdi olan gelsin, dermanı buldum,

Canım içinde cânânı buldum.

Canlar mezat olmuş tellâlda gezer,

Cevherler saçan dükkânı buldum.

Zerrece cihan görünmez gözüme,

Hak’ka karşı duran dîvânı buldum.»

 

Hz. EMÎR SULTAN SEYYİT MUHAMMED BUHARI (K.S. )

VELİLERİN BAHÇESİ. Bedri Özbey. Tan Matbaası. İst. 1968. s. 156

x

ARADIĞIN SENDE

 

«.Gam çekme gönül, vuslat-ı cânâna erersin,

Sonunda bunun, zevk-i sefasını sürersin.

Sen, sende ara Hak'kı, hemen gezme yaban'da,

Kendinde iken, sen anı gayrı'da ararsın...

Her şam-ü seher âh-ü figân eyle ki, bir gün

Dost bahçesinin güllerini sen de derersin...

Nâ ehl'e sakın derdini bildirme, hazer kıl,

Pes şîşe-i esrarını elinle kırarsın.

Bîçâre gönül, kadrini var şöylece bil kim,

Kuddusî sedef, sen onun içinde cevhersin!»

(VELİLERİN BAHÇESİ. Bedri Özbey. Tan Matbaası. İst. 1968. s. 41)

+

Bu sözler Kuddusi Babanındır.

Kuddusi Baba: Siyah olarak belirlediğim dizelerinde

“Aradığın sende!” demektedir.

 

Ne var ki ham ervahlar, ervahi habiseler

Bu gerçeğin bilinmesini istememektedir.

 

İnsan oğlu Tanrı bilgisine ermeden,

Tanrı’yı “Kendisi ile kalbi arasında bilmeden” (K. 8/24)

Kötülüklerden kendini alamaz.

 

Ne demiş atalarımız: “Kendini bil kendini;

Kendini bilmezsen patlatırlar enseni…”

Eren Bilge, 15.8.2008

x

Muhammed Belhi; dalga dalga Hacca gidenlere baktı ve mırıldandı:

“Şu dalga dalga insan hali ne tuhaf! Hayranım onlara!... Dereler, denizler, çöller ve dağlar aşıp geliyorlar. Allah’ın evini ve orada Nebilerin izlerini görmek için… Halbuki nefis sahralarını aşabilselerdi, orada doğrudan doğruya Allah’ın izini göreceklerdi.” (HALKADAN PARILTILAR. Necip Fazıl Kısakürek. Türk Neşriyat Yurdu Yayınları. 1954. s 53 )

x

TUTSAK OLMAK

 

Asya'da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzak vardır. Bir hindistancevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır.

Hindistancevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur. Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı kadar büyüklüktedir, yumruk yaptığında elini dışarı çıkaramaz. Maymun, tatlının kokusunu alır, yiyeceği yakalamak için elini içeri sokar ve yiyeceği kavrar, ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkarması olanaksızdır.

Sıkıca yumruk yapılmış el, bu yarıktan dışarı çıkmaz. Avcılar geldiğinde, maymun çılgına döner ama kaçamaz. Aslında bu maymunu, tutsak eden hiçbir şey yoktur. Onu sadece onun kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir. Yapması gereken tek şey elini açıp yiyeceği bırakmaktır. Ama zihninde açgözlülüğü o kadar güçlüdür ki bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür.

Bizi tuzağa düşüren ve orada kalmamıza neden olan şey, arzularımız ve zihnimizde onlara bağımlı oluşumuzdur. Tüm yapmamız gereken, elimizi açıp benliğimizi ve bağımlı olduğumuz şeyleri serbest bırakmak ve dolayısıyla özgür olmaktır.

Joseph Goldstein

Tansel Semir’den, 3.6.2008

(G. T. 9.6.2008)

x

DİYANET: 1923 ZİHNİYETİ YAZIK Kİ DEVAM ETMEDİ

 

Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Şevki Aydın, Türkiye’deki İslam algısı, din tasavvuru konusunda ciddi bilgisizlik olduğunu söyledi.

Din konusundaki cahilliğin sadece halkta olmadığını aydınların da dini konuda bilgisiz olduğunu belirten aydın, bunun Türkiye’ye özgü bir durum olduğunu savundu.

Son günlerde öğretmen – imam karşıtlığının gündeme getirildiğini anlatan aydın, bunun çok tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini söyledi.

Cumhuriyeti kuran zihniyetin dini hiçbir zaman bir kenara bırakarak yürümeyi düşünmediğini belirten Aydın şunları söyledi:

“Cumhuriyeti kuranlar, ‘Dini doğru, sağlıklı bilen, çağı doğru kavramış ve ona göre dini öğretebilen din görevlilerini yetiştirelim’ demişler; ama ne yazık ki, atılan bu temeller üzerinde mesele sürdürülmedi. İlahiyat fakültesi, İmam Hatip okulları kapandı ve öğretmen yetiştirme faaliyetimiz devam ederken, din görevlisi yetiştirme faaliyetine son verildi.  Bu da din görevliliği hizmetini cehalete, bilgisizliğe havale etmek demek. Dini yıllarlarca bilgisizliğe bıraktık.” (Hürriyet, 9.6.2008)

x

Abdullah Şirani:

Dedi ki:

“Arif, Allah’a, halka uyarak tapmaz; arif, Allah’a, Hakka uyarak tapar.”

+

Dedi ki:

“Dünya, Allah’la kul arasındaki hicap perdesinden başka bir şey değildir.”

+

Dedi ki:

“Marifet, Allah’la kul arasındaki hicap perdesini yırtar.”

+

Dedi ki:

“Şikayet ve gönül darlığı, marifet azlığından gelir.”

(Necip Fazıl Kısakürek. Halkadan Parıltılar. Türk Neşriyat Yurdu. 1954. s. 82)

x

Atatürk’ü değil de Hümeyni’ye seven ve İngiliz mandasında inançlarını daha iyi yaşayacağını sanan türbanlı kızımıza…MEHMET AKİF ERSOY söylüyor...

 

“Hani Müslümanlık bir uhuvvet (kardeşlik) husule getirecekti. Nerede?..

“Her tarafta Müslümanlık cehalet, Müslümanlar ise sefalet içinde mahvolup gidiyor. ..

“Müslümanların hepsi cahil; Arab’ı cahil, Türk’ü cahil, Kürt’ü cahil, Arnavut’u cahil, hepsi cahil. Hepimiz igvaata (kışkırtmaya) kapılıyoruz...

“Biz cehaletimiz yüzünden dini bu hale getirdik; din de bizi bu hale getirdi.”

“İslam dini bir miskinlik (uyuşukluk) dini oldu”

+

“Mısır’a üniversitedeki görevine tekrar döndükten sonra Mehmet Akif, yazdığı bir mektubunda; “..Mısır’da on bir yıl kaldım. Fakat on bir saat daha kalsaydım artık çıldırırdım. Sana halisane (içtenlikle) bir fikrimi söyleyeyim mi: İnsanlık da Türkiye’de, Milliyetçilik de Türkiye’de, Müslümanlık da Türkiye’de, hürriyetçilik de Türkiye’de...

Eğer varsa, Allah benim ömrümden alıp, (Mustafa Kemal’i kastederek) o’na versin...’ diyor.” (Cengiz Özakıncı, Dünden Bugüne Türklerde Dil ve Din)

x

BİŞR-İ HAFİ'DEN HİKMETLİ SÖZLER:

 

İki şeyden kaçın: "Çok yemekten ve çok konuşmaktan."

Dünyada aziz olmak isteyen diline sahip olsun.

İnsanlar arasında tanınmak isteyen, ahretin tadını alamaz.

Şöhreti seven, Allah'tan korkmaz.

Övülmekten hoşlanmak ahmaklıktır.

Sabır susmaktır. Konuşan, susandan daha hayırsızdır.

Kötü insanlarla arkadaşlık yapan, iyi kimselerin arkasından kötü konuşur.

Dün öldü, yarın doğmadı, bugün can çekişiyor. Sen bu anı değerlendir.

(Emir Şenol’un iletisinden. Kendisine teşekkürler…)

X

MEVLANA’DAN AK PARTİLİLERE…

 

İnsanlar men edildikleri şeye karşı haris olurlar.

Sen ne kadar kadına, “Kendini sakla, örtün!” diye emretsen; onda, kendini gösterme arzusu o nispette fazlalaşır.

Halkta da, gizlendiğinden dolayı, o kadını görmek temayülü o ka­dar artar.

Şu halde sen oturmuş, iki taraftan bu görmek ve görülmek arzusunu, rağbetini artırıyor ve bununla da onu ıslah ettiğini zannediyorsun.

Bu yaptığın şey, fesat­çılığın ta kendisidir.

Onda eğer kötü bir işi yapmamak cevheri varsa sen mani olsan da olmasan da, o güzel ya­radılışına temiz ve iyi huyuna uyacaktır.

Sen merak et­me. Aklını, işini, gücünü karıştırma. Bunun aksine de olsa o yine kendi bildiği yolda gidecektir. (MEVLANA CELALEDDİN-İ RUMİ. Yusuf Ziya İnan. Çağdaş Yayınevi. Nisan 1978. s. 141)

x

(BU KİTABI OKUMANIZI ÖNERİRİM...)

Ağlamak isterken Gülenler

 

İnsanlar her taraftan kapanmış gibi yaşıyorlar. Varoluşları bir tür kapalılıktan oluşuyor. Varoluşları pencereden yoksun: Ne güneş onların varlıklarına nüfuz edebiliyor, ne rüzgar, ne de yağmur. Öylece, kendi içlerine kapanmış halde yaşıyorlar. Açığa çıkmaktan korkuyorlar. Öyle ya, açığa çıkarlarsa insanlar kendileriyle ilgili fikirlerini değiştirebilir. Ağlamak istediklerinde gülüyorlar. Yoksa insanlar ne düşünür? Ağlamak hanım evlatlarına mahsustur! Ayıplanırlar. Yüzlerine çok güçlü, çelik gibi bir ifade takınırlar ama bunun arkasında ağlamak isteyen, oynamak, bahçeye çıkıp kelebeklerin peşinden koşmak, yaban çiçekleri toplamak isteyen bir çocuk durur. Ama buna asla izin vermezler; kaskatı dururlar. O çocuğu bastırmaya devam ederler. Oysa o çocuk, senin olmaya çalıştığın şeyden çok daha değerlidir çünkü o gerçektir, hakikidir.

Böyle kapalı vaziyette yaşayan insanlar büyüyemez de çünkü büyümek demek varoluşla her an birlik içinde olmak, çırılçıplak olmak, hiçbir şeyi gizlememek, hiçbir sır taşımamak, mevcut ve zırhsız olmak, her türlü risk ve tehlikeye açık olmak demektir. Büyüme ancak o zaman gerçekleşir. (Sufizm Üzerine Konuşmalar. SIR OSHO. 2008.  s. 18) (BU KİTABI OKUMANIZI ÖNERİRİM...)

x

AKLIN İNANCA VE DOGMALARA KARŞI

BİTMEZ TÜKENMEZ MÜCADELESİ…

 

Akılcı düşünce, köktendincilerin ve sahte bilimcilerin tehdidi altında. Bu durumda akla ve Aydınlanmacı dünya görüşüne sahip insanların yapacağı tek şey kalıyor. 0 da karşı saldırıya geçerek akılcılığı savunmak. Ancak harekete geçmeden Önce, aklı reddedenlerin hangi gerekçelerin ardına sığındıklarını anlamakta fayda var.

NevvScientistdergisi, "İnsanların Akıldan Nefret Etmelerinin 7 Nedeni" isimli yazı dizisinde aralarında din adamlarının, sanatçıların ve bilim insanlarının olduğu farklı dünya görüşüne sahip insanların akıl konusundaki düşüncelerine yer veriyor:

+

Aydınlanmacı değerler, akıl­cılık, özgürlük, demokrasi, çoğulculuk, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve dünyayı doğru anlamak için bilimi esas almaktır. Tarihi bir olgu olarak Aydınlanma hareketi akla güvenmeyi temel alır; sosyal ve politik sorunlarda bilimsel yaklaşımı benimser; bilimi savunur; ilerlemenin yolunu tıkadığı için dini yaklaşımlara ve her türlü boş inanca karşı çıkar. Adaletsiz sosyal sistemlere karşı sistemli bir mücadele yürütür. (CUMHURİYET BİLİM TEKNİK, BİLİM TEKNOLOJİ. 15 AĞUSTOS 208 YIL 22 Sayı: 1117)

x

“NELER OLUYOR DÜNYADA?

 

Dağıtmak istedikleri kitapta, insanları "bugün Allah için ne yaptın?" diye her gün sorguya çeken bir inancın tektanrısından "ya sen insanlar için ne yap­tın" diye hesap sorulabilirdi. Gücü, düzeni, adaleti bir yana, varlığıyla yokluğuyla ilgili tartışmaların bi­le üç bin yıldır bir sonuca ulaştırılamadığı bir "aşkın özne" insanlara ne vermiş olabilirdi ki? Günümüze bakmak yeter: Tektanrıcı inancın "yetkin" denilen yaratıcısının, yetkin "tasarımı" ürünü yetkin olma­sı gereken bir dünyada "neler oluyor yarabbi?" Ci­min yetkin (kâmil) yaratıkları sayılan insanlar doğa­ya, birbirlerine neler yapabiliyorlar? Onun ya da ona inanan kullarının tapmaklarını, tapınağa sığınanları yer sarsıntısı, tayfun, sel gibi "doğa güçleri" karşı­sında etkili bir savunma çıkarabildiğini kim söyleye­bilir? Tersine, geçmişte olduğu gibi bugün de, tanrı adına düşünenler, tanrı adına konuşanlar, tanrı adı­na vuruşanlar, tanrının evi sayılan tapmaklarda, ta­pmak çıkışlarında birbirlerini acımasızca kıymakta. O ise "yapmayın kullarım" deyip onları durdurama-makta, onlardan hesap soramamakta. "Hesaplaşma öte dünyada" diyenler çıkacaktır. İyi de bu dünyada hesaplaşamayanlardan ölenler mi öldürenler mi cen­netine girecek o bile belirsiz.” (Alâeddin Şenel. Bilim ve Gelecek, Dergisi. 2008 Ağustos sayısı. Sayı: 54. s. 10)

X

LEYLA’NIN AŞKIYLA MEVLA’NIN AŞKI

 

Zamanın birinde alim zatlardan biri bir nehir kenarında namaza durmuş..

Mecnun tam o sırada sözde alim zatın önünden geçmiş..

Adam öfkeyle namazını bozarak:

- Bre melun görmez misin ki namaza duruyorum, ne diye önümden geçersin? der.

Mecnun'un cevabıysa ilginçtir:

- BEN LEYLANIN AŞKIYLA SENİN NAMAZ KILDIĞINI GÖRMEZKEN, 
SEN MEVLANIN   AŞKIYLA BENİ NASIL GÖRDÜN?..

Emir Şenoğlu’nun 4.9.2008 tarihli iletisinden. Emir Şenoğlu’na teşekkürler…

x

AĞLAMA DUVARI

Kudüs'te görevlendirilen bir ga­zeteci, Ağlama Duvarı'nın önünden her geçişinde, yaşlı bir Musevi'nin orada öyle durup dua ettiğini fark etmiş. Bir hafta, iki hafta... Sonunda adamla bir röpor­taj yapmaya karar vermiş. İzin alıp teybini açmış, sormuş adama:

- Kendinizi biraz an­latır mısınız?

- Adım David, Po­lonya Yahudisiyim. Yaşım 65. Smalla'da bir manav dükkânım var. Evliyim. İki çocuğum Tel Aviv'de bir çiçek serasında çalışıyor...

- Sizi her gün burada, Ağlama Duvarı'nın önünde, dua ederken görüyorum.

- Evet, her sabah dükkânı aç­madan buraya gelirim. Dünya barışı ve insanların kardeşliği için dua ederim, öğle tatilinde bu sefer insanların mutluluğu, acıların sona ermesi için Yaradan'a yalvarırım. Akşam da, eve dönerken, bu kez dürüst ve iyi insanların esenliği için dua ede­rim. Cumartesi günümü de bu­rada, yine dua ederek geçiririm.

- Ne güzel! Kaç senedir bunu sürdürüyorsunuz?

-  İsrail'e göçtüğümden be­ri, yani 40 yılı geçti.

Gazeteci çok etkilenmiş, heye­canla sormuş:

-    40 yıldır her gün dua ediyor­sunuz. 40 yıldır yılmadınız. Bugün
nasıl bir duygu içindesiniz, neler hissediyorsunuz?

Uzun uzun iç geçirmiş yaşlı Musevi, sonra da bezgin bir sesle cevap vermiş:

- Vallahi artık bilemiyo­rum, demiş, İçimde, sanki duvara konuşuyormuşum gibi bir his var...

Can Ataklı, 7 Eylül 2008

x

AZİZ NESİN / NE DESİN

 

1934 yılında soyadı kanunu çıktı.  Her Türk kendine bir soyadı alacaktı. Herkes kendisine, soyadını kendisi seçtiği için insanların bütün  gizli aşağılık duyguları ortaya çıktı.  Dünyanın en cimrileri 'eliaçık', dünyanın en korkakları 'yürekli', dünyanın en tembelleri 'çalışkan'  gibi soyadları aldılar.  Bir mektup yazabilecek zamanda ancak imzasını atabilen bir öğretmenimiz kendisine 'çevikel' soyadını  almıştı.
Irkçılığın yayıldığı günler olduğundan, özellikle Türklüğü karışık olanlar ırkçılığı anlatan  soyadlarını kapışıyorlardı.  Her türlü yağmada hep sona kaldığım için güzel soyadı yağmasında da sona kaldım.  Bana, ortada böbürleneceğim bir soyadı kalmadığından, kendime 'nesin' soyadını aldım.  Herkes 'nesin' diye çağırdıkça ne olduğumu düşünüp kendime geleyim istedim. 

Aziz Nesin

Metinuzunöz’ün iletisinden, 28.9.2008