TABULARA, TALANA, YALANA BALTA
+
EMPERYALİZME, IRKÇILIĞA, ŞERİATA HAYIR!..
+
BU SİTE: DİNÎ, EDEBÎ, FELSEFÎ, SİYASÎ, DEMOKRAT, LAİK, MADDECİ
BİR SİTEDİR...
+
Sorumlusu: Av. Hayri BALTA
Adres: hayri@bilgebalta.com
+
İÇİNDEKİLER:
1. Giriş
2. Türban-Çarşaf- Allah'ın Emri de Hulule Allah'ın emri Değil mi?
3. Kaygılarım
4. İran'lı Fatma'yı Dinlemezsenz
5. Bir Mektup ve Yanıt
6. Kurban
7. Haç Kurbanı
8. İslam Köleliği Kaldırdı mı?
9. İslam Barış ve esenlik Dini midir?
10. Tanrı Madde Olarak Var mıdır?
11. Kadınlar, Kadınlarımız/Kadınlar Bizim Yarınlarımız
12.Bunu Biz Yazsak/Ne dinsizliğimiz/Ne Komünistliğimiz/Ne de Masonluğumuz Kalır
13. Söyleyeceklerim Var
14. Tesettür ve Pranga
15. Laikliğin önemini Belirtmek İçin
16. Atatürk'ün Görüşleri
17. Kılıçlı Demokrasi
18. İslam ve Kadın
19. Dua, her derde deva.
20. Günah ve Dua
21. Gol atılınca sarılanın yüzüne tükür
22. ABD'de Evrim Teorisi Zaferi
23. Ömer'in Adaleti
24. Cin Çarpandan Değil de Din Çarpandan Kork
25. Şeker Hoca'nın Maceraları
26. Kurban
27. Gerçeğe Ulaşmak İsteyenlere...
+
1. Giriş:
Bu gün yurdumuzda, bırakın şeriatçı medyayı; Atatürk’e, Cumhuriyet ilkelerine bağlı ve de ilerici olduklarını söyleyen medyamızda bile şeriat bütün gerçekliği ile halkımıza anlatılmamaktadır. Öyle ki devlet radyoları bile gerçekleri gizlemekte, saçma sapan söylentileri, hurafeleri halkımıza empoze etme konusunda şeriatçı medya ile yarışmaktadır. Örnek verirsek TRT’nin Din ve Ahlak yayınları… Özel televizyonların Ruh Dünyası, UFO dünyası...
Aşağıda adı geçenler “KURAN MÜSLÜMANLIĞI” adı altında şeriat propagandası yapmaktadırlar. Bunlardan ilk akla gelenleri, alfabetik olarak sıralıyorum, Dünden Bugüne Tercüman’da Prof. Bekir Karlıağa, Doç. Dr. Abdulaziz Hatip, Güneş gazetesinde Rıza Zelyut, Halka Tercüman’da Abdullah Sevinç, Star gazetesinde CHP Milletvekili Prof. Yaşar Nuri Öztürk, Takvim gazetesinde Prof. Zekeriya Beyaz, Vatan gazetesinde Prof. Süleyman ateş, Yarın gazetesinde Ahmet Yılmaz ve daha niceleri…
Diyanet İşleri Başkanlığı derseniz o da adı geçenlerden geri kalmamaktadır. Kaldı ki Diyanet İşleri Başkanlığı şeriatçıların örgütlü finansmanıdır.
Bütün saydıklarım bu güne değin “İslam’da neyin olup neyin olmadığı konusunda” bir anlaşmaya varamamışlardır. Günümüz ahlak ve bilimine, hukuk ve toplum kurallarına ters düşen bir uygulama ile karşılaştıklarında hep bir ağızdan koro halinde “İslam’da bu yoktur!” demektedirler. Oysa yok dedikleri vardır…
Şimdi bir an düşünelim; yurdumuzda, bunların istediği gibi Kuran Müslümanlığı uygulanmaya başladı diyelim. Bunlar kendi kafalarına göre Müslümanlığı uygulayamazlar ki. Bunlar Kuran, Hadis gibi İslam’ın temel kuralları dışına çıkamazlar ki...
Bir kere şurası bilinmelidir ki şeriatçılara göre: “Kuran ve Sünnet’le belirlenmiş iman esaslarının, ilâhî emirlerin ve yasakların bütününe ve herhangi birine inanmayan kişi kâfir” sayılır. (Bk. İslam’da Cinsel Hayat, Ali Rıza Demircan. Sözlük bölümü. Aynı zamanda D. Mehmet Doğan'ın Vadi Yayınlarınca yayınlanan BÜYÜK TÜRKÇE SÖZLÜK'ün Kâfir ve Lâik maddesine bakınız...)
Ali Rıza Demircan’ın dayanağı da şu âyetlerdir. “Allah’ın hükmü ile hükmetmeyenler kâfirdirler, zalimdirler.” (K. 5/44,45)
”…Kitabın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Aranızda böyle yapanın cezası ancak dünya hayatında rezil olmaktır. Ahret gününde de azâbın en şiddetlisine onlar uğratılırlar. Allah yaptıklarınızdan gâfil değildir.” (K. 2/85)
Yukarda adlarını sıraladıklarım ve diğerleri memlekete yeni bir buluşmuş gibi Kuran Müslümanlığını dayatmaktadırlar. Sanki İslam dünyasında 1500 yıldır uygulanan Kuran Müslümanlığı değilmiş gibi…
Bu bölümde yukarıda adı geçenlerin gizlemeye çalıştıkları âyetler (Kuran hükümleri) dile getirilmektedir. Bakalım dile getirmedikleri bu âyetleri dile getirmemi nasıl karşılayacaklardır.
Onların halkı aldatarak şeriata sürükleme hakkı var da; bizim halkımızı, Anayasa ve yasalarımız gereği yasak olan şeriat tehlikesinden korumak için gerçekleri dile getirmek ve laikliği savunmak hakkımız yok mudur?
Devletimizin Anayasasında her ne kadar “Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti” deniyorsa da; laik olmayan Cumhuriyetimiz irticaı, Diyanet İşleri Başkanlığı yoluyla finanse etmekte ve hatta korumaktadır.
Böylece İslam'ın Sünni mezhebi devlet dini olma niteliğini sürdürmektedir. Bu laiklik dışı davranış sürdüğü sürece irtica; tesettür, inanç ve öğrenim özgürlüğü adı altında devleti kademe kademe ele geçirmeye devam edecektir.
Bu nedenle diyorum ki Sünni mezhebi de diğer din mensupları gibi kendi cemaatlerinin desteği ile yaşamaya bırakılarak Diyanet İşleri Başkanlığı yoluyla şeriatın finanse edilmesine son verilmelidir.
Aksi takdirde şeriat delilerinin; Sivas, Malatya, Çorum, Kahramanmaraş katliamları, Sivas Madımak otelinde yaptıkları gibi; insanları otele tıkıp yakmaları, Atatürkçü laik aydınları öldürmeleri zaman zaman yinelenecektir.
Bu tür olaylara meydan verilmemesi için laiklik gereği Diyanet İşleri Başkanlığı lağvedilmelidir. Yoksa Abdurrahman Dilipak, 21.1.2000 tarihli Akit gazetesinde dediği gibi: "Kuran zalimlerin elinde her zaman bir cinayet aletine dönüşebilir."
Amacım Kuran’ın zalimler elinde bir cinayet aletine dönüşmesini önlemektir. Bunun için de Devletimizin, her türlü düşünce ve inanç sahiplerine, hakaret ve şiddete başvurmama koşulu ile, özgürlük tanıması ve de; aklı, ahlakı, bilimi, gerçeği, hümanizmi savunanları şeriatçı militanların saldırısından, şerrinden, küfürlerinden koruması gerekir... Kaldı ki devletin aslî görevi de zaten budur.
Sanılmasın ki ben; Allah’ı, Dini, Kuran’ı küçük düşürmeye çalışıyorum. Hayır, ben Din gerçeğini, bütün dinlerin birbirlerinin orijini olduklarını anlatmaya çalışıyorum.
Her toplumun her çağda kendine göre bir hukuku vardır. Mevlana’nın bundan 700 yıl önce söylediği gibi: “Dünle söylenen dünle geç ti cancağızım. Bu gün iç in yeni şeyler söylemek lazım!”
1400 yıl önceki hukuk kuralları (şeriat hükümleri) ile laikliğe yönelmiş toplumumuz yönetilemez. Bunun yanında da dinlerin ahlak, edep ve hikmete yönelten öğütleri ihmal edilmemeli ve öğütlerin de; ilahi değil, beşeri olduğu söylenmeli. Böylece; olgunlaşmış, sorumluluğunu bilen ahlak ve hukuk dışı olaylara karşı duyarlılığı olan yepyeni kuşaklar yetiştirilmelidir.
Tanrı anlayışı gerçek yörüngesine oturtulmalıdır. Toplumu sanal bir Tanrı kavramına yönlendirmeye son verilmelidir.
Bilinmelidir ki: “Tanrı; madde olarak yoktur, mana olarak vardır. Varlık olarak yoktur, kavram olarak vardır. Gerçek olarak yoktur, düşünce olarak vardır. Kişi (Zat) olarak yoktur, simge olarak vardır.”
Tanrı; doğru, güzel, iyi vb gibi etik değerleri, olumlu kavramları, yüce duyguları kapsayan bir kavramdır. Bu kavramlar ise insanın ruhunda vardır.
Bir örnekle görüşümü açıklamak istiyorum. Hıristiyanlıkta “Tanrı sevgidir!” (İncil. 1. Yuhanna. 4/16-19) denir. Kiliselerinin kapılarında bu levha asılıdır. Ne var ki bunun ne anlama geldiği çok az kişi tarafından anlaşılır. Bu demektir ki: “Sevgi” kavramı ile “nefret” kavramı ile karşılaştığınızda “Sevgi” tercih edilmelidir.
Çünkü Sevgi nefrete göre çok yüce bir kavramdır. Çünkü “sevgi” iyi olduğundan, yüce (Tanrı); nefret ise kötü olduğundan, aşağı (Şeytan) dır.
Bu nedenle “Tanrı yücelerden yücedir!” denilir. Ne var ki din bilgisinden yoksun dinciler Tanrı’nın bilinmeyen bir yerde kürsüsü var sanır...
Bunun yanında Tanrı kavramı; doğa yasaları, toplum kuralları yanında; insanın, aklını, sağduyusun, kültürel birikimini ve vicdanını kapsar. Bunu da ancak erbabı anlar.
“Tanrı bizde tecelli etmeye her zaman hazırdır. Tanrı her zaman içimizde ve bizimle birlikte vardır. Ne var ki ondan kaçarız. Sorumluluktan kaçmak için O’nu hep hep kendi dışımızda ararız.
Bize düşen içimizde bulunan Tanrı'nın sesine (vahiy, ilham, esin, uyarı, cız...) duymak ve o sese kulak verip uymaktır.
Aklın, bilimin, çağın ahlak ve hukuk kurallarına uymadığımız sürece biz insanlara kurtuluş yoktur.”
İnsanlar akla, bilime göre karar vereceklerine vahye uyarak dine göre karar veriyorlar. “Allah dünyayı yoktan var etti!” diyorlar. Böyle dedikleri an çıkmaza girdiklerini bilmiyorlar. Şu basit soru karşısında apışıp kalıyorlar. “Peki sen bir yaratan aradığına göre Allah’ı kim yarattı öyleyse?” denildiği zaman “O kendinden vardır!” diyorlar. Bu sözün bilimsel dayanağı var mı? Böyle bir sav bilimsel olabilir mi? Peki bu konuda da bir başkası: “Kendinden var olan maddedir.” haksız mı?
Yaratan maddedir. Vardan var olur, yoktan bir şey var olmaz. Kaldı ki bu savın bilimsel bir dayanağı da vardır: “Hiçbir madde yoktan var olamaz; var olan da yok olamaz!” Görüldüğü gibi insanlar akla değil vahye; bilime değil dine inanıyorlar...
Benim saçmaladığımı sananlar olabilir. Onlara şu gösterdiğim âyetlere bakmalarını öneririm:
Kuran’dan: 2/186, 8/24, 15/99, 17/60, 20/46, 50/16, 51/21, 56/85, 58/7;
İncil’den: Yuhanna, 14/8, 17/21; Korintoslular 6/16; Vahiy 21/3.”
Görüşlerimin din dışı olduğunu ileri sürerek bana kızanlar, öfkelenenler; önce gösterdiğim bu âyetlerle bakarak düşüncelerim arasındaki benzerliğe dikkat etmelidir.
Din konusunu oluşturan bu bölümde demek istediğim: insanı, içinde uyumakta olan Tanrı’yı uyarmaya ve uyandırdığı bu Tanrı’yı yaşatmasıdır. Bunun için de insanın akla, bilime öncelik vermesi, gerçekçi olması; yaşamını, sağduyu ve vicdanının sesine uydurması gerekir.
Bunun içinde insanın çaba göstermesi gerekir. Bu iş öğütle, söylemekle olmaz. İnsanın yaratılışı elverişli olmalıdır. Yaratılışı elverişli olmayanlara ne desen boşunadır ve bu nedenle bu sözlerim gerçek arayışı içinde olanlaradır..
Av. Hayri BALTA, 1.8.2003
X
2. TÜRBAN-ÇARŞAF ALLAH’IN EMRİ DE HULLE ALLAH’IN EMRİ DEĞİL Mİ?
Özgürlük Yürüyüşçüleri, aşağıdaki habere göre bütün duyarlı vatandaşları “Başörtüsüne Özgürlük İçin Dua Mitingi” çağırıyor. Okuyalım:
+
“Bugün eller BAŞÖRTÜSÜNE ÖZGÜRLÜK için kalkacak
Dua’ya davet
Abdi ipekçi Parkı’nda bugün saat 13’te gerçekleştirilecek olan “Başörtüsüne Özgürlük İçin Dua Mitingi”ne Özgürlük İçin Dua Mitingi”ne çok sayıda sivil toplum kuruluşu temsilcisi ve üyelerinin yanı sıra, vatandaşların da yoğun ilgi göstermesi bekleniyor.
Özgürlük yürüyüşçüleri, bugün Başkent’te yapacakları büyük bir mitingle seslerini duyuracaklardır. Mitin tertip komitesi, Türkiye’nin Avrupa Birliği’nden müzakere tarihi aldığı bir dönemde, dini inançları gereği başörtüsü takanların uğradıkları zulmün bütün duyarlı vatandaşlar tarafından tel’in edilmesini isteyerek, her görüşten insanı mitinge davet ettiler. VAKİT, 19 Aralık 2004”
+
Ben de bu konuya duyarlı bir vatandaşım ve yaşamım boyunca elimden geldiği kadarı ile özgürlük mücadele yapmış biriyim.
Şimdi bu mitinge katılmamamın nedeni açıklamaya çalışacağım. Bilindiği gibi örtünme (tesettür emri) Kuran’ın 24/31, 60 ve 33/55 ayetlerinde geçer.
İslam inanışına göre eğer Kuran bütünüyle Allah’ın emridir. Kuran’ın bir hükmüne uyup da bir hükmüne uymamak kafirlikle-zalimle nitelendirilir. Din kurallarında işine geleni uygulayıp işine gelmeyeni uygulamamak olmaz. Din ve Kuran bir bütündür, parça parça alınıp uygulanamaz.
Aşağıda KAYGILARIM başlıklı yazımda, kadınlar konusunda, emredici hükümler üzerinde görüşlerimi belirtiyorum. Görüşlerimi yalnızca Kuran’a dayandırıyorum. Çünkü; oysa hadis kitaplarında kadınlar hakkında daha birçok hüküm vardır. İslam inanışına göre uygulanma bakımından, Kuran’dan sonra Hadisler gelir. Ama ben Hadis kitaplarından alıntı yapmıyorum. Çünkü hemen yanıt veriyorlar: “Bu hadis uydurma olabilir” diye.
Acaba diyorum Başörtüsüne Özgürlük için uğraşan kadınlarımız, ve bu kadınlarımızı örgütleyenler, tertip komiteleri ve benzerleri, Kuran’da kendilerine uygulanacak diğer hükümleri de biliyorlar mı? Ben bunu sondaj için yüksek okul bitirmiş kişilere gösterdim “Kesinlikle olmaz, Allah böyle bir buyurmaz!” dediler. “Ama bakın Diyanet’in çevirisi Kuran’da yazıyor bu anlattıklarım...” demem üzerine de “Asla olmaz, Kuran’ı yanlış çevirmişlerdir.” diyerek savunmaya geçiyorlar. Hemen şu hadisi dile getiriyorlar: “Cennet kadınların ayakları altındadır” deyen bir Allah, kadınları Hulle olayına tabi tutmaz!”
Başörtüsünü Allah’ın emri olarak kabul edildiği takdirde şeriatçılar bütün başı açık kadınlarımıza kızlarımı “Sen Allah’ın emrine niçin uymuyorsun?2 diye dayatacaklardır. Allah’ın emri diye dayatılana karşı çıkmaya da kimse cesaret edemeyecektir.
Sözü daha fazla uzatmadan sizi haberin fotoğraflı ile baş başa bırakıyorum ; fotoğrafı inceledikten sonra da Kaygılarım başlıklı yazımı okumanızı öneriyorum. KAYGILARIM başlıklı yazımın arkasından da, aynı konuyu işlediği için İRANLI FATMA’YI DİNLEMEZSENİZ başlıklı yazım güncelleşecektir.
+
3. KAYGILARIM
Elinde kaleşnikof, belinde mermi dolu fişekliği,
Havaya kaldırmış kaleşnikof tutan sağ elini.
Başında türban,”Gelsin, diyor şeriat, şeriat Allah’ın emri!”
Ak-Zuhur Dergisi poz verdiği dergi…
Şeriatı getirmeye azmetmiş şeriatçı bacımız,
Şeriat ne getirir, bilir mi acaba bu kızımız?
Bilse de bilmese de okusun aşağıdaki yazımı,
Varsa göstersin yalanımı, yanlışımı…
Düşünüp duruyorum bu kızlarımız deli mi akıllı mı?
Türban diyerek şeriatı getirmek isteyen kızlarımız,
Akıllı bir kadın-kız aşağıdaki Kuran âyetlerine
Tanrı’nın emri der mi?
Kadını da erkeği de yaratan Yüce Tanrı değil mi?
Gerçekten yüce olan bir Tanrı aşağıdakileri buyrukları verir mi?
+
1. Bacılarım, bacılarım; sizler içindir, acılarım, kaygılarım… Şeriatı getirirseniz; keleşle, mermi ile, dördünüzü verecekler bir erkeğe...
Kur. 4/3: “...hoşunuza giden başka kadınlarla; iki, üç, dörde kadar evlenebilirsiniz...”
2. Sonra sizleri kapatacaklar bir eve. Bakınız ne yazıyor bir ayette? Evinizden çıkamazsınız, süslenip gezemezsiniz, güzelliğinizi gösteremezsiniz…
Kur. 33/33: Evlerinizde oturun, eski cahiliyede olduğu gibi açılıp, saçılmayın...”
3. Sonra mirasta erkek kardeşiniz; İki pay alırken, siz bir alacaksınız...
Erkek kardeşiniz sizden çok alırken siz bakıp duracaksınız.
Kur. 4/11: "Allah çocuklarınız hakkında, erkeğe iki dişinin hissesi kadar tavsiye eder...”
4. Tanıklık ederken iki erkek gerek. Eğer bulunamazsa ikinci bir erkek, ikiniz bir erkeğin yerine geçecek...
Kur. 2/282: "Erkeklerinizden iki şahit tutun, eğer iki erkek bulunmazsa, şahitlerden razı olacağınız bir erkek, biri unuttuğunda ona hatırlatacak iki kadın olabilir...”
5. İmam Hatibi, İlâhiyat Fakültesini bitirseniz de; avukat, savcı, yargıç, vali, kaymakam, imam, olamazsınız...
Bir yakınınızın ölüm töreninde bile erkeklerin en az on metre gerisinde yer alırsınız.
Yedi kat yabancı sizin yakınınızın cenaze namazını kılarken siz gerilerden bakıp durursunuz.
Çünkü şeraite göre sizler “Alken ve Dinen eksik” sayılırsınız (Aşağıda 14. sıradaki Hadis’e bakınız…)
Kur. 4/5: "Allah'ın sizi koruyucu kılmış olduğu mallarınızı beyinsizlere vermeyin. Kendilerini bunların geliriyle rızıklandırıp giydirin ve onlara güzel söyleyin.” (1)
6. Şeriat gelirse eğer; okumanız, yazmanız da gider elinizden, cahil kalırsınız... Dahası; kemikleriniz bile sertleşmeden, 9-10 yaşlarında, sünnet diye, bir erkeğe mehir (Başlık parası, bedel…) karşılığında verilirsiniz...
Çünkü kadının yeri evinin dip köşesidir, mutfaktır; çocuk bakımıdır, yataktır, okumak ona ne lazımdır…
c. Sünnet: Peygamber 9 yaşındaki Ayşe ile gerdeğe girdi: Bu konuda bir HADİS: "Ayşe, o zaman altı yaşında idi (İstendiğinde…), Tanrı elçisi Medine'ye hicret ettikten sonra dokuz yaşında iken Ayşe ile zifaf oldu."
(Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, V. Taberi. s. 836-840.
"Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi. 7. Baskı. Cilt. 10. s. 78. Hadis No: 1553)
7. Boşanmak isteseniz bile, boşanamazsınız. Canı isterse boşar sizi kocalarınız. Eğer üç kere boşarsa sizi kocanız, başka bir erkekle evlenerek Hulle (Kadının istemediği bir erkekle gecelemesi…) yapmak zorundasınız…
Kur. 2/229-230: "Boşanma iki defadır, ya iyilikle tutma, ya da iyilik yaparak bırakmadır. Bundan sonra kadını boşarsa, kadın başka biriyle evlenmedikçe bir daha kendine helal olmaz. Eğer ikinci koca da onu boşarsa, Allah'ın yasalarını koruyacaklarını sanırlarsa eski karı-kocanın birbirlerine dönmelerinde bir engel yoktur."
8. İslam şeriatında kadınlarla ilgili bir kural daha vardır. Bu kural bu gün İran’da uygulanmaktadır. Bu kuralın adı Muta nikahıdır. Muta nikahı; Ücrette anlaştıkları takdirde bir kadının; bir erkekle geçici bir nikah kıymasıdır.
Bu nikah bir saatliğine, bir geceliğine, bir haftalığına olabilir. Alan razı veren razı kim karışabilir?..
Kur. 4/24: Onlardan faydalandığınıza mukâbil, kararlaştırılmış olan mehirlerini (Ücretini) verin.” (2)
9. Yine İslam şeriatına göre kadınlar mallar arasında sayılır. Bir Müslüman; şu kadar karım, şu kadar cariyem, şu kadar altınım, şu kadar atım, eşeğim, devem ve ekinim var diye övünür. Bir savaşta yenilen ülkenin kadınları, kızları cariye sayılarak mal gibi bölüştürülür.
Kur. 3/14: Kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşe, nişanlı atlar ve develere, ekinlere karşı aşırı sevgi beslemek insanlara güzel gösterilmiştir: bunlar dünya hayatının nimetleridir, oysa gidilecek yerin güzeli Allah katındadır.”
10. Şeriata göre siz, kocanızın tarlası sayılırsınız... Kocanız tarlasına, istediği şekilde girebilir, siz buna engel olamazsınız.
Engel olmaya kalkarsınız, “Dik başlılık etmiş” olursunuz. Dik başlılık ettiğiniz takdirde dayağa layık görülürsünüz… (Aşağıda 11. maddeye bakınız…)
Kur. 4/34: “Kadınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanıza istediğiniz gibi girin." (3)
11. Dik başlılık etmenizden kuşkulanırsa kocalarınız; kocanızın sizi bir güzel dövmesine katlanmalısınız... Öyle ki eşim beni dövüyor diye dava bile açamazsınız. Dayak yediğiniz halde boynunuzu büküp kocanızın gönlünü etmek zorundasınız.
Kur. 4/34: “Serkeşlik (dik başlılık) etmelerinden endişelendiğiniz kadınlara öğüt verin, yataklarında onları yalnız bırakın, nihayet dövün.”
12. Yaşam boyunca, kocanızla siz birbirinize düşman sayılırsınız. Eğer Kuran’ın bir âyetine “Bu nasıl olur?” derseniz kâfir olursunuz.
Kur. 2/36: "Şeytan oradan ikisinin de ayağını kaydırttı, onları bulundukları yerden çıkardı, onlara “Birbirinize düşman olarak inin, yeryüzünde bir müddet yerleşip geçineceksiniz’ dedik.”
13.İslam şeriatına göre : Alken ve dinen eksik sayılırsınız....
Kadınları aşağılayan daha neler var, neler… "Şeriat ve Kadın" adlı kitabı okursanız şaşırıp kalırsınız.
K. 4/5: “Allah'ın sizi koruyucu kılmış olduğu mallarınızı, beyinsizlere (Başka çevirilerde: Akılsızlara, sefihlere...) vermeyin, kendilerini bunların geliriyle rızıklandırıp giydirin ve onlara güzel söz söyleyin. ” (4)
14. Şeriata göre erkeklerden aşağı sayılırsınız. Aklınız mı yok! Neden, erkekten aşağı olmayı Allah’ın emri sanırsınız?
Kur. 4/34: "Allah'ın kimini kimine üstün kılmasından ötürü ve erkeklerin mallarından sarf etmelerinden dolayı, erkekler kadınlar üzerinde hakimdirler."
15. Şeriat gelince "Hak dini hâkim kılmak için" kafire karşı savaş açılacaktır. Kocalarınız ve erkek yakınlarınız, boşu boşuna cephelerde kırılacaktır..
Erkekler savaşta kırılacağından dul kalan kadınlar yanında kızlar erkeksiz kalacaktır. Erkeksiz kalan kadınlar, kızlar; zorunluluk nedeniyle, birer, ikişer, üçer, dörder... sağ kalan erkeklerle nikahlanacaktır.
K. 9/29: "Kitap verilenlerden; Allah'a, ahret gününe inanmayan, Allah'ın haram kıldığını haram saymayan, hak dini din edinmeyenlerle, boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.”
16.İslam şeriatına göre; bir erkek kadınlar arsında eşitliği sağlayacağına inandığı takdirde 4 kadın alabilir. Sorarım size aklı başında hangi kadın üzerine kuma (nöker) kabul edebilir? Unutmayın halk arasında “Eşini kıskanmayana domuz!” denir.
K. 4/3: “… Hoşunuza giden başka kadınlarla iki, üç ve dörde kadar alabilirsiniz; şâyet aralarında haksızlık adâletsizlik yapmaktan korkarsanız bir tane almalısınız…”
17. Tesettür Allah’ın değil, İslam’ın emridir. Çünkü Allah, hükmünü yerine getireceğine göre dünyadaki bütün kadınlar örtünmelidir… Ne var ki dünyadaki bütün kadınlar örtünmemiştir. Dünyadaki bütün kadınlar örtünmediğine göre; demek ki bu emir, Allah’ın emri değildir.
K. 65/3: “Allah buyruğunu yerine getirendir!”
18. İslam içtihadına göre: “Kadının saçının bir teli ve de tırnağının ucu yabancı bir erkek tarafından görülmemelidir.” İslam’a göre bir kadın; elini, gözünü, yüzünü gözünü yabancı bir erkeğe göstermemelidir. Bu nedenledir ki İslam ülkelerinde kadınlara çarşaf, burka giydirilir, ellerine de eldiven geçirilir.
Demek istiyorum ki dinin emri Türban değil tesettürdür. Eğer şeriat devleti kurulursa bilin ki sizlere türban değil çarşaf giydirilir…Çünkü İslam şeriatı insanı kendine benzetir. Ey benim türbancı kızım, senin en alımlı, en tahrik edici yerin; saçların değil, elin, gözün, yüzündür…
K. 24/31: ”…Örtülerini göğüslerinin üzerine kapasınlar. Vücutlarının alımlı yerlerini kimseye göstermesinler…”
K. 33/59: "Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mümin kadınlarına, dışarı çıkarken üstlerine örtü almalarını söyle..."
Bacılarım, bacılarım, Sizler içindir; acılarım, kaygılarım...
Av. Hayri BALTA, 13.11.2003
+
Açıklamalar:
(1) (6. madde için.) Beyinsiz başka çevirilerde; akılsız ve sefih olarak gösterilmiştir. Akılsız, beyinsiz, sefih güzel sözden ve güzel giydirilmekten ne anlasın. İslam âlimleri bu konuda ikiye ayrılmıştır. Kimi beyinsizden murat: Farık ve mümeyyiz olmayan akıl hastalarıdır der. Kimi de buna kadınlar da dahil der. Bu nedenle de kadınlara kamu yönetiminde görev verilmez. İslam’da kadın, imam olamaz, müezzin olamaz, erkeklerle bir arada namaz bile kılamaz.
(2) (8. madde için.) Bu evlilik kimi İslam ülkelerinde uygulanmamakta ise de, bu gün bile İran'da uygulanmaktadır. Az sonra okuyacağınız “İranlı Fatma'yı Dinlemezseniz” adlı yazıda bu konuda daha ayrıntılı bilgi vardır.
(3) (10. madde için.) Her ne kadar "tarlaya girme" konusunu pozisyon değişikliğini olarak anlıyorsam da -İlhan Arsel de aynı görüşte-; bu konuda Humeyni'nin yorumu yakışıksızdır.
Humeyni'nin bu âyeti yorumunu öğrenmek isterseniz: Humeyni'nin aşağıda adlarını verdiğim kitaplarına bakabilirsiniz. Örneğin; "Tavzîh-ul Mesail'deki fetvası: Madde 453 ve Tahrîr-ul Vesile'deki fetvası: C.2, s. 241."
Bu kitaplar bulamayabilirsiniz... O zaman kütüphanelere giderek; 27 Ocak 1987 tarihli Hürriyet gazetesinde "Ürperten Humeyni" başlıklı Uğur Dündar'ın Zekeriya Beyaz ile yaptığı röportaja ve yine 01-14 Ağustos 1991 tarihli Ak-Zuhur adlı derginin 4. Sayfasına bakabilirsiniz.
Ak-Zuhur adlı dergiyi de kütüphanelerde bulabilirsiniz. Eğer bu gazeteleri bulamazsanız Diyanet Müfettişliğinden emekli Arif Tekin tarafından yazılan ve kitapçılarda satılmakta olan "KUR'AN'IN KÖKENİ" adlı, Kaynak yayınlarınca yayınlanan kitabının "Ömer'in görüşleri doğrultusunda inen ayetler" bölümüne (68-71. sayfalara..) bakabilirsiniz.
Şeriatçılar bu kitapta yazılanları RDDİYE yazarak çürüteceklerine mahkemeye vererek toplatmak istemişlerse de kitap beraat etmiştir ve serbestçe satılmaktadır.
Gerek Arif Tekin'in ve gerekse Humeyni'nin söylediklerini burada açıklamaya dilim varmıyor... İnsanlar, Kuran'ı ana dilleri ile okuyup anlamaya başladıkları an bu tür söylemleri ne Allah'a ne de Peygamberine yakıştıracaklardır.
Bana öyle geliyor ki; şimdi Kuran'ın tek harfi değişmiştir diyenleri kâfir sayanlar; 50-100 yıl gibi kısa bir zamanda Kuran'ı değişmemiş olduğunu ileri sürenleri kâfir sayacaklardır.
Çünkü Kuran’da İnsan Hakları Evrensel Bildirileri ile Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve uygulanmakta olan hukukumuza ters düşen âyetler öylesine çoktur ki…
Ör. Zina edenlerin taşlanarak öldürülmesi “Recm...” Bu konu için Kuran’ın; 5/44, 45 ve 2/159 âyetlerine ve Hadis kitaplarına bakabilirsiniz. Hadis kitaplarında İslam Peygamberinin de bir kadına Recm cezası uyguladığını görürsünüz. Ne var ki bizimkiler İslam’da Recm yoktur diyorlar. Tarih boyunca uygulananları ve günümüzde şeraitle yönetilen ülkelerdeki uygulamaları görmezden gelerek “Recm yok da Kırbaçlama cezası vardır!” diyorlar.
Hadi öyle kabul edelim; İnsaf, kırbaçlama cezası ve aşağıda sıraladıklarım günümüz ceza hukuku ile ne oranda bağdaşır?
Kısasa kısas.
Hırsızın kolunun kesilmesi...
Mirasta kadına erkek kardeşinin yarısının verilmesi,
Bir erkek yerine, iki kadının tanıklık yapması,
Karısını üç kere boşayan ve yeniden almak isteyen erkeğin “Hulle”ye katlanması…
Bir adamın evlatlığının karısı ile evlenmesi, (Bk. 33/37)
Din değiştirenlerin (Mürtetlerin) öldürülmesi,
Müslüman olmayanların kafir, müşrik olarak aşağılanıp suçlanması ve bu türden yüzlerce âyetler…
Cumhur Başkanı Süleyman Demirel, 9. Cumhur Başkanı iken, “Türkiye Cumhuriyetince uygulanmayan kuralların 230-232 olduğunu…” açıklamıştır. (Hürriyet. 1 Kasım 1999)
Bir de İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nden şunu okuyunuz: “Madde 18: Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak din yada inancını değiştirme özgürlüğünü ve din yada inancını, tek başına yada topluca ve açık yada özel olarak öğretme, uygulama ibadet ve gözetim yoluyla açıklama özgürlüğünü içerir.
Şimdi bir de Kuran’dan şu ayeti okuyalım. K. 9/29: “Kitap verilenlerden, Allah’a, âhret gününe inanman, Allah’ın ve Peygamberinin haram kıldığını haram saymayan, hak dinini din edinmeyenlerle boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene kadar kadar savaşın.”
Biri insan sözü biri Allah sözü. Bilmem bu sözler bir parça düşündürür mü sizi?
Bu arada Atatürkçü laik kimi aydınlarımız; durup dururken, iki de bir “Dinimiz!” diyerek İslam’a; yani yukarıdaki kurallara sahip çıkıyorlar.
Dinde şu şok, dinde bu yok diye İslam’ın savunuculuğunu yapıyorlar.
Bu arkadaşlarımız laikliğin ne demek olduğunu bilmiyorlar. Laiklik demek: “Dini, insanların vicdanına özgülemek!” demektir.
Artık; din, yan vahiy çağı, geçmiştir. Artık laikliği ilke olarak benimsemiş demokrat aydınların “ortak aklı” gereğince uygulanmaya konmuş hukuk kuralları geçerlidir. Ör. İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Anayasa gibi...
(4) (13. madde için.) Kimi yorumcular akılsız, beyinsiz, sefih sözcüklerinin temyiz kudreti olmayan amaçlandığını ileri sürerlerse de (Turan Dursun da bu görüşte idi…) kimi yorumculara göre kadınlar kast edilmektedir, ki doğrusu da budur.
Çünkü; akılsıza, beyinsize, sefihe güzel söz söylemenin ne yararı olabilir ki...
Şu hadisler ikinci yorumcuların görüşlerini doğrulamaktadır.
HADİS: Sahih-i Buhari Tercemesi, C.1.s.222-225, H. No. 209: "Ebû Saîd (Sa'd b.Sinân)-i Hudrî radiya'llâhu anhümâ'dan: Şöyle demiştir: Bir kurban, ya Ramazan bayramında Resû'llah salla'llâhu aleyhi ve sellem Efendimiz, yanımıza namazgâha çıktı. Kadınların yanından geçti. Ve (onlara): "kadınlar, sadaka veriniz. Zirâ bana cehennem halkı gösterildi, çoğu sizler idiniz." Buyurdu
Kadınlar: "Yâ Resûlâ'llâh, neden?" diye sordular. "Çünkü siz (ötekine, berikine) çokça lâ'net eder, zevclerinize karşı küfrân-ı ni'met gösterirsiniz. Ne acîptir ki kendini zapteden tam akıllı ve dîninde azimli kimsenin aklını sizin kadar eksik akıllı, eksi dinli hiç bir kimsenin çelebildiğini görmedim." buyurdu.
“Aklımızın, dînimizin eksikliği nedir? Yâ Resûlâ'llâh." dediler. "Kadının şahâdeti, erkeğin şahâdetinin yarısı değil midir?" diye sordu. "Evet." dediler. İşte bu aklınızın eksikliğinden. Hayız gördüğü zaman da namaz kılmaz, oruç tutmaz değil mi?" buyurdular. "Evet." dediler. İşte bu da dîninizin eksikliğinden." Cevâbını verdi."
Kadınlar hakkında çok daha şaşırtıcı hadisleri bir arada toplu olarak İlhan Arsel'in, " Şeriat ve Kadın" adlı kitabında bulabilirsiniz.
X
4. İRAN’LI FATMAYI DİNLEMEZSENİZ
"ÇARŞAF BİR GÜNDE GİYİLİR AMA ÇIKARMAK İSTERSENİZ BİR ÖMÜR SAVAŞMANIZ GEREKİR" Bu sözler İranlı Fatma Gülmaney'e aittir.
Fatma hanımın söylediklerinden bir bölüm daha: "Bizler bir günde çarşafa girdik. 20 yıldır çıkartamıyoruz. Başlarımız gibi geleceğimiz de karardı. Şimdi çarşafla kaybettiğimiz o günleri arıyoruz. Türkiye'de bizim tam tersi savaş verenler; 20 yıllık bu rejimimize dikkatle baksın." (SABAH, 19.07.1999).
Atalarımız: "Hekim hekim değil de başına gelen hekim!" demiştir. İranlı Fatma, İranlı kadınların başına gelenleri gördüğü için Türkiye'de şeriat isteyen kızlarımıza, kadınlarımıza gönderme yaparak onları uyarıyor. Çok önemli bir vurgulama yapıyor. "Biz, diyor, şeriat yerine demokrasi ve laiklik isterken; Türkiye'deki hemcinslerimiz, bizim tersimize, demokrasi ve laiklik yerine şeriat istiyorlar." diyor.
Üniversitelerde, yüksek okullarda okuyan ve okumayan kadınlarımızın-kızlarımızın; günümüzde, türban kavgası verdikleri ve sayılarının her geçen gün arttığı bir gerçektir. Şu gerçeği açıklamak gereği duyuyorum. Halkımızın geleneksel başörtüsüne bir diyeceğimiz yoktur. Öyle ki bu başörtüsünü savunmak da benim gibilerin de birinci görevidir. Bizim anlayamadığımız: "Bir şerit-tarikat simgesi olan örtünmenin (tesettürün) Allah'ın emri diye dayatılması ve yeniden şeriata dönülmesi çabasıdır."
Eğer dedikleri gibi şeriatı-tarikatı simgeleyen başörtüsü Allah'ın emri olsaydı hiçbir beşeri güç kadınların başını açmasını önleyemezdi. Tıpkı depremi önleyemedikleri, önleyemeyecekleri gibi... Gökyüzünde bulanan Güneş, ay ve yıldızların yörüngesini değiştiremeyecekleri gibi... Yaşlanmayı, ölümü önleyemeyecekleri gibi...
Acaba bu türban kavgası veren kadınlarımız-kızlarımız, şeriatın kendilerine tanığı hakları biliyorlar mı? Şeriat gelince kendilerine uygulanacak kuralları biliyorlar mı?
Bu konuya şeriatın temel kitabı Kuran'ı kaynak göstererek değinmek istiyorum. Hadis kitaplarında kadınlar hakkında çok daha ağır kurallar (hükümler) vardır. Ancak; Hadis kitaplarından alıntılar için hemen yanıtı yapıştırıyorlar. "Hadislerin içinde uydurma olanlar var!" diye...
Kuran'dan aktaracağım bu kurallara karşın "Biz yine de şeriat isteriz ve bunun içinde canımızla kanımızla savaşırız..." derlerse, söyledikleri bu sözlerin hiç de sağlıklı birine yakışmayacağını söyleyebilirim. Çünkü sağlıklı olanlar; sağlıklı düşünürler, sağlıklı yargılıma yaparlar...
Bu kafada da direnirlerse başlarına çok iş açarlar... Sağlıklı olanlar ve sağlıklı olarak düşünebilip yargılama yapanlar: "Kendilerini kulluğa, köleliğe mahkum edecek, olan şeriat kurallarına (hükümlerine) evet!" demezler...
Bir kere, şeriat için savaşım veren kadınlarımıza-kızlarımıza söylüyorum, özlediğiniz ve gelmesi için savaşım verdiğiniz şeriat rejimi gelirse eşlerinizin (kocalarınızın) dörde kadar evlenme hakkı vardır. Buna bir itirazınız olamaz. İtirazınız kocanıza karşı dik başlılık sayılır ve kocanıza karşı dik başlılık ettiğinizde de bir güzel dayak yersiniz.
Şimdi bu konudaki tümcelere (âyetlere) bakalım: "Eğer, velisi olduğunuz mal sahibi yetim kızlarla evlenmekle onlara haksızlık yapmaktan korkarsanız, onlarla değil, hoşunuza giden başka kadınlarla iki, üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz; şayet, aralarında adâletsizlik yapmaktan korkarsanız bir tane almalısınız veya sahip olduğunuz ile yetinmelisiniz. Doğru yoldan sapmamanız için en uygunu budur." (K. 4/3, Diy.).
Dörde kadar kadın almak söz konusu olunca; hangi erkek, adaletsizlik sağlayamayacağını ileri sürer? Bu tümcede "...sahip olduğunuz ile yetininiz" sözcüklerinin asıl karşılığı "sahip olduğunuz cariyelerle iktifa edininiz" olduğu halde; Diyanet, dine hizmet amacı ile, "cariyelik" kurumunu gözlerden saklamak için "cariye" yerine "sahip olduğunuzla yetininiz..." demek gereğini duymuştur. Kelimenin anlamını değiştirmek gereğini neden duymuşlar acaba? Kendilerine sormak gerek…
Sonra bu tümcede ilginç bir buyruk daha var. Erkeğe, velisi oldukları yetim kızlarla evlenme yetkisi veriliyor. Oysa Anadolu geleneğine göre baktığımız yetim bir kız bizim evladımız sayılır. Bu da bir kişinin evlatlığının karısı ile evlenme yetkisi veren tümce (âyet) (Bk. K.33/37: Muhammed'in evlatlığının karısı Zeynep'le boşandıktan sonra evlenmesi...) gibi günümüz anlayışı ile bağdaşmaz.
Çünkü velisi olduğumuz kız çocukları da, evlatlığımızın boşanmış karısı da, biz Türklere göre kızımız sayılır. Şurasını da belirteyim ki Diyanet İşleri Başkanlığının yayınladığı FETVA kitabında, bir erkeğin evlatlığının boşadığı karısı ile evlenebileceğine ilişkin fetvasına Türk halkı büyük tepki gösterince DİB'lığı söz konusu FETVA kitabının satışını engelleyerek satıcılardan toplatmıştır.
Bilmeyenler için söylemek gereğini duyuyorum. İslam Peygamberi; yukarıdaki K.33/37 tümcesi (âyeti) gereğince, evlatlığı Zeyd'in boşadığı karısı Zeynep ile, nikah bile kıymadan, Allah'ın emri diyerek evlenmiştir. Öyle ki bu nikah kıymama sorun olduğunda Zeynep: "Bizim nikahımızı Allah kıydı..." demiştir...
Erkeğe, eşine dayak atma yetkisi veren tümce (âyete) gelince: "Allah'ın, kimini kimine üstün kılmasından ötürü ve erkeklerin, mallarından sarf etmelerinden dolayı erkekler kadınlar üzerine hâkimdirler. İyi kadınlar, gönülden boyun eğenler ve Allah'ın korumasını emrettiği, kocasının bulunmadığı zaman da koruyanlardır. Serkeşlik (dik başlılık) etmelerinden endişelendiğiniz kadınlara öğüt verin, yataklarında onları yalnız bırakın, nihayet dövün. Size itaat ediyorlarsa aleyhlerine yol aramayın . Doğrusu Allah yücedir, Büyüktür." (K. 4/34)
Burada gelmiş geçmiş dünya hukukunun hiç birinde görülmemiş bir buyruk (emir) var. Kadının dik başlılık yapmış olması aranmıyor; erkeğin, karısının "serkeşlik (dik başlılık) yapabileceğinden kuşkulanmış olması" yetiyor.
Kuşku üzerine yaptırım uygulamak ise gelmiş geçmiş dünya hukukunun hiçbirinde olmayan bir kuraldır... Hukukun; usulüne ve esasına aykırıdır... Kuran'daki bu "...nihayet dövün..." buyruğunu kabul etmekte zorlanan ve dine yakıştıramayan günümüz İslam bilginleri, ki bunların başında Yaşar Nuri Öztürk gelmektedir, bu tümceyi yumuşatarak "hafifçe dövün" şekline ve daha sonra bunu da büsbütün ortadan kaldırarak "evden uzaklaştırın" sözleri ile değiştirmiştir...
Bu din bilginleri sonra da Kuran'ın bir harfi değişmemiştir diye ahkam kesiyorlar. Değil bir harfini, hafifçe olmadığı halde, "hafifçe" sözcüğünü ekliyorlar, sonra da büsbütün kaldırarak ve de "evden uzaklaştırın" kuralını eklediklerini unutarak bir harfi bile değişmemiştir diyorlar...
Sonra dövmenin hafifi mi olurmuş!.. Hiç mi karısını döven erkek görmedik. Karısını döverken yaratana sığınıp vuruyor adam... Hem hafifçe de olsa dayak atmakla kadın, aşağılanmış ve onuru zedelenmiş olmuyor mu?
Hele kadınların cinsel doyumdan yoksun kalınca yelkenleri indireceğini sanmak da bir başka yönden kadınları anlamamak ve aşağılamak anlamına gelmez mi?.. Bu günümüz anlayışı ile bağdaşır mı? Günümüz kadınları böylesine bir uygulamaya katlanabilir mi?
Erkeklerin üstünlüğüne kanıt olarak "erkeğin mallarından sarf etmeleri" örnek gösteriliyor. Günümüz de kadının geliri ile geçinen çok erkek var. Bu durumda kadınları erkeklerden üstün saymamız gerekmiyor mu?.. Bu durumda olan erkeklerin de kadınlara: "...gönülden boyun eğmeleri..." gerekmez mi?.. Gönülden boyun eğmek yerine, kadın ile erkek yaşamı birlikte göğüslemeleri gerekir dense daha iyi olmaz mı idi, daha güzel olmaz mı idi?... Böyle bir deyim dinsel söyleme daha çok yakışmaz mı idi?.. Daha güzel bir Tanrı sözü (Allah kelâmı) olmaz mı idi...
Bütün bu açıklamaların sonucuna göre: Diyelim, eşiniz (kocanız): "Ben eşlerim arasında adaleti sağlarım. Çok şükür gelirim de yerinde. Bu nedenle ben eşimin üstüne Allah'ın emrettiği kadar evleneceğim.." derse ve daha başka gerekçeler ileri sürerse ne olacak?
Erkeğe göre gerekçe mi yok... Örneğin; şu hasta, şu aybaşı, şu doğum yapmış, şu da babası evine gitmiş diyerek diretirse dört tane ile bile yetinmeyecek duruma gelmez mi?..
Nitekim Krallar ve Peygamberlerden kimileri çok kadınla yaşamayı bir peygamberlik belirtisi saymışlardır. Örneğin Süleyman Peygamberin 300 kadını (100'ü karısı, 200'ü de cariye) olmuştur.
İslam Peygamberinin kaç karısı olduğu konusunda da İslam bilgileri kesin bir sayı verememektedirler. Kimi 9, kimi 11, kimi 15 der...
MEB'nca yayınlanan Taberi'nin MİLLETLER VE HÜKÜMDARLAR TARİHİ adlı kitabının 5. Cildinin 834. sayfasında İslam Peygamberinin 26, 27 kadını olduğu yazılmaktadır. İnanmayan adını verdiğim bu kitaba bakabilirler. Bu konuda daha geniş bilgi edinmek isteyenler ise Arif Tekin'in "MUHAMMED ve KURMAYLARININ HANIMLARI" adlı kitaba bakabilirler. Bu kitap Kaynak yayınları arasında çıkmış olup kitapçılardı satılmaktadır...
Söz hakkınız olmayan bir başka konumunuz daha vardır. İnanamayacaksınız ama bu doğrudur. Önce tümceyi (ayeti) olduğu gibi buraya aktaralım: "Kadınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanıza istediğiniz gibi gelin..." (K. 2/223)
Öncelikle belirtmekte yarar var: Çiftlerin cinsel ilişkiye girerken nasıl davranacakları Allah'ın, Peygamberlerin, dinlerin karışacağı bir iş mi?.. Hiçbir hayvana nasıl ilişkiye girecekleri konusunda; ne Allah, ne Peygamber gönderilmemiş ne de kitap indirilmemiş olduğu halde bu işi doğal olarak yapıyorlar. Hayvanların maşallahı var... Nasıl ilişkiye gireceklerini doğuştan biliyorlar. Hem müstehcenlik gibi bir koşullanmaları da yok... Çok rahat, çok da güzel başarıyorlar ve hem de Allah'ın (Doğanın) emrettiği yoldan giriyorlar. İnsanlar hayvanlardan aşağı mıdır ki nasıl cinsel ilişkiye girecekleri konusunda; Allah'a, Peygambere, kitaba, âyete gereksinim duysunlar...
Kuran'da: "Ey Muhammet! Sana kadınların aybaşı hâli hakkında da sorarlar, de ki: 'O bir ezâdır.' Aybaşı halinde iken kadınlardan el çekin, temizlerine kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri zaman, Allah'ın size buyurduğu yoldan yaklaşın." (K. 2/222) denilmektedir.
Dikkat edilirse bu tümce (âyet) "tarlanıza istediğiniz gibi giriniz!" demiyor "Allah'ın size buyurduğu yoldan giriniz..." diyor. Ne var ki bu tümce "tarlanıza istediğiniz gibi gelin" tümcesinden (âyetinden) öncedir.
Acaba diyorum bu tümce daha önce olduğu için; sonraki emir öncekini ortadan kaldırdığı (Nesh etti...) diye anlaşıldığı için mi Humeyni kadını erkeğin tarlası olarak görüp dilediğiniz gibi girebilirsiniz diyor. Yoksa bu tümce (âyet) , uygulama konusunda yenilik mi getirdi diye düşünüyorum.
Bu konuda Arif Tekin'in kitaplarında islamî kaynaklara dayanarak yapılan alıntılar beni düşündürmeye başladı... Ayetullah Humeyni'nin verdiği anlamı bir türlü veremiyorum. Çünkü Ayetullah Humeyni: ("Kadınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanıza dilediğiniz gibi gelin." K. 2/223) tümcesini, kadınlarımızın çok büyük çoğunluğunun kabul edemeyeceği şekilde yorumluyor...
Arif Tekin ise, adını verdiğim kitabında: Ömer'in ters ilişkiyi girerek üzülmesi üzerine kendisini teselli etmek üzere bu tümce (âyet) söylendi diyerek yadsınamayacak (inkar edilemeyecek) olayları anlatıyor. Hem de İslam kaynaklarına dayanarak...
Humeyni'nin bu âyeti yorumunu merak ediyorsanız Humeyni'nin aşağıda adlarını verdiğim kitaplarına bakabilirsiniz. Örneğin; "Tavzîh-ul Mesail'deki fetvası. Madde 453 ve Tahrîr-ul Vesile. C.2, s. 241." Bu kitaplar bulamayabilirsiniz.
Yok, olacak gibi değil diyorsanız; o zaman kütüphanelerine giderek 27 Ocak 1987 tarihli Hürriyet gazetesinde "Ürperten Humeyni" başlıklı Uğur Dündar'ın Zekeriya Beyaz ile yaptığı röportaja ve yine 01-14 Ağustos 1991 tarihli Ak-Zuhur adlı derginin 4. Sayfasına bakabilirsiniz. Ak-Zuhur dergisini kütüphanelerde bulabilirsiniz.
Eğer bu gazeteleri bulamazsanız Diyanet Müfettişliğinden emekli Arif Tekin tarafından yazılan ve kitapçılarda satılmakta olan "KUR'AN'IN KÖKENİ" adlı, Kaynak yayınlarınca yayınlanan kitabının "Ömer'in görüşleri doğrultusunda inen ayetler" bölümüne (68-71. sayfalar..) bakabilirsiniz.
Gerek Arif Tekin'in ve gerekse Humeyni'nin söylediklerini burada açıklamaya dilim varmıyor... Bu konuya Arif Tekin ve Ayetullah Humeyni gözü ile bakamıyorum. Sayın Öğreticim Prof. İlhan Arsel de, telefonla sormam üzerine, Ayetullah Humeyni gibi bakmadığını bana özel olarak bildirmişti.
Ne var ki meslek yaşamımda bu tür olaylar nedeniyle boşanma davalarına girip çıktım... Özel soruşturma ve araştırmama göre "tarlasına dilediği gibi girenlerle" çok karşılaştım... Ne var ki, Hukukumuza göre, bu tür yaklaşımlar kötü muamele sayıldığından, boşanma nedenidir.
Ben kendimi bu konuda yorum yapacak denli yetkili göremiyorum. Ama Ayetullah Humeyni'nin yorumlayacağı şekilde olacağını da kabul edemiyorum. Benim anladığım bu tümcede belirtilmek istenen "pozisyon değişikliğidir". Pozisyon değişikliği de olsa burada kadına tercih hakkı, söz hakkı verilmemesi, şeriatın kadına nasıl baktığının bir göstergesidir...
Yine diyelim ki siz, bir kadın olarak, eşinizin dayatmalarından bıkıp boşanmak isteseniz bile şeriat hukukuna göre boşanamazsınız... Şeriat hukukuna göre Mahkemeye giderek Kadıdan boşanma karar alabilmeniz için bazı koşulların oluşması gerek.
Şeriata göre: Kadı da, kolay kolay karar veremez; çünkü, şeriat kuralları Kadı'nın elini kolunu bağlamıştır. Kadı sizden iki kanıt ister: Bunlardan biri "kocanızın cinsel bakımdan iktidarsız olduğunu" ve ikincisi de, "kocanızın deli olduğunu" kanıtlamak...
Diyelim, kocanızın "iktidarsız" ya da "deli" olduğunu kanıtladınız. Kadı yine sizin boşanmanıza karar veremez. Ya, nasıl karar verecektir? Kadı'nın vereceği karar: "Sizin bir yıl beklemenizdir." Bu verilen bir yıllık süre içinde kocanızın iktidarı yerine gelirse veya akıllanırsa açtığınız boşanma dâvası düşer. Artık kocanızın sizin üstünüze "kuma" getirmesine, Gaziantep deyimi ile "nöker" almasına katlanmak zorundasınız. Kocanızın bu davranışı size zor geldiği için mızıkçılık yaparsanız "serkeşlik (dik başlılık) etmiş sayılacağınızdan "Hafifçe" de olsa bir güzel dayak yersiniz.
Bütün bunlara karşılık şeriat hukukuna göre, kocanızın sizi boşaması için mahkemeye, Kadıya gitmesine gerek yok. Kocanızın ağzından çıkacak bir sözcükle kocanızdan boşanmış olursunuz. Sizi boşamak isteyen kocanızın size "BOŞ OL!" demesi yeter... (Bakınız: Cumhuriyet, 7 Haziran 2001: Öğretmenlik yapan Şenay Öztürk, avukat olan kocası Hanefi Öztürk tarafından; "Boş ol, boş ol, boş ol! kelimeleriyle terk edildi... Şenay Öğretmen suçu: Kocasının, Ukraynalı bir kadınla yaşamasına tepki göstermesi...")
Görüldüğü gibi kadının boşanması için erkeğin "Boş ol!" demesi yetiyor. Her "Boş ol!" dedikten sonra erkeğin nikah yenilemesi (tazelemesi) bir zorunluluktur. Bu durumda da kadınlar aleyhinde ağır bir yaptırım vardır. Bunun adına da "Hulle!" denir ki kaynağı Kuran'dadır.
Okuyalım: "Boşanma iki defadır..." (K. 2/229) "Bundan sonra kadını boşarsa, kadın başka biriyle evlenmedikçe bir daha kendisine helâl olmaz. Eğer ikinci koca da onu boşarsa, Allah'ın yasalarını koruyacaklarını sanırlarsa, eski karı kocanın birbirlerine dönmelerine bir engel yoktur. Bunlar bilen kimseler için Allah'ın açıkladığı yasalardır." (K. 2/230).
Diyelim öfkeli bir adamla evlendiniz. Adam öfkelendikçe "Boş ol!" demekten kendisini alamıyor. Diyelim; sizi üç kere boşadıktan sonra öfkesi geçti ve pişman olarak yeniden nikah yenilemek istedi. Yukarıdaki tümcelere (âyetlere) göre "Boşanma iki keredir... Bundan sonra kadını boşarsa, kadın başka biriyle evlenmedikçe..." yeniden eski kocasına dönemez. Bunun adına şeriatta "Hulle!" denir ki uygulaması eskiden çok görülmüştür.
Yaşamda çok görülmüştür. Öfkelenen erkek karısını üç kere arka arkaya: "Boş ol! Boş ol! Boş ol!" diyerek boşamıştır. Şeriatta bunun adı Talak-ı selâsedir ve böylece kadın kocası tarafından boşanmış sayılır. Eğer böyle bir durumla karşılaşırsanız "Hulle" yapılmadan; yani, ikinci bir erkekle evlenip boşanmadan kocanızla bir araya gelemezsiniz... Nikah tazeleyemezsiniz..
Bu kural da kadınlar aleyhine olan bir şeriat kuralıdır. Burada kadının hiç mi hiç söz hakkı yoktur. Kadın: "Ne hakla beni istemediğim bir erkeğin koynuna veriyorsunuz?" diyemez. Dahası var. Eğer "Hulle" gereği evlendiği ikinci kocası, "Ben karımdan memnunum. Niçin boşayayım..." derse kadın eski kocasına dönemez. Çünkü dedeğim gibi kadının hiç mi hiç söz hakkı yoktur.
Sözün burasına gelmişken Almanya'da bulunan sözde Federe İslam Devletinin Halifesi, ki şimdi cinayete azmettirmekten Alman hapishanelerinde yatmaktadır, Metin Kaplan, Show TV'de Reha Muhtar'la yaptığı bir röportajda: "İslam hukukuna göre kadın maldır. Hiçbir söz hakkı olamaz!" diyordu.
Bu sözlerinin dayanağı Kuran'daki şu tümce (ayet) olsa gerektir: "Kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşe, nişanlı atlar ve develere, ekinlere karşı aşırı sevgi beslemek insanlara güzel gösterilmiştir. Bunlar dünya hayatının nimetleridir, oysa gidilecek yerin güzeli Allah katındadır." (K. 3/14).
Görülüyor ki kadınlar; erkekler için, altın, gümüş, at, deve gibi dünya hayatının nimetleri sayılmaktadır... İşte türban giyerek şeriat militanlığına soyunan kadınları bekleyen sonuç budur... Bütün Arap-Acep âlemine baksınlar, kadınların toplumdaki konumlarını incelesinler... İncelesinler de ondan sonra şeriatı getirmek için savaşıma girişsinler...
Gözden kaçırılmak istenen önemli bir olgu daha var. Şeriata göre erkek için kadın boşamanın sınırı yoktur. Dördü aşmamak üzere elindekileri boşayıp boşayıp dörde tamamlayabilir. Böylece yüzlerce kadınla evlenme mutluluğuna erebilir.
İnandırıcı gelmedi değil mi?.. Bir örnek verelim öyle ise : Dördüncü İslam Halifesi Ali'nin büyük oğlu İmam Hasan, bu şekilde boşayıp boşayıp dörde tamamlamak üzere tam 110 kadınla evlenmiştir. Bu nedenle adı tarih kitaplarına "MUTAALLAKA-(BOŞAYAN ) Hasan" olarak geçmiştir. (Bk. İhyayu Ulumid-Din. Boşanma Konusu (Talak Bahsi). İmam Gazali...)
Bu arada kocanızın parası varsa; dört karısı ve malik olduğu cariyeler yanında istediği kadar yeni cariye de alabilir... Öyle ki kocanız; dört karısının, sayısız cariyesinin dışında olabildiğince SİGA'sı; yani, geçici karısı da olabilir.
Aşağıdaki satırları Cumhuriyet gazetesinden aktarıyorum: "SİGA, İran'da özellikle dinin ağır bastığı: Kum, Moşhed gibi illerde oldukça yaygın bir kurumdur. Birbirleriyle cinsel ilişkide bulunmak isteyen karşı cinsler, Arapça söyleyebileceği bir iki tümceden sonra birbirinin helâli olurlar.
Anlaşma parayla sağlanır. SİGA' ile kurulan ilişki sonucunda erkeğe hiçbir sorumluluk yüklenemez. Yani bu ilişki sonunda kadın çocuğa kalırsa erkeğin çocuğuna karşı hiçbir sorumluluğu yoktur...
Şeriatçılar bu eylemleri nasıl savunuyorlar görelim: 'Teokratik düzenin ideologları, çok karılığı ve SİGA'yı; görsel, işitsel, ve yazılı basında sürekli önerip haklı nedenlerini açıklıyorlar. Örneğin Ayetullah Gomi: "Avrupalıların çoğunun metresi var... Biz neden insanî gereklerimize gem vuralım? Bir horoz, kümes dolusu tavuğu doyuma ulaştırır. At deseniz o da bir sürü aygırı...(Tümcenin doğrusu: Aygır deseniz o da bir sürü atı... olacaktır.) der.
Rafsancani ise, gençlerin (erkek delikanlıların demek istiyor) sorunları için çözümün "SİGA" olduğuna inanır..." Bizde erkek delikanlıların sorunlarının da Genelevler yoluyla giderildiğini de unutmayalım. Bu yazdıklarıma inanmayan türban mücahidi kadınlarımız-kızlarımız: Şeriat Düzeninde İranlı Kadın. Dr. İldeniz Kurtulan'ın Cumhuriyet gazetesinin 200 Ocak 1996 tarihli nüshasının sayfa: 12. sayfasına bakabilir...
Bu konuda bir başka kaynağa daha göz atalım: "Hırs sınır tanımıyor. Kadınlar, çocukları kucaklarında cadde kenarlarında fuhuş için beklerken, Tahran etrafında dev binalar peş peşe yükselmektedir. Caddelerde de çocuk yaşta genç kızları, geceleri Hacı Beyzadelerin 60 milyon tümanlık (Para birimi olsa gerek...) mercedesleri göz kamaştırmaktadır. Caddelerdeki bu avlanmanın adı da SİGA'dır ve Mollalar onun artmasında ısrar ediyorlar.
Bu yazdıklarıma inanmayan türban mücahidi kadınlarımız-kızlarımız EVRENSEL gazetesinin 2 Temmuz 1999 tarihli nüshasının 11. sayfasına bakabilirler..." İranlılar SİGA denilen bu geçici evliliği neye göre yapıyorlar denebilir. Bu davranışlarını Kuran'ın 4/24 tümcesine dayandırmaktadırlar. Asr-ı saadet denilen zamanda bu kural daha çok savaş sırasında kullanılmış ise de günümüz Arap İslam dünyasında uygulanmamaktadır.
Ne var ki İran'da uygulanma olduğunu gazete ve dergilerden öğrenmekteyiz... İran'da "SİGA" adı ile yapılan bu uygulamaya Arapça'da "Muta nikâhı" denir... Türkçe'si ise "Geçici evliliktir". Şimdi Kuran'daki tümceyi (ayeti) okuyabiliriz: "... kendilerinden istifade ettiğiniz kadınların takdir olunan ücretlerini veriniz..." (K. 4/24. Kuran-ı Kerim Meâli. Hazırlayanlar: Ziya Kazıcı, Necip Taylan. Diyanet ve Diyanet Vakfı, kendi çevirilerinde bu tümceyi anlaşılmaz duruma getirmişlerdir...)
Elbette kişilikli ve onurlu bir kadın şeriatın erkeğe tanıdığı bu hakları kabul etmeyecektir. Kocasının kendisinden başka kadınlarla inip kalkmasına (Kumasını, cariyesini, Siga'sını...) kıskanarak kocasına karşı dik başlılık edecektir. Çünkü erkek nasıl eşini kıskanırsa; kadın da erkeğini kıskanır doğal olarak. İslam söylemine göre bu kıskançlık durumu şöyle dile getirilir. "Eşini kıskanmayan kişi Domuzdan aşağıdır." Doğru mu, yanış mı bilmiyorum ama domuza eşini kıskanmayan hayvan derler...
Kocasının bu davranışlarını ahlaksızca bularak kıskanan kadınları, kocasının bir güzel dövme hakkı vardır. Bu dövme hakkı erkeğe şeriat kuralı gereği "Allah'ın emri.!" olarak dayatılır... Sizin yediğiniz bu dayak üzerine dava açma hakkınız yoktur. Çünkü kadının dava açma hakkı yukarda belirttiğim iki nedenle sınırlanmıştır. Kocasının deli olması ya da iktidarsız olması... Oysa yürürlükte olan yasamıza göre dayak yiyen kadının dava açma hakkı vardır. Dayak, kötü işlem (muamele) sayılır ve boşanma nedenidir...
Şeriatçılar bu dayak konusunu günümüz anlayışı ile bağdaştıramadığı için "dövme" kuralına "Hafifçe" yi eklediler. Yaşar Nuri Öztürk daha da ileri giderek önceki çevirilerinde "Hafifçe" dediği halde sonra çevirilerinde bunun yerine "evden uzaklaştırın"ı eklemiştir ve televizyonda da bu görüşünü savunmuştur. Oysa eski çevirilerin hiçbirinde bu "Hafifçe" olmadığı gibi "evden uzaklaştırın" da yok. Şeriatı şirin göstermek için ne yapacaklarını şaşırdılar... Kendilerini de reformcu din adamları olarak lanse ettiler...
Türban takarak şeriat için savaşan bacılarım, işte size hem de Kuran'dan kaynaklar göstererek yaptığım açıklamalar. Hadislerde bundan daha çok ağır olarak ve aşağılayıcı uygulamalar, yargılar vardır... Ama ben bunlara değinmedim. Nedeni de "Bu hadisler uydurmadır" denebilir diye... Bu nedenle alıntılarım Allah'ın kelâmı diye dayatılan ve bir harfinin bile değiştirilmediğine inanılan Kuran'dandır.
Yaratılışın açıklayamadığımız gizi ki. çözemediğimiz bu gizi açıklamak için Allah deriz... Oysa Allah, sanıldığı gibi gökte değildir. Peygamber göndermiş, Kitap indirmiş değildir. Bunlar din edebiyatında ve felsefesinde mecaz ve simgesel anlatımlardır. Allah: Bizim üstesinden gelemeyeceğimiz Doğa ve toplum kuralları yanında; aklın ve kültürel birikimimizin oluşturduğu vicdanımız ve sağduyumuzla yansıyan iyi duygularımızdır. (Ruhül Kudüs. Kutsal ruh, Cebrail…)
Dikkat edilirse Allah yok! demiyorum. Öldürseler, demem de.. ama bu kavram yanlış anlaşılıyor; doğrusu az yukarda anlattığım gibidir. Eğer şeriatçıların dayattığı şekilde bizim dışımızda bir Allah anlayışını kabul edersek insanlığa hiçbir yararı olamaz. Allah’ı, içimizde ve bizleri doğru, dürüst, iyi ve erdemli olmayan sürükleyen duygu olarak (sağduyu) kabul edersek kötü iş yapmaktan (Günah işlemekten) kurtuluruz. İşlersek de cezasını görürüz ve hiç olmazsa ben ettim ben de buldum diyerek sorumluluğu yükleniriz. Bu nedenle böyle anlaşılmalıdır diyorum. Böyle anlaşıldığı takdirde insanlığa yararlı olur diyorum. Aksi takdirde; geri kalmış şeriatla yönetilen ülkelerle Taliban gibi olursunuz diyorum...
Biliyorum anlattıklarım sizlere inandırıcı gelmeyecektir. Çünkü bu güne değin sizlere bu anlattıklarım söylenmemiştir.
Hem sizin Diyanet İşleri Başkanınız vardır. Müftüleriniz vardır. Hocalarınız, Şeyhleriniz vardır. Bir de çok meşhur Süleyman Ateş’iniz, Yaşar Nuri Öztürk'ünüz ve Zekeriya Beyaz'ınız vardır. Sorun bakalım bir kere onlara "Hayri Balta, şeriatın kadına bakışı hakkında böyle böyle diyor. Bu adam yalan söylüyorsa doğrusu nedir?" diye..
Bunun yanında bana hücuma kalkmadan önce gösterdiğim kaynaklara bir bakın eğer orada da bulamazsanız bana sorun “Sen bunları nereden aktardın?” diye.. Doğrusunu ya onlar, ya da siz bildirin. Bildirin ki, ben de hidâyete ereyim.
Ya şu tümceye (âyete) ne dersiniz? Kuran: Allah sözü ise ya da Peygamber sözü ise; Bir Allah'a ya da Peygamber'e, kulları arasına kıyamete kadar kin ve düşmanlık salar mı?
İnanmadınız değil mi, okuyalım öyle ise: "Biz Hıristiyansız" diyenlerden de söz almıştık; onlar kendilerine belletilenin bir kısmını unuttular. Bu yüzden aralarına kıyamete kadar düşmanlık ve kin saldık. Allah yapmakta olduklarını kendilerine haber verecektir." (K. 5/14. Diy. Çev.)
Ceviz Kabuğu programında, Hulki Cevizoğlu: "Bu nasıl olur?" diye Zekeriya Beyaz'a sorunca; Zekeriya Beyaz, işin içinden çıkamadı. İşin içinden çıkamayınca da, "Yanlış, burada bir matbaa hatası vardır.." diye kıvırmak zorunda kaldı.
Baskı hatası falan yok. 1. Abdullah Aydın, 2. Ahmet Ağır Akça-Beşir Eryarsoy, 3. Ahmet Davudoğlu, 4. Ali Bulaç, 5. Doç. Dr. Bedri Noyan, 6. Diyanet Vakfı çevirisi, 7. Feyzu'l-Kur'ân-, 8. Hasan Basri Çantay, 9. Hasan Tahsin Feyizli, 10. Elmalılı Hamdi Yazır- İzahlı Meali de aynı, 11. Muhammed Esed. Üç ciltlik meal tefsiri de aynı, 12. Doç. Dr. Necip Taylan, 13. Okat Yayınlarınca basılan Kur'an, 14. Rıza Çiloğlu, 15. Suudi Arabistan Krallığı. Medine, 16. Prof. Dr. Süleyman Ateş, 17. Yaşar Nuri Öztürk, 18. Doç. Dr. Ziya Kazıcı gibi tam 20 Kuran çevirisini gözden geçirmiş oluyorum. Hayret! Hepsinde de baskı hatası var... Olur mu? Diyanet Çevirisi ile Birlikte 21 kitabın da hepsin de baskı hatası olur mu? Olur diyemeyeceklerine göre; değiştirilmiştir diye İslamı ve Kuran'ı kurtarmaya çalışacaklardır. Çevrilmiştir demeyenleri de kâfir ilan edeceklerdir...
Yazık değil mi sizlere... Tesettür Allah'ın emri de yukarda Kuran'da yerini belirttiğim tümceler (âyetler) Allah'ın emri değil midir?.. Ama yine de tercih sizin. Siz şeriatınızı kendiniz yaşayın; fakat bizlere dayatmayın...
Biz sizlere karışmıyoruz, ne olur siz de bize karışmayın... İslam kurallarını Allah'ın emri diye bize dayatmayın... Bu yaşam yöntemini Türk halkına Allah'ın emri diye dayatamazsınız artık... Dayatırsanız karşınıza en başta Türk ordusu ve Cumhuriyetin zinde güçleri çıkar. Erbakan ve Partisi gibi bozum olursunuz...
Benden söylemesi... Ne de olsa aynı ülkenin çocuklarıyız... Düşüncelerimi açıklamakla ben halkımıza karşı sorumluluğumu yerine getiriyorum. Bu tür yazılarla Tanrı bilgisinden habersiz olanları uyarıyorum... Son olarak kadınlarımıza-kızlarımıza yine sesleniyorum: İranlı Fatma'yı dinlemezseniz başınıza gelecekler budur... Ama o zaman iş işten geçmiş olacaktır...
Av. Hayri Balta, 10.1.2005
+
(ADD Genel Merkezince çıkarılan ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE dergisinin Ekim 1999 tarihli sayısında çıkan bu yazım; Sitem için hazırlanırken yeniden gözden geçirilmiştir.)
X
5. BİR MEKTUP ve YANIT
Çok Sevgili Hayri Balta,
Selam! (Ne demek istediğini anlamayana) verdiğin yanıtlar güzel. Bunları gönderdiğin için teşekkürler. Etkili olmaları için dua ediyorum. Davan yerini bulacaktır.
Yazılarından bazılarında Kuran’ın fethetme yöntemine değindin. 48’inci sure fetih ile ilgili. Bu Mekke’ye karşıdır. Senden ricam, Kuran’ın askerlik ve silah yoluyla fetih etmeyle ilgili ayetleri bana bildirmendir. Bir Arap’ın bana söylediğine göre Teberi fetih üzerinde çok şeyler yazıyormuş. Bunları biliyor musun? Bana bildirirsen sevineceğim.
Her zaman aydınlanasın, aydınlatasın ve her durumda taşı gediğine koyasın!
O akıllı torunun nasıldır? Evinizde kendisiyle görüşmüştüm; beni gerçekten etkiledi. Basarili olduğuna inanıyorum.
Meliha hanıma hem benim, hem de esimin selamlarını bildir
Hastalara şifa veren Mesih’ten gelen destekle. Kalın daima sağlık bolluğunda. Çok sevgiyle,
Thomas Cosmades, 24.12.2004
+
Sayın Cosmades,
Önce saygı, sevgi... Daha önce adlarını verdiğin Mesih yanlısı arkadaşların benimle İlgiyi kesti. Öyle sanıyorum ki akılcı ve gerçekçi görüşlerim onlara da ağır geldi.
Olsun biz; inanırların işine gelmiyor diye görüşlerimizi açıklamaktan vazgeçecek değiliz ya. Düşünce ve inanç özgürlüğü yanında demokrasi ve laiklik düşünce ve görüşlerini rahatça açıklama olanağı veriyor insanlara.
Ne demişti bundan 7 asır önce Mevla’na: Bir gün Şems-i Tebriz-i Mevlana’nın meclisine girdiğinde bakmış ki, Mevlana’nın meclisinde bulunanların hepsi; Allah, lillâh, Hadis Kuran, din iman üzerine söyleşiyorlar. “Ne yahu bu! Bundan başka sözünüz mü yok! Siz kendi görüşlerinizi açıklayın...” anlamında sözler söyleyince, Mevlana: “Dünle geçti dün söylenenler cancağızım/Bu gün için yeni şeyler söylemek lazım!”
İşte ben kutsal kitapları inceleyerek yorum yapıyorum, görüşlerimi açıklıyorum. Böylece kendi yalnızlık duvarımı örüyorum. Müslüman’ı da, Hıristiyan’ı da kaçırıyorum. Ne gam ben Tanrı ile baş başa kalıyorum... Sen ve
senin gibi birkaç kişi dostluğundan mutlu oluyorum..
İletinde: “Yazılarından bazılarında Kuran’ın fethetme yöntemine değindin.” diyorsun. Hangi yazımda böyle demişim; açıkla bana, bilmeliyim... Söyle ki açıklama getirebileyim.
Bir de “Bir Arap’ın bana söylediğine göre Teberi fetih üzerinde çok şeyler yazıyormuş. Bunları biliyor musun? Bana bildirirsen sevineceğim.” diyerek bilgi istiyorsun. Bu konu anlatmakla, yazmakla bitecek gibi değil... Eğer bu konuda bilgilenmek istiyorsan Millî Eğitim Bakanlığınca “Şark İslam Klasikleri” arasında yayınlanan “MİLLETLER ve HÜKÜMDARLAR TARİHİ”nin 5. cildine eğil.
Bütün fetih ve cihat savaşları Taberi tarafından bu kitapta anlatılıyor. Adını verdiğim bu kitabın 824-832. sayfasında ise “Tanrı elçisi tarafından gönderilen çetelerin sayısı ihtilaflıdır” bölümünde İslam peygamberinin bizzat katıldığı 25-26 gaza müşriklerin ve kafirlerin üzerine ve en az 35 çete gönderdiği yazılıyor.
Ne var ki araştırma ve inceleme zahmetine katlanmayan malumatfuruş aydınlarımız bu savaşları “Savunma amaçlı savaşlar” saymış. Sözde İslam orduları savunma savaşları dışında hiç kimseye saldırmamış!
Sözünü ettiğin 48. sureye gelince; bu surenin başında üç ayet bulunmaktadır. Bu üç ayete göre İslam Peygamberi; nefis muhasebesi yanında gelecek hakkında plan çizmekte, hareket yollarını belirlemektedir:
1. “1. Ey Muhammed! Doğrusu Biz sana apaçık bir zafer sağlamışızdır.
2. Allah böylece, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlar, sana olan nimetini tamamlar, seni doğru yola eriştirir.
3. Böylece sana, kimsenin güç yetiştiremeyeceği şekilde yardım eder.” (K. 48/1, 2, 3)
1/a) Burada Tek olduğu ileri sürülen Allah, Biz diyerek çoğul anlam kullanıyor. Ama bizimkiler, Hıristiyanların kullandığı teslis anlayışını onların başına kalkılıyor. Bu ne demek diye sorulduğunda Yaşar Nuri Öztürk, Süleyman ateş ve benzerleri “Allah tevazu gösteriyor” diyor. Sanki Allah’ın alçak gönüllük (tevazu) göstermeye gereksinimi varmış gibi... Ne dersen de, hiçbir şekilde düşünmek istemiyorlar. Nasıl duymuşlarsa onu doğru sanıyorlar ve tekrarlıyorlar.
1/b) Bu ayette bir de bütün fetihler meşrulaştırılıyor. Fetih adı altında bütün müminler cihada çağrılıyor. Cihat ise müminleri savaşa motife etmektir. Cihat, savunma amaçlı olabileceği gibi, ganimet, çapul, yağma için de kullanılabiliyor. Bu yüzdendir ki asr-ı saadet dedikleri dönemin ileri gelenleri günümüz zenginlerine on basarlar. Bu konuda bilgilenmek isteyenler ise Şakir Keçeli’nin “ŞERİAT NEDİR? Demokrasi ile Bağdaşır mı?” adlı kitabın 103. sayfasında baktıkları zaman paylaşılan ganimetlerin akla hayale sığamayacak kadar çok olduğunu anlarlar.
2/a) Sen fethettikçe geçmiş ve gelecek günahların bağışlanır, deniyor. Ama bizim Müslümanlara gelince Peygamberlerin günahsız olduğu söyleniyor. Ama Allahları, peygamberlerinin geçmiş ve gelecek günahları olduğunu ve olabileceğini söylüyor.
Allah kelamı dedikleri Kuran’da böyle yazıldığı halde buna inanmazlar. Böyle bir sözü ağzından kaçıranı kâfir sayarlar. Okuyup araştırmadıkları için: Davut’un, İbrahim’in, Lut’un, Nuh’un, Süleyman’ın günahlarından haberleri yoktur. Bilip de görmezden gelenlerin sayısı da az değil çoktur.
Bunlar; bilip de görmezden geliyorlarsa halka yalan söylüyorlardır. Kuran’a değil kendi bildiklerine, duyduklarına inanıyorlardır...
2/b) Burada İslam Peygamberi fetih ve ganimeti kendisine bir nimet olarak kabul etmektedir.
3) Burada demek istiyor ki İslam peygamberi: Tek güçlenme yolu olan fetih ve ganimet sayesinde servet sahibi olarak güçlenmek. Güçlenirsen kimse sana güç yetiremez ve kimse seni eleştiremez...
Eğer Kuran’da İslam peygamberinin günahı ile ilgili ayetlere bakmak isterseniz, şu ayetlere bakınız: K. 42/52. 48/2 ve 93. sure...
Bir de İsa ile Muhammed şu ayrılık dikkatimi çekmektedir. İsa hep dışa dönük ve kendi kendini hiçbir zaman kınamamakta. Muhammet ise hem içe dönük hem de dışa dönük olmak üzere zaman zamın kendisini bile kınamaktadır (özeleştiri).
Bu da bu olayda Muhammet lehine olmak üzere gördüğüm önemli bir farktır. Bunların ikisine de aslında bir kavram olan Allah bir şey dememiştir. Söyledikleri tamamen kendi düşünceleri ve yaptıkları nefis muhasebesi sonucu buldukları çözüm yolları ve insanların yaptıkları öğütlerdir.
İsa bu konuda daha gerçekçidir; çünkü, “Ben oyum!” (İncil. Yuhanna. 14/8) demiştir. Muhammet ise bu kadar açık söylememesine karşın Allah ile kendisini özdeşleştirmiştir. Örneğin Enfal suresi 24’e bakınız. Orada şöyle deniyor: “K. 8/24: Ey inananlar! Allah ve Peygamber, sizi, hayat verecek şeye çağırdığı zaman icabet edin.” Bu ayet çok önemli bir ayettir. Bu ayetin devamı daha güzeldir... Devamında ise şöyle denmektedir: “Allah’ın kişi ile kalbi arasına girdiğini sonunda O’nun katında toplanacağınızı blin.” Böylece Allah’ın insanın kendi içinde ve kendisini yargılayan sağduyu ve vicdan olduğunu söylemektedir. Bu ise tamamen İsa’nın öğretisini yansıtmaktadır. Ama kafası çalışmayan, Tanrı bilgisi ve din duygusu olmayan bu güzelim ayetleri anlamamaktadır.
Bu arada cihat ayetlerini görmek isterseniz Kuran fihristinden cihatla ilgili ayetlerine bakmanız gerekir... Fakat yalnızca Kuran’dan okumak yetmez. Bu ayetlerle ilgili olarak Nüzul sebeplerine ve Hadislere de bakmanız önerilir.
Son olarak şu konuya değineceğim. “Davan yerini bulacaktır.” diyorsun. Ne var ki benim bir dava peşinde olmadığını bilmiyorsun. Dünyada milyarlarca dinsiz var; benim davam sayesinde, bir dinsiz daha girmiş ne çıkar. Yine dünyada 5 milyara yakın tek Tanrı’lı din mensubu var. 5 milyarlık dinliler topluluğuna benim davam sayesinde bir dinli daha girmiş ne çıkar...
Dava peşinde koşmak peygamberlere, önderlere özgüdür. Benim davam ise gerçeğe ermektir. Müslüman olacaksın, Hıristiyan olacaksın diye kimsenin canını almak değildir. Benim davam: kendi nefsimi dizginlemektir; benim davam, Tanrı kavramının ve din duygusunun nasıl anlaşılması gerektiğini öğrenmektir.
Son olarak bir özet görüşümü daha bildireceğim: Dünya’ya gelip de İsevi deyimle “yeniden doğduktan sonra” ya da İslamî deyimle “Ölmeden önce ölünce” iki şey aradım. Biri Tanrı, diğeri ise güzel bir bayan (Havva)... İşte geldim gidiyorum. Tanrı’yı buldum ama güzel bayanı (Havva’yı) bulamadım... Bir ben-i âdem olarak Tanrı’yı bulduğum için sevinirim, güzel bayanı (Havva’yı) bulamadığım için yerinirim.
İşte ben; yine beni anlamayanların deyimiyle yine saçmaladım. Ben bu kafada oldukça yalnız yaşamalıyım...
Şimdi kal sağlıcakla, saygılar sana,
Hayri Balta, 25.12.2004
x
M. Kemaloğlu'nun gönderdiği yazıyı, güncelliği bakımından, aşağıya alıyorum. Ne diyordu İslam'ın temel kitabı Kuran: "Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?"
Bilgi sahibi olursanız, gerçekleri bilirseniz güçlü olursunuz; ama, huzursuz, mutsuz olursunuz.
Huzursuz, mutsuz olmak istemiyorsanız okumayabilirsiniz.
HB 18.1.2005
+
6. KURBAN
Kurban Bayramınız Kutlu Olsun (mu?)
Çocuk, evlerinin bahçesindeki ağaca bağlanan "kuzu"yu (koyun ile kuzu, koç ile koyun arasIndaki farkı bilmezdi) her aksam, her sabah ve her öğlen severdi..
"Kuzu"sunun basını okşar, ona elleriyle ot yedirir, tastan su içirirdi..
Arkadaşlarına, "Bak bu bizim "kuzu"muz, benim "kuzu"m" diye gösterir, sevdiklerine kuzusunu sevdirirdi..
...
Sonra "o sabah" geldi.. Çocuk, dedesinin bir elinde kova, bir elinde kocaman bir bıçak gördü.. Omzuna da kalın bir halat atmıştı.. Kuzu bir kez daha meledi..
Boğazından kanlar fışkırırken bacakları titredi.. Çırpınmaya çalıştı.. Ama iple bağlanmış bacakları sadece titredi.. titredi.. titredi..
Kuzunun meleyen boğazından bu kez hırıltılar çıktı..
hırıltılar.. hırıltılar.. hırıltılar...
Bu arada dede, "Allahu ekber allahu ekber, la ilahe illallah, allahu ekber, allahu ekber" diyordu.. Dedenin yüzünde bir mutluluk ifadesi vardı, can vermekte olan kuzuya bakarken..
Dede, vahşi bir şekilde can vermiş kuzuyu bahçedeki ağaca ayaklarından tepe ustu astı..
Dede, bıçağıyla kuzunun derisini yüzdü..
O güzel kuzu, sadece et olmuştu..
Dede, kuzuyu parçaladı..
öğlen mutfakta kavurma pisti..
Çocuk kavurmayı yiyemedi, yemedi..
Annesi, babası, dedesi, ninesi "Yesene, kurban eti.. Sevap.." dediler..
Çocuğun midesi bulandı.. Gözünün önüne kuzusu geldi..
Çocuk büyünce çok da parası olsa bir kez bile "kurban" alıp kesmedi..
Sonra "kurban bayramı”nın esasini, kökenini öğrendi:
X
Kurban
Adem’in iki oğlu vardır. Kabil ile Habis. Birincisi çiftçi, ikincisi ise koyun çobanıdır. “Efendi”ye yani “Tanrı”ya birer kurban sunma yoluna giderler. Çiftçinin kurbanı ne olabilir? Kuşkusuz tarım ürünlerinden. Ve çiftçi bu tür bir kurban sunar. Çobansa, “sürünün ilk doğanlarından” ve “yağlılarından” getirip koyar. Tanrı, çobanın kurbanına bakar, yani kabul ettiğini gösterir bu kurbanı. Çiftçininkine ise hiç bakmaz. Yani bu kurbanı kabul etmediğini belli eder. Bu hikayenin anlatıldığı Tevrat’a göre; daha sonra, duruma içerleyen çiftçinin (Kabil), kardeşi çobanı (Habis) öldürerek hıncını aldığı yazılır. (Tevrat, Tekvin,4:1-7)
Tanrı her kurbanı kabul etmez
İyi ama, “Efendi-Tanrı”, zavallı çiftçinin sunduğunu niye kabul etmemiştir?
Anlatılmak istenen şu olmalı: Birincisi, çiftçinin “kurban” olarak sunduğu “tarım ürünü” belki de “turfanda” yani “yeni ilk yetişen” türden değildi. Oysa, “kutsal kitap”ta, Efendi-Tanrı’nın hep “turfanda” türünden ürün istediği işlenir. (Tevrat, Çıkış, 22:29;23:16,19; Sayılar, 18:12; Süleyman’ın Meselleri, 3:9). Efendi-Tanrı’nın beğendiği bu.
Ayrıca, Kabil’in (çiftçi) sunduğu “kan” değildi. Sunulan kurbanın da daha çok “kan” olmasını ister. Bu İslam’a da geçmiştir. Dahası, kurbanda kan dökülmesi vazgeçilemeyecek bir koşuldur. O denli ki, tüm “fıkıh” kitaplarında anlatıldığına göre, “Kan akıtılmazsa, kurban caiz olmaz.”
Kurban bayramındaki kurban şöyle tanımlanır: “Koşulların oluşması durumunda, Tanrı yakınlığını sağlamak amacıyla, belirli günlerde, belirli yaşta kesilen (yani, kanı akıtılan) belirli hayvandır.” (Dürer Kitabu’l-Udhiyye, 1/265 ve öteki fıkıh kitapları) Kurbanda kan temel amaç olduğu için “hacc” sırasında sunulan kurbanlardan kiminin bir adı da “kan” anlamına gelen “dem”dir. (Fıkıh kitapları, “cinayetler” bölümü)
Sonra, Efendi Tanrı, kendisine sunulan “kurban”ın “özürsüz” olmasını ister. Bu da İslam’a geçmiştir. (Fıkıh kitapları, Udhiyye bölümü). Kurban, en iyisinden olmalıdır.
Yine, Efendi-Tanrı, sunulan kurban, “ilk doğan”lardan olursa daha çok beğenir. Tevrat’ta, bu da özellikle anlatılır. (Tevrat, Çıkış, 13:1, 12, 13,15; 22:29, 30; 34:19; Levililer, 27:26; Sayılar, 3:13;8:16,17;18:15,17; Tesniye, 15:19)
Kabil’in kurbanının niye kabul etmediği, Habil’inkinin ise niye kabul edildiği İncil’de ise şöyle anlatılır: “Habis, Tanrı’ya, Kabil’den daha iyi bir kurban sundu..” (İncil, İbraniler, 11:4)
Demek ki, Efendi-Tanrı’nın istediği koşullara uygun olan kurban, Habil’in kurbanıydı. “Kan” vardı, kurban “en iyisi”ndendi ve de “ilk doğan”dı.
Her adımda kurban
Anadolu’da yeni evlenen çiftlere kurban kesilir. Çiftler kurbanın üzerinden atlarlar. Kanlarını da alınlarına sürerler. Nedeni, evliliklerinin mutlu geçmesi.
Kan akıtmak, uğur ve mutluluk anlamına geliyor.
Yağmur yağmadığı zaman Cuma günleri duaya çıkılır ve kurban kesilir. Yağana kadar bu olay tekrarlanır. Toplumumuzda her önemli gelişmeye kurban kesmek eski bir gelenektir.
Yeni bir gelenek: Yeni bir araba mı alındı? Hemen kurban kesilir. Araba, kanın üzerinden geçer, uğur sayılır.
Devlet büyükleri de kurbanla karşılanır. Fabrika ve işyerleri açıldığında, çocuğu olmayanların kutsal yerleri ziyaretlerinde, futbol takımlarının sezon açılışlarında.. Kurban kesme, Kurban Bayramı’nda ise katliam boyutlarına ulaşır.
Kurban kesmenin kökeni nerede? Islama bir gelenek mi? Yoksa, daha eski çağlara mı uzanıyor?
İbrahim Ve Oğlu
İlk doğanın tanrıya kurban edilmesi çok eski bir gelenektir. Kuran’dan okuyalım:
“İşte bir ona (İbrahim’e) uslu bir oğlan müjdesini verdik. (Çocuk doğup büyüdü) Çocuk kendisiyle birlikte çalışma çağına erişince, (babası):’Oğulcuğum! Düşümde seni kesiyor olduğumu gördüm. Bir düşün, ne dersin?’ dedi. (Oğlan da) ‘Baba! Sana buyurulanı yap. O zaman Tanrı dilerse, beni sabredenlerden bulursun!’ diye karşılık verdi. İkisi de boyun eğince, ve (babası) onu alnı üzerine yatırınca, biz seslendik ona: ‘Ey İbrahim! Düşünü doğruca yerine getirdin. Biz iyi davrananları böyle ödüllendiririz.!’ Apaçık bir denemeydi bu kuşkusuz. Biz kurtulmalık (fidye) olarak ona büyük bir kurbanlık verdik.” (Saffat:101-107)
Bu ayetlerde anlatılan öyküye göre özet olarak şunlar olmuş:
1)İbrahim bir çocuk istemiş Tanrı’dan. “Şöyle, akıllı uslu olsun!” ve de “oğlan!”
2) İbrahim’in bu dileği kabul edilmiş. Bir oğlu olmuş.
3) Ne var ki, bu ilk oğlanı kurban olarak kesmesi gerekmiş. Çünkü, Tanrı’dan öyle buyruk almış. Hem de “düşünde!”
4) Oğlan biraz büyüyünce babası düşünü açmış. Oğlan da kesileceğini ama bunun bir Tanrı buyruğu olduğunu anlayınca, babasına, buyurulanı çekinmeden yapmasını söylemiş.
5) Ve, İbrahim, kesmek için oğlanı yüzüstü yatırmış. Kesecek!
6) İşte tam o sırada Tanrı, “İbrahim!” diye başlamış seslenmeye. Oğlunu kesmemesini bildirmiş, düşünde gördüğüne bağlı kaldığını, “sadakat” gösterdiğini anlatmış. “Bu bir denemeydi (seni denedik!)” demiş.
7) Ve de, (kuşkusuz gökten) bir kurbanlık göndermiş. “Bir büyük kurbanlık”
Sorular, sorular..
-İbrahim, çocuğunu kurban etmek, kesmek için, bir “düş”ü nasıl kanıt saymış? Bunun Tanrı’dan olabileceğini nasıl (daha doğrusu niçin) düşünmüş?
“Bu oğlanı bir armağan olarak veren Tanrı’ysa, nasıl olur da yatırıp kesmemi buyurur? Böyle “armağan” olur mu? Tanrı’nın amacı armağan vermek mi, yoksa cinayet işletmek, öz çocuğumu öldürterek sonsuz acılara gömmek mi? diye niye düşünmemiş?
-Burada olduğu gibi, başka konularda da Kuran’da, Tanrı’nın insanları denediğinden söz edilir. Tanrının denemeleri kime karşı, niçin? Bir şey öğrenmeye ya da kanıtlamaya gereksinimi mi var?
-Bir başka kişi de, “Düşünde gördüğünü kanıt sayarak,” İbrahim’in tutumunu gösterirse (yaptığını yapmak isterse) ne olur? İbrahim’in öyküsüyle buna yol açılmış olmuyor mu?
Hemen belirtilmeli ki, bu yola giden Müslümanlara da rastlanmıştır!
-Tanrı, İbrahim’e -düşte de olsa- “oğlunu kesmesini” gerçekten buyurmuş da, sonradan buyruğunu geri mi almıştır? Böyleyse, Tanrı’lıkla bağdaşır mı bu?
-Tanrı, İbrahim’e çocuğunu kestirmeyeceğini bildirirken oğlanın yerine bir “kurtulmalığa” (fidye) niye gerek görmüş? Bir başka canlıyı kurban etmek niye? Ya da bunun için bir kurbanlık yaratıp göndermek?
Akla gelebilen ama, karşılıksız kalan sorulardır bunlar.
Ayetlerden anlaşılan o ki, “ilk doğan oğlan”ın, “Tanrıya kurban edilmesi” biçimindeki eski inancın bir yansıması var burada.
Kuran’daki öykünün kaynağı, kuşkusuz Yahudi kaynakları ve en başta da Tevrat. Aynı öykü Tevrat’ta da anlatılır.
Mal anlayışının yansıması
İbrahim’in oğlunu kurban olarak sunmaya götürmesinden söz edilmesi, bir durumu daha yansıtır.
Bu dinlerde “insan” kimi durumlarda “mal”dır. Örneğin köle, sahibinin “mal”ıdır. Çocuk da özellikle babanın “mal”ıdır. İbrahim’e, çocuğunu kurban etme yetkisi verilmesi bundan.
Muhammed: “Ben iki kurbanlığın oğluyum”
Muhammed’in böyle dediği aktarılır. Ve yorumlanır ki, kurbanlıklardan biri İbrahim’in oğlu İsmail’di, öbürü de Muhammed’in babası Abdullah. (Bkz. Acluni, Keşfu’l-Hafa, Arapça, 1985, 1/230, hadis no:606. Ayrıca, bkz. Tefsirler, örneğin, F. Razi, 26/152)
Gelin görün ki, bir terslik var gibi: İbrahim’in oğlu, Tevrattaki ve Kur’an’daki “Efendi (Rab) Tanrı” için adanmışken; Muhammed’in babası Abdullah, Müslümanların “put” saydıkları “Hubel” için adanmıştı. (Bkz. Ibn’ul-Kelbi, Kitabu’l-Esnam, tahkik:Ahmed Zeki Paşa, Ankara, 1969, Arapçası, s.18, Türkçesi “Putlar Kitabı”, çev. Beyza Düşüngen, s.36, Ilahiyat yay.) Yani, peygamberin babası bir put için kurban olarak adanmış ve “put”lara karşı gösterile gelmiş olan Muhammed’ce de benimsenmiş.
Aslında bunda bir terslik yok. “Put” denen “Hubel”, gerçekte “el Ba’l” anlamındadır. Yani Fenikelilerin en büyük ve ünlü Tanrısı Ba’l. Mezopotamya’da ve Araplar içinde de son derece yaygın bir tapınma alanı bulan, tanınan “Ba’l”ın anlamı da “Efendi”dir. Şu demek oluyor: Kuran’ın ve Tevrat’ın “Tanrı”sı nasıl “efendi (rab)” niteliğini taşıyorsa, bunlara kaynaklık eden “Ba’l” da bu nitelikteydi. (Bkz. Dr. Muhammed Abdulmuid Han, El Esatiru’l-Arabiyye Kable’l-İslam, Arapça, Kahire, 1937, s.114 ve öt.)
Demek ki, babasının “Ba’l”e (Hubel’e) kurban olarak adanmışlığını Muhammed’in benimsemesinde, gerçekte bir terslik yok. Kendi Tanrı’sıyla, bu “Tanrı” arasında bir fark olmadığı için.
Peki, Muhammed’in babasının kurban olarak adanması olayı nedir?
Muhammed’in dedesi Abdulmuttalib, “on tane oğlu olursa, birini ‘Tanrı’ya kurban edeceğini” söyleyerek adakta bulunur. Sonra 10 oğlu olmuştur. Oğulları gelişme dönemine girince, durumu bildirir onlara. “Andım, adağımdır, içinizden birini kurban olarak keseceğim.” Hepsini toplar, Kabe’ye, Hubel’in önüne götürür. On tane okun üzerine on oğlunun adını yazar. Ve, Muhammed’in babası Abdullah’ın adının yazılı bulunduğu ok çıkar sonunda. Kurbanlık, Abdullah’tır. Kurban yeri olan Isaf ve Naile adlı putların yanına götürülür. Abdulmuttalib bıçağı eline almıştır. Şakası yok, kesecek oğlunu. Ama sonunda Kabilesinden kişiler onu bu işten vazgeçirirler. Bir takım öneriler geliştirerek..Sonunda “deve”nin başına çorap örerler. Abdullah’ın yerine deve kurban edilir. (Bkz. Ibn Ishak, E’s-Sire, tahkik: Muhammed Hamidullah, Arapça, Konya, 1981, s.10-18, fıkra:16-22;Ibn Hişam, e’s-Sire, 1/50; Beyza Düşüngen, Putlar Kitabı, s.75, not:190)
Yine, anlatıldığına göre, Abdulmuttalib’in adağı ‘zemzem’ kuyusunu kazma sırasında olmuş. Abdulmuttalib, kurbanlık olan oğlunu keseceği sırada, kendisine: “Tanrı’nı razı et de oğlunun yerine deve kurban edilmesini kabul etsin..” demişler. Sonra öyle olmuş ve adam 100 deve kurban ederek işin içinden kurtulmuş. (Bkz.Acluni, 1/230; F. Razi, 26/152. Ve öteki tefsirler.)
Abdulmuttalib’in Kurban olarak kestiği anlatılan “yüz deve”den söz edilince, Muhammed’in kestiği ve kestirdiği “yüz deve” akla geliyor ister istemez:
Buhari’nin de yer verdiği hadise göre, Muhammed, “Veda Haccı”nda ‘Yüz Deve Kurban’ olarak sunmuştu. Bunlardan büyük bir kesimini de kendi eliyle kesmişti. Kalanını, damadı Ali’ye kestirmişti. (Bkz.Buhari, e’s-Sahih, Kitabu’l-Hac/121-122; Tecrid, hadis no: 829; Müslim, e’s-Sahih, Kitabu’l-Hac/348-349, hadis no: 1317)
Muhammed’in “yüz deve” kurban edebilmiş olması, servetinin büyüklüğünü de ortaya koyuyor. Yahudilerden elde ettiği “ganimet” olarak çokça ve çok önemli hurmalıkları olan Muhammed, çok da yoksul tanıtılır.
Enes, şunu anlatıyor:
“Bir arpa ekmeği ve bir bayat yağla peygambere vardım. Peygamberin zırhı da, Medine’de bir ‘Yahudi’ye rehin olarak verilmişti” (Bkz. Tecrid, hadis no: 966) Yani, “Peygamber bu denli yoksul” demek istenir. Ve Muhammed’in bu yoksulluğu cami cemaatlerine de anlatılarak inananlar ağlatılır.
Kurban Bayramı, “kurban”ın, “kurbanlıkların bayramıdır. Ve en eski çağların “tanrılara kurban” geleneğini yansıtır.”
(Not: Bu yazı, Turan Dursun’un “Din Bu” c.1, kitabinin sf.122-127 den aynen aktarılmıştır)
x
Birkaç kelime de benden:
Masala (efsaneye) göre, İbrahim’in hangi oğlu kurban olacaktı?
İbrahim’in güzel işi Sara’dan çocuğu olmuyordu. Sara ne yapsın? Cariyesi Hacer ile kocasını evlendirmiş, bu birleşmeden İsmail doğmuş. İbrahim, 100 yaşında iken bu kez de Sara’dan bir oğlu olmasın mı!.. Bu çocuğa Ishak adı verilmiş.
Tanrı, İbrahim’in inancını sınamak istiyormuş, oğlunu kurban etmesini buyurmuş.. (Bu tanrı psikopat bir tanrı olmalı..)
Hangi oğlunu?
Yahudilere göre Ishak’ı, Müslümanlara göre İsmail’i kurban etmek istemiş Tanrı; ama, İbrahim peygamber tam bıçağı çocuğun boğazına dayadığı an, gökten bir koç inmiş, Ishak ya da İsmail kurtulmuş.. (Oğlunu boğazlamayı düşünen bu insan da psikopat olmalı...)
Kurban Bayramı bu söylenceye mi dayanıyor?
Ne var ki, iş bununla da kalmamış. Müslümanlar, İsmail’in soyundan geldiklerine inanırlar, Yahudiler de Ishak’ın soyundan geldiklerini ileri sürerler, bu “baba bir, ana ayrı” iki erkek kardeşin soyları arasında kavga ve kızılca kıyamet hiç eksilmez!..
İslam’da Kurban Bayramı, Hicret’in ikinci yılında, yani İsa’dan sonra 623 yılında başlıyor.
Neden?
İnanç dünyasında neden sorulmaz. Kurban, ilkel toplumlardan beri var. Belayı defetmek, tanrıların öfkesinden kurtulmak için insanoğlu tarih boyunca kimi zaman hayvanları, kimi zaman çocukları, kadınları, erkekleri kurban etmiş..
623’te Medine’de ortaya çıkan kurban kesme olayında ise, bir avuçluk toplumda, ne belediye var, ne mezbaha.. Çöl toplumu bu.. Köy ya da kasabada kesilen kurbanın kanını toprak emiyor, çölde kumdan bol ne var?
623’ten bu yana 1375 yıl geçti.. İstanbul’un nüfusu 10 milyonu geçti, Ankara, İzmir, Bursa, Adana derken kentleşen Türkiye’de şehirler betonlaştı, caddelere asfalt döşendi, kum ve toprak görülmüyor birçok şehir merkezinde.. Belediye ve mezbahalar var kentlerde.
1998 yılında, ülkeyi açık mezbahaya çevirerek bayram mı kutlanır?
Muhammed, gözlerini açıp Anadolu’daki Müslümanları seyretse: “Hey cahiller, ben kurban kesimini 1375 yıl önceki koşullara göre düzenlemiştim. O zaman ne Mekke’de ne de Medine’de apartman vardı.. Ne belediye ne de mezbaha vardı.. Et kesimi zaten evlerde yapılıyordu. Bugün sağ olsaydım, bayramın kurallarını başka türlü düzenlemez miydim!..” dese, Muhammed’e ne yanıt verilebilir?
“Allah’ın resulü olduğunu iddia eden Muhammed efendi.. Müslümanlar cahil olmasaydı, 21. Yüzyılın eşiğinde Hıristiyanlardan bu kadar geri kalırlar mıydı?” derdik.. Malum, ekonomide, bilim ve teknikte, sosyal yaşamda, politikada, askeri konularda İslam ülkeleri, gayrimüslim ülkelerden geride bulunuyor..
Herkesin kentteki evi önünde koyun, koç, manda, deve boğazlamak özgürlüğü, insan haklarından mıdır?
+
7. HAC KURBANI'NIN EKONOMİYE ZARARI
Türkiye'den Suudi Arabistan'a son 10 yılda 700 bine yakın kişi gitti. Toplam 1 milyar 260 milyon dolar harcandı. Yaklaşık 630 bin kurban kesildi. Kuma gömülen bu kurbanlar için de 63 milyon dolar ödendi.
Son 10 yıldır, hac görevini yerine getirmek için Türkiye'den Suudi Arabistan'a giden 700 bine yakın kişi, toplam 1 milyar 260 milyon dolar (yaklaşık 1.6 katrilyon lira) harcadı. Diyanet İşleri Başkanlığı ve A grubu seyahat acenteleri aracılığıyla hacca gidenlerden, kişi başı ortalama 1800 dolar (yaklaşık 2.3 milyar lira) hac ücreti alınıyor. Hacca gidenlerden yüzde 99'u bu ücret grubunu tercih ediyor. Yüzde 1'lik grup ise 2-3 kişilik odalarda, müstakil, yemeksiz 2750 dolarlık (yaklaşık 3.6 milyar lira) ya da yemekli 3250 dolarlık (yaklaşık 4.3 milyar lira), Kabe'ye uzak, kısa süreli 5 yıldızlı odalarda konaklanan 4500-5500 dolarlık (yaklaşık 5.9-7.2 milyar lira), Kabe'ye yakın, kısa süreli 5 yıldızlı odalarda konaklanan 5500-9500 dolarlık (yaklaşık 7.2-12.4 milyar lira) kategorileri tercih ediyor. Diyanet İşleri Başkanlığı, bu yıl 1620 dolar (yaklaşık 2.1 milyar lira) ve 210 milyon lira hac ücreti alıyor. Bu ücretin 685-700 doları THY ve Suudi Arabistan Hava Yolları uçakları ile gidiş-dönüş uçak bileti olarak veriliyor. Geri kalan 1100 dolarlık (yaklaşık 1.5 milyar lira) kısım ise vize işlemleri, kira, ulaşım gibi ücretleri kapsıyor.
KURBAN 100 DOLAR
Hacca gidenlerin yüzde 90'ı Suudi Arabistan'da kurban kesiyor. Kurbanların kesim ve dağıtım işi İslam Kalkınma Bankası aracılığıyla yapılırken, kurban kestiren her hacıdan 325-375 Suudi Arabistan Riyali (yaklaşık 100 dolar) ücret alınıyor. Son 10 yılda Türkiye'den bu ülkeye giden hacılardan yaklaşık 630 bin kurban (Bu kurbanların büyük çoğunluğu değerlendirilemediği için kuma gömülüyor) için toplam 63 milyon dolar (yaklaşık 82.5 trilyon lira) para harcadığı hesaplanıyor. (Kaynak: Hürriyet 02.02.2002)
Hac'da kesilen kurbanların etleri Türkiye’ye Arap hayvanları hastalıklı olduğu için getirilmeyecekmiş.
hastalıklı hayvani kurban etmek dinen caiz midir?
İslamiyet Gerçekleri Ana sayfası İçin Tıklayınız
İslamiyet Gerçekleri (yedek link)
X
8. İSLAM KÖLELİĞİ KALDIRDI MI?
Dikkat edilirse yazılarımın köşe başlığı. "TABULARA, TALANA,YALANA BALTA"dır...
Tabuları, talanı, yalanı görünce tepki göstermeden duramıyorum. Alın size tabulaştırılmış bir yalan daha... Önce Akit gazetesinde çıkan şu yazıyı gelin hep birlikte okuyalım: "...Biz biliyoruz ki, kölelik İslamiyetten önce varmış. İslâm dini gelince kölelik kalkmış. İlk kaldıran da Hz. Muhammed (sav.) Efendimiz olmuştur. Kendi kölesini serbest bırakmıştır. Durum buyken, Kur'an'ın hangi ayetinde ve hadisi şerifte, kölelik teşvik ediliyormuş? Bu zavallı adamlar ne yapmak istiyor?..." (Akit. 17 Şubat 2001. Mehmet Nar/Yalova. Sizin Sesiniz köşesi. s. 18).
26 Kasım 2001 Pazartesi günü de Star TV'de Sabahattin Önkibar'ın sunduğu "Alternatif" programında "Din ve Laiklik" konusunda bir tartışma yapıldı. Tartışmaya: Doğu Perinçek, Nazı Ilıcak ve İsmail Nacar katıldı. Tartışmanın konusu kölelikti...
Doğu Perinçek: "İslam, köleliği kaldırmamıştır.” Sözlerine karşı, İsmail Nacar atılarak: "Yalan söylüyorsun. İslam’da kölelik yoktur. Tersine İslam köleliği kaldırmıştır..." deyince tartışma kızıştı.
Doğu Perinçek: "Kuran'da var. İşte Kuran, okuyacağım..." deyince İsmail Nacar: "Oku bakalım. Yalan söylüyorsunuz. Milletin kutsal dini ile uğraşmaktan usanmadınız. Bu millete ve dinine hakaret etmeyi bir marifet sanıyorsunuz..." gibisinden sözler söyledi.
İşte bu tartışmalar üzerine "İslam Köleliği Kaldırdı mı?" konusuna değinmek gereğini duydum. Bildiğim kadarıyla İslam köleliği kaldırmamış, tersine onaylamış ve yasallaştırmıştır... Ancak şu gerçeği de belirtmemek Hak’ka saygısızlık olur. O da İslamiyet kölelere iyi davranılması koşulunu da getirmiştir.
İslam’da köleliğin olup olmadığını incelemek için önce şu olay üzerinde duralım. 2. Halife Ömer'in Kudüs'e girişini inceleyelim. Halk arasında çok anlatılan bu öykü şöyle. "Kudüs, İslam ordularınca fethedilmiş. Ömer ordularının başında, atının üzerinde Kudüs'e giriyor. Yerli halk Ömer'i karşılamak için sokaklara dökülüyor. Atın üzerindekini Ömer sanarak alkışlıyorlar. Bunun üzerine komutanlar açıklama yapıyor: "Atın üzerindeki Ömer değildir; Ömer, atın yanında yürüyendir. Atın üzerindeki Ömer'in kölesidir..." deyince Kudüs halkı İslam’ın ve dolayısıyla Ömer'in adaletine ve İslam’daki özgür ile köle arasındaki eşitliğe hayran oluyor...
Ömer'in adaletine ve İslam’ın eşitliğine örnek olarak sunulan bu öyküye göre; Ömer; kendisinin at üzerinde, kölenin de yaya olarak yürümesini İslam adaletine aykırı bulduğu için nöbetleşe ata binmişler ve biniş sırası Kudüs'e girerken köleye geldiği için Kudüs'e böyle girilmiş. Halk da atın üstündekini köle sanmış...
Görüldüğü gibi İslam'ın ve Ömer'in adaletini açıklayalım derken İslam'da kölelik kurumunun var olduğunu açıkladıklarının ayrımında değiller... Bu öykü; belki uydurmadır, belki gerçektir. Ama ne olursa olsun bu olay 2. Halife Ömer zamanında köleliğin varlığına ve köleliğin kaldırılmadığına güzel bir örnektir.
Şimdi İslamcılar bu fıkra halk tarafından uydurulmuştur, aslı yoktur, diyebilir. Çünkü onlar İslam’ın hiçbir şekilde eleştirilmesini kabul etmiyorlar. Onlara göre: Kuran-da yok yok!.. Bilimsel buluşlar, keşifler, yerçekimi yasası, suyun kaldırma kuvvetinden ceninin ana karnında geçirdiği aşamalar, televizyondan radyoya, trenden uçağa, bilgisayardan uzay teknolojine değin ne varsa hepsi Kuran’da var. Oysa Kuran’da böyle yok. Olsaydı, Kuran’ı ezbere bilen hafızlarla İslam alimleri bütün buluşları Batılılardan önce bulup İslam cemaatinin yararına sunarlardı. Öyle ki Müslümanlığı kabul etmeyenlerin de buldukları buluşlardan yararlanmasına izin vermezlerdi.
Kuran ne bir 0 ne de bir kimya…Kuran bir ahlak ve edep kitabıdır ve insanın nefsini terbiye etmesinin önemine ve yollarına değinir. Nefsine hakim olanın Allah’a ulaşacağını anlatmaya çalışır. “Kendini bilenin Rabbini bileceğini” söyler. Buradan anlıyoruz ki İslam dininin asıl amacı: İnsanın kendini tanımasıdır. Bu da demektir ki mümin; başkalarının eksiklerini göreceğine önce kendi eksiklerini gidermelidir.
İslam’ın bu şekilde anlaşılmamasının nedeni de İslam'da eleştiri olmamasıdır. Oysa eleştiri olmadan gerçek bulunmaz. Bu konuda yapılan eleştiriyi öğrenmek isterseniz bu ay yayınlanan Bilim ve Ütopya adlı dergiyi (2001 Kasım) muhakkak alınız. Dergi piyasada satılmaktadır ve "Din tele voleleri, 'Bilinçli Tasarı'cılar vs. POSTMODERN İSLAMCILIK" adlı çok güzel ve bilimsel yazıyı okuyunuz...
Şimdi sözü uzatmadan İslam kaynaklarına bakalım. Ancak yazıyı uzatmamak için her kaynaktan birer örnek sunuyorum:
I- "Mâlik olduğunuz kölelerle câriyeleriniz hakkında Allah'tan korkun. Onlara yediğinizden yedirin. Güçlerinin yetmeyeceği işleri onlara teklif etmeyin. Sevdiğiniz köleleri saklayın, hoşunuza gitmeyenleri satın. Allah'ın yarattıklarına eziyet etmeyin. Allahü Teâlâ'nın sizi onlara malik kıldığını unutmayın. Allah dileseydi, onları size mâlik kılardı."
Dipnot bölümünde şu açıklama yapılıyor: (789): "Bu hâdis, birkaç hadisten toplanmıştır. Ebû Davud; bir kısmını Buhari ile Müslim Ebû Zer'den, diğer kısmını sahih sened ile rivayet etmişlerdir." (“Hüccetül-İslâm. İhyâu 'Ulûmid'd-Dîn” Bedir Yayınevi. Tercüme eden: Ahmed Serdaroğlu. Diyânet İşleri Başkanlığı Müfettişi. 1985. Cilt. 2. s. 556)
Bu Hadisteki şu iki tümceye dikkatinizi çekerim: "Sevdiğinizi saklayın, hoşunuza gitmeyeni satın." demek ki İslam Peygamberi köle alış-verişine (ticaretine) izin veriyor. Müminler köle, cariye alıp satabiliyorlar...
"Allah-ü Telâ’nın sizi onlara malik kıldığını unutmayın. Allah dileseydi, onları size mâlik kılardı." dendiğine göre de; kölelik kurumu, Allah'ın bir takdiri olarak kabul ediliyor ve bu nedenle yasallaştırılıyor?..
Bu Hadis'te olumlu olanı kölelere iyi davranılması ve kaldıramayacağı yükü yüklememeli sözcüğüdür. Ama unutmayalım bir köy muhtarı bile eşeğinden verim alabilmek için onu beslemek ve kaldıramayacağı yükü yüklememek zorundadır...
II- "Köle satın alın, onlara rızklarında ortak olun. Sakın zenci köle almayın, çünkü onların ömürleri kısa, rızkları ise az olur." (Taberânî, Mu'cemu'l Kebir ve'l-Evsaf'ta zayıf bir senetle.) (Büyük Hadis Külliyatı. Cem'ul-fevâid. RÛDÂNÎ. 2 Kaynak yayını. Cilt: 2. s. 385)
Yukarıdaki hadis sahih; bu ise zayıf... Hangisine inanalım... Aslında bu da sahihtir. Ama; kölelerin rızklarına ortak olmayı, zenci kölelerinin ömürlerinin kısa ve rızklarının az olmasını İslam'a yakıştıramadıklarından olsa gerek kabul etmeye yanaşmamaktadırlar...
Ne var ki bütün dünyada kölelik kurumu en son İslam ülkelerinde; o da kâfirlerin baskısı sonucu, ancak elli yıl önce kaldırılabilmiştir. Bu gün bile Afrika'nın kimi Müslüman ülkelerinde kölelik uygulaması vardır... (Bakınız: Meydan Larousse Ansiklopedisi).
Ne ise konuyu dağıtmadan asıl konumuza dönelim. İslamcıların sık sık başvurdukları bir savunma daha var. İslam'la köleyi azat etme geleneği geliştirmiştir, derler. Oysa köleliği azat etme kurumu çok eskilerden beri vardır. Yunan ve Roma tarihlerine bakılırsa köle azat edenlerin daha çok olduğu görülür. Onlarda köle azat edilince gerçekten özgür (hür) olur. Ne var ki İslam'da kölenin azat edilmekle sahibinin (kendisini azat edenin) velayetinden kurtulamadığını görürüz.
Okuyalım: "Kim kendisini âzât edenlerin veliliğinden başkasının velâyetini tanırsa Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onun üzerine olsun. Allah ondan ne farz, ne de nâfile ibadet kabul etmez" (EL'LÜ'LÜÜ VEL MERCÂN ÎMÂM-Î BUHÂRİ ve MÜSLİM'İN İTTİFAK ETTİKLERİ HADİSLER. Muhammed Fuâd Abdül Bâki.Sebat. 1984. Cilt: 2. s. 194)
Yanlış anlamıyorsam köle azat edilmekle kurtulmuyor; azat edilen köle sahibinin köleliğinden kurtuluyor ama, velayeti altında kalıyor. Yani bir çocuk gibi... Kaldı ki İslam'da köle azat etmek "Kıyamet alameti" olarak görülür. (Bakınız: Şeriat ve Kölelik, İlhan Arsel. s. 71).)
Şimdi de İslam Peygamberinin ne kadar kölesi olduğuna bakalım: "Resûl-i Ekrem'in altmış kadar kölesi ve yirmi kadar câriyesi olduğu halde irtihâl-i Peygamberî (ölümü) sırasında hiç birinin bulunmaması, bunlardan bir kısmının Resûl-i Ekrem'den önce vefât etmiş, bir kısmını da âzât edilmiş olmasındandır." (4. SAHÎH-İ BUHARÎ MUHTASARI TECRÎD-Î SARÎH TERCEMESİ VE ŞERHİ. Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları. 8. Cilt. 8. baskı. 1987. s. 206)
20 kadın köle (cariye), 60 erkek köle. Tam 80 tane köle... İnanılacak gibi değil. Ama gerçektir. "Tanrı elçisinin eşlerine, kendisinden sonra da yaşayan ve kendisi sağken ölenlere, boşadığı kadınlara ve boşamasının sebebine dair haberler, bölümünde 27-28 kadar kadını olduğu anlatılmaktadır. (Milletler ve Hükümdarlar Tarihi. Taberî. MEB Şark-İslâm Klasikleri. İ992. Cilt. V. S. 834-849)
Her birinin hizmetine bir cariye verilse bile, 20 cariye yetmez bile. Bilindiği gibi İslam Peygamberinin Fedek Hurmalığı, Hayber ve Kurayza arazileri, Ureyne köyleri ki bu taşınmazların çok, çok büyük olduğu söylenir. (Şeriat ve Kölelik. İlhan Arsel. Kaynak yayınları. 1. Baskı. 1997. s. 30)
Bu arazilerde kimler çalışacak? 60 köle az bile... Hadislerden alıntıyı bitirmeden önce son bir gerçeğe daha değinelim. Her ne kadar İslam'ın köleleri azat ettiği ileri sürülürse de; İslamiyet köle azatlamayı olumsuz bir davranış olarak niteler:
"A) Muhammed, Meymune'nin Köle Azatlamasını Olumsuz Bir Davranış Olarak Tanımlar: 'Azâd Edecek Yerde Dayılarına Hediye Etseydin Ecrin (Ahiret Mükâfatın) Daha Büyük Olurdu' der." (Şeriat ve Kölelik. İlhan Arsel. Kaynak yayınları. 1. Baskı. 1997. s. 64)
Bütün bu saydıklarıma aklını imana kurban etmiş İslamcılar: "Bunlar hadistir. Uydurma olabilir..." diyebilir. Öyle ise bir örnek de Kuran-dan verelim: "Allah hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köle ile, kendisine verdiğimiz güzel nimetlerden gizlice ve açıkça sarf eden kimseyi misâl gösterir :Hiç bunlar eşit olur mu? Övülmeğe lâyık olan Allah'tır, fakat çoğu bilmezler." (K.16/75. Diyanetin...).
Tümcelerin (âyetlerin) söyleniş nedeni (Nüzul Sebepleri) açıklayan kitaplara göre, şöyle: İslam peygamberi, müşriklere sesleniyor: "Putları Allah'a ortak koşarak; onları Allah'la aynı düzeyde (seviyede) görüyorsunuz. Oysa sizler kölenizle kendinizi eşit görüyor musunuz. Nasıl kölelerle sizler eşit değilseniz; putlarla Allah da eşit olamaz. İyisi mi aklınızı başınıza toplayın..."
Tümceden açıkça görüleceği gibi köle ile özgür kişi bir tutulmuyor. Burada da kölelik takdir-i ilâhi olarak gösteriliyor ve yasallaştırılıyor (meşrulaştırılıyor)...
Hadisleri kabul etmeyebilirsiniz ama Kuran’ı da kabul etmezseniz dinden imandan çıkmış sayılırsınız. İslam’da köleliğin kaldırılmış olup olmadığını öğrenmek istiyorsanız Kuran-da kölelik hakkındaki şu tümcelere (âyetlere) bakınız: 2/177,221; 3/35; 4/24, 25, 39, 69, 92; 5/89; 9/60; l6/70,71, 75, 76; 30/28.
Şimdi Kuran- da uydurma diyemezsiniz ya!.. Bir dünya görüşünün temel kuralı gerçeklere saygılı olmak ve gerçekleri dile getirmektir. Müslümanlığın aslı (esası) gerçeğe teslim olmak olduğuna göre İslam'da kölelik yoktur demek Allah’a (gerçeğe) ortak (şirk) koymuş olarak da dinden çıkmış olursunuz. Yapılacak yalan değil gerçeği sahiplenmektir. Yalana sahip çıkmakla İslam’ı yaşatamayız... Çünkü Kran ve Hadis kitapları inanmaya yanaşmayanları yalanlamaktadır. Siz bakmayın “İslam’da kölelik yoktur” diyerek sözde İslam’ı yüceltmeye kalkanlara. Bunlar her şeyden önce gerçeğe (Allah’a) karşı çıkmaktadırlar.
Aldatmaya, dayatmaya, yalana dayanan hiçbir dünya görüşü yaşayamaz... Gerçeği yadsımak (inkâr) ise gerçeği (Allah'ı) tepelemek demektir. Biz bu konuya niçin değindik: Yalana karşı olduğumuz için. Yoksa inanca karıştığımız yok. Bizim dayanamadığımız gözünün içine baka baka halkımızın aldatılmasıdır. Ama bunlar milletin gözünün içine baka baka yalan söylemeyi Tanrı’ya ve Din’e hizmet sanıyorlar. Bir de İsmail Nacar’ın yaptığı gibi gerçeği söyleyeni milletin dinine imanına saldırmakla suçluyorlar.
İslam'da kölelik vardır, diyenler millete ihanetle, dine saldırmakla suçlanırsa gerçekleri açıklamak bir aydının birincil görevidir...
İslam'daki kölelik konusunu çok geniş olarak ve ayrıntıları ile öğrenmek isterseniz. "İlhan Arsel'in Şeriat ve Kölelik" adlı kitabına bakınız. Kaynak yayınları arasında satılmakta olup 96 sayfalık küçük ve ucuz bir kitaptır. Bir okuyuşta bitirilir.
Siz, "araştırmacı" olarak ortaya çıkarak: İslam’da kölelik vardır. İslam köleliği kaldırmamıştır..." diyenleri: "Din düşmanı, Millet düşmanı..." diye suçlamaya kalkarsanız; karşınıza işte böyle Kuran-la, Hadisle ve diğer kaynaklarla İslam’da kölelik de, cariyelik de vardır, diyerek karşı çıkarlar...
İslam'a kötülük yapanlar asıl bu bilgisizlerdir (cahillerdir)... Şeriatçılar, eğer bizlere kızıyorlarsa; İslam kaynaklarından alıntı yapan bizlere değil; İslam Kaynaklarını yüzlerce yıl önce yazanlara kızsınlar...
Şimdi ben bu yalan söyleyerek halkı aldatanlara ne söyleyebilirim. İyisi mi onlara Kuran’ın dili ile sesleneyim: “Yalancılığı itiyat edenlerin, bilgisizliğe saplanıp kalanların canları çıksın!” (Diy. K. 51/10-11)
Ya işte böyle siz yalanlarınızla halkı aldatır mısınız? Ben de Kuran dili ile size böyle derim: “Ey Muhammed! De ki: ‘Bilenlerle bilmeyen bir olur mu?’ Doğrusu ancak akıl sahipleri öğüt alırlar.” (Diy. K. 39/9)
Av. Hayri Balta,
+
(Not: Birinci yazım: 12.12.2001
Gözden geçirilmiş, genişletilmiş ikinci yazım: 29.1.1.2005)
X
9. İSLAM BARIŞ ve ESENLİK DİNİ MİDİR?
Sayın ...
Önce sevgi.
Gönderdiğiniz yazıyı dört kere okumama karşın yazarın ne demek istediğini anlayamadım. Yazarımız:
“Efendimiz Medine’ye geldiği zaman Medine Bildirgesiyle farklı din mensuplarını diyaloğa çağırıyor. (...) dedikten sonra Fethullah Gülen’in su sözlerini aktarıyor:
Bizim diyalog ve hoşgörü hareketimiz tamamen Türk milletine aittir ve Türkiye orijinlidir, diyalog faaliyetlerini kendi maksatları doğrultusunda yapanlara eklenmiş değildir.” (Milliyet, 27 Ocak 2005, M. Gündem)” diyor.
Acaba yazarımız; diyalog, Türk kaynaklı değil de Peygamber kaynaklı mı demek istiyor? Eğer böyle demek istiyorsa Kuran'daki Hıristiyanlık ve Yahudilik aleyhindeki ayetler kendisini yalanlar. Sonra; yazarımız, dinler arası diyaloğun nesinden rahatsız oluyor? Dinlerin birbirlerine karşı kötü niyet beslemesi daha mı iyi?
İslamiyet, dinler arası diyaloğdan, “Barış ve Esenlik” ten çok uzaktır. Bu konuda bir görüş sahibi olmak için yalnızca şu ayetleri okumak yeter:
1. “Sen onların dinine uymadıkça ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar senden aslâ hoşnut olmazlar.” (K. Bakara. 2/120)
2. “Ey iman edenler! Sizden olmayan kimseleri sakın sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri kalmazlar. Size sıkıntı verecek şeyleri isteyip dururlar. Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır. Kalplerinin gizledikleri ise daha büyüktür. Eğer düşünürseniz, ayetleri size açıklamış bulunuyoruz. (K. Al-i İmran. 3/118)
3. “Kimi Allah’ın indirdiği hükümlerle hüküm vermezse, işte onlar kâfirlerdir.” (K. Maide. 5/44, 45)
4. "Ey İnananlar! Yahudi ve Hıristiyanları dost olarak benimsemeyin, onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onlara dost olursa o da o da onlardan dır. Allah zulmeden kimseleri doğru yola eriştirmez." (K. Maide; 5/51)
5. “Müşrikler ancak bir pisliktir.” (K. Tevbe. 9/28)
6. “Kendisine Rabb’inin ayetleri hatırlatılarak öğüt verildikten sonra, onlardan yüz çeviren kimseden daha zâlim kim olabilir? Muhakkak ki biz suçlulardan öç alacağız!” (K. Secde. 32/22)
7. “Sen o münafıkları gördüğün zaman, kalıpları hoşuna gider ve söylerlerse söylediklerine kulak verirsin. Sanki onlar direk olmuş keresteler gibidir. Ve gürültüyü korkularından aleyhlerinde sanırlar. Onlar düşmandırlar, onun için (kendilerine emniyet etme) onlardan sakın. Allah kahretsin onları! Hakk’tan nasıl çevriliyorlar.” (K. Münâfıkun. 63/4
Bu konuda daha geniş bilgi edinilmek isteniyorsa Hakikat Dergisinin Temmuz 2004 tarihli 130 sayfasına bakılabilir. Adı geçen dergi Fethullah Gülen’i; Amerika’da oturduğu için İslam’dan çıkmış olmakla suçlayarak, yukarıdaki ayetler gibi daha birçok ayetler gösteriyor.
İslam’ın Yahudi ve Hıristiyanlar hakkındaki görüşlerini öğrenmek isteyenlere İlhan Arsel'in Kaynak yayınlarında çıkan “Kur'an'daki Kitaplılar" adlı kitabını okumalarını öneririm. Bu kitap 200 sayfalık olup bir günde bitirilebilir.
Araştırmadan, okumadan, bilmeden halkı yanlışa yönlendirmek iyi bir davranış olmasa gerek. Kim ki İslam “barış ve esenlik” dini der; o, İslam’ı bilmiyor demektir. İslam’da “barış ve esenlik” İslamiyet’i seçmiş olanlaradır. Böyle demek bile sakıncalıdır. İslam tarihini incelediğimiz zaman görürüz ki daha peygamberlerinin ölüsü toprağa verilmeden Mekke ve Medine’dekiler birbirlerine düşmüşlerdir. Örneğin; Ömer, Osman, Ali taraftarları birbirlerine suikast düzenlemişlerdir.
İslam Peygamberinin eşi (Ayşe) ile kızı (Fatma) taraftarları Fedek hurmalığı yüzünden Sahabeler başta olmak üzere Deve (Cebel) savaşı adı verilen savaşta birbirlerini öldürmüşlerdir. Hemen arkasından; Sünniler, Şiiler, Hariciler olmak üzere üçe bölünerek birbirlerini öldürmüşlerdir. Bütün bu olaylar Peygamberlerinin ölümünün hemen arkasından başlamış olup Kerbela savaşı ile bile son bulmamıştır. Bundan sonra mezhep ve tarikat kavgaları adı altında camilerde bile 70 yılı süren bir küfürleşme ve Ehl-i Beyti’in sürgün dönemi yaşanmıştır.
Bütün bu olayları değerlendirmeden “İslam barış ve esenlik dinidir” demek halkımızı yanlış yönlendirerek Müslüman dünyasını ateşe atmaktan ve geri kalmasına neden olmaktan başka bir işe yaramaz.
İslam, savaşçı (cidalci) bir dindir. Öyle ki savaşı gelir kaynağı olarak seçmiştir. Bu nedenle İslam; dünyayı, ikiye ayırmıştır: “Darül İslam”, “Darül harp!”
İslam’a göre; Darül harptekilerle “boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savaşılmalıdır.” (K. 9/29)
Şimdi de Müslümanları kafirlerle (Hıristiyan-Yahudi ve diğer tek tanrılı dine mensup olanlar...) müşriklerle (Allah’a ortak koşanlar, puta tapanlar) savaşmaya çağıran (motive eden) ayetleri okuyalım:
1. “Fitne kalmayıp yalnız Allah’ın dini ortada kalana kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse savaşmayın. Zulmedenlerden başkasına düşmanlık yoktur. (K. Bakara. 2/ 193)”Allah yolunda hicret etmedikçe onlardan dost edinmeyin.Eğer yüz çevirirlerse onları tutun, bulduğunuz yerde öldürün. Onlardan dost ve yardımcı edinmeyin. (K.Nisa. 4/89)
2. “Eğer sizden uzak durmazlar, barış teklif etmezler ve sizden el çekmezlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün. İşte onların aleyhlerine size apaçık ferman verdik. (K.Nisa. 4/91)
3. “Allah ve peygamberleriyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuğa uğraşanların cezası öldürülmek ve asılmak yahut çapraz olarak el ve ayakları kesilmek ya da yerlerinden sürülmektir. Bu onlara dünyada bir rezilliktir. Onlara ahrette büyük bir azap vardır.” (K. Maide. 5/33)
4. “Rabbin meleklere ‘Ben sizinleyim, inananları destekleyin’ diye vahyetti. ‘Ben inkar edenlerin kalplerine korku salacağım., artık onların boyunlarını vurun, parmaklarını doğrayın’ dedi.” (K. Enfal. 8/12)
5. “Fitne kalmayıp yalnız Allah’ın dini kalana kadar onlarla savaşın.” (K. Enfal. 8/39)
6. ”Hürmetli aylar çıkınca, puta tapanları bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin. Her gözetleme yerlerinde onları bekleyin.” (K. Tevbe. 9/5)
7. “Kitap verilenlerden Allah’a, ahret gününe inanmayan, Allah’ın ve Peygamberinin haram kıldığını haram saymayan, hak dini din edinmeyenlerle, boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savaşın.” ( K. Tevbe. 9/29)
8. “Ey Peygamber! İnkarcılarla ve iki yüzlülerle savaş. Onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir, ne kötü dönüştür.” (K. Tahrim. 66/9)
9. “Doğrusu İnkarcılar için zincirler, demir halkalar ve çılgın alevli cehennem hazırladık.” (K. İnsan. 76/4)
Bütün bu savaşlar “kafirleri imana getirmek” gerekçesi ile yapılmıştır. Semerkant’ten Madrid’e, Bizans İstanbul’undan Umman denizine kadar olan ülkeleri, iki-üç yüz yıl süre ile, kılıçtan geçirerek fethedilmiştir..
Fethettikleri ülkeleri; ganimet adı altında talan ederek mallarını mülklerini yağmalamışlar; kadınlarını cariye, erkeklerini köle yaparak alıp satmışlar, satmadıklarını kendi mülklerinde kullanmışlardır. Bu zihniyet Osmanlı devleti yıkılıncaya kadar sürmüştür. Atatürk’le birlikte “Yurtta sulh cihanda sulh!” dönemi başlamıştır.
Gelelim şu Türklerin misyonerler aracılığıyla Hıristiyanlaştırılmalarına. Türklerin büyük çoğunluğu, hiç bir zaman Hıristiyanlığı benimsemez. Çünkü Türkler akılcı ve laik insanlardır. (Ekteki kupürlere bakınız. 5.2.2005 tarihli gazetelerden...)
Türklerin çok azının Hıristiyanlığı benimsemesi ise bir şey ifade etmez. Çünkü aklı başında olan Türkler Atatürk sayesinde; İslam’ın bile bu günün ihtiyaçlarını karşılamayacağını bilerek laikliğe yönelmiş; 80 yıldan beri de bütün bağnazlığa karşın laikliği korumuş dünyadaki ilk ve tek ülkedir. Eğer laik devletimiz sünniliği pompalayıp finanse etmemiş olsa idi laiklerin sayısı çok daha yüksek olurdu.
Ben o yazar arkadaşa bir şey diyemem... Daha dün, eski Kültür Bakanlarından Namık Kemal Zeybek, “İslam Peygamberi de Türk!” diye makale döşemedi mi? Bu bile Türkleri İslam’a yönlendirme çabasından başka bir şey değildir. Aklını peynir ekmekle yediği anlaşılıyor. Ona kalırsa, benim teyzem oğlu Necdet Sevinç gibi dünyada Türk olmayan hiçbir insan yok. Hepsinin kökeni Türk... İşte bunlar da Türk İslam düşüncesiyle kafayı yemiş bağnazlardır.
Bilmiyorlar ki artık ırkçılığın da dinciliğin de çağı geçmek üzeredir. Neymiş de İslam dini sayesinde birliği bütünlüğü sağlıyormuşuz, gerektiğinde büyük bir manevi bir güç olarak yararlanıyormuşuz. Bu savın da temelsiz olduğunu Atatürk’ün büyük nutkunu okuyanlar bilir. Kaldı ki eğer İslam milli bütünlük sağlamış olsaydı; Araplar kendi aralarında bir birlik oluştururdu.
Artık dini bağlar, ırkî bağlar değil de bir devlete hukuksal bağlılık; yani hukuksal vatandaşlık esas alınmaktadır. Artık insanlar inanmayı değil düşünmeyi yeğlemektedir.
Şimdi anlıyor musun benim niçin dışlandığımı... Hani ne demişler doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar... Beni ise; doğruları söylediğim için, yüz köyden kovdular. Ne var ki onurlu gerçek saygısı olan aydınların yazgısıdır bu.
İnsanlık sorumluğunu ve duyarlılığını gösteren insanların çabası ile aydınlığa çıkmıştır.Yalanla, halkımızı gaza getirmekle çağdaşlık yakalanamaz. “Yalancı Allah’ın (Gerçeğin, Hakk’ın) en büyük düşmanıdır.”
“Sen yanmazsan, ben yanmazsam karanlıklar nasıl aydınlığa çıkacaktır. Karanlığı aydınlatmak için; duyarlılığı ve sorumluluk duygusu gelişen her aydın bir mum yakmalıdır.
Şimdi kal sağlıcakla,
Av. Hayri Balta, 1.1.2005
x
10. TANRI MADDE OLARAK VAR MIDIR?
Ebu Ubeyde Bin Nihat adlı bir okurumuz bana “Siz kalkıp hangi rütbenizle Rahman ve Rahim olan Allah'tan hesap sormayı düşünebilirsiniz? Yoksa Hayri Balta artık ilahlık peşinde midir?” demektedir. Anlaşılan o ki bu okurumuz benim yazdıklarımı anlamamış.
Bir kere ben, insanın dışında bir Tanrının varlığına inanmıyorum ki gidip ondan hesap sorayım…
Tanrı, nefsini (kendini) bilen insanın ruhsal dünyasında vardır. Bu yüzden “Nefsini bilen Rabbini bilir!” denmiştir.
Sen kendini bilmediğin sürece Tanrı’yı bilemezsin ki? Bu gerçeği Şemseddin-i Sivasî şu sözlerle dile getirmiştir. Anlayan varsa beri gelsin: “Gözle seni sen sende/Düşme diğer sevdaya/Sende seni buldunsa/Edersin vuslat yâr’a…” (Bedri Özbey, Veliler Bahçesi. S.16)
Bu konuda İbrahim Hakkı Erzurumlu’nun aşağıdaki sözleri dikkatle okunmaya değer: “Halk ile meşgul olmak bir perdedir. O perde insanı Allah’ın kapısından içeri koymaz. Bina aleyh halkı terk eden nefsinden haberdar olur ve nefsini terk eden Arif-i Billah (Allah’ı bilen) olur.” (Marifet name. s. 30).
Tanrı’yı bilmek ve bulmak için öncelikle; halkın değil, ariflerin, ermişlerin, sözleri üzerinde düşünmek gerekir.
Burada İbrahim Hakkı Erzurumlu’nun halk dediği halkın nakle ve taklide dayanan Tanrı ve Din anlayışıdır. Halka gerçek Tanrı ve din bilgisi vermeyenler ise her gece televizyona çıkarak yalanda yarışan, uydurmada uyuşan ilahiyatçılardır. Ne acı ki bunlar bilmeyerek halkımızı (insanları) Tanrı’dan uzaklaştırmaktadırlar.
Yunus Emre bizim Anadolu’muzun ariflerinden biridir. Mevlana’ya ne demiştir? “Ete kemiğe büründüm.Allah diye göründüm.” Yunus burada ne demek istiyor. Bunu da okuyucularım düşünsün.
Ben yalnızca Tanrı konusunda yaptığım şu Tanrı tanımına dikkatinizi çekerim: “Tanrı; madde olarak yoktur, mana olarak vardır. Maddî bir varlık olarak yoktur, kavram olarak vardır. Tanrı ruh olarak yoktur, simge olarak vardır. Yine tanrı zat (kişi) olarak oktur, sıfat (nitelik) olarak vardır…”
Hiçbir ilâhiyatçının Tanrı madde olarak vardır deyeceğini sanmıyorum. Çünkü kendi ifadelerine göre “Tanrı zamandan ve mekandan münezzehtir” ve “Tanrı, İnanan insanın kalbinden başka bir yerde de değildir” ve yine Kuran’a göre: “Allah Kişinin kalbi ile kendisi arasına girer.” (K. 8/24. 50/16)
Tanrı’nın; kişinin kalbi ile kendisi arasına girmesi demek; insanın, olumlu ve yüce kavramlar yanında; genel doğruların, üstün değerlerin, insanlıkça kabul edilmiş etik ahlakın varlığını her zaman kalbinde (sağduyusunda, vicdanında) duyması ve daima haktan yana, doğrudan yana, iyiden, güzelden yana olmasıdır.
İnsan, bu olumlu kavramlara, genel doğrulara, üstün değerlere yer verip yaşamına uyguladığı sürece huzur ve mutluluk içinde olur ki insanın bu ruh hali cennet ile ifade edilir. Bu genel doğruların tersi olan olumsuz kavramları; yani kötülüğü yaşamına uygularsa huzur ve mutluluğu yitirir ki bu da cehennem ile ifade edilir.
Bu açıklamalarım Adem ile Havva’nın cennetten kovulması ayetlerinde çok güzel ifade edilmiştir. Orada Tanrı (İnsanın aklı, sağduyusu, mantığı…); insana, şöyle seslenmektedir: “Her şeyi yap, ama şu ağacın meyvesini yeme!” (K. 2/35) demiştir. O ağaç kötülüğün simgesidir ve kötülüğün çeşidi yoktur. O meyveden yeyen huzur ve mutluluğunu yitirir. Yani cennetten uzak düşer…
Biline ki cennet de, cehennem de insan yaşarken söz konusudur. Öldükten sonra gidilecek ve hesap verilecek bir yer yoktur. Yine biline ki “Tanrı, ölülerin değil; dirilerin Tanrı’sıdır.” (İn. Matta. 22/32. Markos. 12/27. Luka. 20/38)
Değil fiziksel olarak ölmüş insanın; yaşadığı halde kalp gözü kapalı bir insanın bile Tanrı ile ilgisi yoktur. Bu nedenle derim ki; olgun insanın olmadığı yerde Tanrı da yoktur…
Bu duruma göre peygamber gönderen, kitap indiren bir Tanrı yoktur. Bu kavramların din edebiyat ve felsefesinde başka anlamları vardır. Tanrı kelâmının anlamı başkadır. Tanrı kelâmı demek bilge kişilerin ahlak, edep, insanlık, hikmet içeren sözlerle insanı tekamüle sürüklemesidir... (Aydınlanmaya katkının 22-28 paragraflarına bakınız...)
Eğer kutsal kitaplar Tanrı tarafından indirilmiş olsaydı; Tanrı, kendi yarattığı insanı cezalandırmak için: “Allah onları yok etsin!” (K. 9/30) diyerek başka bir Allah’a havale etmezdi.
Yine davranışını beğenmediği bir insanı “…çok yemin eden alçak zorbaya!” (K. 68/14) benzeterek aşağılamazdı. Öfkelenmek, aşağılamak gibi insana özgü özellikler Tanrı’nın yüceliği ile ne oranda bağdaşır? Takdirini size bırakıyorum.
Vahiy demek; ezoterik bilgi sahiplerinin; olaylar, sorunlar ve sorular karşısında içine doğan duygu ve düşüncelerdir. Bu duygu ve düşüncelerin ahlakî, edebî, insanî olanına ve insana tekâmül yollarını gösterenine dinsel bir terimle vahiy denilmiştir.
Bu duygu ve düşüncelerin ahlakî, edebî olmayanına ise ilham denir. Vahyin de, ilham’ın da hepsine Türkçe’de “İçe Doğuş” ya da “esin” denir. Bütün esinlerin (Vahiy, ilham, içe doğuş…) kaynağı insanın gelişmiş aklıdır. Gelişmiş aklı olmayanlara ne vahiy gelir ne de ilham…
Artık doğa olaylarını, toplum olaylarını, tıbbî olayları, uzay olaylarını ilâhir Tanrı kavramı ile karıştırmamalıyız. Bırakalım tıp bilimi ile doktorlar uğraşsın. Toplum olaylarını sosyologlar incelesin. Uzay hakkında uzay bilimcileri konuşsun. Bizler doğa olayları ile Tanrısal olayları birbirine karıştırmayalım. Tanrısal olan nedir onu bulmaya çalışalım.
Tanrısal olaylar yaşam deneyleri ile ortaya çıkar. Uygulandığında insanın yüzünü kızartmayan, başını ağrıtmayan, kendisini utanca boğmayan ve her zaman başını dik tutan yaşam yöntemi Tanrısal yaşamdır.
Böyle bir yola gitmeyi öğütlemek kolay ama uygulamak zordur. Bunun içindir ki “En büyük cihat insanın kendi nefsi ile yapacağı savaştır.” denmiştir.
Kendini bilmeyen insan Tanrı’yı bilemez. Önce insanın kendisini bilmesi; yani eleştirmesi, yargılaması sonundaki eksiklerini görerek gidermesi kötü olanı yapmaması ve kötülerle ilişkiyi kesmesidir. Böylece Tanrı yolunda sayılır. Aksi takdirde ham gelir ham gider.
HB, (G. T. 6.3.2005)
x
x
11. KADINLAR, KADINLARIMIZ
KADINLAR BİZİM YARINLARIMIZ
“İSLAM OYUNLARI'NDA KADINLARA YER YOK!.. KADINLARIN SPOR YAPMASININ YASAK OLDUĞU SUUDİ ARABİSTAN'IN DÜZENLEYECEĞİ 'OLİMPİYATLARDA', SADECE ERKEKLER YARIŞACAK...
Dış Haberler Servisi: Suudi Arabistan, Nisan 2005'te 'İslam Oyunları' adıyla mini bir olimpiyat düzenliyor. İslam Oyunları'na şimdiye kadar 30'un üstünde ülkenin katılım başvurusu yaptığı duyuruldu. Ancak 50'den fazla ülkeden 6000 atletin katılımının beklendiği oyunların sadece İslam ülkelerine açık olmasının dışında bir özelliği daha var.
Okulda da yasak: Spor tarihinin ilk İslam Oyunları'nda kadınlar yarışamayacak. Çünkü Suudi Arabistan'da birçok alanda olduğu gibi kadınların spor yapması da yasak. Ülkede, kadınların okulda bile spor yapmalarına izin verilmiyor.
Suudi Arabistan, sportif açıdan Ortadoğu'nun en aktif ülkelerinden biri. Çok sayıda uluslararası turnuvaya katılan Suudi Arabistan Milli Futbol Takımı, 1994, 1998 ve 2002 yıllarında Dünya Kupası finallerinde de yer almıştı.
Suudi Arabistan Krallığı, 1989 FIFA Dünya Gençler Şampiyonası'na da ev sahipliği yapmıştı.
Türkiye 'bir bakacak': Suudi Arabistan, 2005'te yapılacak 1. İslami Dayanışma Oyunları'na Türkiye'yi de davet etti. Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü'ne ulaşan davet mektubunu değerlendiren Genel Müdür Vekili Mehmet Atalay, Spor Faaliyetleri Daire Başkanlığı'ndan hangi federasyonların bu organizasyona katılmak istediği konusunda çalışma yapılmasını istedi. Suudi Spor Bakanlığı tarafından gönderilen davet mektubunda 5 - 20 Nisan 2005 tarihleri arasında Riyad'da gerçekleştirilecek oyunlar için erkek - kadın sporcu ayrımı yapılması dikkat çekti. Genel müdürlük yetkilileri, yıl sonunda İslamî Dayanışma Oyunları ile ilgili yapılacak değerlendirme toplantısında konuya açıklık getirileceğini söylediler. Atalay'ın Türkiye'nin söz konusu organizasyona katılması eğiliminde olduğu, ancak son kararın federasyonlara bırakılacağı öğrenildi.” (AYŞE YEŞİN Ankara)
Yukarıdaki haber büyük bir olasılıkla bu günkü (30.6.2004) gazetelerde yayınlanmış olup e-posta kutumda çıkmıştır.
Bush efendi, Ortadoğu ve Afrika’da bulunan Müslüman ülkelere demokrasi getireceğini söylüyor. Buna gerekçe olarak da laik Türkiye’yi de Müslüman ülkelere model olarak gösteriyor.
Demokrasi temel ilkelerinden biri de kadın-erkek eşitliğidir. Bir toplumda kadın-erkek arasında eşitlik yoksa orada demokrasi yok demektir. Bizimkiler istedikleri kadar İslam’da kadın-erkek eşitliği var desinler aklı başında oldan kim inanır. Mızrak çuvala sığar mı? İşte yukarıdaki haber İslam’da kadın erkek eşitliğinin bulunmadığının somut göstergesidir.
Günümüz İran’ında bu günlerde oynanan kadınlar arası yapılan spor yarışmalarını erkeklerin izlemelerine izin verilmemektedir. Daha geçenlerde yine İran’da kadınların erkeklerin yaptığı futbol maçlarına girememesine karşın kendisinin girmeyi başararak Mustafa Denizli ile röportaj yaptığını duyuruyordu Hürriyet gazetesi bayan muhabiri...
İslamî kültürde kadın erkek eşitliği yoktur. 5 Şubat 2005 tarihinde Kanal 7 televizyonunda 7-730 arası vaaz ve fetva veren bir İlahiyat Profesörü: “Kadın, bir erkeğin nikahına altına girdimi onun sözünden çıkamaz!” Kadının biri daha önce soruş onu yanıtlıyor. Din açısından söylüyorum; sen hala kocanın nikahı altındasın. Erkek nikahı bozmadıkça sen bir yere gidemezsin. Aradan kaç yıl geçerse geçsin. Eğer kocanı üzersen de cehennemde yanmaktan da kurtulamazsın!” diye vaaz veriyordu. Sonra da “İslam’da kadın erkek eşitliğinden” söz etmeye başladı. Elbette inanırsan... Çünkü yalnız şu ayetler yeter; İslam’da, kadın erkek eşitliğinin olmadığını göstermeye. Bu ayet erkeklere verilen emir: “...serkeşlik etmelerinden endişelendiğiniz kadınlara öğüt verin, yataklarında yalnız bırakın, nihayet dövün...” (K. 4/34) Bu ayet de aynı konuda kadınlara verilen emir: “Eğer kadın, kocasının serkeşliğinden veya aldırışsızlığından endişe ederse aralarında kendilerine bir engel yoktur. Anlaşmak daha hayırlıdır....” (4/128)
Geçenlerde Sayın Cumhurbaşkanımız Sezer de Bush efendiye yanıt veriyor: “Türkiye laiklik ilkesi uygulanan bir ülkedir. İslam toplumlarına örnek gösterilemez” diyor. Çok haklı, yerinde bir yanıt.
Sayın Başbakanımız da Bush efendiye yanıt veriyor: “Türkiye’yi, Müslüman ülkelere örnek göstermeyiniz. Böyle derseniz onları incitmiş olursunuz. Türkiye demokrasi kültürü ile İslam kültürünü bağdaştırmıştır laik bir ülkedir” diye kendisine övünç payı çıkarıyor her nasılsa…
Gerçekten de Türkiye Cumhuriyeti Devleti İslam kültürünü göz ardı edilemeyecek kadar dışlamıştır. İslam kültürünü dışladığı içindir ki Cumhurbaşkanımız; Meclis Başkanını, Başbakan ve Bakanların türbanlı eşlerini kamu alanlarına çağırmıyor. Meclis Başkanımız, Başbakanımız ve bakanlarımız laik kültürü benimsemedikleri için “kadınlarımız yoksa biz de yokuz!” diyor. Başbakanımız ise siyasî skandal olmasın diye Cumhurbaşkanımız düzenlediği yemeğe ve toplantılara yalnız başına gidip geliyor..
Başbakanımız; her ne kadar laik kültürü benimsediğinden söz ediyorsa da dış ülkelere yaptığı siyasal amaçlı gezilerde bütün devlet ve hükümet başkanlarının bulunduğu protokol yemeklerinde bile onlar; su dışındaki içkileri içerken, bizim ki su dışında hiçbir şey içmiyor. Dolaylı olarak onlara: “Siz Allah’ın emirlerini yerine getirmiyorsunuz!” demiş oluyor. Sanki kendisi Allah’ın emirlerini yerine getiriyormuş gibi… Örnek mi istersiniz: alın size örnek: “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.” (K. 5/51) Hiç Allah’ın emrini yerine getiren “Allah’ının dost edinmeyin dediği küffar liderleri ile su içerek de olsa kadeh kaldırır mı?
Hiç Allah’ın emrini yerine getirdiğini söyleyen bir kişi “Allah büyük günahlardan saydığı AB (Küffar Birliği) hatırına zinayı suç olmaktan çıkarır mı?
Dahası Allah’ın emri diye türbanı dayatırken bir Hıristiyan olan Berlusconi’yi oğlunun nikahında tanık olarak gösteriyor. Berlusconi gelinini elini öpüyor. Ayrıca türbanlı eşi ile Yunanistan’a gittiğinde Yunanistan başbakanı; eşi Emine Erdoğan ile yanak tokuşturuyor… Ekibi de “Amanın bunu gazeteler de yayınlamayın!” diye medyaya talimat üstüne talimat veriyor...
İslam kültüründe “Allah’ın hükmü ile hükmetmeyenlere ne dendiğini Sayın Başbakanımız benden iyi bilir… Bu konu için Kuran. 5/44,45 ayetlerine bakabilirsiniz. Benim söylemeye dilim varmıyor…
Yine İslam bir bütündür. İşine geleni uygulayıp da işine gelmeyeni uygulamamak olmaz. İslam bölünme (tecezzi) kabul etmez. Bu konuda kesin emir vardır. Okuyalım: “Yoksa kitabın bir kısmına inanıyor ve bir kısmını inkar mı ediyorsunuz? Öyleyse....” (2/85. 5//44, 45)
Görüldüğü gibi bizim İslam kültürlü İktidarımızın ileri gelenleri İslamî emirlerden işlerine geleni uyguluyorlar. İşlerine gelmeyeni de uygulamıyorlar. Fakat iş türbana gelince “Allah’ın emri!” diye hiçbir ödüne yanaşmıyorlar. Sonra da milletin Atatürkçü, Cumhuriyetçi, Laik aydınlarını hiçbir şey bilmez yerine koyuyorlar.
İyi ki 8 Mart Dünya emekçi Kadınlar Günü”nü kutlayan haklarına sahip çıkmasını bilen kadınlarımız kızlarımız var... 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü” ne sahip çıkan kadınlarımız, bizim yarınlarımız... Artık şeriat kurallarını kabul etmeyecek olanlar da bu kadınlarımız...
+
12. BUNU BİZ YAZSAK SUÇ OLUR
NE DİNSİZLİĞİMİZ,
NE KOMÜNİSTLİĞİMİZ,
NE DE MASONLUĞUMUZ KALIR
Aşağıdaki satırları Kitabı Mukaddes Şirketi’nin Yeni Yaşam Yayınları tarafından Şubat 2002’de 2. Baskı olarak yayınlanan Türkçeleştirilmiş olan “Kutsal Kitap (Tevrat, Zebur, İncil)” EZGİLER EZGİSİ (NEŞİDELER NEŞİDESİ) bölümünden alıyorum.
Bilindiği gibi “Dört kitabın dördü de hak!”, “Dördü de Allah tarafından gönderilmiştir!” denir. Alevi’si, sünnisi bunu böyle bilir.
Müslümanlar: aşağıda görüleceği gibi, Tevrat, Zebur ve İncil’deki Allah’a yakışmayacak ayetleri gördükleri için Allah’ın hak kelamı sonradan değiştirilmiştir diyerek işin içinden çıkmaya çalışırlar. Oysa gayri Müslimler; Müslümanlardan, çok daha tutuculardır. Bu nedenle Allah’tan indiğini sandıkları kitaplarının bir harfinin değişmesine bili izin veremezler.
Sonra dünyanın her yanına dağıtılmış tapınaklarda, kiliselerde, havralarda bulunan kutsal kitapların hepsi o asırlarda hangi araçla toplanıp değiştirildikten sonra aynı yerlere nasıl dağıtılacak? Bizimkiler böyle düşünmeye yanaşmazlar. Çünkü düşünmeye alışmamışlar. Ne yazılmışsa, ne söylenmişse körü körüne inanmışlar....
Sonra varsa Allah; kitabının değiştirilmesine nasıl seyirci kalacak.
Neyse bunlar ayrı bir konu. Şimdi “EZGİLER EZGİSİ’nin 7. ve 8. bölümünden aktardığım şu satırları oku:
“Mücevher gibi yuvarlak kalçaların. Yuvarlak bir tas gibi göbeğin. Buğday yığını gibi karnın. Üzüm salkımları gibi olsun memelerin. En iyi şarap gibi ağzın.” (7. Bölümden)
“Keşke kardeşim olsaydın, Annemin memelerinden süt emmiş. Dışarıda görünce öperdim seni. Beni eğiten annemin evine götürürdüm seni; Sana baharatlı şarapla, Kendi narlarının suyundan içirirdim. Sol eli başımın altında, Sağ eli sarsın beni...” (8. Bölüm)
Hepsi bir yana “keşke kardeşim olsaydın...” deniyor Kutsal Kitap da...Evine götürecek şarap içirip kendinden geçirecek. Sarhoş edip sevişecek...
Bütün bu sözler Allah kelamı olarak dayatıldı insanlara. Kabul etmeyenler keskin kılıcın keskin yanını gördü enselerinde. Kimi diri diri yakıldı, kimi ateşlere atıldı. Kimileri engizisyonlardan geçirildi. Böylece bu tür ilişkiler insanlara, Allah kelamı olarak kabul ettirildi. Öyle ki İslam Peygamberine göre “Allah, Kuran-ı, Tevrat’i doğrulamak üzere indirdi.” (K. 3/3)“
Eğer içimizden herhangi biri “keşke kardeşim olsaydın...” sözcüklerini yazısının bir yerinde kullanmış olsaydı; ne dinsizliği, ne komünistliği, ne de masonluğu kalırdı. Ensest ilişki öneriyor diye soluğu mahkemelerde alırdı.
Ama gerçek şu ki Allah kelamı diye dayatılan sözlerin hepsi Peygamberlerin, kahinlerin sözleridir. Yukarıdaki sözler de Süleyman Peygamberindir.
Oysa Allah ne peygamber göndermiştir, ne kitap indirmiştir. Bunların din literatüründe simgesel anlamları vardır.
Eğer ileri sürdüğüm bu sözlerimin gerçekliğini anlamak istiyorsanız Berfin yayınlarınca dün piyasa çıkan Arif Tekin’in “SUMERLER’DEN İSLAM’A KUTSAL KİTAPLAR ve DİNLER” adlı kitabı alıp okuyunuz.
Kitabın yazarı medrese çıkışlıdır. İmamlık, vaizlik yapmıştır. 25 yıl hizmetten sonra Diyanetten Müfettiş olarak emekliye ayrılmıştır.
“İnsanlara bu güne kadar yalan söylediği için vicdan azabı çekmiştim. Vicdan azabından kurtulmak için...” diyerek aşağıda adını verdiğim bu kitapları yazmıştır.
İşte Arif Tekin’in üç kitabı: “KUR’AN’NIN KÖKENİ”, “MUHAMMED ve KURMALARININ HANIMLARI”, “SUMERLER’DEN İSLAM’A KUTSAL KİTAPLAR ve DİNLER”
Bu kitapları nerede bulursanız alıp okuyunuz. Okuyun ki din tüccarlarının yalan propagandalarla halkı kandırıp iktidara gelmelerini önleyebilesiniz...
HB, 9.4.2005
X
Selam Hayri bey.
İlginize teşekkür ederim. Ben burada, kaynaklarım Türkiye'de olmasına rağmen, bu kıt kanaat imkanlarımla-gerçekten-böyle bir eseri kamuoyunun hizmetine sunduğum için fevkalade mutluyum.
Bakalım bundan sonra imkanlar nasıl el verir, nasıl bir çalışma yürüteceğim. Ne yapayım; ipin ucunu yakaladım; ancak koşullar pek uygun değil. Yine de çaba göstermeğe devam edeceğim.
Saygılar, sevgiler
Arif Tekin, 10.4.2005
x
13. SÖYLEYECEKLERİM VAR
Yukarıdaki başlık Hatice Akça’nın yazdığı bir kitabın adıdır.
Hatice Akça, Kuran kurslarında, imam hatip okullarında eğitim gördükten sonra üniversite yıllarında aydınlanan bir kızımız olup “SÖYLEYECEKLERİM VAR” adlı kitabında şöyle diyor:
“Bu kitapta hiç kimse kötü adam değil. Bir sistem içinde öğütülmüş insanların hayatlarının çalınışının öyküsü aslında.
Aydınlığın ulaş(a)madığı karanlık hüküm sürmeye ve tek yaşanır gerçek olmaya devam ediyor.
Kuran kursunda bir gün genç hocamız: ‘Size okullarda yanlış bilgiler veriyorlar. Atatürk aslında Türk değildir. ... Sonra onun İngiliz ajanı olduğunu’ söyledi. hoca yıllar sonra İmam hatip lisesinde öğretmen olarak karşıma çıkacaktı.
Allah’a inanıyor ve O’nu seviyorum; fakat O’nun insanlara eziyet etmekten zevk alan, erkekleri kayıran, hesaplı kitaplı ibadet yapanlara cennet vaat eden bir yaratıcı olmadığın düşünüyorum. Başımı açtığım zaman Allah’ın bana bir musibet, biz ceza göndereceğinden korkan sevdiğim pek çok insan gördüler ki, Allah kullarına ‘okuyorlar, modern yaşam biçimini seçiyorlar’ diye ceza vermiyordu. Aksine beni hep daha iyi bir yerlere ulaştırdığını, hayal bile edemediğim şanslara ulaştırdığını görüyorlar.” (Cumhuriyet. 16.4.2005)
Ben bu satırları yazarken radyo İstanbul Sultan Ahmet meydanında kızlarımızın türban mitingi yarak “Neyi giyip giymeyeceğimize biz karar veririz!” diye gösteri yapıyorlardı.
Radyo bu gösterinin “MAZLUMDER” tarafından düzenlendiğini de belirtiyordu. Demek ki “MAZLUMDER” kızlarımızı “Neyi giyip giymeyeceğimize biz karar veririz!” diye söyletiyordu.
Oysa kadınlarımızın, kızlarımızın giyimlerine karışan yok. Yalnızca, “kamu alanının kurallarına uyunuz” deniyor kendilerine. Bunun dışında kimsen kimseye ses çıkardığı yok.
Sonra kızlarımızı meydanlara sürenler konuyu saptırıyorlar. Türban ile Başörtüsü’nün bilerek birbirine karıştırıyorlar. Oysa başörtüsü başka, türban başka... Başörtüsü kadınlarımızın, kızlarımızın geleneksel bir giysisi. Öyle ki başörtüsü kadınlarımızı güzelleştiriyor da... Türban ise şeriatın simgesi ve kadınlarımızı kızlarımızı çirkin gösteren bir giysi...
Ne o, Türbanın altındaki bone dedikleri örtü? Neymiş de “Kadının saçının bir teli ile tırnağının ucu görünmemeli imiş.”
“Görünürse ne olurmuş?”
“Çok büyük günah olurmuş...”
Aklınız yatıyor mu buna?
Eğer Yaratan’ın böyle bir istemi olsa idi, doğuştan kapatırdı bu kadınları, kızları.
Asıl neden, erkeklerin tahrik olmaması... Öylesine ham, öylesine yontulmamış erkek ki bunlar; kadın-kız görünce şehvetleri şaşa kalkıyor. Bu ham ve, nefisleri yontulmamış yaratıklar öylesine acınacak durumdadırlar ki hava alanlarında bulunan panolardaki mayo reklamlarından bile tahrik oluyorlar.
Bu tür insanlar arasında AB’ye girerlerse ne yapacaklar acaba? Engin Ardıç’ın dediği gibi “Bizimkiler AB’ye girmek istiyorlar ama Avrupalı olmak istemiyorlar...”
Asıl amaçları Allah’ın emri sandıkları şeriat düzeninidir. Din kurallarının geçerli olduğu bir ülkede ne varsa erkekler için var. Kadınlarımızın, kızlarımızın başına, Hatice Akça kızımızın dediği gibi kadınlarımızın kızlarımızın başına gelecek var...
Yani şimdi örtünme (tesettür) Allah’ın emri de “Hulle”, “Bir erkeğe dört kadın”, “Erkeğin karısını dövme hakkı”, “Mirasta erkeğin yarısı kadar almak”, “İki kadının tanıklığının bir erkeğin tanıklığı sayılmak”... Allah’ın emri değil mi? ,
Kadınlarımızın, kızlarımızın Türban mücadelesinin kökeninde “şeriatın ne demek olduğunu bilmemeleri” geliyor. Eğer şeriat düzeninin kadınlar aleyhine ağır hükümler getirdiğini bilselerdi; bizden çok onlar mücadele ederdi şeriatçılarla...
Kadınlarımızın kızlarımızın bu bilgisizliğini çok güzel kullanarak onları cepheye süren bu erkeklere bir çift sözüm var. Günümüzden 2000 yıl önce İsa Peygamber: “Devletin hakkını devlete, Allah’ın hakkını Allah’a verin!” dememiş midir. Niçin devletin hakkını devlete Allah’ın hakkını da Allah’a vermiyorlar da durmadan dayatmada bulunuyorlar devlete...
İnsaf yahu; devletin dininize saygısı olduğu kadar, siz de devletin yasalarına saygılı olunuz.
Kadınlarımızın, kızlarımızın Hatice Akça’nın “SÖYLEYECEKLERİM VAR” adlı kitabını okumasında yarar var. Bizim de söyleyeceklerimiz de kısaca bunlar...
Hayri Balta, 18.4.2005
x
Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin'in, kulaklarımı şenlendiren, içime serin sular serpen, kısacası 'Oh!' dedirten, laiklikte türbana geçit yok konuşması, benim gibi düşünenleri ferahlatırken, bazılarını gerdi tabii ki.
O bazılarının arasında ve zaten ilk sırada,
Bülent Arınç da vardı.
TBMM Başkanı Arınç, Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin'in 'anayasal'
saptamasına: 'Yasaklarla, kayıtlarla, prangayla hiçbir ülke ileri gidemez,'
sözleriyle tepki göstermiş. Başka bir deyişle Arınç, okul ve kamu alanında
tesettürü yasaklayan laikliği, tesettür özgürlüğüne vurulmuş zincir, yani pranga
olarak tanımlıyor.
Ama bizzat tesettürün kadın kafasına vurulmuş pranga olabileceği, aklına gelmiyor, çünkü kendi zihni de tesettürlü. Karşılaştırmalı mantığa, düşünce özgürlüğüne, kadın erkek eşitliğine kapalı, çünkü kadın özgürlüğüne karşı!
Bülent Arınç, çağdaşlık, uygarlık ve ilericilikten yalnızca erkek çağdaşlığını, erkek uygarlığını, erkek ilericiliğini anlıyor.
AKP'lilerin hepsi frak ve smokin giymekten bucak bucak kaçarken, bir tek o 'penguen sendromu'nu yenmiş ya da tövbeler getirerek frak giyebiliyor. Ama tövbe mövbe, frakları çekince kendisini çok modern sanıyor, hatta bazen, son Roma gezisinde olduğu gibi, Avrupa'daki bazı önyargılı çevrelerin Türk halkını hâlâ 'fesli ve şalvarlı' algılamaktaki ısrarından dert yanıyor!
Böylece biz de anlıyoruz ki, Bülent Arınç için 'fes' ve 'şalvar', birer 'gerilik' imgesi olmakla kalmayıp, bu geriliği aşmış Türkiye'ye karşı önyargının ifadesidir. Neden önyargının ifadesidir? Çünkü bizzat kendisi Roma'ya ne fesle gitmiştir, ne de şalvarla.
İtalya'nın takım elbiseli TBMM Başkanı'nı gördükten sonra hâlâ 'fesli şalvarlı Türk imajı'nda ısrarı, ancak önyargı ya da düpedüz kötü niyetle açıklanabilir.
Ama endişe buyurmasınlar, kendileri biraz 'Fransız' kalmışlar, hiçbir Avrupa ülkesinde Türk'ün fesi ve şalvarıyla dalga geçilmiyor artık: Türbanı, peçesi, kara çarşafıyla hicvediliyor çağdaş vatanımız!
Oysa Arınç, tam da Türkiye'nin yeni karikatüral imajını, kadın tesettürünü savunan ve tesettüre geçit vermeyen laikliği 'yasakçı zihniyet' diye niteleyen hem er kişi, hem de erk. TBMM Başkanı, geçmişteki fesli şalvarlı bir 'erkek' Türkiye imgesinden utanırken, günümüzün başı bağlı, türbanlı ve kara çarşaflı 'kadın' Türkiye imgesinden hiç rahatsız olmamakta!
Çünkü Bülent Arınç için 'modernlik', erkekte başlayıp erkekte bitmekte, kendisi lacileri çekince Türkiye çağdaş olmuş olmakta, ama bizzat eşinin tesettürü ve yasaklı başı bileği, ülkenin çağdışı, gerici ve yasakçı zihniyetini temsil etmemektedir.
Çünkü Bülent Arınç'ın bilincindeki Türkiye 'erkek'tir. Zaten Modern Türkiye'den anladığı da, sakalı kesip bıyık bırakan, fesi kavuğu atan ama şapka giymeyen, İslamiyet'te en az diz altı olması gereken cüppe yerine ceket, potur yerine pantolon giyerek 'reform', kravat takarak da 'devrim' yapan Müslüman Erkek Moda imgesidir. Bu modernleşmede, saçlara jöle sürmek de, 'hacı yağı'nda evrim sayılabilir. Tabii erkeklerde!
Bu erkeklerin Türkiye'nin öteki yarısı, hatta yarısından fazlası kadınlar için sundukları ve savundukları sıkma başla kapalı zihin 'çağdaşlığını' ise, buyrun, bir (kadın) doktor okurumdan öğrenin:
"Muayeneye gelen tesettürlü kızlarımız ve kadınlarımız soyununca, dayanılmaz bir ter kokusu yayılır. Memelerinin altı kırmızı ve kokulu bir sıvı ile kaplıdır. Din uğruna eliniz ıslanır, mideniz bulanır. Türbanları yumurta gibi sert olsun ve dik dursun diye, eski röntgen filmlerini kesip, iki kat eşarbın altına koyuyor bazıları. Başlarını açtıklarında, baş derileri, havasızlıktan suları akan, cılk yaradır. Ve bizden, yani hekimlerden, tam da bu yaralar için tedavi isterler. Dünyada bu kadar iğrenç bir manzara ile karşılaşmamışsınızdır Mine hanım. D vitamini eksikliğinden geçtim, fındık kadar beyni olan erkek zihniyetinin marifeti bu işte! Yeryüzünde kadınlarına bunu reva görürken, öbür dünyada açık saçık hurilerin hayali ile yaşamak yetiyor o zihniyete!.."
Pranga ne, pranga nerede, kime takılıyor, sayın seyirciler?
Kadın başı ve gövdesini yasaklamak mıdır pranga takmak, yoksa yasaklamayı yasaklamak mı? Bir yasağa özgürlük istenebilir mi?
Pranga türbandır, pranga çarşaftır, pranga tesettürdür ve görüntüden silinen kadını, yok saymak, kemiklerini eritmek, cılk yaralar açmaktır, zavallı kafasında, bedeninde. Bu kadar.
Kadını yok sayanlar içinse, Türkiye elbet modern bir ülke, çünkü erkekler gericiliği takım elbise ve kravatla yenmişlerdir. Erkek erkeğe. Ve bu erkekler, erkek Türkiye'yi kadınlarla paylaşmak fikrine yasak, laikliğe pranga derler. Oysa onların kafası ve onlara itaat eden kadınların başına takılıdır pranga!
Mine G. Kırıkkanat (1146 kişi okudu) 27 Nisan 2005
(G. T. 1.5.2005)
x
15. LAİKLİĞİN ÖNEMENİ BELİRTMEK İÇİN
Yargıtay Ceza Genel Kurulu Laiklin önemini belirtti; bir kulaklarından girdi diğer kulaklarından çıktı.
Genel Kurmay Başkanlığı Laiklin önemini belirtti; bir kulaklarından girdi diğer kulaklarından çıktı.
Anayasa Mahkemesi Başkanı Laiklin önemini belirtti; bir kulaklarından girdi diğer kulaklarından çıktı.
Danıştay Başkanı Laiklin önemini belirtti; bir kulaklarından girdi diğer kulaklarından çıktı.
Bu nedenle Atatürk’ün laiklik hakkındaki görüşlerini aşağıya alıyorum. Bakalım Türban deye deye milletimiz kadınlarını çarşafa sokacak olanları etkiler mi Atatürk’ün görüşleri.
Bu yazı Ömer Malik’in “wwwislampencereleri.com” sitesinden alınanark hazırlanmıştır.
Ömer Malik’e teşekkür.H.B.
+
16. ATATÜRK'ÜN GÖRÜŞLERİ
“Zaman süratle ilerliyor. Milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişmesini inkar etmek olur.."
Atatürk BU SÖZLERİ Kuran’daki şu ayet için söylüyor:
" Allah’ın kanununda asla bir değişme bulamazsın, Allah’ın kanununda kesinlikle bir sapma da bulamazsın."(Kuran – Fatır. 35/43)
+
Atatürk, Kuranın Türkçeleştirilmesine karşı çıkan Kazım Karabekir Paşa’ya da aşağıdaki sözleri söylüyor:
“Evet Karabekir, Arapoğlu’nun yavelerini Türk oğullarına öğretmek için Kuran’ı Türkçe’ye tercüme ettireceğim ve böylece de okutturacağım, ta ki budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler..” Atatürk
Kazım Karabekir-Paşaların Kavgası Syf,159 ve yine: KAZIM KARABEKİR ANLATIYOR. Yayına Hazırlayan: Uğur Mumcu. 8. Basım. Tekin Yayınları. 1993. s. 94
+
Atatürk, kadınlarımızın dinsel inanç gereği diyerek kapatılmasına da aşağıdaki sözlerle karşı çıkıyor:
"...Kimi yerler de kadınlar görüyorum ki, başına bir bez, ya da bir peştamal ya da benzer bir şeyler atarak yüzünü, gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere karşı ya arkasını çevirir, ya da yere oturarak yumulur. Bu durumun anlamı, gösterdiği nedir? Efendiler uygar bir ulus anası, ulus kızı bu şaşırtıcı biçime, bu vahşi duruma girer mi? Bu durum ulusu çok gülünç gösteren bir görünüştür. Hemen düzeltilmesi gerekir."
(Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yay., C. II., s. 217)
X
Aşağıdaki satırlar Atatürk´tarafından hazırlanan “Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları. Prof. A. Âfen İnan, 3. Baskı., TTK, 1998” sayfasından alınmıştır:
S. 351: “Bugünkü Türk Milletine bir resim tablosuna bakar gibi bakalım ve şimdiye kadar edindiğimiz bilgilerin yardımıyla düşünelim, bu tabloda neler görüyorsak, bu tablo bize neler hatırlatıyorsa, onları birer birer söyleyelim.
S. 352: “Atatürk, 2. Madde de reşit olan her Türk Vatandaşının istediği dini seçmekte serbest olduğunu söylemektedir.
2. Türk Devleti laiktir. Her reşit dinini intihapta serbesttir. S. 364 9-
Din birliğinin de bir millet teşkilinde müessir olduğunu söyleyenler vardır fakat biz, bizim gözümüz önündeki Türk Milleti tablosunda bunun aksini görmekteyiz.
Atatürk'ün bu sözlerinden kolaylıkla anlaşılacağı gibi, Din Birliğinin, Türk Milleti'nin millet teşkilinde etkili olmadığını, tam tersine zararı olduğunu vurgulamaktadır. Yazılarının devamında ise Atatürk, İslam Dini'ni açık olarak Arap Dini olarak tanımlamakta ve bu tanımlamayı tekrar etmektedir.
Türk’ler Arap'ların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arap dinini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de Mısırlıların vesairenin Türk'lerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir şekilde tesir etmedi.. Bilakis, Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti, milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü Muhammed'in kurduğu dinin gayesi
S. 365 milliyetlerin fevkinde şamil bir Arap milliyeti siyasetine müncer oluyordu. Bu Arap fikri ümmet kelimesi ile ifade olundu. Muhammed'in dinini kabul edenler, kendilerini unutmağa hayatlarını Allah kelimesinin her yerde yükseltilmesine hasr etmeğe mecburdular. Bununla beraber, Allah'a kendi lisanında değil Allah'ın Arap kavmine gönderdiği Arapça kitapla ibadet ve münacatta bulunacaktı. Arapça öğrenmedikçe Allah'a ne dediğini bilmeyecekti. Bu vaziyet karşısında Türk Milleti bir çok asırlar ne yaptığını ne yapacağını bilmeksizin adeta bir kelimesinin
S. 366 manasını bilmediği halde Kuran'ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndüler.
S. 367 hırkasıdır diye bir palaspareyi hilafet alameti ve imtiyazı olarak altın sandıklara koydular halife oldular. Gah şarka, cenuba, gah garba veya her tarafa saldıra saldıra Türk Milletini Allah için, peygamber için, topraklarını, menfaatlerini benliğini unutturacak, Allah'a mütevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. Milli duyguyu boğan, fani dünyaya kıymet verdirmeyen, sefaletler, zaruretler, felaketler, his olunmaya başlayınca, asıl hakiki saadetin öldükten sonra ahrette kavuşacağını vaat ve temin eden dini akide
S. 368 ve dini his millet uyandığı zaman onun şu acı hakikati görmesine mani olmadı. Bu feci manzara karşısında kalanlara, kendilerinden evvel ölenlerin ahretteki saadetlerini düşünerek veya bir an evvel ölüm niyaz ederek ahret hayatına kavuşmak telkin eden din hissi, dünyanın acısı duyuların tokadıyla, derhal Türk Milleti'nin vicdanındaki çadırını yıktı, davetlileri Türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti.. Türk vicdani umumisi, derhal yüzlerce asırlık kudret ve küşayişle, büyük heyecanlarla çarpıyordu. Ne oldu?.. Türk'ün milli hissi, artık ocağında ateşlenmişti, artık Türk cenneti değil, eski hakiki büyük Türk cedlerinin mukaddes miraslarının
S. 369 son Türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu. İşte dinin, din hissinin Türk milliyetinde bıraktığı hatıra.
10- Türk Milleti, milli hisi dini hisle değil, fakat insani hisle yanyana düşünmekten zevk alır. Vicdanında milli hissin yanında, insani hissin şerefli yerini daima muhafaza etmekle müftehirdir.
Bir çok Müslüman'ın, 'Türk Milleti İslam aleminin samimi bir ailesidir', şeklinde kullandığı ifade, Atatürk'ün kaleminde şekil değiştirmekte ;
S. 370 Türk Milleti insaniyet aleminin samimi bir ailesidir.
S. 371 Bütün bu söylediklerimizi kısa bir çerçeve içine sokmak istersek şöyle diyebiliriz.
Türk Milleti'nin teessüsünde müessir olduğu görülen tabiri ve tarihi vakıalar şunlardır.
A- Siyasi varlıkta birlik
B- Dil birliği
C- Yurt Birliği
D- Irk ve menşe birliği
E- Tarihi karabet
F- Ahlaki karabet
Yukarıda görüldüğü gibi Atatürk, 6 ayrı tarihi vakıa saymakta ve bunların arasında din birliği gibi milyonları etkileyen olguyu dahil etmemektedir.
S. 372 Bütün milletler tamamen aynı şartlar altında teşekkül etmemiş olduklarına göre, Türk Milletinde yaptığımız gibi, diğer her millet ayrı olarak mütalaa edilmedikçe, milliyet fikrini umumi ve fenni olarak tarif etmek güçtür.
S. 450 Hürriyet insanın düşündüğünü ve dilediğini mutlak olarak yapabilmesidir. Bu tarif Hürriyet kelimesinin en geniş manasıdır. İnsanlar bu manada hürriyete hiçbir zaman sahip olamamışlardır ve olamazlar. Çünkü malumdur ki insan, tabiatın mahlukudur.
Müslümanların,devamlı olarak söyledikleri, 'İnsan Allah'ın kuludur' deyimi de burada şekil değiştirmektedir.
S. 451 İptidai insanların, tabiatın her şeyinden, gök gürültüsünden, geceden, taşan bir nehirden ve vahşi hayvanlardan ve hatta birbirlerinden korktuklarını biliyoruz. İlk his ve düşüncesi korku olan insanın her düşünce ve dileğinin mutlak surette yapmaya kalkışmış olması düşünülemez.
İptidai insan kümelerinde ata korkusu ve nihayet büyük kabile ve kavimlerde ata korkusu yerine kaim olan Allah korkusu insanların kafalarında ve hareketlerinde hesapsız memnular yaratmıştır. Memnular ve hurafeler üzerine kurulan bir çok adetler ve ananeler, insanları düşünce ve harekette çok bağlamıştır, o kadar ki düşünce ve hareket serbestisi gibi bir hak mefhum malum olmamıştır. Cemaatlerin başına geçebilen adamlar, cemaati Allah namına idare ederdi
S. 507 Türkiye Cumhuriyetinde herkes Allah'a istediği gibi ibadet eder. Hiç kimseye dini fikirlerinden dolayı bir şey yapılamaz. Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi dini yoktur. Türkiye'de bir kimsenin fikirlerini zorla başkalarına kabul ettirmeye kalkışacak kimse yoktur ve buna müsaade edilmez. Artık samimi mutekitler, (konuyu bilenler ) derin iman sahipleri, hürriyetin icaplarını öğrenmiş
S. 508 görünüyorlar. ( Atatürk burada önce, “derin iman sahipleri, hürriyetin icaplarını öğrenmişlerdir” ifadesini kullanmakla birlikte, olmakla, öyle görünmek arasındaki farkı da göz önünde bulundurarak, katiyet ifade eden “öğrenmişlerdir” ifadesini, daha sonra katiyet ifade etmeyen, “öğrenmiş görünüyorlar” şeklinde değiştirmeyi daha uygun görmüştür. Bugünkü Türkiye’ye baktığımızda, derin iman sahipleri için hürriyetin icaplarını öğrenmişlerdir diyebilmemiz oldukça zor. Atatürk’ün bu ifadeyi görünüyorlar şeklinde değiştirmekle bu "derin iman sahiplerinden" emin olmadığını göstermiştir.)
Bütün bunlarla beraber, din hürriyetine, umumiyetle vicdan hürriyetine karşı taassup yükünden korunmuş mudur bunu anlayabilmek için, taassupsuzluğun ne olduğunu tetkik edelim. Çünkü bu kelimenin delalet ettiği manayı zihniyeti herkes kendine göre anlamaya çok meyillidir.
Dini hürriyeti bir hak telakki etmeyen acaba kalmadı mı? Vicdan hürriyetini, insan ruhunun, Allah’ın ali hüküm ve nüfuzu altında, dini hayatı idare için malik olduğu haktan ibaret
S. 509 olduğunu bellemiş olanlar, acaba bugün nasıl düşünmektedirler? Bu gibiler kendisi gibi düşünmeyenlere içlerinden olsun kızmıyorlar mı? Bu saydığımız zihniyette bulunduğuna ihtimal verilen kimselere hür mütefekkirlerimiz acaba bir teessür hissi ile bir esefle bakmıyorlar mı? Bu saydığımız gibi, muhtelif inanışlı kimseler, birbirlerine kini nefret besliyorlarsa, birbirlerini hor görüyorlarsa ve hatta sadece birbirlerine acıyorlarsa, bu gibi kimselerde taassupsuzluk yoktur, bunlar mutaassıptırlar.
S. 510 Taassupsuzluk o kimsede vardır ki, vatandaşının veya herhangi bir insanın vicdani inanışlarına karşı hiç bir şekilde kin duymaz, bilakis hürmet eder. Hiç olmazsa başkalarının, kendininkine uymayan inanışlarını bilmezlikten duymazlıktan gelir. Taassupsuzluk budur. Fakat hakikati söylemek lazım gelirse diyebiliriz ki, hürriyeti hürriyet için sevenler, taassupsuzluk kelimesinin ne demek olduğunu anlayanlar bütün dünyada pek azdır. Her yerde umumi olarak cari olan taassuptur. Her yerde görülebilen sulh manzarasının
S. 511 temeli, taassup ile, hür fikrin birbirine karşı kin ve nefreti üstündedir. Temelin devrilmemesi, kin ve nefret zeminindeki muvazeneyi tutan fazla kuvvet sayesindedir.
Bu söylediklerimizden şu netice çıkar ki, aramızda, hürriyet haillerinin (engelcilerin) zail olduğuna (sona erdiğine) bizim gibi düşünenlerle birlikte yaşadığımıza hüküm vermek müşküldür. O halde görülen, taassupsuzluk değil zaafın dermansız bıraktığı taassuptur.
S. 512 Şüphesiz fikirlerin, itikatların başka başka olmasından şikayet etmemek lazımdır. Çünkü bütün fikirleriyle itikatlar, bir noktada birleştiği taktirde, bu hareketsizlik alametidir, ölüm işaretidir. Böyle bir hal elbette arzu edilmez. Bunun içindir ki, hakiki hürriyetçiler, taassupsuzluğun umumi bir haslet olmasını temenni ederler. Fakat hatta hüsnüniyetle dahi olsa, taassup hatalarına karşı dikkatli olmaktan vazgeçemiyorlar. Çünkü hüsnüniyetler, hiçbir zaman, hiçbir şeyi
S. 513 tamir edememişlerdir. İnsanların ruhun selameti için yakıldıklarını biliyoruz. Herhalde bunu yapan engizisyon papazları hüsnüniyetlerinden ve iyi iş yaptıklarından bahsederlerdi, belki de, cidden bu sözlerinde samimi idiler. Fakat, bir hamakati, (beyinsizlik, ahmaklık) yahut bir hıyaneti iyi bir iş kalıbına uydurmak güç değildir, en nihayet bu bir isim değiştirmek meselesidir.
S. 514 İşte bu sebepledir ki, aldırmazlığı kayıtsızlık derecesine kadar götürmemek mühimdir. Gerçi hür olmak herkesin hakkıdır ve bunun için hakiki hürriyetçiler, hürriyetçi olmayanlara karşı da geniş davranılmasını isterler. Fakat bunların hiçbir zaman elleri ayakları bağlı olduğu halde kurbanlık koyun vaziyetine razı olacakları asla kabul olunmamalıdır. ki, bazı insanlar istikbali, mazinin arasından görmekte musirdirler (Israrc ). Bunlar, alakamızı
S. 515 kestiğimiz ananelere karşı behemehal (mutlaka) sadakatin iadesini isterler. Bu gibi insanlar, kendi itikat ettiği gibi, itikat etmeyen kimseleri istedikleri gibi ezemezlerse, kendilerini cenderede hissederler. Herhalde taassupluğun arzu edildiği gibi umumileşmesi, huy haline gelmesi fikri terbiyenin yüksek olmasına bağlıdır.
X
17. K I L I ÇLI DEMOKRASİ
Bu yazı Karikatürist Nuri Kurtcebe'nin 18.1.2002 tarihli Cumhuriyet'te çıkan bir karikatürünün altına yazılmıştır
Karikatürdeki iki bayanla üç şeriatçı siyasetçinin başları üzerindeki Arap harflerine benzetilerek yazılan yazıyı belirtiyorum: "DEMOKRASİ".
Dikkat edilirse, "Demokrasi" sözcüğünün içinde iki tane kılıç var. D harfi ile K harfi... İkisi de kılıca benzetilmiş. İlk bakışta Karikatüristtin, İslam demokrasisini kılıçla özdeşleştirmesi yadırganabilir. Ama aşağıdaki alıntıları okuyunca; İslam denince akla, ilk önce kitap ve kılıç geleceğini ve böylece İslam şeriatının ancak kılıçla gerçekleşebileceğini görürüz.
Şimdi şu alıntılara dikkat edelim. Bu ayetler Allah kelamı denilen Kuran’da geçiyor: "Kitap verilenlerden, Allah'a, âhret gününe inanmayan, Allah'ın ve peygamberinin haram kıldığını haram saymayan, hak dinini din edinmeyenlerle boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savaşın..!" (K. 9/29 )
Bu da Peygamber sözü denilen Hadis: "İnsanlar 'la ilahe illallah' deyinceye kadar onlarla cihada memur oldum. Şimdi her kim 'Allah'tan başka ilah yoktur' derse canını ve malını benden korumuş olur." (Bk. Sahih-i Müslüm. İst. 1401. C.1. s. 51-52. Had. no. 32 ve İmam Suyuti, mütevatir hadisler. Ank. 1992. s. 30-31. Had. No. 4 ve bu Hadis Veda Hutbesinde de var. Yine: (Bk. K. Tevbe, 9/29)
Bu tür ayetler ve Hadisler çoktur ve İslam Literatüründe bu tür ayet ve hadislere cihat, kılıç, kıyam anlamında “Şiddet ayetleri” denir...
Bu da Vakit gazetesi yazarı Abdullah Büyük’ün sözleri: "Yazımızı Muhammed İkbal'in bir sözü ile bitirmek istiyorum: Benden selam olsun mollaya, hocaya... Onlar bize İslâm'ı öğrettiler. Gel gör ki; öyle bir yorum yaptılar ki, Allah'ı, Cebrail'i ve Peygamber'i hayrete düşürdüler. Allah (cc), "Ben böyle bir din göndermedim!" derken; Cebrail, "Ben böyle bir dini getirmedim" derken; Peygamber de, "Ben böyle bir din etmedim" diyor. (VAKİT GAZETESİ. 18.1.2002. Abdullah Büyük. s. 2)
Yazar bu sözleri ile İslam’da şiddet yok diyor ama yukarıda verilen örnekler kendisini yalanlıyor. Hadis’e uydurma denebilir; ya Hadisin kaynağı olan K. 2/29 ayetine de uydurma denebilir mi?
Peki, Allah, "Ben böyle bir din göndermedim..."; Cebrail, "Ben böyle bir din getirmedim!"; Peygamber, "Ben böyle bir din etmedim (Böyle bir söz söylemedim)!" demişse; yukarıdaki tümceleri (âyetleri) Kuran’a kim koymuş? Hadis'i kim söylemiş?..
Ya şu kit'al (Muhammed) bölümündeki (suresindeki) tümceye (âyete) ne demeli? "Savaşta inkâr edenlerle karşılaştığınızda boyunlarını vurun; sonunda onlara üstün geldiğinizde onları esir alın; savaş sona erince onları ya karşılıksız ya da fidye ile salıverin. Allah dilemiş olsaydı, onlardan başka türlü de öç alabilirdi, bunun böyle olması, kiminizi kiminizle denemek içindir. Allah, kendi yolunda öldürenlerin işlerini boşa çıkarmaz..." (K. Muhammed-Ki'tal. 47/4)
Görüldüğü gibi Muhammet suresinin bir adı da Ki'tal’dır. ... Ki'tal: Cihat, savaş, kılıç, öldürmek... anlamlarına gelir (Bk. Türkçe Sözlük. TDK) ve bu nitelikteki âyetlere Kılıç âyetleri denerek Barış tümcelerini (âyetlerini) kaldırdığı (neshettiği) söylenir.
Bunun yanında şeriat ülkelerinin; örneğin; İran'ın, Suudi Arabistan'ın bayraklarında kılıç görülür. Yine Ali'nin meşhur Zülfikar'ı ki, iki çataldır... Her çatalından da kan damlar. Bizim Aleviler de Ali’nin adı geçince hüngür hüngür ağlar.
Hani İslam barış dini idi. Hani İslam'da düşünce ve inanç özgürlüğü vardı?.. Hani İslam'da öldürme yoktu! Hâlâ akıl edemeyecek misiniz? Hâlâ körü körüne inanacak mısınız bu Allah adına, din adına imana davet edin, kabul etmezse öldürün sözlerine… Bu düşünceler günümüz hukuku ile Anayasamız ile İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ile ne oranda bağdaşır?..
Bu da beğenmediğiniz, kâfir dediğiniz gayri-Müslimlerin; yani insan sözü. Örneğin İnsan Hakları Evrensel Bildirisi: “Her şahsın fikir, vicdan ve din hürriyetine hakkı vardır. Bu hak, fikirlerinden ötürü rahatsız edilmemek, memleket sınırları söz konusu olmaksızın malûmat ve fikirleri her vasıta ile aramak, elde etmek ve yaymak hakkını gerektirir." (İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ. MADDE. 18).
Şimdi burada bir saptama yapalım: Yukarıdaki sözlerden hangisi Allah'a yakışan bir sözdür? Kuşkusuz; İnsan Hakları Evrensel Bildirisinde geçen sözler Allah’ın isteğine daha uygundur, daha akla uygundur, daha barışçıdır ve daha insancıldır, daha yücedir... Çünkü bu sözlerde insan haklarına, insanın düşünce ve inançlarına saygı vardır... Allah'a ve Peygamberine de bu güzellikte sözler söylemek yakışır...
“Kafirlere; boyunlarını eğerek cizye vermeyi kabul etmeyenlere yaşam hakkı vermeyen” (K. 9/29) bir emri Allah’ın emri, Peygamberin sözü, olarak kabul ediyorsanız ey Süleyman Ateş, ey Yaşar Nuri Öztürk, Ey Zekeriya Beyaz ve ey İmam Hatipliler, Yüksek İslam enstitüsü bitirmişler, ey ilahiyatçılar ve ilahiyat fakültesi bitirmişler; dünyamızda barış nasıl gerçekleşebilir.
Siz inanın; kabul da... Bu güzelim Türk insanından, bizlerden ne istiyorsunuz... Servetinizi bizimle bölüşmüyorsunuz da; peki, inancınızı niçin bizimle bölüşmeye kalkıyorsunuz...
Niçin "Kanlı mı olacak kansız mı olacak!" (Bu sözler Erbakan’ın sözleridir) diyorsunuz? Niçin "Laiklik gidecek, şeriat gelecek. Kan akacak fıstık gibi olacak!" diyerek inancınızı bize dayatıyorsunuz?
İslam'ın saygın kitaplarından aktardığım tümceler (âyetler), Hadisler gibi daha yüzlercesi yazılıp dururken ve de bu inanç gereği Amerika'daki İkiz Kuleler yerle bir edilerek üç dakikada üç bin kişi öldürülürken Müslüman olmayanlar kendilerini korumak için önlem almak zorunda kalırlarsa haksızlar mı?..
Dünya ile ters düşmemek için İslam dinini; akla, bilime, günümüz gerçeklerine ve hukukuna koşut durumuna getirmeliyiz... Aksi takdirde Afganistan, Taliban ve diğer şeriat ülkeleri gibi bilgisiz, geri, yoksul, miskin kalarak karanlıklara gömüleceğimiz gibi, terörist olarak anılarak dünyadan da dışlanırız.
Bu yazılar en yakın ve birinci tehlike olan irticaya (Devleti ve toplumu şeriat kurallarına göre yönetmek…) karşı bir savunmadır... Savunma hakkı en saygın (kutsal) haklardandır... Bu memleketin aydınları olarak bizler; gerçekler üzerine eğilerek, düşüncelerimizi şimdi açıklamayalım da ne zaman açıklayalım? Bizler açıklamasın da kimler açıklasın?..
Bu savunmaları; düşüncelerini, kalemini dolarlarla satanlardan beklerseniz daha çook beklersiniz... "Elhamdülillah ben de Müslümanım. Benim de anam başörtüsü giyerdi!" diyen Atatürkçülerin, aydınların, solcuların ve de "Sevgili Peygamberimiz!" diyen Çetin Altanların arkasına düşerseniz bir de bakmışsınız ki karikatürdeki siyasetçiler iktidara gelerek Anayasa mahkemesini kapatmaya kalkar. (Bu sözüm şimdi gerçekleşmiştir. Çünkü üç kere kapatılan bir partinin en hızlıları şimdi iktidardadır: AKP)
Taliban zihniyetindekilerin direncini Afganistan olaylarında gördük... Bu nedenle Laik devletimiz, laiklik gereği, Sünniliği de diğer inanç mensupları gibi aynı kategoride değerlendirmelidir. Diyanet İşleri Başkanlığı yoluyla şeriatçı zihniyet örgütüne birçok bakanlıktan daha çok para aktarılarak onların gelişmesine ve güçlenip şımarmalarına ortam hazırlanmamalıdır.
Devlet, diğer inanç sahiplerini nasıl kendi cemaatlerinin desteğine bırakmışsa Sünnileri de kendi cemaatlerinin desteği ile yaşamaya zorunlu kılmalıdır. Laikliğin en başat koşulu budur.
Devlet yetkilileri; herhangi bir savaşta düşmana karşı potansiyel güç olarak şeriatçıları cepheye sürme düşüncesi ile Sünniliğe prim vermekten kaçınmalıdır. Gelişen bilim ve teknik karşısında şeriatçı savaşçıları cepheye sürmek çözüm yolu değildir. İnsan yurdunu, malını, canını, namusunu ve bağımsızlığını korumak için şeriatçılardan daha iyi savaşır. Bağımsızlık uğruna gözünü kırpmadan ölüme giden gençlerimizi unutmayalım. Bilinmelidir ki yurdumuza saldıran düşmana karşı ancak bilinçlenmiş insanlar direnebilir...
X
18. İSLAM VE KADIN
EY İNANCIMIZ DİYE TÜRBANI, ÇARŞAFI SAVUNAN KADINLARIMIZ AŞAĞIDAKİ YAZILANLAR YALANSA SÖYLEYİN; YALAN DEĞİLSE YALANI SAVUNMAYIN ve KENDİNİZİ KÖLELİĞE MAHKUM ETMEYİN...
UNUTMAYIN Kİ SİZİN TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NDEKİ YAŞAM TARZINIZ ATATÜRK SAYESİNDEDİR...
Çünkü İnancınız Siz Kadınlara Aşağıdaki Muameleleri Layık Görüyor...
Y A L A N M I?
(Aşağıda , siyah renkle yazılanlar “islamiyetgerçekleri” sitesinden alınmıştır.)
+
İslam ülkelerinde, kadınların içlerinde bulunduğu durum, çağdaş teknolojinin yardımı ile tüm dünyanın gözleri önüne seriliyor:
Iran, Suudi Arabistan, Yemen, Sudan, Cezayir, Afganistan, Irak, Kuveyt, Basra Körfezi Ülkeleri, Bengladesh, Mısır vb. İslam ülkelerinde, kadınlar, istedikleri gibi giyinemiyorlar. Kısa kollu, çağdaş giysilerle sokakta dolaşmaları bile yasak. Çoğu İslam ülkesinde kadınlar çarşaf giymeye mecburlar.
Kadınlar ile erkekler aynı yerlerde bulunamıyorlar, erkeklerle tokalaşmaları yasak, bindikleri toplu ulaşım vasıtalarında bile ayrılık var.
Kadınlar çalışamıyor; kadınların çalışması yasak.. Kadınlar, erkeklerinin izni olmadan seyahat edemiyorlar.. Yasak!.. Aksi halde kırbaçlanmaktan başlayan çeşitli cezalara çarptırılıyorlar.
Suudi Arabistan'da, kadınların araba kullanması yasak.. Arabanın ön koltuğunda bile oturmaları yasak.. (Diğer İslam ülkelerinde de benzer durum olabilir).
Bir arkadaşım, Birleşik Arap Emirlikleri'nin Dubai Havaalanı'nın kafesinde "Burada sadece erkekler ve yabancı kadınlar oturabilir" şeklinde bir yazı olduğunu anlatmıştı.
Suudi Arabistan'da yeterince bol olmayan çarşaf giyilmesi yasak, hatta bunun gibi çarşaflar dükkanlardan toplatılarak imha ediliyor. (Kod, pantolon ve dar giysi giyen kadınlarımızın kızlarımızın dikkatini çekerim...)
İran’a gidenlerden duymuştuk: Uçak, Iran hava sahasından çıkınca, kadınlar çarşaflarını çıkarıp istedikleri kıyafete bürünüyorlar. Elbette bu özgürlük, tekrar İran’a dönünceye kadar sürecektir... İran’a dönerken de İran hava sahasına girince, kadınlar çarşaflarına giriyorlar..
Yine, bazı gazete haberleri aklımızda: "Afganistan'da ayak bileği görülen kadın, sokakta dövüldü.., kızların okula gitmesi, kadınların çalışması yasaklandı..",
İran’da kadınlara kırbaç cezası uygulanmakta ve saçının teli görünen kadın karakola götürülmektedir...
Pakistan'da, şeriatçılara taviz vermeye başlayan yönetim, kadınlara yönelik yeni kısıtlamalar koyuyor.
Peki, bunlar neden oluyor? Neden, İslam ülkelerinin kadınları, Batı ülkelerindeki hemcinsleri gibi özgürce giyinemiyor, dolaşamıyor, yaşayamıyorlar? Bunun sebebi nedir?
Bunun nedeni, o ülkelerdeki kanun koyuculara göre, İslam’dan kaynaklanmaktadır. İslam peygamberi Muhammed ve o'nun kitabı Kuran'dan kaynaklanmaktadır. Şeriattan kaynaklanmaktadır.
Bakalım, İslam peygamberi Muhammed, kadınlar için ne demiş?
MUHAMMED'İN HADİSLERİ:
3276 - Ebu Hüreyre (radiyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki: "Kadınlara hayırhah olun, zira kadın bir eyegi kemiğinden yaratılmıştır. Eyegi kemiğinin en eğri yeri yukarı kısmidir. Onu doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Kendi haline bırakırsan eğri halde kalır. Öyleyse kadınlara hayırhah olun." Buhari, Nikah 79, Enbiya 1, Edeb 31, 85, Rikak 23; Müslim, Rada 65, (1468); Tirmizi, Talak 12, (1188).
3277 - Amr Ibnu'I-Ahvas (radiyalIahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki: "Kadınlara karsı hayırhah olun. Çünkü onlar sizin yanınızda esirler gibidirler. Onlara iyi davranmaktan başka bir hakkiniz yok, yeter ki onlar açık bir çirkinlik islemesinler. Eğer islerlerse yatakta yalnız bırakın ve şiddetli olmayacak şekilde dövün. Size itaat ederlerse haklarında aşırı gitmeye bahane aramayın. Bilesiniz, kadınlarınız üzerinde hakkiniz var, kadınlarınızın da sizin üzerinizde hakki var. Onlar üzerindeki hakkiniz, yatağınızı istemediklerinize çiğnetmemeleridir. İstemediklerinizi evlerinize almamalarıdır. Bilesiniz onların sizin üzerinizdeki hakları, onlara giyecek ve yiyeceklerinde iyi davranmanızdır.'' Tirmizi, Tefsir Tevbe, (3087).
3278 - Hakim Ibnu Mu'aviye babası Mu'aviye (radiyallahu anh)'den anlatıyor: "Ey Allah’ın Resulü! dedim, bizden her biri üzerinde, zevcesinin hakki nedir?''
"Kendin yiyince ona da yedirmen, giydiğin
zaman ona da giydirmen, yüzüne vurmaman, takbîh etmemen, evin içi hariç onu terk
etmemen."
(Ebu Davud, Nikah 42, (2142, 2143, 2144).
ERKEGIN HANIMI ÜZERINDEKI HAKLARI
3268 - Ümmü Seleme (radiyallahu anha) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki: "Hangi kadın, kocası kendisinden razı olarak vefat ederse, cennete girer.'' Tirmizi, Rada 10, (1161).
3269 - Ebu Hüreyre (radiyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki: "Nefsim kudret elinde olan Zat-i Zülcelal'e yemin ederim, bir erkek hanımını yatağa davet ettiğinde kadın imtina edip gelmezse, kocası ondan razı oluncaya kadar semada olan (melekler) ona gadab ederler.''
3270 - Bir başka rivayette söyle denmiştir: "Erkek, kadınını yatağına çağırır, kadın da gelmeye yanaşmaz, erkek öfkelenmiş olarak sabahlarsa, melekler sabaha kadar -bir rivayette yatağa gelinceye kadar- kadına lanet okurlar.''
3271 - Bir başka rivayette: "kadın küskünlükle kocasının yatağından ayrı olarak sabahlarsa, melekler onu lanetler" denmiştir. Buhari, Nikah 85, Bed'ü'l-Halk 6; Müslim, Nikah 120 - 122 (1436); Ebu Davud, Nikah 41, (2141).
3272 - Yine Ebu Hüreyre (radiyallahu anh) anlatıyor: "Ey Allah’ın Resulü. dendi, hangi kadın daha hayırlıdır?'' "kocası bakınca onu sürura gark eden, emredince itaat eden nefis ve malında, kocasının hoşuna gitmeyen şeyle ona muhalefet etmeyen kadın!" diye cevap verdi." Nesai, Nikah 14 (6,68).
3273 - Hz. Ömer (radiyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Erkeğe, hanımını ne sebeple dövdüğü sorulmaz." Ebu Davud, Nikah 43, (2147). (Oysa günümüzde eşini döven kadın cezalandırılır. H:B)
3274 - Ebu Sa'id (radiyallahu anh) anlatıyor: "Safvan Ibnu Muattal (radiyallahu anh)'in hanimi, yanında Safvan da bulunduğu bir anda Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'a gelerek: "Ey Allah’ın Resulü, namaz kıldığım zaman kocam beni dövüyor, oruç tuttuğum zaman da orucumu bozduruyor, güneş doğuncaya kadar da sabah namazı kılmıyor!'' dedi. Resulullah (aleyhissalatu vesselam), hanımının bu söyledikleri hakkında Safkan’a sordu. Safvan:"Ey Allah’ın Resulü! "Namaz kıldığım zaman dövüyor '' sözüne gelince, o zaman (bir rekatte uzun) iki süre okuyor. Halbuki ben bunu yasakladım'' dedi. Resulullah kadına: "İnsanlara tek surenin okunması yeterlidir '' buyurdu. Safvan devam etti: "Oruç tuttuğum zaman bozduruyor '' sözüne gelince, "Hanimim oruç tutup duruyor. Ben gencim, hep sabredemiyorum." dedi. Aleyhissalatu vesselam: "Bir kadın kocasının izni olmadan (nafile) oruç tutamaz!'' buyurdular.
Safvan devamla: "güneş doğuncaya kadar sabah namazı kılmadığım sözüne gelince, biz (gece çalışan) bir aileyiz, bunu herkes biliyor. (Sabaha yakın yatınca) güneş doğuncaya kadar uyanamıyoruz'' diye açıklama yaptı. Aleyhissalatu vesselam: "Ey Safvan, uyanınca namazını kıl!" buyurdular." Ebu Davud, Savm 74, (2459).
3275 - Ebu'I - Verd Ibnu Sümame anlatıyor: "Hz. Ali (radiyallahu anh) Ibnu Agyed'e dedi ki: "Sana kendimden ve Resulullah (aleyhissalatu vesselam) 'in kızı Fatiha (radiyallahu anha)'dan -ki o, babasına, ailesinin en sevgili olanı idi- bahsedeyim mi?''
"Evet, bahsedin!'' dedim. Bunun üzerine:
"Fatiha radiyallahu anha değirmen çevirirdi; elinde yaralar meydana gelirdi. Kırba ile su taşırdı. Bu da boynunda yaralar açtı. Evi süpürüyordu. Üstü başı toz-toprak oldu. (Bu sıralarda) Rasûlüllah'a bir kısım köleler getirilmişti.. Fatima 'ya:
"Babana kadar gidip bir köle istesen!" dedim. Gitti. Aleyhisselatu vesselam'ın yanında bazılarının konuşmakta olduklarını gördü ve geri döndü. Ertesi gün Resulullah Fatima'ya gelerek:
"Kızım ihtiyacın ne idi?" diye sordu. Fatiha sükut edip cevap vermedi. Ben araya girip:
"Ben anlatayım Ey Allah’ın Resulü!'' dedim ve açıkladım: "Fatima'nın değirmen kullanmaktan elleri yara oldu, kırba ile su taşımaktan da omuzları incindi. Köleler gelince ben kendisine, size uğramasını, sizden bir hizmetçi istemesini ve böylece biraz rahata kavuşmasını söyledim. Bu açıklamam üzerine Resulullah:
"Ey Fatiha, Allah'tan kork, Allah'a olan farzlarını eda et, ailenin işlerini yap. yatağına girince otuz üç kere sübhanallah, otuz üç kere elhamdülillah, otuz üç kere Allahuekber de. Böylece hepsi yüz yapar. Bu senin için hizmetçiden daha hayırlıdır.." buyurdular. Fatiha (radiyallahu anha): "Allah'dan ve Allah’ın Resulünden razıyım" dedi. Resulullah ona hizmetçi vermedi." Buhari, Fedailul Ashab 9, Humus 6, Nafakat 6, 7, Da'avat 11; Müslim, 80, (2727); Tirmizi, Da'avat 24, (3405); Ebu Davud, Harac 20, (2988, 2989), Edeb 109, (5062, 5063).
KOCANIN KADIN ÜSTÜNDEKI HAKKI
6529 - Hz. Aişe radiyallahu anha anlatıyor: "Resulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Eğer bir kimsenin bir başkasına secde etmesini emretseydim, kadına, kocasına secde etmesini emrederdim ve eğer bir erkek karısına kırmızı bir dağdan siyah bir dağa ve siyah bir dağdan kırmızı bir dağa tas taşımayı emretseydi, uygun olan, kadının bu emri yerine getirmesidir."
6530 - Abdullah Ibnu Ebi Evfa radiyallahu anh anlatıyor: "Hz. Muaz Sam'dan dönünce Resulullah aleyhissalatu vesselam'a secde etmişti. Aleyhissalatu vesselam hayretle : "Ey Muaz! Bu da ne?" dedi. O açıkladı: "Sam'a gitmiştim, onların reislerine ve patriklerine secde ettiklerine rastladım. İçimden, ayni şeyi size yapmak arzusu geçti." Aleyhissalatu vesselam, bunun üzerine: "Bunu yapmayın! Zira, şayet ben, bir kimseye, Allah'tan başkasına secde etmeyi emretseydim, kadına kocasına secde etmesini emrederdim. Muhammed'in nefsi elinde olan Zat-i Zülcelal'e yemin ederim ki, bir kadın, kocasının hakkını eda etmedikçe Rabbinin hakkini da eda edemez. Kadın (deve sırtındaki) semere binmiş iken kocası nefsini talep edecek olsa, kadın bu isteğe mani olamaz."
KADININ YOLCULUGU
2169 - Ebü Hüreyre (radiyallahu anh) anlatiyor: "Resülullah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki: "Allaha ve ahiret gününe inanan bir kadına, bir gece ve gündüz devam edecek bir mesafeye, yanında bir mahremi olmadıkça gitmesi helal değildir." Buharî, Taksîru's-Salat 4; Müslim, Hacc 419, 422, (1339); Muvatta, Isti'zan 37, (2, 979); Ebü Davud, Menasik 2, (1723-1725); Tirmizî, Rada 15, (1170).
Muhammed'in evli kadınlara yönelik hadisleri:
"Bir adam karısını yatağına çağırsa da, kadın yanaşmasa, o sırada cinsel ilişkide bulunmazsa ve bu yüzden kocası geceyi öfkeli-sinirli olarak geçirse, melekler o kadına, sabaha değin lanet ederler." (Bkz. Buhari, e's- Sahih, Kitabu Bed'il'halk/7; Tecrid, hadis no.1337; Müslim, e's-Sahih, Kitabu'n-Nikah/120-122,hadis no.1436; Ebu Davud, Sünen, Kitabu'n-Nikah/42, hadis no.2141).
"Bir adam karısını cinsel ihtiyacını gidermek için çağırdığı zaman, kadın hemen o çağrıya uymalıdır. Kadın, tandırda (fırında, ocakta) o anda iş görüyor olsa bile.." (Bkz: Tirmizi, Sünen, Kitabu'r-Rıda/10, hadis no.1160).
Muhammed'in genel olarak kadınlar hakkındaki görüşleri:
"...Dünyadan ve kadınlardan sakının, zira Beni İsrail’de ilk fitne kadın yüzünden çıktı" (Riyazü's Salihin tercemesi (Diyanet İşleri başkanlığı Yayınları, Ankara, 4.baskı),1, 105. )
"...Benden sonra erkeklere, kadınlardan daha zararlı fitne ve fesad (âmili) olarak hiç birşey bırakmadım" (Ibid,327, Usâme Ibn-i Zeyd'in rivayetine dayalı bu hadis için bkz. Sahih-i Buhari tecrid, II, 267, hadis no. 1795)
"...Uğursuzluk üç şeyde: 'at'ta, 'kadın'da, 'ev'de hâsıl olur"
"...Eğer eşyada şeâmet farzolunursa 'at'ta, 'kadın'da, 'ev'de ve 'mesken'de aranılmalıdır" (Abdullah Ibn-i Ömer'in ve ayrıca Selh İbn-i Sa'dın rivayetlerine dayalı olarak Buhari'nin naklettiği bu hadisler için bkz. Sahih-i Buhari tecrid, VIII, 312, hadis No. 1211 ve XI, 267-8, hadis No.1795)
"Tanrı elçisi namazı bozan şeyleri benim önümde tekrarladı. Bunlar: Köpek, eşek ve kadındır" (Muhammed'in karılarından Ayşe, Ibid, 82;Ayrıca bkz. Mishkat..,(1960), IX, Kesim 16, 292)
"Önünde deve semerinin ard kaşı boyunda bir sütresi olmayan kimsenin namazını kadın, eşek bir de kara köpek kat'eder" (Ibid,441)
"Ben kadınlarla asla tokalaşmam" (Tırmızi'nin refika kızı Ümeyye'den rivayet ettiği hadisler)
Muhammed'den Bir Olay
Ebu Said rivayetine dayalı olarak Buhari ve Muslim gibi İslam’ın en sağlam ve güvenilir kaynaklarının, kadınların "aklen ve dinen eksik" olduklarına dair Muhammed tarafından söylenmiş sözler konusunda bildirdikleri sudur:
Bayram günlerinden birinde Muhammed, kadınların yanından geçerken onlara hitaben: "Kadınlar sadaka verin, zira bana Cehennem gösterildi, çoğu sizler idiniz." diye seslenir. Kadıncağızlar şaşırırlar ve: "Ya Resu'llah neden?" diye sorarlar. Muhammed cevap verir: "Çünkü siz ötekine berikine çokça lanet eder, zevçlerinize karsı küfran-i ni'met gösterirsiniz. (ne acayiptir ki kendini zapteden tam akilli ve dininde) hazımlı kimsenin aklini sizin kadar eksik akilli, eksik dinli kimsenin çelebildiğini görmedim."
Kadınlar biraz daha sasırmış olarak yine sorarlar: "Aklimizin, dinimizin eksiği nedir? Ya Resu'llah". Bu soru üzerine Muhammed onlara Kur'an'in Bakara suresinin 282inci ayetini hatırlatır: "Kadının şahadeti, erkeğin şahadetinin yarısı değil midir?" Kadınlar, "Evet" diye yanıt verirler. Onların bu doğrulaması üzerine Muhammed tekrarlar: "İste bu aklinizin eksikliğindendir."
Bunu söyledikten sonra yine kadınlara sorar: "Kadın hayız gördüğü zaman da namaz kılmaz, oruç tutmaz, değil mi?"
Kadınlar buna da "Evet" derler. Bunun üzerine Muhammed, "İste bu da dininizin eksikliğindendir" diyerek sözlerini tamamlar. (Buhari Muhtasari Tecrid-i Tercemesi, 1970-, I, 222, Hadis No 209)
Görülüyor ki Muhammed'in açıklamasına göre Tanrı, kadını bilhassa "eksik" yaratmıştır, ve bunu kanıtlamak üzere de kadının şahadetinin erkeğinkinin yarısı değerinde olduğunu anlatmış ve ayet yollamıştır. Daha başka bir deyimle kadınların şahadet bakımından erkeklere nazaran daha az değerde sayılmaları, duygusal ya da fevri filan olmalarından değil ve fakat doğrudan doğruya "akıllarının eksikliğindendir." Ve Tanrı onların eksik akilli olmalarını özelikle bu bakımdan öngörmüştür. Fakat Tanrı, yine Muhammed'in bildirmesine göre, kadınları sadece "eksik akilli" yaratmakla kalmamış, fakat ayni zamanda, "eksik dinli" yapmış ve bunun kanıtı olmak üzere de onları "hacizli (adet görür) şekilde" yaratmıştır. Böylece hayız gördükleri zaman onları namaz kılmak, oruç tutmak gibi (ve benzeri) dinsel görevlerden yasaklamıştır. Ve iste kadınların "aklen ve dinen dun" olduklarına dair bu inanç islimi inanç olarak Muhammed'den itibaren yerleşe gelmiştir.
Söylemeye gerek yoktur ki, bu tur bir inancı ve bu inancın dayanağı olan mantığı, "ulu ve adil Tanrı" anlayışı ile uzlaştırmak mümkün değildir; hatta sadece "ulu ve adil Tanrı " anlayışı ile değil ve fakat "keyfi ve adaletsiz" bir Tanrı anlayışı ile dahi bağdaştırmak kolay değildir. Çünkü bir kere, insan denilen varlığı "erkek" ve "dişi" olarak yaratmakla gurur duyan ve övünen bir Tanrı’nın "akillilik" ile "şahadet" arasında bağlantı kurması ve bu bağlantıyı sadece kadınlara uygulaması düşünülemez; "adil ve bilgi kaynağı" olarak tanımlanan bir Tanrı’nın yapabileceği bir şey değildir. Zira böyle bir bağlantıyı öngörmüş olsaydı, bu takdirde aklen ve fikren yetersiz olabilen erkeklerin de bulunduğunu göz önünde tutarak "akilli bir erkeğin şahadeti, daha az akilli iki erkeğin şahadetine denktir" seklinde bir şeyler getirirdi.
Öte yandan iki kadının şahadetini, bir erkeğin şahadetine denk kılma amacını, sırf kadınları eksik akilli yaratmış olama için vesile ya da bahane kılmazdı.
(İlhan Arsel, Şeriat Ve Kadın, 1991 baskısı s.48 ve devamı)
Şimdi de Kuran'ın ayetlerine bir göz atalım:
KURAN'DA KADINLARLA İLGİLİ BAZI AYETLER
"Allah'ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır. Allah'ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi (kimse görmese de namuslarını) koruyucudurlar. Baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve (bunlarla yola gelmezlerse) dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür"(Nisa/4/34)
" Eğer bir kadın kocasının geçimsizliğinden yahut kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse, aralarında bir sulh yapmalarında onlara günah yoktur. Sulh (daima) hayırlıdır. Zaten nefisler kıskançlığa hazırdır. Eğer iyi geçinir ve Allah'tan korkarsanız şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır. (Nisa/4/128)
(Not:Erkegin hakkı ile kadınınkiler arasındaki farka dikkat! Erkek dövebilir, ama, kadın sulh yapmaya mecbur!)
"Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinda belli hakları vardır.Ancak erkekler, kadınlara göre bir derece üstünlüğe sahiptirler." (Bakara/228)
"Eğer (kendileriyle evlendiğiniz takdir
de) yetimlerin haklarına riayet edememekten korkarsanız beğendiğiniz (veya size
helâl olan) kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın. Haksızlık yapmaktan
korkarsanız bir tane alın; yahut da sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu,
adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır."(Nisa/3)
"Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve
iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini
teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler.
Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları,
erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları,
kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunanlar (köleleri),
erkeklerden, ailenin kadınına şehvet duymayan hizmetçi vb. tâbi kimseler, yahut
henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan
başkasına zinetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın
diye ayaklarını yere vurmasınlar (Dikkatleri üzerine çekecek tarzda
yürümesinler). Ey müminler! Hep birden Allah'a tevbe ediniz ki kurtulu?a
eresiniz" (24/Nur/31)
Erkeğin kadından derece olarak üstünlüğü:
Bakara Suresi, Ayet:228 : Fahruddin Razi, e't-Tefsiru, Taberi, Camiu'l-Beyan, 2/275-276; Tefsiru İbn Kesir, 1/271; Dr. Kamil Musa, Derece, Beyrut, 1987,.15-26 kitaplarındaki yorumlara göre:
1. Erkek kadından birçok yönden üstündür:
2. Erkeğin akılca üstünlüğü vardır
3. Diyette (kurtulmalıkta) üstünlüğü vardır.
4. Miras konularında üstünlüğü vardır.
5. Erkek, "kadı (yargıç)", 'hükümdar" olur, kadın ise olamaz. Erkek tanıklığa da daha elverişlidir.
6. Erkek, kadının üzerine evlenebilir. Dilerse karısının, karılarının üzerine cariye de alabilir. Kadın için, kocasının üstüne evlenmek gibi bir hak yoktur.
7. Mirasta erkeğin payı daha çoktur.
8. Erkek kadını boşayabilir. Kadın, erkeği boşayamaz. Erkek kadını boşadıktan sonra da süresi içinde dönüş yapabilir, kadının bu yönde bir hakkı yoktur.
9. Erkeğin ganimetten payı kadınınkinden çoktur.
10. Kadınları dövme özgürlüğü:
Nisa suresi, 34.ayet, Diyanet çevirisi:
"Allah'ın kimini kimine üstün kılmasından ötürü ve erkeklerin, mallarından sarf etmelerinden dolayı, erkekler, kadınlar üzerine hakimdirler. İyi kadınlar, gönülden boyun eğenler ve Allah'ın korunmasını emrettiğini, kocasının bulunmadığı zaman da koruyanlardır.Serkeşlik etmelerinde endişelendiğiniz kadınlara öğüt verin, yataklarında onları yalnız bırakın, nihayet dövün. Size itaat ediyorlarsa onların aleyhine yol aramayın. Doğrusu Allah Yüce'dir, Büyük'tür." (4/Nisa/128)
(Çevirideki "serkeşlik", ayetteki "nuşuz"un karşılığıdır. "Serkeşlik", Türkçe sözlükte şu anlamdadır:"kafa tutma, baş kaldırma." )
İŞYERİNDE HAREM-SELAMLIK
"Müminlere vaaz ve irşad’’ adlı kitaptan
(Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Mehmet Altunkaya)
Bir işyerinde halvet ve erkekle kadınların bir arada çalışmaları ve gayri meşru yaşamaya vesile olacak şekilde bir arada bulunmaları kesinlikle haramdır.
KADIN SEKRETERE KADIN PATRON
Erkek işadamına kadın sekreter haramdır. Yabancı bir erkeğin tutması halvete ve yalnız başlarına kalmalarına vesile olacağı için caiz değildir.
KADINLA TOKALAŞILMAZ
İslam dini kadınla tokalaşmayı yasaklamakla kadını tezyif etmiyor (onu küçük düşürmüyor) bilakis şerefini kurtarıyor. Kötü niyetlilerin şehvetle el uzatmasına engel oluyor.
KAYINVALİDENİN ELİ TUTULMAZ
Bir kimse kayınvalidesinin elini tutar veya sıkarsa bu sebeple ikisinin veya birisinin şehvet hissi doğarsa Hanefi mezhebine göre zevcesi (eşi) kendisine ebediyen haram olup nikahı gider.
KOCA ZEVCESİNİN AMİRİ
Kadın meşru her şeyde kocasına itaat etmekle mükellef kılınmıştır.
ZEVCENİZİ İNCELEYİN
Evlenecek kişi, zevcesini inceleyip almalıdır. Din edep ve ahlak bakımından zayıf karakterli kadınlardan her şey beklenir. Nitekim bu tür olanlar kayınpederleri ve kayınbiraderleri ile fuhuş yapmaktan çekinmezler.
Görüldüğü gibi, İslamiyet, kadın ve erkek arasında ayırımcılık yapmakta ve kadınları ikinci sınıf insan yerine koymaktadır.
ISLAM UYGULAMALARINDAN ÖRNEKLER
Kadınlar yalnız seyahat edemezler:
Diyanet'in yayınlarından olan Sahih-i Buhari Muhtasari... 'nine 4.cilt’inin 219. sayfasında, kadınların yolculuğa çıkarlarken kocalarının ya da yakınlardan birinin vesayetine muhtaç bulundukları hususu ile ilgili su satırları: "İslam dini kadının bünye ve iradesindeki fıtri zaafa mebni muayyen hususta kadını, mehariminden bir erkeğin vesayetine vermiştir ki, kadının uzak bir mesafeye gidebilmesi...için zevcin veya bir mahreminin bulunmasını şart kılması bu cümledendir..." (Sahih-i..., Cilt IV, sh. 219) )265.
Kadınlardan yönetici olamaz:
Diyanet'in yukarda adi geçen yayınlarının 10. cilt’inin 449.sayfasında yer alan 1660 şayili hadis: "Mukadderatını bir kadının eline veren millet felah bulmaz" seklinde olup Başkanlığın su açıklamasını içermektedir: "İslam hukukunda amme velayeti denilen devlet teşkilatı riyaseti ancak erkek bir vatandaş tarafından temsil olunur. Bu, millet otoritesini temsil edecek mevkie kadın intihap edilemez. Çünkü kadının fıtratı bir çok cihetlerden bu çok ağır vazifeyi deruhte etmeğe müsait değildir. Bunun için İslam hukukunda... devlet riyasetine intihap olunabilmesi hususunda kadın için hiçbir hak kabul edilmemiştir" (Sahih-i... , Cilt X, sh. 449 ve d.)266
(Yani, deniyor ki; kadın’ın kamu yöneticiliği gibi görevlere gelmesini önleyen şey yaratılısındaki eksikliktir: yani "aklen ve dinen dun" olusudur, "iradesindeki fıtri zaaf" tir.)
Anımsatalım ki İslam’da kadın, sadece devlet başkanlığına değil fakat siyasi ve idari görevlere de (örneğin kadılık, hakimlik, kaymakamlık, vs) hep bu nedenlerle layık görülmemiştir. Gazali: "Yarim tanık durumunda sayılan ve erkeğin hakimiyeti altına sokulan (kadın) nasıl yargıç olabilir?" derken bunu anlatmak istemiştir.
Görüşler ve Uygulamalar: Dünyanın en üst düzey İslam alemlerinden sayılan, Mısır'ın başkenti Kahire'deki El Ezher Camii şeyhi Seyid Tantavi, `Kadının vücudu özeldir. Kadınlar, kadınlara imamlık yapabilir. Ama erkeklere yaptıklarında, arkasında namaz kılanların imamlarının vücuduna bakması ve sadece ibadete odaklanması zorlaşır' dedi.
Kabul olmaz: Ürdün'ün eski din işleri bakanı, Abdülaziz el Hayat ise, `Din büyükleri, karışık cemaatlere imamlık yapmasına izin vermemiştir. Erkeğin yanında bile namaz kılamazlar, arkalarında kılmalılar. O namazda bulunan erkeğin duası kabul olmaz' dedi.
Afganistan'da İslam Ve Kadın: Afganistan'da kökten dinci hükümetin iktidara gelmesiyle birlikte Eylül 1992'de başkentin büyük parkında "İslam'a uygun davranışlarda bulunmadıkları için" toplu idamlar gerçekleştirildi. Bu tarihlerde Afganistan kadını da bütün haklarını kaybetti. Oy kullanma, devlet dairelerinde ve televizyon/radyolarda çalışma hakları ellerinden alındı. 1960'lı yıllarda mini etek giyen Afgan kadını tepeden tırnağa örtünmek zorunda bırakıldı. Hizb-i İslimi örgütü militanları batılı gibi giyinen kadınların üzerine asit atıyordu.
Afganistan bebek ölümlerinde birinci, kadın ölümlerinde ise ikinci sıradadır. Kadın ölümlerinin en büyük nedeni, kızların çocuk yaşta, daha hamileliğin yükünü kaldırabilecek kadar gelişmeden hamile kalmalarıdır. Regl olmaya başlayan kızlar hemen evlendirilmekte ve daha çocuk yaşta hamile kalmaktadırlar.
Afgan evlerinde erkeklerin bulunacağı odalarda el işi, dantel gibi kadın varlığını anımsatacak eşyalar bulundurulmaz. Afgan erkeği karısına evden çıkarken hoşça kal demez, nereye gittiğini ve ne zaman döneceğini söylemez.
İslamcı "Taleban" rejimi altındaki Afganistan'da tam anlamı ile "İslam Şeriatı" uygulanıyor. Bu uygulamanın Afgan kadınları üzerindeki etkisi ise, onları toplumda "tümüyle görünmez" kılmak.. Afgan kadınlar, "burka" ile baştan aşağı örtünmeden evden dışarı adım atamıyorlar. Sokağa çıkabilmeleri için, "burka" bile yeterli değil tek başına..Yiyecek, ilaç ve diğer güncel ihtiyaçlarını bile almak üzere sokağa çıkmaları gerektiğinde yanlarında mutlaka aileden bir erkeği "refakatçi" olarak almak zorunluluğu var.
"Burka" da kadınları tam koruyamıyor, İslam şeriatının zulmünden.. Nitekim bir su birikintisinden geçerken ıslanmamak için eteğini hafifçe kaldıran bir kadının "bacaklarını gösterdiği" gerekçesi ile iki Taleban tarafından dövülerek öldürülmesi dünya basınında yer almıştı.
Afganistan'da "Islamcıların iktidarı ile tüm eğitim kurumları kadınlar için yasaklanmıştır.
Uzun yıllar savaş gören bir ülke olan Afganistan'da "dul kalan" kadınların durumu bir diğer felakettir. Çalışmaları yasak olan kadınlar, hayatlarını idame ettirecek gelirden yoksundur.
Taleban, yüzde 70'i kadın olan öğretmenlerin evden çıkıp çalışmalarına da izin vermediğinden, çocukların eğitimi aksamaktadır. Halbuki, İslamcılar iktidara gelmeden önce, Kabil'de 150 bin kayıtlı öğrencinin yüzde 40'ı kız öğrencilerdi.
İslamcı yönetim, erkek doktorların, kadın hastalara; kadın doktorların erkek hastalara bakmasını da yasaklamıştır. Kadın sağlık elemanları da çalışırken "burka" giydiklerinden, işlerini yapmalarını çok zor olmaktadır.
İslam yönetimi, müzik dinlemeyi, şarkı söylemeyi, dansı, her türden oyun ve eğlenceyi yasaklamıştır. Çocuk oyunları, onları "Kuran eğitiminden" uzak tutacağı varsayımı ile yasaklanmıştır.
Erkeklere "sakal bırakmak" mecburiyeti getirilmiştir.
Hırsızlık yapanların el ve ayakları kesilmiş, zina yapanlar taşlanarak öldürülmüştür.
Fotoğraf çekmek de "şeytan işi" gerekçesi ile yasaklanmıştır. Diğer yasaklar da şunlardır: Oyuncaklar, terzilerdeki moda dergileri, kadınların makyaj yapması, kaş almak, saçlarını kısa kestirmek, renkli veya beyaz elbise giymek, mücevher takmak, ince çorap ve topuklu ayakkabı, ayak sesinin duyulması, yüksek sesle konuşmak ve gülmek ..
Türkiye Cumhuriyeti'nde kadınlarımız, 76 yıl önce şeriattan laikliğe geçilmezi ile neler kazandıklarının bilincindedirler. Bangladeş, Cezayir, Afganistan, Sudan, Yemen, Iran ve diğer İslam şeriatı ülkelerinde her gün görülen olaylar ve yönetim tarzı, laik devletin önemini anlatmaktadır.
(Prof.Dr Necla Arat'ın , Cumhuriyet'te, 25.05.99 tarihinde yayınlanan makalesinden ve Faik Bulut'un kitabından yararlanılmıştır)
Bangladeş: Bangladeş'lı kadınlara uygulanan baskı nedeniyle, kadınlar erkeklere uygun görülen islerin haricindeki islere yöneltilir. Yerel mollaların fetvaları ile hırsızların elleri kesilir, zina yapan kadınlar taslanır, kırsal kesimde erkekler doğum kontrolü yapan karılarını boşarlar. Kendi küçük isleri için banka kredisi alan kadınlara da iyi gözle bakılmaz, çünkü, "kadınların ekonomik özgürlük kazanmaları, erkeklerden daha üstün bir yer sağlayacağı için" istenmez. "Tanrı’nın planında bu yoktur" denir. Medrese öğrencileri, kız okullarını "kızların Batılılaşmasına neden oldukları için" yakmakta; geçerli kılınmaya çalışılan kurallara karsı çıkmaya cesaret eden kadınlar, şiddet ve ahlaki sansür ile karsılaşmaktadırlar.
Cezayir: Bu ülkede olanlar, uluslararası basında "uyanıkken kabus görmek" olarak tanımlanıyor. Her gün kadınlar kaçırılıyor, işkence görüyor, tecavüze uğruyor, sakatlanıyor ve kökten dinci silahlı grup tarafından öldürülüyor.
kadınlar salt "kadın" oldukları için hedef alınıyor ve tıpkı ortaçağda olduğu gibi, "kötülüğü" simgeledikleri düşünülüyor. (Bilinen silahlı gruplar arasında siviller içinde en tehlikelisi 'silahlı İslamcı Grup'. Diğer gruplar ise silahlı İslamcı Hareket ve Islami Kurtuluş Ordusu).
Cezayir'de kadınlar örtünmeye zorlanıyor. silahlı İslamcı Grup, örtünmeden dolasan bütün kadınları potansiyel askeri hedef olarak tanımlamaktadır. Bu tehdidi daha etkili kılmak için kökten dinciler, 17 ve 18 yasındaki iki liseli kızı otobüs beklerken öldürmüşlerdir. Tesettürlü bir kız arkadaşı ile sokakta yürüyen bir başka liseli kız da, yerel kökten dincilerce "örtünmesi" için uyarılmış, ama örtünmeyi reddedince öldürülmüştür.
Üniversitelerdeki kadın öğretim üyeleri, can güvenliği nedeniyle görevlerinden ayrılmışlar, ve Cezayir dışına çıktıktan sonra, Cezayir'in her yerinde duvar yazılarında su sloganın islediğini söylemişlerdir:"Cilbab (tepeden tırnağa kapalı elbise) giyen kadınlar, Tanrı sizi kutsasın; hicap (başörtüsü) takan kadınlar; Tanrı size doğru yolu göstersin. Ve siz, kendilerini teshir eden kadınlar, kursunlar sizin için.."
Cezayir'de bu baskı nedeniyle çok sayıda kız ve kadın örtünmeye başlamışlardır. Bu konuda 22 yasındaki bir kız duygularını açıklarken şunları demiştir:"Hiçbirimiz örtünmeyi istemiyoruz. Ama korku, düşüncelerimizden ve özgür olma isteğimizden daha güçlü, korku bizi her taraftan kuşatıyor. Anne-babamız, erkek kardeşlerimiz hep bir ağızdan, 'Yasamak istiyorsan örtün!' diyorlar." (Kaynak: Cumhuriyet, 20.05.1999, Prof.Dr.Necla Arat'ın makalesi)
Iran: İran'da hicap-çarşaf giymek zorunludur. Örtünmemiş kadına esnafın satış yapması yasaktır. Caddelerde "Hicap giymeyen kadın fahişedir" ya da "Karısı hicap giymeyen erkek, erkek değildir" türünden ibareler yazılıdır. Hicap ya da çarşafsız gezmenin cezası 12 ay hapis veya kırbaçlanmaktır. Eğer kırbaç cezası para cezasına çevrilmek istenirse karşılığı 10.000 tümendir. Ortalama 80 kırbaç cezasının karşılığı bir çalışanın 6 aylık kazancına eşittir.
Kadını cezalandırmak için birçok neden vardır. Mantodaki iri bir düğme, mantonun altın ya da gümüş renginde olması, yırtmaç boyu, çıplak ayak veya ince çorap, oje sürmek...vb. birçok nedenden ötürü kadın cezalandırılabilir. Bunlar yazıya dökülmemiş olduğu için de kadının cezalandırılmasında büyük bir keyfilik hakimdir.
Kadınlar kocasından izin almadan sokağa çıkamaz, babalarının cenazesine bile gidemez. Yolda veya araba içinde bir arada görülen çiftler baba-kız, karı-koca, abla-kardeş olduklarını kanıtlayamazlarsa zina yapmaktan tutuklanırlar.
Erkek ve kızlar bir parti/ev toplantısında bir arada yakalanırlarsa hemen evlendirilirler. Erkekler şort giydiği için kadınların futbol gibi spor karşılaşmalarını izlemeleri yasaktır. İran'da üst düzey hiçbir yönetim kadrosunda kadın yoktur.
Kadınlar çarşaf giymek zorundalar. Bu ülkede, "muta nikahı" (Kendilerinden istifade ettiğiniz kadınların takdir olunan ücretlerini veriniz.” (K. 4/24) denilen bir imam nikahı ile erkekler ile kadınlar para karşılığında "saatlik" surelerle "evlenebiliyorlar"..
Sabah Gazetesinin 22.05.2000 tarihli nüshasında İranlı kadınlarla ilgili şu haber yayınlandı:
"Hayvan kadar değerimiz yok"
ABC televizyonu İranlı kadınların feryadını yayınladı: İnsan hayvanını bile kırbaçlamaz. Ama bizi kırbaçlıyorlar
İranlı bir grup kadın Amerikan ABC televizyonunun programına katılarak İran'da kadının ve gençliğin durumunu anlattı. Bu program yüzünden mollalar tarafından soruşturmaya uğrayacaklarını, belki işkence görecek ve kırbaç cezasına çarptırılacaklarını bile bile ABC'ye konuşmayı kabul ettiler. Mollaların zulmünün artık onları korkutmadığını söylüyorlar. Yakında ülkede yeni bir devrim olacağına inanıyor ve "Artık susmayacağız" diyorlar.
Nightline (Gece hattı) programı muhabiri Ted Koppel ile sokak röportajı yapan 4 İranlı kadın, sokakta, okulda, erkeklerle ilişkilerinde ve işte hep saklanmak zorunda kaldıklarını belirttiler. İçlerinden biri sokakta bir erkekle görüldüğünde başına gelenleri şöyle anlattı: "Bir erkekle görülürsem bana ve ona ayrı ayrı kim olduğunu sorarlar. Cevaplar birbirini tutmazsa ve kardeşim ya da kocam değilse ikimizi de alıp götürürler..."
En kötüsü ise gizli ev partilerinde yakalanmak. Erkeklerin ve kadınların birlikte olabildiği bu partiler Devrim Muhafızları tarafından sık sık baskına uğruyor. Katılanlar mahkemeye sevk ediliyorlar. Partilerde yakalanmanın cezası 30 kırbaç.
Ortaçağ gelenekleri:
Kadınlar kırbaç cezasına büyük tepki gösteriyor. "İnsan bunu hayvanına bile yapmaz. Değerimiz hayvandan bile düşük" diyorlar. Partide yakalananlar bekaret kontrolünden geçiriliyor. Bakire olmayanlar birlikte oldukları erkekle zorla evlendiriliyor. Genç İran kadınlarına göre tüm bu uygulamalar İran'ın hâlâ Ortaçağ gelenekleriyle yönetildiğini gösteriyor. İran dışındaki hayatı gördükleri zaman oradaki kadınlar gibi yaşama heveslerini "Başka ülkelerdeki kadınların yaşamlarını konuşmalarını, giyinişlerini görüyorum. Ben de aynı şeyleri yapmayı istiyorum. Ama yapamıyorum ve utanç duyuyorum" diye dile getiriyorlar."
Bir öpücüğe 74 kırbaç
Hürriyet Gazetesi’nde 25.04.2003 günü yayınlanan habere göre, İran'ın önde gelen aktrislerinden Gevher Hayrandiş, bir ödül töreninde genç bir yönetmeni alnından öptüğü gerekçesiyle 74 kırbaç cezasına çarptırıldı, ancak halktan özür dilediği için cezası tecil edildi.
İran Daily Gazetesi'nin haberine göre, 50'li yaşlardaki saygın film ve televizyon aktrisi Gevher Hayrandiş, geçen eylül ayında Yezd kentinde bir festivalde 20 yaşlarındaki Ali Zamani'ye en iyi yönetmen ödülünü verirken elini sıktı ve alnından öptü. Ali Zamani, ünlü aktrisin geçen yıl ölen aktör kocasının öğrencisiydi ve bir anne şefkatiyle başarısının tebrik edildiğini duyurdu.
Kadın-erkek yakınlığının ve toplum içinde öpüşmenin tabu olduğu İran'da bu öpücükle yer yerinden oynadı ve Yezd kentindeki dini liderler sokaklara dökülüp aktrise lanetler yağdırdılar. Protestolarla yetinmeyenler ünlü aktrisi mahkemeye verdiler. Mahkeme, Hayrandiş'e 74 kırbaç cezası verdi. Gevher Hayrandiş, ‘‘Herhangi bir suç işlediysem özür dilerim. Ben anne şevkatiyle öptüm’’ dedi ve bu özrü sayesinde ‘‘şimdilik’’ kaydıyla kırbaç cezasından kurtuldu. Mahkeme, benzer bir suçu ikinci kez işlemesi halinde Gevher Hayrandiş'i derhal 74 kırbaç atılmasını onaylayacak.
Hayrandiş mahkemenin kararını protesto edip etmeyeceğini açıklamadı. Ancak sanat çevreleri böyle bir kararın İran'ın uluslararası alandaki pozitif imajına darbe vuracağı uyarısında bulundular. Film yapımcısı Kioumars Pourahmad, ‘‘Saçma ve iğrenç. Hayrandiş hálá yas tutuyor ve ölen eşinin öğrencisi Ali Zamani oğlu gibidir. Bu tür kararlar sadece nefret yaratır’’ yorumunu getirdi.
İran'da kadınlar üzerine uygulanan baskıyı, insanlıkdışı cezalaları görmek için burayı tıklayınız. Bir kadının ağzından İran'da İslam adına özgürlüklerin yokedilişini ve günlük hayatın nasıl bir işkenceye döndüğünü öğrenmek için de burayı tıklayınız.
Yemen
Kadinlar erkeklerle yüz yüze gelse bile el sikismalari yasak. Carsaf giyip, pece takiyorlar.
Katar
Kadinlar secimde aday olsalar bile, erkeklerin bulunduğu ortamda bulunmaları yasak. Miting ve TV'de yüzlerini göstermeleri yasak, sadece telefonla oy isteyebiliyorlar.
Suudi Arabistan
Çarşafsız sokağa çıkmak yasak. Nüfus cüzdanları yoktur, isimleri babaları veya kocalarının kimliklerinde yazılıdır.
Peçe takmamak, sokakta tek başına yürümek, üniversiteye gitmek, koşmak, sıçramak, araba sürmek kadınlara yasak. Arabanın ön koltuğunda bile oturamazlar. 1990'da kadınların araba kullanma hakkı için yaptığı gösteriler ülkede büyük yankı yaptı. Kadın göstericiler tutuklandı ve kocalarından "bir daha böyle bir gösteri yapmayacaklarına" dair teminat alındıktan sonra serbest bırakıldılar.
Kadın, kocasının refakati olmadan yurt dışına çıkamaz. Halka açık yerlerde yüzemez, hiçbir toplulukta erkeklerle bir arada bulunamaz. Kadınlar bilinçli olarak cahil yetiştirilirler. Tek yaptıkları alışveriş ve evde oturmaktır. Bayan öğretim görevlilerinin sayısı çok azdır. Erkek profesörler üniversitedeki kız öğrencilere monitör aracılığıyla ders verir.
Suudi Arabistan'da 15 kız öğrencinin "tesettür" uğruna diri diri yanmasına neden olundu:
Hürriyet Gazetesi'nde 17 Mart 2002 tarihinde yayınlanan haberde, yanan ortaokul binasından kaçan 15 kız öğrenci, Suudi din polisi tarafından ‘Kıyafetiniz sokağa çıkmaya uygun değil’ gerekçesiyle engellendi. Pazartesi yaşanan olayda başörtüsüz olduğu için kızlar, diri diri can verdi.
Suudi Arabistan'ın Mekke Kenti'nde geçen Pazartesi sabahı, bir okulda çıkan yangından kaçmaya çalışan 15 kız öğrenci ‘Namahrem Vahşeti’ne kurban gitti. Din polisi (mutavva), türbanları ve çarşafları olmayan genç kızların alevler içindeki binadan çıkışına izin vermedi.
Elektrik kontağından çıktığı sanılan alevler bir anda üç katlı ortaokul binasını sardı.
Öğrenciler, can havliyle kendilerini dışarı atmak istedi. Ancak genç kızlar kapıya koştuklarında din polisleriyle burun buruna geldi. Din polisleri, İslami kurallara göre giyinmedikleri, türban ve çarşafları olmadığı için kızların çıkmasına izin vermedi.
Din polisleri, yangını söndürmeye çalışan itfaiye ekiplerinin binaya girmelerine de ‘‘Namahrem’’ gerekçesiyle, izin vermedi ve ‘‘Onlara yaklaşmak günahtır’’ diye uyardı. Bir görevli El-İktisadiye Gazetesi'ne yaşananları şöyle anlattı:
‘‘Kızlar dışarı çıkmak istiyor, çarşafları olmadığı için dayak yiyorlardı. Durumun çok kritik olduğunu ve bu tür davranışın yeri olmadığını söyledik. Ama bizlere bağırdılar ve kapıdan ayrılmayı reddettiler.’’
Acılı bir baba da ‘‘Bekçi kapıyı açmayı bile reddetti. Polis durdurmasaydı kızlar kurtarılabilirdi’’ diye yakındı.
Netice'de Allah-varsa eğer- İslamiyet dini uğruna bu vahşete müsaade etmiş oldu. Eğer Allah yoksa, bu sefer Suudi'ler Muhammed'in kurduğu İslamiyet adına bir vahşet daha yapmış oldular.
Hürriyet, 07.05.02 - Suudi Arabistan'da kara çarşaf operasyonu
Suudi Arabistan'da kadınların giymek zorunda olduğu, başlarından ayak parmaklarına kadar örten kara çarşaflardan 82 bini, yetkililer tarafından ‘‘çok süslü ya da vücut hatlarını fark ettirebilecek’’ şekilde bulunduğu için toplatıldı. Ticaret Bakanlığı, başkent Riyad ve Cidde'de yapılan denetimler sonucu, şeriat yasalarına tam uymadığı belirlenen, fabrika ve dükkanlardaki 82 bin kara çarşafa el koydu. El konulan kara çarşaflar istenildiği kadar sade, ışık geçirmez ve bol değildi. (Bu haberi, başlarına türban takmakla islamiyete uygun giyindiklerini sanan türbancı hanımlara ithaf ediyorum. İslamiyet en doğru şekilde Arabistan'da yaşandığına göre, Arap kadınları ve erkekleri en gerçek Müslümanlardır. Çünkü, peygamberleri Arap, Kuran'ın orijinal dili Arapça olup, Kuran ayetleri ve hadisleri Arapların yanlış ve eksik yorumlaması gibi bir şey söz konusu olamaz.)
Birleşik Arap Emirlikleri
Çok kadınla evlilik, haber vermeden kadını boşama, dışarıdan getirilen kadınları metres tutma gibi durumlar yaygındır. İslamcılar çok kadınla evliliği teşvik ediyorlar. Birden fazla kadın alan erkeğe 10.000$ kadar para yardımı yapılıyor. Erkek doktorlara ev yapmaları için 200-300 bin dolar yardım yapılırken kadın doktorlara yardım yapılmıyor.
Kuveyt
Kadın her bakımdan ikinci sınıf muamelesi görüyor. Fakat erkeklerle birlikte çalışabilme özgürlükleri var. İslamcı örgütler kadınları örtünmeleri için zorluyor. Kuveytli kızların % 60'ı örtünüyor. Örtünmeyenler üzerinde de büyük baskı var. Tıp fakültesinin bombalanması gibi eylemler yapılıyor.
Ürdün
"Kadını dövmek onun onurunu incitmez, çünkü kadın doğuştan onursuzdur" kuralı benimseniyor. Örtünen her kadına ayda 22 dolar kadar para ödeniyor. Her evde 5-6 kadın olduğu için aylık gelir 130 dolara kadar çıkıyor. 1990'lı yıllarda karma eğitim kaldırıldı. Kız öğrencilerin şort giymeleri ve gösteri yapmaları yasaklandı. Görücü usulünü eleştiren bir film gösterilirken sis bombası atıldı, kadın sığınma kampı bombalandı. Ülkede bekaret çok önemlidir. Bekaret zarının tamir masrafı yaklaşık 300 $. Bu durum ülke genelinde oldukça yaygındır.
Mısır
"Kadının cenneti, kocasının ayakları altındadır" düşüncesi hakim. Kökten dinciler kadının eve kapanması için yoğun çaba sarf ediyor. Devlet çok yoksul olduğu için Müslüman Kardeşler Örgütü büyük bir etkinliğe sahip. Evsizlere ev bulmaktan hastalara doktor temin etmeye kadar birçok yardım kampanyasıyla halkı İslam'a ve kadınları örtünmeye teşvik ediyor. Bütün sinema ve ses sanatçıları büyük rüşvetler karşılığında örtündü. Böylece "Sanatçılar İslam'a döndü" kampanyası yapıldı. Bu kadınların örtülü fotoğrafları sokaklara asılarak kadınlar örtünmeye teşvik edildi. 1950'li yıllarda üniversitelerde tek bir kız bile türbanlı/peçeli değilken bu rakam 1970'lerde %30'a çıktı ve hala yükseliyor. Örtünmeyen kızlar tecavüze uğruyor ya da tehdit ediliyor.
Erkeğin kuma getirmesi durumunda kadın bu ikinci evliliğin kendisine zarar verdiğini kanıtlamak zorundadır. Kocası tarafından boşanan kadın hem evini hem de çocuklarını kaybeder. Kadına "boşama" hakkı, 2000 yılının Mart ayında tanınmıştır.
Mısırlı İslamcılar kadın otobüste koltuğundan kalktığı zaman 10 dakika kadar o koltuğa oturmuyorlardı. Kadının bıraktığı sıcaklık bile şeytani olarak nitelendiriliyordu. Kadın hakları savunucusu Dr. Neval el Saadawi 1992 yılkında saldırıya uğradı. Hala korumalar eşliğinde geziyor.
Nijerya
Hürriyet, 08.05.02 - Nişanlısıyla birlikte olan kadına 100 kırbaç Nijerya'da nişanlısıyla girdiği ilişki sonrasında hamile kalan bir genç kadın, evlilik dışı ilişki yüzünden 100 kırbaç cezasına çarptırıldı. 4 aylık hamile Adama Yunusa'nın (19) cezası doğum yaptıktan 4 ay infaz edilecek.
Nişanlısı İsa Katagüm ile birlikte olan Adama Yunusa'nın cezasını temyiz etmesi bekleniyor. Nijerya'da şeriat yasaları uygulanıyor. Safiye Hüseyni isimli 33 yaşındaki bir kadın, zina yüzünden recm cezasına çarptırılmıştı. Uluslararası baskının ardından Safiye Hüseyni idamdan kurtulmuştu.
Bir recm cezası daha:
AFP muhabirinin resmi makamlardan aldığı bilgiye göre, kuzeydeki Katsina eyaletinde Emine Laval adlı kadın, boşandıktan sonra çocuk dünyaya getirdiğini itiraf edince taşlanarak ölüm cezasına çarptırıldı. Recm cezası, Bakori kentindeki şer'i mahkeme tarafından geçen cuma verildi. Tüm dünya bu insanlıkdışı islami uygulamaya karşı tepkilerini dile getiriyor. (Kaynak: Gazeteler, 23.03.2002) (Osmanlı'da recm bir kez uygulanmıştı)
Pakistan
Pakistan, islam şeriatının ezmekte olduğu ülkelerden birisidir. Bu ülkede 15-40 yaş arasında ölen kadınların oranı % 75'dir. Ölümlerin büyük kısmı doğum sırasında gerçekleşir. Çünkü Pakistanlı kadınların % 97'si kansızlık hastalığına sahiptir.
Pakistan'da tecavüze uğrayan kadın zina yapmış sayılır. Şikayet için karakola giderse "kötü ahlaklı kadın" damgası yer. Ayrıca polisler tarafından da tecavüze uğrama riski vardır. Dava mahkemeye giderse ya erkek haklı bulunur, ya da dava sürüncemede bırakılır. Üstelik kadının "fahişelik" suçlamasıyla cezaevine konulması da mümkündür. Pakistan'da hapishanelerdeki kadın mahkumların %75'i "zina" ile suçlanmaktadır. 1980'lerde Ziya Ül Hakk'ın şeriat yasalarını ilan etmesinden sonra tecavüz suçunda büyük bir artış meydana gelmiştir. Ziya Ül Hakk'ın danışmanı Dr İsrar Ahmet, bir televizyon konuşmasında "İslam toplumu yaratılana kadar hiç kimse tecavüz suçundan hüküm giyemez" şeklinde bir açıklama yaparak bu suçların artmasında etken oldu.
Eve kapatılan Pakistanlı kadınlarda güneş yüzü görmemekten kaynaklanan "osteomalasya" adı verilen bir çeşit kemik erimesi hastalığı çok sık görülür. Bu hastalık tüm Müslüman ülkelerde görülmüştür. 1980'de bir mollanın kışkırttığı kalabalık, babası belli olmayan bir bebeği taşlayarak öldürmüştür.
1991'de Benazir Butto'nun mollalara verdiği tavizler kadının durumunu daha da kötü hale getirmiştir. Peçeli bir kadınla erkeğin karşılıklı çay içtiği bir reklam bile dine aykırı olduğu gerekçesiyle yasaklanmıştır. Aynı şekilde "İslam'da dans etmek haramdır" gerekçesiyle şekerlerin dans ettiği bir şeker reklamı yasaklanmıştır.
Pakistan'da Kuran'la evlendirilen kadınlar vardır. Mülkiyetin bölünmemesi için yapılan bu uygulama ile Kuran'la evlenen kadın bir daha erkek yüzü göremez, evden bile çıkamaz. yılkında saldırıya uğradı. Hala korumalar eşliğinde geziyor.
Ve, Hürriyet Gazetesinde23.05.2000 tarihinde yayınlanan bir haber :
Pakistan’da kadınlara gülmek yasak, tecavüz caiz
Müşerref’ten dincilere taviz
Askeri yönetimin göz yumduğu aşırı dinciler,
Pakistan'ı da Afganistan'a çevirme yolunda. Son olarak İslamabat polisi genç kız
ve kadınların sokakta gülmesine yasak getirdi. Emniyet müdürüne göre, kadınlar
böylece suça neden olmayacak. Pakistan'da tecavüze uğrayan kadınlar, ‘gönül
rızasıyla birlikte
oldu’ diye suçlanıp hapsediliyor.
YAKIN tarihe kadar Türkiye'yi örnek alan Pakistan, her geçen gün biraz daha aşırı dincilerin hakimiyetine giriyor. Afganistan'da Taliban hareketinin doğmasını sağlayan Pakistan, şimdi aynı hareketin ülke içindeki etkisine seyirci. En son olarak başkent İslamabat'ın Emniyet Müdürü, genç kız ve kadınların evleri dışında yüksek sesle gülmesine yasak getirdi.
Emniyet Müdürü Nasır Durrani, kadınların tamamen örtünmesini, yüzlerini erkeklerden saklamasını ve evlerinin dışında yüksek sesle gülmemesini istedi. Nasır Durani, böylece kadınların suçlulardan korunacağını savundu.
Kadınların bu kuralların dışındaki davranışlarının tahrik nedeni olduğunu öne süren Emniyet Müdürü, kadınların özellikle market, park ya da kamuya açık yerlerde kapanmasını istedi. Kadınların giyim kuşamlarına daha dikkat etmesi gerektiğini belirten Emniyet Müdürü, kadın silüetinin tahrik ettiğini de sözlerine ekledi.
Bu arada, özellikle ülkenin Afganistan'la sınır kuzey ve batı bölgelerinde Taliban felsefesinin hakim olduğu belirtiliyor.
Namus Katliamı
General Pervez Müşerref liderliğindeki askeri yönetimin aşırı dinci etkinliğine göz yumduğu da gelen haberler arasında.
Pakistan'da tecavüz olayları da çok yaygın. İnsan hakları kuruluşları tecavüze uğrayan binlerce kadının hapiste olduğuna dikkat çekiyor. Çünkü, tecavüz sanığı erkekler, kurbanlarının kendileriyle gönül rızasıyla birlikte olduğunu savunuyor.
Pakistan yasalarına göre, evlilik dışı ilişki suç kabul ediliyor ve sadece kadın hapsediliyor. Bu nedenle tecavüze uğrayıp da şikayette bulunan kadınların çoğu hapiste. Böylece binlerce tecavüz suçlusu da kadınlar şikayet edemediği için cezasız kalıyor.
Yine insan hakları kuruluşlarının hazırladığı raporlara göre, her yıl ortalama bin kadın ‘namus cinayetine’ kurban gidiyor. Bırakın tecavüze uğramayı ya da evlilik dışı ilişkiye girmeyi, sokakta yabancı bir erkekle dolaşan kadınlar bile aile yakınları tarafından ‘namuslarını kirlettiği’ iddiasıyla öldürülüyor. Pakistan yasaları, cinayetin ‘namus’ nedeniyle işlenmesi halinde ceza indirimi yapıyor.
xx
19. DUA, HER DERDE DEVA
+
İSLAMİYET'TE İŞLERİNİZİN HALLOLMASI, GÜNAHLARIN AFFOLMASI GİBİ MENFAATLERİNİZ İÇİN OKUNMASI GEREKEN DUALAR:
Aşağıda İslamiyet Gerçekleri adlı siteden aldığım dua örneklerini sunuyorum.
Adı geçen siteyi hazırlayanlara teşekkürü bir borç biliyorum:
“İslam anlayışına göre bir Müslüman’ın kendisi ya da bir başkasının işine çözüm getirmek için; akıl yürütmesine, çalışıp çabalamasına hiç de gerek yoktur. Ancak bunun birkaç koşulu varır. Önce aptesli olacaksın. İkincisi Allah’a dua ederken hulusi (temiz) kalp ile yapacaksın. Asıl önemlisi dua sayısını eksiksiz tamamlayacaksın. Bu koşulları yerine getirdiğin takdirde bütün isteklerin yerine gelir.
Aşağıda okuyacağınız tüm dua şekilleri ve tüm tavsiyeler, El'Hacc Hattat Hafız, Yusuf Tavaslı, Emekli İmam Hatip'in yazdığı Yasin-i Şerifli ve Resimli Namaz Hocası adlı kitaptan alınmıştır.
Bu kitap, kitapçılarda satılıyor. Bu kitabı okuyan ve mantığını kullanamayan kişilerin akıllarının nasıl karışacağını, İslamiyet’in şahsiyetsiz bir esiri olacağını tahmin etmek güç değil..
Görüldüğü gibi, İslam dini, kişiye günde defalarca dua etmeyi öneriyor. İslamiyet, kişileri dua ile uyutmayı hedefliyor. Düşünmek, yorum yapmak, zorluklar karşısında mücadele etmek yok.. Bir problemle karşılaşınca dua et, defalarca dua et.. Eğer Allah isterse kabul eder, istemezse kabul etmez..
Dua et, durmadan dua et.. başka bir şeye vakti kalmaz kişinin dua etmekten.. Sabahları şu kadar kez, akşamları bu kadar kez şu duayı et.. 4444 kez şu duayı etmekten, yüz kez bu duayı etmeye kadar.. Çalışmaya, üretmeye vakit mi kalır?
Bu yüzdendir ki, İslam dinine inanan toplumlar arasında, bir tanesi bile ileri gitmiş değildir. Dünyanın en geri ülkeleri arasında İslam ülkeleri başta gelir. İleri gitmiş ülkeler arasında bir tek İslam ülkesi bile yoktur.
İmam, hacı, hoca.. Bu kişiler, adı ne olursa olsun, sıfatı ne olursa, okur-yazar olmayan ve Kuran'ı bir kez bile okumamış olmasına rağmen, hasbelkader "Müslüman" ana-baba'dan olan ve doğal olarak kendisine "Müslüman" diyen kişileri böylece uyutuyorlar. Cahil inananların başında, onlara karşı bir "otorite" oluyorlar. İslamiyet, bu sömürüye son derece açık bir dindir.. "Peygamber efendimiz şunu dedi..", "Allah bunu emretti.." diye başlayan emirlerle insanlar İslam dininin esiri oluyorlar.
Aklını çalıştıran herhangi biri “Çalışıp çabalamadan işler çözümlenecekse çalışmaya, okumaya, öğrenmeye ne gerek var. Böyle beleşçilik mi olur?” olur dense, toplumdan dışlanması işten bile değildir. Eğer dua ile, inşallah ve maşallah ile işler hallolsa idi bu gün İslam ülkeleri dünyanın en ileri, en kalkınmış ülkeleri olurdu.
Okuyan, düşünen ve bilgilenen insanlar çoğaldıkça, din masalı da sona erecektir.
+
DUA 1
ÇOK ÖNEMLİ BİR İŞİNİN VEYA ÖNEMLİ BİR DİLEĞİNİN GERÇEKLEŞMESİNİ, YA DA ÜZERİNDE DEVAM EDİP DURAN BÜYÜK BİR BELANIN ÜZERİNDEN ÇEKİLİP GİTMESİ İÇİN
4444 KERE OKUNACAK BİR DUA:
Salât-ı Tefriciye - Salât-ı Nariye
"Allâhümme salli salâten kâmilaten ve sellim selâmen tâmmen alâ seyyidinâ Muhammedinillezi tenhallü bihil'ukadü, ve tenfericü bihil'kürabü, vetükdâ bihil'havâicü, ve tünâlü bihir'regâibü, ve hüsnül'havâtimi, ve yüsteskal'ğamâmü bivechihil'ke'imi ve alâ âlihi ve sahbihî fî külli lemhatin ve nefesin biaded-i külli mâlûmin lek."
İmamı Kurtubî Hazretleri şöyle demiş:
"Bir kimse, çok önemli bir işinin veya önemli bir dileğinin gerçekleşmesini, ya da üzerinde devam edip duran büyük bir belanın üzerinden çekilip gitmesi (kalkması) için, "Salât-ı Tefriciye"yi 4444 defa okuyup, bu mübârek Saâtü Selâm ile Yüce Peygamberimizi vesile edinse, hiç şüphe ve tereddüt yoktur ki, Yüce Allah, o kulunun istek ve muradının olması için hayırlı bir kapı açar, hayırlı bir sebep yaratır ve ona muradını verir ."
(Bakın, bunu başaran zaten matematik profesörü olur.. 4444 sayısı önemlidir. Diyelim ki, şaşırıp 4443 kere okudunuz. Olmadı.. sayıdan emin olmak için, tekrar baştan başlayıp okumak en iyisi.. Ben, duayı okurken, sayıda yanlış yapmayasınız diye bir "sayıcı" tutmanızı öneriyorum.. Sevabına yardımcı olur.. O da duasını okurken, siz onun sayıcısı olursunuz.. Kolay gelsin..)
+
20. GÜNAH ve DUA
Tanrı ve din bilgisi olmayan insan aşağıdaki dualara inanırsa günah işlemekten korkmayacak. Çünkü okuyacağı bu dualar sayesinde işlediği günahlardan kurtulacaktır.
Kaldı ki bu duaları okumaya bile gerek yoktur. Çünkü ölürken salavat getirirse bütün günahlarından kurtularak doğru Cennete gidecektir.
Bu inanış nedeniyle kendisine inme inen babaannemin dili de tutulduğu için ölünceye değin “lâ lâ” demiş; ama, “salavat getirmeye dili dönmemiştir... Benim zavallı baba annem bağışlanacağı düşüncesiyle son nefesinde salavat getirmeye çalışıyordu.
Oysa işlenen günah mermer taşa kazınmış gibi insanın ruhuna kazınır ve ölünceye kadar belleğinden gitmez ve kendisini rahatsız eder. Sen elin kızına tecavüz edeceksin; okuduğun dua sayesinde Allah da seni bağışlayacak... Oh ne güzel! Böyle Allah olur mu? O kız, Cehennemde seninle yüz yüze geldiğinde, yüzüne tükürmez mi?
Bağışlanacağı düşüncesiyle günah işleyen insandan daha kötüsü olamaz. Böle bir insanı; değil peygamber, peygamberler, Allah gelse bile bağışlayamaz...
11.10.2005 BB
+
ŞİMDİ BAĞIŞLANACAĞI DÜŞÜNCESİYLE İNSANA YAPMASI SÖYLENEN DUALARA BİR GÖZ ATALIM. Ancak şu kurallara dikkat edilecek: Hulusi kalple okunacak. Allah’a tam manasıyla inanıp teslim olacak ve asıl önemlisi sayılar eksiksiz olacak. Yoksa duanız kabul edilmeyecek ve günahız bağışlanmayacaktır.
Aşağıda okuyacağınız tüm dua şekilleri ve tüm tavsiyeler, El'Hacc Hattat Hafız, Yusuf Tavaslı, Emekli İmam Hatip'in yazdığı Yasin-i Şerifli ve Resimli Namaz Hocası adlı kitaptan alınmıştır.
DUA 2
Salâten Tüncîna - Salât-i Münciye
"Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âl-i seyyidinâ Muhammedin salâten tüncînâ min cemîil'ehvâli vel'âfât. Ve takdîlenâ bihâ cemîal'hâcât. Ve tütahhirüna, bihâ min cemîis'seyyiât. Ve terfeunâ bihâ âledderacât. Ve tübelliğunâ bihâ eksal'ğâyât, min cemî'lilhayrâti ve bâdel'memât. Hasbünallâhü ve nîmel vekîl, nîmel'mevlâ ve nîmen'nasîr."
Her namazdan sonra okunmalı ve ayrıca hergün 3 defa okumayı âdet (alışkanlık) edinmelidir. Hele hele manasını birkaç kere okumalı ve aklımıza almalı ve ona göre kıymetini bilmelidir.
DUA 3
Bütün peygamberler şefaat edecek
"Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve Âdeme ve Nûhin ve İbrâhime ve Mûsa ve İsâ ve mâ beynehüm minen'nebiyyîne vel'mürselîn. Salevâtüllâhi veselâmühû aleyhim ecmeîn."
Muhammed'in 6 yaşında iken evlendiği, 3 sene sonra 9 yaşında iken gerdeğe girdiği en küçük karısı Ayşe rivayet etmiş ki: "Bir kimse bu Salevât-i Şerîfe'yi yaymadan önce okursa, o kimseye bütün peygamberler şefaat edeceklerdir."
(Kimi âllameler 9 yaşında iken değil de 11 yaşında, 13 yaşında, 16 yaşında evlenmiştir derler. Oysa sahih kaynaklar ve hadis kitapları 9 yaşında evlendiğinde hem fikirdirler. BB)
DUA 4
Yüz kere okununca günahları affettiren kelimeler
"Allâhü ekber, ve Sübhânallahî velhamdü lillâh ve lâ illallâhü vahdehü lâ şerîke leh, velâ havle velâ kuvvete illâ billAhil'aliyyil'azıym."
İmam-ı Ahmet'in rivayetine göre Muhammed şöyle demiş: "Bu kelimeler güzel kelimelerdir. Kim bu güzel kelimeleri her namazın sonunda yüz kere söylerse, deniz dalgalarının meydana getirdiği köpükler kadar da günahı olsa affolur. Bütün günahları silinip ve bağışlanmış olur.”
(Duayı okurken sayıda yanlış yapmayınız.. 99 kez okununca dua kabul olmaz anlaşılan.. Yüzden fazla okursanız, gelecek günahlarınızın affı için avans almış oluyorsunuz..)
DUA 5
Üç kere okuyunca günahları affetiren dua
"Estağfirullahellez'i lâ ilâhe illâ hû, el'Hayyel'Kayyume ve etûbü ileyh."
Enes'in rivayetine göre Muhammed şöyle demiş: "Her kim, Cuma günü sabah namazının sünnetinden sonra (farzından önce) üç kere bu duayı okursa, deniz köpüğü kadar bile günahı çok olsa, Allah günahlarını affeder."
(Bu dua, yukarıdaki sözlerden daha verimli.. Yüz kere yerine, üç kere ile iş tamam.. Ancak, Cuma gününü beklemek lazım..)
DUA 6
Bağışlanmak için her gün yüz kere okunacak dua
Buhari ve Müslim'in rivayetine göre Muhammed şöyle demiş: "Her kim her gün yüz kere "Süphânallâhi ve bihamdihi" duasını (tespih ve zikrini) okursa, günahları deniz köpüğü kadar olsa bağışlanır.
(Bu da bir başka dua.. Sayısı her gün yüz kere.. Yok, yok, en iyisi üç kere okunacak dua.. Hem sayısı daha az, hem de yaptığı iş aynı..)
Bitmedi, sürecek... (15.10.2005)
x
21. “GOL ATILINCA SARILANIN YÜZÜNE TÜKÜRÜN”
FIFA kurallarını İslam’a aykırı bulan Suudi Arabistanlı Şeyh, bir fetva ile 15 maddelik yeni futbol kurallarını açıkladı.
İşte Suudi Arabistanlı Şeyh Abdullah El Najiri’nin futbol kurallarından bazıları:
1. Saha çizgileri ve hakem yok.
2. Kırmızı kart ve sarı kart yok.
3. Forma yerine normal giysiler ya da pijama giyilecek.
4. Gol attıktan sonra sarılmak isteyenlerin yüzüne tükürülecek.
5. Futbol yalnızca Allah’a hizmet ve vücudunu cihada hazırlamak için oynanacak.
6. Futbol zaman geçirmek ya da eğlencelik bir oyun değildir.
Bu fetva Suudi Arabistan’da çok destek buldu. Fetvaya uyan bazı futbolcular Yahudi ve Hıristiyan futbolu taklit edildiği gerekçesiyle kulüplerinden ayrıldı.
FIFA kurallarının kafirlerin eseri olduğunu ileri süren bazıları ise İslam’ın dünya futboluna hizmet edecek yeni kurallar koymasını gerektiğini ileri sürüyor.
Fetvaya göre faul yapılması halinde şeriat kuralların gereğince ceza veriliyor. Örneğin rakibini yumruklayan El İttihad Kulübünün oyuncusu şeriat mahkemesince 20 kırbaç ve 20 gün hapisle cezalandırıldı. (Milliyet, 1.11.2005)
Bu saçmaları okuyan Türk yurttaşı bir yurttaş bu saçmalara gülmeden ödemiyor. Çünkü Türklerin inandığı İslam idealleştirilmiş olan kurmaca bir İslam.
Gerçek İslam’da Hulle var, Recm var, hırsızın elini kesme var, devlete ve dine karşı edenin çaprazlama elini ayağını kesmek var, Yahudi ve Hıristiyanlara düşmanlık var ve bütün insanlık “Hak din İslam’ı kabul edinceye kadar kafirle savaşmak” var, fey var, ganimet var, köle var, cariye var. Var oğlu var...
Kadını dövme var, dörde kadar alma var. Mirasta kadına erkek kardeşinin yarısını alma var, tanıklıkta iki kadının bir erkeğe eşit olması var. Var oğlu var. Bunların hiç biri aklı başında gerçekten Atatürkçü ve laik olan bir yurttaş taraından Allah’ın emri olarak kabul edilmez.
Dediğim gibi halkımızın bildiği İslam bazı kurallarını yinelediğim İslam değil; atalarından, babalarından gördüğü geleneksel ve kurmaca bir İslam’dır. Bu dindi barış var, sevgi var, sevgi şefkat, yardımlaşma var. Kimsenin inancına karışmama var.
Kendisini din adamı sayan her molla Allah adına ahkam kesiyor. Fetva veriyor, topluma ve devlete yol göstermeye kalkıyor. Kendi tercihlerini kabul ettirmek için de işin içine Allah’ı katıyor.
Güncel bir örnek vermek gerekirse bizimkiler 1980 yılından bu yana “Türban Allah’ın emridir!” diye devlete ve topluma dayatıyorlar da dayatıyorlar.
İşte şimdi Avrupa İnsan Hakları “Üniversitelerde türbanı yasaklamanın insan haklarına aykırı olmadığına ilişkin karar...” verdi. Türkiye yürütmesi (idare-hükümet) buna uymak zorunda. Buna aykırı bir uygulama yaparlarsa hukuk kuralına aykırı gelmiş olduklarından kendilerine Avrupa Birliğinin kapılarını kapanır ve ayrıca yurdumuzda da karışıklık çıkar.
Biz Site açıp yazılarımızla düşünce ve görüşlerimizi açıkladığımızdan bu yana Allah’ın toplum ve devlet işine karışmayacağını, dinlerin toplumsal bir olay olduğunu söyleyip duruyoruz. Biz çalıp biz oynuyoruz, kendimiz yazıp kendimiz okuyoruz.
Eğer bu çarşaf, burka, tesettür, türban Allah’ın emri olsaydı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi böyle bir karar verir vermez; Allah, o mahkemenin çatısını başlarına yıkardı. “Siz nasıl oluyor da benim emrime karşı geliyorsunuz!” derdi.
Bütün dinler toplumsal olayların soncudur. Eğer dinler Allah işi olsaydı. Dünyada 360 tane din olmazdı. Çünkü Allah ve dini bir tanedir. Ve bu da bütün dünyada ortak değerler, yüce duygular ve üstün kavramlardır.
Kendi kendime hep yineler dururum. Gerek Hıristiyan ve gerekse Müslüman bir inanç sahibiyle kesinlikle tartışma. Çünkü o aklına göre değil de dinine göre karar verir. Dinsel inançları onu bağlar. Bir din mensubu isen o dinin kurallarına inanmak zorundasın. Bu kuralların akla, mantığa, bilime, ve gerçeğe uyup uymadıklarını sorgulamaya kalkarsan maazallah dinden imandan çıkarsın.
Ama ben nefsimin esiri oluyorum. Kendi düşünce ve inançlarımı körü körüne inanmışlara ve de gerçeği aramayıp sormayanlara anlatmakla Hak’ka (gerçeğe) karşı geliyorum. Büyük günah işliyorum. Kendimden utanıyorum; ne var ki helva şirin nefis kafir... Bir türlü kabul edemiyorum. İnsanın, hele Atatürkçü ve laik olduklarını söyleyenlerin bu denli korkunç bir karanlık içinde yaşamasını.
Korkum, Allah din adına medyayı (radyo, televizyon, gazete dergi, film cd...) işgal edenlere itibar edince gerçek İslam gelecek ve bizlere de: “İşte Allah’ın kitabı Kuran’da böyle yazıyor; daha ne ötüyorsun kafir?” denecek...
Bilge Balta, 11.11.2005
x
22. ABD'DE EVRİM TEORİSİ ZAFERİ
ABD'de bir federal mahkeme, okullarda biyoloji derslerinde "Aklıllı tasarım" adı verilen teorinin okutulmasını yasakladı. Bu öğreti, evrenin ve canlıların tanrı tarafından yaratıldığını ifade eden din temelli açıklamalara daha yakın.
Laik kesimler karardan memnun.
Dava, Pennsylvania'nın Dover kasabasında velilerle okul yönetimi arasındaki anlaşmazlık ardından federal mahkemeye gitmişti.
Okul yönetimi, yaradılışın yani evrenin ve içindeki herşeyin ortaya çıkışının sadece Darwin'in evrim teorisiyle açıklanamayacağını, bu nedenle derslerde Tanrı'nın adı geçirilmeden "güçlü bir varlık"tan sözedilmesi gerektiğine karar vermişti.
Veliler de akıllı tasarım kavramından söz edilmesinin biyoloji dersini din dersine çevireceğini, bunun da anayasada din ve devlet işlerini ayıran düzenlemeye aykırı olduğunu savunmuştu.
Akıllı tasarım teorisi bazı eyaletlerde müfredata alınmıştı. Federal mahkemenin kararı, bu eyaletler için emsal teşkil edecek.
Başkan Bush'un da okutulmasında bir sakınca görmediğini açıkça ilan ettiği "akıllı tasarım" kavramı doğrudan doğruya ''Tanrı evreni ve insanı yarattı'' demiyor ama, yaradılışın büyük ve gizemli bir güç tarafından 'yönlendirilmesini ifade ediyor.
Kararı alan mahkemenin yargıcı John Jones, yeni terimlerin kisvesi altında dinci bir gündemin gizlendiğine karar verdi.
Karar, ABD'de dindar muhafazakar kesime indirilen ciddi bir darbe olarak nitelendiriliyor.
Birleşik Laik Amerikalılar adlı örgütten Rob Watson, ''bir zafer kazandıklarını'' söyledi. Watson şöyle devam etti:
"Bu kararın çok önemli etkileri olacağını sanıyorum. Kamuya ait okullarda ''akıllı tasarım''ın okutulmasında ısrar eden köktendincilerin bu ülkede evrim teorisine yönelttikleri saldırılar bizim için gerçek bir problemdi. Bu kavram -akıllı tasarım- sonuç itibariyle dini bir kavram. Bilimsel hiçbir temeli yok. Ve federal bir mahkeme bugün bunu resmen açıkladı.
Mahkeme akıllı tasarımın bilimsel bir yanı olmadığına ve dolayısıyla derslerde de bir yeri olamayacağına hükmetti. Diğer eyaletlerde de köktendincilere karşı mücadele verirken, bu mahkeme kararının çok işimize yarayacağını düşünüyorum."
+
(Bu haberi Mustafa Kemaloğlu adlı arkadaş göndermiş. Kendisine teşekkür...)
G. T. Bilge Balta, 12.12.2005
x
23. ÖMER’İN ADALETİ
9 -14 Ağustos günleri BİRGÜN gazetesinde “İslam Altın Çağını Yaşadı mı?” başlıklı Aydın KARAHASAN tarafından bir YAZI DİZİSİ yayınlandı. 3. Bölümde (11 Ağustos 2005 Perşembe) “HALİFE ÖMER’İN ADALETİ” başlıkla bir yazı vardı. Dizi yazıda Ömer’in adaletsizliğine örnek olarak Mısır’daki İskenderiye kütüphanesi ile İran’ın ilimlerini ortadan kaldırması örnek olarak gösteriliyordu. Aynı dizide Allah tarafından korunduğu Kuran'da belirtilen Mekke ve Medine’nin başına gelenler de anlatılmaktadır.
Kuran’da; Mekke’nin Allah tarafından korunduğu şu ayetlerle dile getirilir:
1. “Çevrelerinde insanlar kapılıp götürülürken Bizim Mekke’yi güven içinde ve kutsal bir yer kıldığımızı görmediler mi?” (K. 29/67)
2. “And olsun bu güvenli Mekke şehrine ki:” (K. 95/3)
Şimdi güven içinde bulunduğu söylenen Mekke’nin düştüğü duruma bakın.
“Bu dinsiz Emeviler yalnız mevalilere (Arap ırkından olmayan Müslümanlar) kendi ırkından olan Araplara bile en akla gelmedik zulümleri ve kötülükleri yaptılar. Kerbela’da başta peygamberin torunu Hüseyin olmak üzere peygamberin evlad ve iyalini Halife Yezid vasıtasiyle kılıçtan geçirdiler. Medine’de katliam yaptırarak bütün ensarı (İslam dini yardımcıları) ortadan kaldırdılar. Yine ondan biraz sonra Haccac, mancınıklarla Mekke’yi yerle bir ederek işgal etti. Abdullah bin Zübeyr’in kafasını kendi eliyle koparıp üç gün Kabe içinde gezdirdi. Üç gün boyunca Kabe içindekileri de kılıçtan geçirdi.
Oradan Medine’ye giden Haccac, oradaki halkı da kılıçtan geçirir. Kapısı kapalı görülen bütün evler, içlerindeki eşya ve insanlarla, yakılır. Kapı açıksa kılıç, kapalıysa ateş! Kuranlar parçalanıp ayaklar altına alınıyor; kadınların yaşmakları yüzlerinden çekiliyor, halhalları ayaklarından koparılıyor. Dinsizlik bir vahşet haline alıyor. Bir düşünür diyor ki: “Emeviler devri eski putperestliğin dirilmesinden başka bir ey değildir.” (BİRGÜN10 AĞUSTO 2005. Dizi no. 2)
Dizide Ömer’le ilgili şu olay hakkında bilgi verilmiyor. Bilgi verilmeyen bu olayı da ben ekleyeyim istedim. Yalnız ben yazıma kaynak olarak Kuran’ı göstereceğim. Çünkü, biliyorum ki, dinin çekiciliğine kapılmış yurttaşlarımız Hadisten örnek verildiği zaman “Bu hadis sahih olmayabilir!” diyerek işin içinden kolayca çıkabiliyorlar. Ne var ki Kuran’dan da alıp aktarsanız; düşünme gereği bile duymadan hemen kendilerine göre makul olan bir gerekçe gösterebiliyorlar. Gösterilen bu gerekçelerin sağlıklı muhakeme ürünü olmadığı için ilk bakışta görülmektedir.
Ömer’in adaletine ilişkin, halk arasında, bir çok kıssa söylenir. Bunardan biri, iki kadın bir çocuğa sahip çıkar. Ömer’in huzuruna çıkan kadınlara Ömer: “Değil mi ki bu çocuk ikinizin. Ben de ortasından kılıçla ikiye ayırıp yarısını birinize, diğer yarısını da diğer birinize vereceğim.” deyince çocuğun gerçek annesi: “Ben hakkımdan vazgeçiyorum. Yeter ki parçalama, çocuğu ona ver!” deyince. Ömer: “Al bu çocuğun gerçek annesi sensin ...” diyerek çocuğu anasına verir.
Güzel bir öykü. Gerçekten olmuş mu yoksa kurgu mu orasını bilmiyorum, ama deyecek bir sözüm yok. Güzel bir buluş ve aslında bu olay Tevrat. I. Krallar 3/16-28’ de geçer ve Süleyman’ın hikmetine örnek olarak gösterilir. Bizimkiler Ömer’i yüceltecekler ya... Zaten Müslüman olup da Tevrat’ı veya İncil’i okumak isteyenlere de “tahrif” edilmiştir diyerek yasaklamışlar ya... Yalanlarının ortaya çıkmayacağından eminler...
Ömer’i yüceltmek için bir de şu olayı anlatırlar. Ömer Kudüs’ü fethetmiş. Orduları ile Kudüs’e girecek. Ömer öylesine adil ki altındaki deveye bir kölesi, bir de kendisi biniyor. Tam Kudüs’e girerlerken deveye binme sırası köleye gelir.. Ama Kudüs halkı Ömer diye köleyi alkışlar.
Bizimkiler bu olayı Ömer’in adaletine örnek olarak anlatırlar. Ama şöyle düşünmeyi akıl bile edemezler. Acaba Ömer’in kaç kölesi vardı? Niçin diğer köleleri de sıraya koymadı? Sonra Kudüs’ü fethetmiş Ömer. Kölelerinin altına çekecek at ve deve mi bulamadı? At, deve köküne kıran mı girdi de, bir deveyi kölesi ile paylaşıyor. Ömer’in gücü mü yetmez di bir at veya deve getirttirip kölesinin altına çekmeye... Hem Ömer bu kadar adaletli imiş de kölelerini azat etmek niçin aklına gelmiyor. İslam’a göre bütün kullar eşit olduğuna göre nedir bu hür köle ayrımı?.. Neresinden bakarsaniz bakın iler tutar yeri yok!..
Bizimkiler bu sorulara yanıt vermeyi düşünmezler bile. Ne söylenmişse ne konulmuşsa önlerine onu kabul etmek zorundadırlar. Kabul etmedikleri takdirde Ömer’in adaleti ile karşılaşacakları bilirler...
Şimdi sözü daha fazla uzatmadan Ömer’in Adaleti başlıklı konumuza girelim. Ömer’in adaletinin ne menem bir şey olduğunu görmek için önce şu olaylara göz atmamız gerekiyor.
“Zübeyr, ensardan biri ile su hususunda anlaşmazlığa düşmüş. Çünkü her ikisi de hurmalarını Şiracu’l- Harre’den gelen su ile suluyorlardı. Sorunun çözümü için Peygamberin katına çıkmışlar. Peygamber de dinlemiş: “Zübeyr önce sen sula, sonra suyu komşuna bırak!” demiş. Ensardan olan kararı beğenmemiş. “Ey Peygamber Zübeyr halanın oğlu olduğu için onu kayırıyorsun.” demiş.
İkici anlatılan olay da şu: “Bir münafık ile bir Yahudi aralarındaki anlaşmazlığa düşerler. Peygamber Yahudi lehine hüküm verince münafık buna razı olmayarak “Haydi bir de Ömer’e gidelim!” der. Birlikte Ömer’e giderler. Yahudi, Peygamberin lehine hüküm verdiği halde hasmının bunu kabul etmediğini ve bu nedenle kendisine geldiklerini söyler.”
Ömer: “Öyle mi?” diye münafık’a sorar. O da “Evet! der, dediği gibi oldu.” Ömer, “Öyleyse biraz bekleyin! Şimdi hemen gelip hükmümü vereceğim.” diyerek evine girer, kılıcını alır gelir ve: “Peygamberin hükmüne razı olmayanın alacağı hüküm budur!” diyerek münafık’ın boynunu vurur ve onu öldürür. Ancak Kuran’da şöyle bir hüküm vardır:
“Kim bir mü’mini kasden öldürürse cezâsı içinde temelli kalacağı cehennemdir. Allah ona gazab etmiş, lânetlemiş ve büyük azâb hazırlamıştır. (K. 4/93)
(Bu konuda derinliğine bilgi edinmek isteyenler şu kitaplara bakabilirler:
ESBÂB-I NÜZUL. Abdulah EL-KÂDİ. Tercüme Doç. Dr. Salih Akdemir. FER yayınevi. Ank. 1986. s. 117. ESBÂB-I NÜZUL. H. Tahsin Emiroğlu. Konya 1968.
ESBÂB-I NÜZUL. İMAM EBUL-HASEN ALİ BİN AHMED EL VAHİD)
Bu ayet gereğince müminler arasında bir dedikodu başlar. "Ömer nasıl olur da bir mümini öldürür? Şimdi Ömer cehennemde temelli kalacak mı?"
Peygamber bakar ki bu işin sonu kötü olacak. Hemen şu ayetin geldiğini söyler: “Hayır; Rabbi’ne and olsun ki, aralarında çekiştikleri şeyde seni hakem tayin edip, sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tamâmen kabul etmedikçe inanmış olamazlar...” (K. 4/65. Ayetler Diyanetin 1983 tarihli 9. baskısından...)
Böylece Peygamberin hükmüne içinde bir sıkıntı duymadan katlanmayan tamamen inanmış sayılmaz. Dolayısıyla Ömer’in öldürdüğü mümin sayılamaz. Hani İslam’da hoşgörü ve sevgi vardı. Ömer “Peygamberin verdiği hüküm temyiz edilemez. Ben, Peygamberin verdiği hükmü temyiz edersem ondan büyük olurum ki haşa... Öyle ise çekin gidin huzurumdan!..” dese ne olurdu?
İşte bu nedenle Kuran hükümlerine bir kuşku duymadan inanmayanların katli vacip olur. “Kâfirdir, kâtli vaciptir!” hükmünün gerekçesi budur. Bunun içindir ki Allah’ın hükmettiği ile hükmetmeyen “kafirlerle, onlar İslam’ı kabul edinceye kadar savaşmak Allah’ın emri” (K. 9/29) sayılır. Gerçek İslam Allah’ın emrini yerine getirmek için günümüzde olduğu gibi kâfire savaş açmalıdır.
Ne diyordu İngiltere’den sınır dışı edilen Ömer Bahri Muhammed: “İngiltere İslam ülkesi olana kadar terör estireceğiz!” (Bak. Vatan gazetesi. 8.8.2005)
Demek istiyorum ki söylenenlere inanmayıp gerçeği araştıralım. Nasıl olsa her konuda Türkçe yazılmış kitaplar var...
x
24. CİN ÇARPANDAN DEĞİL DE DİN ÇARPANDAN KORK!
Aşağıda, Sitemiz yazarlarından, ustam, gazeteci şair-yazar dostum Fevzi Günenç’ten gelen ilginç bir olayı okuyacaksınız. Sizin de göreceğiniz gibi gelen ileti birçok e-posta toplulukları arasında dolaşıp duruyor.
Her ne kadar olayı ilk aktaran “YORUMA GEREK VAR MI?” diyorsa da; ben bir yorum yapmadan duramıyorum ve yorumuma “CİN ÇARPANDAN DEĞİL DE DİN ÇARPANDAN KORK” diyerek başlıyorum.
Gerçekten de “CİN ÇARPANDAN DEĞİL DE DİN ÇARPANDAN KORKMALIYIZ”. Çünkü cin çarpan adama inme iner; dili söylemez, dizi tutmaz, eli iş yapmaz olur. Cin çarpan kişi kendi derdine düşer, başkalarını unutur...
Din çarpanlara gelince bunlar; kendini kurtarmaya çalışacağını, başkalarını kurtarmaya çalışır. Bu din çarpmışlar var ya bunlar; yaptıkları tapınma (Namaz, oruç, haç, zekat…) karşılığında kendini her konuda söz sahibi sanır. Bunlar öylesine azgınlaşır ki insanın yatak odasından yüznumaradaki davranışına kadar karışır.
Aşağıdaki olay din çarpmışların davranışına ilişkin güzel bir örnek. “Kadıncağız ölecek, gitti gidecek…” Ne var ki bu din çarpmışlar, dayatmaya başlar:
“- Olmaz ille de kadın doktor gelecek!”
“- Ya kadın doktor olmazsa…”
“- Olsun benim mahremime erkek doktor bakacağına, mahremim ölsün. Nasıl olsa ölmeye ölecek… Hiç olmazsa ahrette mekanı cennet olsun!”
Haydaa!.. Kafaya bak kafaya!..
Şimdi size din çarpmışlardan birkaç örnek vereceğim. Eğer böyle konuşanlarla karşılaşırsanız, dikkat edin, onunla tartışmayı kesin, hatta onu tasdik edin, tasdik etmezseniz kendinizi ölmüş bilin.
“En son, en mükemmel, en akılcı din bizim dinimizdir!”
“Diğer semavi dinlerin kitapları değişmiştir; bizim kitabımızın bir harfi bile değişmemiştir.”
“Bizim dinimiz diğer dinler yanında daha moderndir…”
“Atatürk’ü halkımıza sevdirmek için; onu, hakiki Müslüman göstermeliyiz…” (EN TEHLİKELİLERİ BUNLARDIR…)
Fazla zamanınızı almamak için kısa kesiyorum. Gerisini saymayı size bırakıyorum. Bakalım Mustafa Kemaloğlu bu sıraladıklarıma daha ne kadar ekleyecek…
Bu din çarpmışlar bilmezler ki Allah da, Din de, Kutsal Kitaplar da insan içindir. Özetlersem; insan din için değil, din insan içindir…
Ama ne görüyoruz din adına bir kadın; bile bile, göz göre göre ölüme yollanıyor ve bu da sevap kazanmak için yapılıyor. Tıpkı bizim, din çarpmış, kadınlarımızın, kızlarımızın sevap kazanmak için saçının bir telini göstermemek amacı ile bone takarak kendilerini çirkinleştirdikleri gibi…
DİKKAT: Aşağıdaki anlatım bir senaryo olabilir. Olsun, ama bu kafadaki insanlar memleketimizde ve İslam ülkelerinde çoktur ve benim yorumum da onlar içindir…
Şimdi aşağıdaki haberi okuyabiliriz:
+
“Bu gün cehaletin daniskasını gördüm.
Efendim anlatacağım olay gerçek…l
21. Yüzyıl Türkiye’sinde yaşayan bir insan olarak sşka girdiğimi itiraf etmeliyim.
Sıkmamak için madde madde ve mümkün olduğunca kısa anlatacağım;
**
1- Kadın orta yaş üstüdür ve klasik bir kalp hastasıdır.
2-Gecen ay her zaman olduğu üzere yine rahatsızlanır. Esasında çok da önemli bir problemi yoktur.
3- Derhal Ankara’da Yüksek İhtisas Hastanesi’ne kaldırılır. Olay da burada başlar.
4-Böyle bir hastanede hastanın yakını “Biz KADIN
DOKTOR” istiyoruz diye
tutturur.
5-Görevli doktorlar Hipokrat Yemini’nden söz
ederler. Kadın-erkek ayrımının
hele tıpta söz konusu olmadığını anlatmaya çalışırlar. NAFILE.
6-Kadının yakını “Bizim inancımıza aykırı. kadın
doktorlar gelecek.”
inadından vazgeçmez.”
7-Kadın doktorlar bulunur ancak bu arada kadın
hafiften fenalaşmaya
başlamıştır.
8-Doktorlar hastaya müdahale edilmesi
gerektiğini, belki de ANJIYO”
yapılması gerekeceğini belirtirler.
9-Hastanın yakını o zaman anjiyo için kadın doktor ister. BULUNAMAZ.
10- Bu sefer erkek ama bizim kafamıza uygun diyerek Van 100. Yüzyıl Üniversitesi’nden “o kafada” bir doktor getirilir özel uçakla.
11- Derhal anjiyo operasyonu başlar ancak
Van’dan getirilen erkek doktor işi
pek bilemez ve hastanın bazı damarlarını parçalar.
12- Hastanın hayatı tehlikeye girer. Yüksek İhtisas hastanesi doktorları derhal müdahale etmeleri gerektiğini söylerler; ancak hasta yakını, “MAHREM” olduğu için diğer doktorları yaklaştırmaz bile.
13- Derken anjiyo sırasında kan pıhtılaşması
nedeniyle hasta komaya girer.
Hasta yakını müdahale ettirmez ve maalesef hasta ÖLÜR.
14- Kim mi bu hasta yakını ve hasta? Hani bir
dönem memleketi idare etmiş ve
başbakanlığımızı da yapan Sayın Prof. Dr. Necmeddin Erbakan ve MERHUM karisi
Nermin Erbakan.
YORUMA GEREK VAR MI?”
X
Sn Hayri Balta’nın İslamiyet hakkında sıraladıklarına bir Türk Müslüman'ın Kuran hakkındaki genel görüşlerini sıralayayım.. Bu sıralama, uzun süredir özel ye da internetten İslamiyet konusunda tartıştığım Türk Müslümanlardan gelmiş "nakarat" görüşlerin bir özetidir:
Buna göre, İslam dininin anayasası Kuran’ın bir Türk Müslüman’a göre özelliklerini sıralayacak olursak...
Kuran;
1- Arapça dilindedir.
2- Arapça olduğu için Arapça bilmeyen insanlar anlamaz.
3- Arapçıda bir kelimenin o kadar çok anlamı vardır ki, başka dile tercüme edilemez.
4- Bu nedenle Kuran'ın başka dile yapılan tercümeler yanlıştır. Ayrıca, bu başka dillere tercüme edilen Kuran’ları okuyanlar ne okuduğunu anlamayacak kadar aptaldırlar.
5- Başka dillere tercüme edilen Kuran’ları okuyanların Kuran'dan verdikleri örnekler hep yanlış tercüme edilmiş ye da içinden cımbızla çekilmiş örneklerdir. Kuran'a ait sayılmazlar. Dincilerin verdikleri örnekler ise doğru tercüme edilmiş ve Kuran'ın olduğu gibi yansıtan örneklerdir.
6- Kuran’ı bir Türk ancak ve ancak Said-i Nursi ya da Harun Yahya’nın açıklamalarıyla anlayabilir. Diğer milletlerin de Said-i Nursi ve Harun Yahyaları olmaları gerekir ki Kuran’ı anlayabilsinler..
7- Bu konuda en şanslı millet Araplardır. Kuran Arapçadır, Araplar Arapça konuşur ve okur, o zaman Said-i Nursi ve Harun Yahya'ya ihtiyaçları olmadan Kuran’ı okur ve anlarlar.
8- Ama okuyup anladıkları şeyleri yaptıklarında Türklere göre tam Müslüman olmazlar; çünkü, bir Arap bile Arapça Kuran okuduğunda anlayamaz ve yaptığı ibadetten uyguladığı Şeriat kanunlarına kadar hersey yanlış sayılır..
9- Bu durumda bir Türk müslümanına göre, dünyada Kuran’ı gerçekten okuyup anlayacak ve uygulayacak insan henüz anasından doğmamıştır ve Şeriat kurallarıyla yönetilen müslümanlar da Kuran’ı anlayamamış olan sahte Müslümanlardır. Şeriat kurallarına göre yönetilen Arap memleketlerinde dahi gerçek İslam bilinmemekte ve uygulanmamaktadır. Bugün yeryüzünde İslamiyetçi tam anlamıyla uygulayan toplum aradan geçen 1400 seneye rağmen yoktur.
10- Kuran'da şifreler bulunmaktadır. Kuran bu nedenle tam bir bilmece-bulmaca kitabidir. Gazetelerin tatil günü eklerinde bulmaca ilavesi yerine verilmesi faydalı olur.
11- Kuran'da bu yukarıda yazılmış hususlar yazılı değildir ama Türk Müslüman bunlara sanki Kuran'da varmış gibi inanmayı tercih eder
Mustafa Kemaloğlu, 30.12.2005
(G. T. 30.12.2005)
X
25. ŞEKER HOCA'NIN MACERALARI
'Şeker Hoca', bir alem hoca: 'Peygamberimiz yaşasaydı cipe binerdi; zaten devenin de iyisine binmiş'
Teravih namazına eli boş gelen kadınlara, 'Seda Sayan'ın programına börek çörek yapıp gidersiniz, buraya eliniz boş geliyorsunuz' diye takılıyor.
Söylediklerini oya sunuyor, cuma namazının farzını kıldırıp, 'memleketin 330
milyar dolar borcu var, hadi şimdi gidip çalışın' diye cemaati işlerinin başına gönderiyor. O, Malatya'nın ünlü Şeker Camii'nin 29 yıllık Şeker Hoca lakaplı imamı Celal Tilgen.
Basın Yayın Halkla İlişkiler mezunu. Yaşını sorduğunuzda, '52 modelim' diyor. Onunla görüşüp dönerken anlattığı bazı hikáyelere hálá gülüyorduk.
- Sizin cemaatiniz camiden taşıyormuş. Nedir bu işin esbabı mucibesi?
- Zebanilerden, cehennemde kaynayan kazanlardan, cehennem ateşinde yananlardan bahsetmem. Cami korkutma değil, sevdirme yeridir. Adam camiye zaten dert, ıstırap içinde geliyor. Bir de cehennemden mi bahsedeceğiz?
- Camide promosyon uygulamanız varmış.
- Gelenleri caminin monoton havasından kurtarmak lazım. Camiye gelen çocuklara camiyi sevdirmek gerekir. Onlara sorular soruyorum, bilseler de bilmeseler de şehirlerarası bilet, çeyrek, cumhuriyet altını veriyorum.
- Cemaatiniz sadece erkekler mi? Kadınlar yok mu?
- Kadınlar özellikle teravih namazına gelirler. Sayan'ın programına börekli çörekli gidersiniz, buraya eliniz boş gelirsiniz' diye takılırım. Kadınları camiden uzaklaştırmak için bir dolu safsata uydurmuşuz. Niye kadınlar cuma'ya gelmesin, cenazede saf tutmasınlar. Hacda herkes namazı karışık kılıyor. Niyetin bozuk olduktan sonra Kábe'de de niyetin bozuktur.
AYAKKABILARIN KASKOSU VAR
- Camilerde niye sürekli ayakkabılar çalınır?
- Bizde ayakkabılar kaskoludur. Ayakkabısı çalınana ayakkabı alıyorum.
- Hep böyle grand tuvalet mi giyinirsiniz?
- İslam dini cüppe, sarık, takke ve tespihten ibaret değildir. Peygamberimiz sıcak iklimde yaşadığı için entari giyinmişti. Kutuplarda yaşasa öyle mi giyinecekti? Hayatta olsaydı, en şık kıyafetleri giyer, en lüks ciplere binerdi. Zaten zamanında en iyi deveye binermiş.
- Türkiye'de gereğinden fazla cami yok mu sizce?
- Memlekette cami enflasyonu var, yurt yapalım deyince 'sen ne biçim hocasın, camiye karşısın' diyorlar. Sadece cami yapmakla iyi Müslüman olunmaz. İlimde ne kadar ilerlemişsek, ne kadar ormanımız varsa, o kadar iyi insan, o kadar iyi Müslümanız.
AL SANA GÖBEK VER BANA BEBEK
- Hurafeler ve batıl inançlara niçin bu kadar itibar ediliyor?
- Şiddetle karşıyım. Gidiyorlar türbelere çaputlar bağlıyorlar, 'Al sana göbek, ver bana bebek' bunlarla uğraşıyorlar.
Malatya'da Keşaf Baba Türbesi var. Bir baktım kadınlar türbenin etrafında neredeyse içki kokteyli yapıyorlar. Yakını içki içen elinde viski, şarap, rakı ne varsa mezara getirmiş. Şimdi bu adam kalksa bunları kovalasa hakkı değil mi? Bunlar dini takvim yapraklarında, cami duvar diplerinde öğrendikleri için oluyor.
- Allah bilir sizin internet siteniz de vardır.
- Cemaate www.celalhoca.com.tr 'ye girin sorular sorun dedim. Cemaat araştırmış, 'Hocam bulamadık' dediler. Fazla 'w' yazmış Akbank'la karıştırmışsınızdır o zaman dedim.
Sitem yok, espri yapmıştım. Ama hazırlıkları yapılıyor, yakında olacak.
- Cuma namazının farzını kıldırıp cemaati gönderdiğiniz oluyormuş, niye?
- En önemli ibadet çalışmaktır. Bu memleketin 330 milyar dolar borcu var. Namazın farzını kıldıktan sonra, hadi şimdi gidin çalışın memleket düzlüğe çıksın diyorum. Haccın farzı da bir kezdir. Memlekette çöpten ekmek toplayan insanlar azalınca ister 5, ister 10 kez gitsinler.
- Sizden rahatsızlık duyanlar yok mu?
- Neşeli şeyler anlatıyorum diye çok tepki verdiler. Dini preslemişler, preslemişler monoton hale getirmişler. İslam dini güleryüzlü bir din ama biz namazı bile somurtarak kılıyoruz.
CEMAATE GALOŞ GİYDİRECEK
Ben Şeker Camii'ne yalınayak gelinmesini yasakladım. Ayağında mantar, egzama, başka bir hastalık olabilir. İnsanlar o ayaklarla basılan yere secde ediyorlar. Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı'na cemaate galoş giydirelim dedim. Henüz alamadım ama 1000 tane alıp koyacağım camiye.
ÖZAL AİLESİNİN İMAMLIĞINI YAPTI
Sabah namazı için camiye gelmiştim. Üstünde hırka olan birini gördüm ama çok karanlıktı kim anlayamadım. Kimsiniz dedim, Turgut Özal'ım dedi. O sırada başbakandı. Korumalarını atlatıp gelmiş. Annesi Hafize Hanım'la tanıştırıp aile imamları olmamı, dini konularda onları yönlendirmemi ve yılda 5 kez hatim indirmemi istedi. Babam için bile beş kez hatim indirmiyorum, ancak bir kez yapabilirim dedim. Peki ben öldükten sonra mezarıma beş yıl boyunca gelip dua okur musun dedi, 'Ya Amerika'da, Arabistan'da ölürseniz, nasıl geleyim' dedim onu da kabul etmedim. Ama dört yıl boyunca Özal ailesinin aile imamlığını yaptım.
CAMİDE REKLAM BÖYLE OLUR
Cami yeni yapıldığı zaman dört avize gerekiyordu. Halde çalışan birine 'Sen camiye avizeleri getir, ben senin reklamını yapayım' dedim. Cami doluyken cemaate, namazın farzı kaç diye sorsam aranızda bilen olur, bilmeyen olur. Hadi ondan da vazgeçtim, abdestin farzını sorsam onu da bilen olur, bilmeyen olur. Ama kaliteli, ucuz sebze ve meyvenin hal binası No.47 Şahin Topaloğlu'nda satıldığını bilir oraya gidersiniz dedim.
15 gün sonraavizeleri getirdi, hocam gelen giden benim dükkanı soruyor, caminin başka bir ihtiyacı var mı, diye sordu.
RADARA YAKALANDIM
Dünya kupası maçıydı. Birkaç rütbeli kişi teravih namazını da, maçı da kaçırmak istemiyorlardı. Hocam ne yapacağız diye sordular. Teravihe gelin hızlı kıldırıp sizi maça yetiştiririm dedim. Birkaç rekatı hızlı hızlı kıldırdım. Sonra biraz rolantiye almışım. Maça geciktiler. Hocam ne yaptın? İyi gidiyordun sonra yavaşladın dediler. “Yahu radara yakalandım. Görmediniz mi cemaatin arasında Malatya Müftüsü vardı…” dedim.
(G. T. 3.1.2005)
x
26. K U R B A N
Allah, kan ister mi kan…
“Allah kan istiyor!” diyen insanlar;
Hem kendilerini, hem de başkasını kandırırlar…
Bu insanlar Allah için binlerce yıldır
“Allah kan istiyor!” diye insanın ve hayvanın canına kıyarlar…
Bir de “Yaratılmışı severiz, Yaratandan ötürü…” derler.
İyi ki severlermiş; ya bir de sevmeselermiş, kim bilir neler ederlermiş…
+
Aşağıdaki yazılar Prof Dr. İlhan Arsel’e 15 yıl önce gönderdiğim mektubun kurban’la ilgili bölümüdür.
Sayın Prof. Dr. İlhan Arsel mektubumdan bu bölümü “TOPLUMSAL GERİLİKLERİMİZİN SORUMLULURI DİN ADAMLARI” adlı kitabının girişine almış. Kurban Bayramı nedeniyle bilgilerinize sunuyorum.
… Nitekim Atatürk’ün getirdiği laik eğitimden geçmiş kuşağın bazı temsilcileri, bütün baskılara rağmen kendilerini vicdan denizine salabilmişler ve şeriât’ın olumsuz diğer yönlerine olduğu gibi kurban geleneğine karşı da seslerini yükseltebilmişlerdir.
Şimdi avukatlık yapmakta olan eski bir öğrencimden aldığım mektupta şu güzel duygular dile getirilmiş:
"Bugün arife, yarın Kurban Bayramı. Penceremden izliyorum bir haftadır kesilmek için götürülen kurbanlıkları.
Kocaman, kocaman insanlar; büyük baş bir hayvanı önlerine katmış, iteleyerek, kakalayarak götürüyorlar, yarın da ortaklaşa boğazlayacaklar.
Bir haftadır yarını düşünüyorum. Yarını düşündükçe tedirginlik duyuyorum. Bir hüzün kaplıyor içimi. Bu Kurban bayramına dayanamıyorum. Allah adına cana kıyılmasına akıl erdiremiyorum. İnsan gereksinimi için hayvan keser; ama, Allah için kan akıtmaz.
Tevrat'ta bir peygamber. Adı İşa'ya. Bundan, şu kadar bin yıl öncesinin duyarlı insanı. Dayanamıyor Allah adına cana kıyılmasına, kan akıtılmasına…
Kavmine kafa tutuyor: Bakınız ne diyor:
“RAB diyor: Kurbanlarınız çok olmuş bana ne? Koçlardan yakılan sunulara, ve besili hayvanların yağına doydum; ve boğaların, kuzuların, ve ergeçlerin kanından hoşlanmam.” (Tevrat. İşaya. 1/11)
Bir de şöyle diyor: ““Sığırı boğazlayan, adam öldüren gibidir: kuzu kurban eden köpek boynu kıran gibidir..” (Tevrat. İşaya. 66/3)
Özetlersek: -'Yazık' - diyor, -'Allah için cana kıymayın, hayvanları boğazlamayın'- diyor…
Biliyorum cin değil de din çarpmışlar hemen yapıştıracaklar: “Efendim sözünü ettiğin Tevrat tahrif edilmiştir!..” Al öyleyse bir de tahrif edilmemiş kitaptan. Bakalım buna ne deyecekler?:
“… Bu hayvanların ne etleri ve ne de kanları Allah’a ulaşacaktır. Allah’a ulaşacak olan ancak ve ancak sizin O’nun için yaptığınız gösterişten uzak amel ve ibadettir.” (Kuran. Hac. 22/37)
Demek ki asıl olan salih amellerdir. Gösterişten uzak ibadetlerdir. Günümüzde ise gösteriş için cami cami koşan politikacılara ne denir?
Geçen gün bir yurttaş televizyonda Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan yetkili birine soruyordu. “Keseceğim kurbanın bedelini bir hayır kuruna versem veya bir yoksula yardım etsem?”
Yetkili televizyonda ne dese beğenirsiniz...
“- Hayır olmaz! İlla kan akacak. Allah kan istiyor!..”
“- …”
Görüldüğü gibi kitabı okuyup anlayan yok. Peygamberlerini dinleyen yok… Kitabı diyor ki “Allah kan istemiyor; salih amel ve gösterişten uzak ibadet istiyor!” Diyanetteki yetkili ise “Hayır olmaz, İllâ kan akacak… Allah, kan istiyor…” diyor..
Görüldüğü gibi insanlıkta bir adım ilerleme yok. Atalarından ne görmüşlerse onu yapacaklar.
Yarın yine Allah için kurban kesecekler; kesilecek olan kurbanın başına ailecek dizilecekler. Baş gövdeden ayrılacak, oluk oluk kan akacak... En küçüğünden en büyüğüne, bütün kurban kesenler kan görecekler; yâni kan dökmeye küçükten alışacaklar.
Kurban Bayramı'nın geceleri beni uyku tutmaz. Tıpkı idam cezalarının infaz edileceği geceler gibi! İdam cezalarının infaz edileceği geceler uyanırım, saatime bakarım. Şimdi infazcılar idam mahkûmunun hücresine geldiler, 'kalk' dediler, 'giyin' dediler... (vb...)
Kurban Bayramının gecelerinde de böyle olurum. Uyanır saatime bakarım: 'şimdi cami'ye bayram namazına gidiyorlar' derim; 'Namaz biter bitmez hayvanların canlarını alacaklar' derim. Bunu, et yemek için yapsalar belki aldırmayacağım ama; Allah adına cana kıymaları, kan dökmeleri beni bitiriyor. Allah adına bu kan dökücülüğü bir türlü kafam almıyor.
Kimse gerçekleri söylemeye cesaret edemiyor. Cesaret edenin de başına olmadık işler geliyor. En azından toplumdan dışlanıyor. Bunu da göze alabilecek bir kaç kişi çıkabiliyor; ama bunun da toplumsal bir etkisi olmuyor.
Gazetelere bakıyorum; (...) adındaki bir İlahiyat Fakültesi Profesörü, bugünkü ... gazetesinde kurbanlıkların nasıl olması gerektiğine, hangi hayvanların nasıl kesileceğine, kaç kişinin bir büyükbaş hayvan alıp ortaklaşa keseceklerine ilişkin dizi dizi yazılar döşeniyor.
Televizyondaki açık oturumun bu günkü konusu 'Bayramlar'. Bayram kavramı tartışılacak... Profesörlerden, sosyologlardan, gazetecilerden, tanınmış kişilerden oluşan konuşmacılar Prof ....'nin yönetiminde Kurban Bayramı'nın erdemi hakkında açıklamada bulunacaklar ...
Öyle sanıyorum ki bunlar kurban kesmenin erdemi konusunda birbirleriyle yarışacaklar. İçlerinden birisi olsun bunun, ilkel toplumların Allah'ı tavlamak için buldukları bir çözüm olduğu konusunda bir tek söz etmeyecek.
İlkel toplumlar doğa olaylarının nedenini, niçinini bilmezlerdi. Bir deprem olur, bir sel baskını olur, bir yıldırım düşer yangın olur ve binlerce insan ölürdü. Bu ölümleri Allah'ın kan isteğine bağlarlardı ve Allah'a (hitaben): -'Biz sana istediğin kanı kendi isteğimizle verelim! Yeter ki öfkelenme!-' diyerek kurbanlar keserlerdi.
Dinler tarihinden öğrendiğimize göre ilkin kabilenin ilk doğan erkek çocuklarını, sonra en güzel kızlarını Allah'a kurban ederlerdi. İnsanların kurban edilmesinin ilkelliğinin ayrımına varan İbrahim peygamber; “Bari insan yerine hayvan keselim!..” diye bir adım ileri attı. İbrahim Peygamber; insan yerine, hayvan kesmeyi ilk akıl edenlerden. Ama “Allah kan ister mi?” demeyi akıl eden yok… Sonunda, Allah’ın kan isteğini karşılamak için bu kez de hayvan kesiliyor.
Bugün Batı dünyası, bu kan akıtma geleneğinden yavaş yavaş sıyrılmakta. Kurban yerine yumurta pişirerek bu geleneği yaşatanlar var. Yani bir aşama, bir ilerleme var... Demek ki bir duyarlılık var. Kan dökmekten nefret ediyorlar, kan dökeceklerine yumurta pişiriyorlar. İşte bugünkü açık oturumda bu hususlarla ilgili bir tek sözcük duyamayacağız.
O 'Profesör' etiketli konuşmacılar; halkı aydınlatıp uyaracaklarına, bütün inandırıcılıkları ile yalan üstüne yalan katacaklar. Halkın bu konuda katmerleşen bilgisizliğini daha da katmerleştirecekler.
Koca koca profesörlerin, yazarların, psikologların yaptıkları bu konuşmaları, dinleyen halkımız; yarın gönül rahatlığı ile, vicdan huzuru ile, büyük bir acımasızlıkla, büyük bir zevkle, kaçanları kovalayıp tutarak; “Allah kan istiyor!” diye, dayayacaklar bıçakları boğazlarına..."
Bilge Balta (G. T. 8.1.2005)
x
27. GERÇEĞE ULAŞMAK İSTEYENLERE…
Aşağıdaki sözleri OSHO’nun “BEN DİNİ DEĞİL DİNDARLIĞI ÖĞRETİYORUM” adlı kitabının 214 ve 217. sayfasından aktarıyorum.
Hacı Bektaş’ı Veli’nin şu dörtlüğüne ne kadar benzer:
“Hararet nar’dadır, saç’da değildir.
Keramet baştadır, taç’da değildir.
Her ne ararsan kendinde ara
Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da değildir.”
+
Aynı görüşü Mevlana’da aşağıdaki şu dizelerinde dile getirmektedir:
Ey Hacca gidenler nereye böyle?
Tez gelin çöllerden döne döne.
Aradığınız sevgili burada,
Duvar bitişik komşunuz.
Durun gördünüzse suretsiz suretini onun,
Hac da siziniz, Kâbe de, ev sahibi de…”
Ne var ki Hacı Bektaş’ı Veli’nin, Mevlana’nın ve OSHO’nun söyledikleri yeterli değildir. Çünkü yeni yetişmekte olan bir genç öğretmensiz hiçbir şey öğrenemez. Bu gerçek din ilminde şöyle dile getirilir: “Öğretmeni olmayan öğrenci şeytanın öğrencisi olur”. Yani “mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır.”
Gerçeğe (Tanrı’ya) ulaşmak isteyen bir arayıcı muhakkak ve muhakkak gerçeği bilen birinden öğrenim görmelidir. Aksi takdirde Aklın, vicdanın, Sağduyu’nun (Tanrı’nın) değil; beşerî duygularının, (Nefsinin=şeytanın) tutsağı olur.
Tek başına bilmek ve öğrenmek yetmez. Muhakkak öğrenciye öğreten ve yanlışlıklarını gösteren bir öğretmen gerektir. Mevlana Mesnevisi’nde öğretmensiz öğrenmek isteyeni “… kıçına batan tikeni kendi kendine çıkarmaya çalışan eşeğe benzeterek; eşek, kuyruğu ile kıçına batan tikeni çıkartmak istedikçe tiken kıçına daha çok batar…”
Aşağıdaki OSHO’nun yazdıklarını bu bilgiler ışığında okumakta yarar vardır.
+
Neden rahipler insanları; aydınlanmanın çok zor, neredeyse olanaksız bir görev olduğuna ikna etmeyi başardılar?
Bunun nedeni sizin zihniniz. Zihniniz her zaman zor olanla, imkansız olanla ilgilenir; çünkü bu onun için bir meydan okumadır ve ego daha büyük, daha büyük hale gelmek için meydan okumalara gerek duyar.
Rahipler sizi; aydınlanmanın çok zor, neredeyse imkanız olduğuna İkna etmeyi başardılar. Milyonlarca insanın arasında sadece bir kez bir insan aydınlanır.
Sizi aydınlanmadan alıkoymak için çok akıllıca bir yol kullandılar: egonuza meydan okudular ve her türlü ayinle, perhizle, kendine işkenceyle ilgilenmeye başladınız. Yaşantınızı mümkün olduğunca büyük bir ıstırap haline getirdiniz.
Fakat yaşamlarını bir işkence haline getirenler, mazoşistler aydınlanamazlar. Gittikçe daha çok kararırlar. Ve karanlıkta yaşayan bu insanlar köleler gibi çok kolay sürünmeye başlarlar, çünkü tüm zekalarını, tüm bilinçlerini bu tuhaf çabalamalarında yitirmişlerdir.
Kışın sabahın erken saatlerinde güneşin akında dinlenen bir köpek gördünüz mü? Kuyruğunu görür ve hemen ne olduğuyla ilgilenmeye başlar. Kuyruğunu yakalamak için fırlar, fakat çılgına döner, çünkü bu şey pek tuhaftır. O zıplayınca kuyruk da zıplar ve kuyrukla köpek arasındaki mesafe aynı kalır. Köpek dönüp durur.
Ben seyrettim, kuyruk zıpladıkça köpek daha da kararlı hale geliyor, tüm iradesini kullanıyor ve onu yakalamak için o yolu, bu yolu deneyip duruyor. Fakat zavallı köpek onu yakalamanın mümkün olmadığını bilmiyor. O zaten onun bir parçası, onun için o zıpladıkça öteki de zıplıyor.
Aydınlanma zor değil, olanaksız değil. Ona ulaşmak için bir şey yapmanıza gerek yok; o sadece sizin yaradılıştan gelen doğanız, sizin öznelliğiniz. Tüm yapmanız gereken bir an için tümüyle gevşemeniz, tüm çabaları unutmanız, öyle ki zihninizi çelecek hiçbir şey olmasın. Bu bilinç hali birden farkına varır ki 'Ben oyum!'
Aydınlanma dünyadaki en kolay şeydir. Fakat rahipler tüm dünyanın aydınlanmasını istemediler. Yoksa insanlar; Hıristiyan, Katolik, Hindu olmazlardı. Aydınlanmamaları gerekiyordu, kendi doğalarına karşı kör olmaları gerekiyordu. Ve rahipler çok akıllıca bir yol buldular: hiçbir şey yapmalarına gerek yoktu, sadece size bunun çok zor olduğu, olanaksız bir iş olduğu fikrini vermeliydiler, o zaman egonuz hemen ilgilenecekti. Ego asla açık olanla ilgilenmez, o asla sizin olduğunuz şeyle ilgilenmez. 0 sadece uzak hedeflerle ilgilenir . Hedef ne kadar uzaksa ilgi o kadar büyüktür.
Fakat aydınlanma hedef değildir, sizden bir santim bile uzak değildir o. O sizsiniz! Arayan aranandır, gözleyen gözlenendir, bilen bilinendir.
+
Bir kez doğanızın aydınlanma olduğunu anladığınızda.... Gerçekte din anlamına gelen Sanskritçe sözcük dhanııa'dır. Doğa, sizin doğanız anlamına gelir. Kilise veya ilahiyat anlamına gelmez; sadece doğanız anlamına gelir. Örneğin, ateşin dharma'sı nedir? Sıcak olmak. Suyun dharma'sı nedir? Aşağıya akmak. İnsanın dharma'sı nedir? Aydınlanmak, tanrısallığım tanımak.
Ben ancak doğanıza ulaşmanın kolaylığını, çabasızlığını anlayabilirseniz size zeki derim. Eğer bunu anlayamıyorsanız zeki değilsinizdir. Sadece çabalayan bir egoistsinizdir -tıpkı diğer egoistlerin en zengin insan olmaya çalıştıkları, bazı egoistlerin de en güçlü, bazılarının da en aydınlanmış olmaya çalıştıkları gibi.
Fakat ego için aydınlanma mümkün değildir. Zenginlik mümkündür, güç mümkündür, prestij mümkündür; bunlar zor, çok zor şeylerdir.
Tümüyle kendinizi bırakmanız, son derece huzurlu, gerilimsiz, sessiz bir varoluş halinde olmanız gerekir... ve birden patlama gelir.
İster bunu kavrayın ister kavramayın hepiniz aydınlanmış doğdunuz. Toplum bunu anlamanızı istemiyor, politikacılar bunu anlamanızı istemiyor, çünkü bu çıkar çevrelerine karşı. Aydınlanmadığınız için onlar kanınızı emiyorlar, tüm insanlığı aptalca etiketlere indirgiyorlar -Hıristiyan, Hindu, Müslüman, sanki siz şeymişsiniz, bir malmışsınız gibi. Onlar kim olduğunuzu alnınıza etiketlediler.
(G. T. 21.1.2006)