TABULARA, TALANA, YALANA 

 BALTA 

+

 IRKÇILIĞA, SÖMÜRÜYE, ŞERİATA

 HAYIR!..

+

Sorumlusu: Av. Hayri BALTA

+

e-posta: hayri@bilgebalta.com

Site adresi: www.bilgebalta.com

+ 

SEÇMELER 3

İÇİNDEKİLER: 

A.

Allah Biliyor! Biz de Bilelim!..

Atatürk Şimdi Ölüyor...

Aynı Kısırdöngü

B.

Beyler Bu Vatana Nasıl Kıydınız?

Bizleri Ne Bekliyor

Böyle Köye Böyle İmam

Bu Adama Yazdırmayın

Bu Fetvayı Kimden aldın Müslüman?

Bu Sıcakta Kömür Verdiler, Su Veremiyorlar

C.

Can Dündar'dan Bir Alıntı

Cehalete Boyun Eğemeyiz...

D.

Demokrasi Ne Değildir?

Deniz Baykal'ın Yapacağı

- Deniz Bey, O Fotoğrafı Çıkarıp Bakmanın Zamanı Geldi

Derin Üzüntü

Din Dersi Zorlaması

Dine Dayalı Demokrasi

Dine Dayalı Hukuk Değişir mi?

Diyanet...

- Diyanet, Flört Zina Demiş. Demek ki Bunlar Flört Etmemiş.

Düşün Müslüman

E.

Ecevit'e Mektup

Eşitlik, Adalet ve Özgürlük

F.

Fark Ettik. Fark Ettik ama İş İşten Geçmişti.

G.

Gariplikler Ülkesi

"Gizli Tepki..."

Göbeğini Kaşıyan Adam!

H.

Helal Anayasa

- Humeyni'yi Seviyorum, Atatürk'ü Sevmiyorum...

I.

I Love Humeyni

İ.

İki Cami Arasında
İçimizdeki Pakistan

İslam'da Ticaret

K.

Keyfe Göre Dini Uygulama!

Kitap Üzerine İstatistik Bilgiler

Komutan mı... Şair mi?..

Kuddisi Okkır'ın Gözleri

Kutsal Cinayetler

Küçük ve Dar Kafalar!

L.

Latife Hanım'dan Erdoğan'a Mektup

M.

'Mahalle Baskısı Yok' Aymazlığı

Latife Hanım'dan Erdoğan'a Mektup

S.

Sıra Size Gelecek

Son Çıkış

T.

Tabu Cumhuriyeti

Tehlikeli Cehalet

Türbanla Başka bir Düzene Doğru

Türbanlı Eş Kimliktir...

Türbana Tapan Putperestler

U.

Utanmak 1

Utanmak 2

V.

- “Vidayı Yavaş Yavaş, Diş Diş sıkarlar / Çivi Gibi Çekiçle Çakmazlar

Y:

Yaban Güvercinleri

Ya Hasib

Z.

Zebanilerin Topuzundan Ne Haber

Zincirin Halkası Türban

X

BU ADAMA YAZDIRMAYIN

Sayın Okuyucularım

Aşağıya Bekir Coşkun’un 27 Mart 2007’de Hürriyet’te çıkan ilginç bir yazısını sunuyorum.

Bekir Coşkun’da zekaya dayanan bir buluş, sade  ve mizahtan kaynaklanan düşündürücü bir anlatımı var.

Ülkemizde; gerçeklerden, felsefeden, dinden ve de sömürüden söz ederseniz yazılarınız okunmaz. Kitabınızdan da bir tane olsun satılmaz…

Gazetede yazıyorsanız okuyucu gazete sahibine “Bu adama yazdırmayın. Okuyucuları zehirliyor…” diye mesaj çeker, ileti gönderir.

Ama, affınıza sığınarak yazıyorum,  “G”den, “P”den ve de “V”den söz ederseniz sizden iyi yazar olmaz…

Ne yazık ki; kapitalist sistem ülkemiz bu duruma getirdi…

Aşağıdaki yazı bu gerçeği çok güzel dile getirmiş…

Okursanız, hem gülersiniz  ve hem de düşünürsünüz..

Saygılarımla,

Av. Bilge Balta, 28.2.2007

+

 'P'

BİR kitap medyanın ilgisini çekti:

"P".

Niçin?..

Çünkü yazarının penisinin boyu 32.5 santim mi ne diyorlar... Bu nedenle kitap, gazetelerin birinci sayfalarında yer alabildi, röportajlara, haberlere, tartışmalara konu olabildi.

Normalde yazarların kalemlerinin büyüklüğü önemli değil midir?..

Bunun penisi büyük!..

Ya da bir yazarın kaleminin gücü, etkisi, sivriliği...

Penis ile pencil nasıl oldu da birbirine karıştı doğrusu henüz anlamış değilim.

(.....)

Bu durumda yayınevine, ya da bizim medyanın huzuruna giden bir yazar, kitabını sunduğunda editör sormaz mı adama:

"Tamam da penisinizin boyu ne kadar?.."

O utanır:

"12.5..."

Editör:

"Olmadı işte... 12.5 boyla biz bu kitabı satamayız... Yani bununla yazılsa yazılsa yemek kitabı yazılır..."

Yazar bir umutla atılır:

"Ama benim de kafam büyük..."

Editör:

"Ben ne yapayım kafanı... Yani büyük kafa olunca işe yarıyor mu, yaramıyor...

Şimdi gidip 'bunun kafası büyük' diye birinci sayfaya koyarlar mı adamı?.. Ama penisiniz 32.5 cm oldu mu tamam işte... Hele hele bir de 40 küsur cm olsa..."

Yazar o zaman boynunu büker:

"Ben de başka kitap yazarım..."

"Adı ne?.."

"G..."

Editör sevinir:

"Hah... Gördün mü bak şimdi kafan çalıştı..."

*

Ne yapalım a dostlar?..

Memlekette bu kadar kitap basılır, yayınlanır, çoğu iyidir, önemlidir, okunması gerekir...

Ama medyada asla yer alamazlar.

Sadece "P" ilgi çekti.

Bu yozlaşan, çürüyen, giderek bataklığa dönüşen kültürün vardığı en uç nokta mıdır "P", yoksa dahası var mı?..

Bekir COŞKUN  bcoskun@hurriyet.com.tr 27.3.2007

x

BÖYLE KÖYE BÖYLE İMAM...

 

Sayın okuyucularım,

Bekir Çoşkun’un; ülkemizin “demokratik, laik, sosyal hukuk devleti”nin ne menem bir kavramlar topluğunu açıklayan yazısını aşağıya alıyorum.

Bu konuya ben yüzlerce kere değindim. İtiraf etmeliyim ki böylesine özet , çarpıcı ve komprime bir şekilde iade edemedim.

Okuyucularımdan rica ediyorum. Kim, ülkemizin; “Demokratik, laik, sosyal hukuk devleti” olduğunu ileri sürerse; aşağıdaki yazıyı kendisine gösterin ve ne deyeceğini merakla bekleyin…

Düşünmeden yoksun bir kimseye; hangi kanıtı gösterirseniz gösterin kâr etmez;  ama, biz yine de, aymazları aydırmaya devam edeceğiz…

Artık Bekir Coşkun’un özet yazısına geçebiliriz...

Saygılarımla,

BB, 30.3.2007

+

Böyle Köye Böyle İmam..

.

BEN her zaman, her yerde söylerim; Başbakan Tayyip Erdoğan bir büyük devlet adamıdır.

Böyle büyük Türk büyükleri vardır.

İşte;

İki işaret parmağını havaya dikti, teki bozulmuş araba cam sileceği gibi, birisini sabit tutup öbürünü sağa-sola salladı ve şöyle dedi:

"Biz laik bir devletiz ifadesi yanlıştır, eksiktir... Biz demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletiyiz...”

+

Hiçbiri doğru değil.

Türkiye ne demokratik, ne laik, ne sosyal, ne de hukuk devletidir.

Demokratik değildir, çünkü:

Söyler misiniz; yüzde 30 küsur oy alana parlamentonun yüzde 60 küsurunu veren... Ve yüzde 30’a iktidarın yüzde 100’ünü teslim eden demokratik (!) ülke yeryüzünde başka var mı?

Laik değildir, çünkü:

İslam’ın sadece bir mezhebini tanıyan Diyanet İşleri Başkanlığı’na, ulusal bütçede tam on bir bakanlıktan daha çok para ayıran, başkentinin amblemi minare ve kubbe olan, iktidarı dincilere teslim etmiş bir ülke "laik" olabilir mi?

Sosyal devlet değildir, çünkü:

Verginin yüzde seksenini ödeyen kesimin, ulusal gelirden sadece yüzde yirmi pay aldığı... Zenginliği sadece 350 ailenin paylaştığı... 14 milyon ailenin yoksulluk sınırının altında yaşadığı ülke "sosyal devlet" sayılabilir mi?

Hukuk devleti de değildir, çünkü:

Elli yıldır ülkeyi soyan bir tek siyasetçinin hesap vermediği... Şu andaki Başbakan ve bakanların dosyalarının da "dokunulmazlık" raflarına kaldırıldığı... Suçluların değil, sadece güçsüz ve zavallı insanların mahkeme kapılarında süründürüldüğü... Hukuka-yargıya güvenen tek vatandaşın kalmadığı memleket nasıl "hukuk devleti" olur?..

+

Böyle bir devlettir burası...

Eğer Türkiye gerçekten "demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti" olsaydı, Tayyip Erdoğan asla orada oturan Başbakan olamayacaktı.

Ama o Başbakan...

Ve bizler şimdi onu Cumhurbaşkanı yapmayı düşünüyoruz.

Zaten o da "demokratik, laik, sosyal hukuk devleti" varmış gibi yaparak buna uygun olduğunu gösteriyor.

Haydi Türkiye...

Böyle köye, böyle imam…

Hürriyet, 30 Mart 2007Bekir COŞKUN.  bcoskun@hurriyet.com.tr

x

KİTAP ÜZERİNE İSTATİSTİK BİLGİLER

 

(OKUMAYAN BİR TOPLUMDA  HALKIN SIRTINDAN ZENGİN OLANLAR İKTİDARA GELİR ve BUNUN DA ADI DEMOKRASİ OLUR(!)... HB)

 

- Toplam nüfusu sadece 7 milyon olan Azerbaycan'da kitaplar ortalama 100.000 tirajla basılırken, Türkiye'de bu rakam 2000 - 3000 civarında basılmaktadır.

- Gelişmiş ülkelerde kişi başına düşen yıllık kitap alımı, ortalama 100 ABD doları, Türkiye'de ise bu rakam 10 ABD dolarının altındadır.

- Türkiye'de her 100 kişiden sadece 4,5 kişi kitap okuyor.

- Japonya'da yılda 4 milyar 200 milyon kitap basılıyor. Türkiye'de sadece 23 milyon.

- Birleşmiş Milletler İnsani Gelişim Raporu'nda, kitap okuma oranında Türkiye, Malezya, Libya ve Ermenistan gibi ülkelerin bulunduğu 173 ülke arasında 86. sırada.

- Japonya'da kişi başına düşen kitap sayısı yılda 25, Fransa'da 7. Türkiye'de ise yılda 12 bin 89 kişiye 1 kitap düşüyor.

- Türkiye'de yüksek öğrenim görenlerin oranı 1965'e göre 14 kat arttı. Ama Yüksek Öğrenim mezunlarının kitap okuma oranı 1965'in de altında kaldı.

  

Dünyada Bir Yılda Ders Kitapları Hariç Basılan Kitap Sayısı

Amerika 72 000

Almanya 65 000

İngiltere 48 000

Fransa 39 000

Brezilya 13 000

Türkiye 6 031

 

Türkiye'de Okuma ve İzleme Oranları

Dergi okuma oranı % 4

Kitap okuma oranı % 4,5

Gazete okuma oranı % 22

Radyo dinleme oranı % 25

Televizyon izleme oranı % 94

 

Türkiye'de Yıllara Göre Karşılaştırma

                                1996             2001

Kütüphane Sayısı    1.260           1.412

 Kitap Sayısı           10.899.          12.221.392

Okuyucu Sayısı       22.523.449    11.698.602

Kayıtla üye sayısı      1.004.681         254.007

 

Okumak, doğduğu andan itibaren birçok eğitim süreci geçiren insan için en kolay ve en etkili öğrenme yoludur. Sahip oldukları bilgilerin % 60’ını bu yolu kullanarak edinen gelişmiş ülke toplumları, günümüzde daha fazla okuma alışkanlığına sahip olmanın sağladığı avantajları her alanda yaşamaktadırlar.

Geri kalmış toplumların karşılaştıkları sorunların birçoğunun kaynağında ise eğitimsizlik yer almaktadır. Bu toplumlarda kişiler, okuyarak geçirebilecekleri zamanları çoğunlukla yararsız uğraşılarla geçirmektedirler. Oysa okuma alışkanlığı öncelikle kişilerin kendisi için edinilmesi mutlaka gereken bir alışkanlıktır.

Kitap Okumak Neden Önemlidir?

Okuyarak olayların ve gelişmelerin iç yüzünü öğrenen bir kişi, öncelikle kendine olan güvenini artırır. Bu ise aynı zamanda düşünce ufkunu geliştirip, geniş bir görüş açısı sağlayarak, olayları inceleme yeteneği kazandırır.
Ayrıca okuyan kişiler çok okumanın beraberinde getirdiği zengin kelime dağarcığına sahip oldukları için, hikmetli ve etkileyici konuşarak hitap ettikleri kişilerde etki de uyandırırlar. Bu etki ise insanlarla ilişkileri güçlendirmekte, kişiye daha sosyal bir karakter kazandırmaktadır. Dahası, geniş kelime dağarcığı, insanın daha fazla kavramla düşünebilmesini de sağlar. Yani düşünce kapasitesini ve kültür düzeyini artırır.

Boş zamanlarını, çoğu zaman hiçbir yararlı bilgi aktarmayan televizyon karşısında geçirmek yerine kitap okuyarak değerlendiren bu kişiler, edindikleri bilgi ve kültür sonucunda aynı zamanda toplum içinde etkin bir kişiliğe sahip olurlar. Tüm bu özellikler, kişilerin öncelikle kendileri için okumaları gerektiğinin çok önemli bir göstergesidir. Okuyarak kendini geliştiren kişiler ise elbette çevrelerinde gelişen olaylara da hakim olacak ve toplum içinde eğitim seviyesinde zamanla bir ilerleme sağlanacaktır.

Okuyarak Zaman Kazanmak

Genellikle iş sonrası veya evde televizyon karşısında amaçsızca, kanal kanal dolaşarak boşa geçirilen zamanlar, kitap okuyarak geçirilebilecek en verimli zamanlardır. Bunun yanı sıra otobüs, tren, taksi ve uçak gibi ulaşım araçlarında seyahat ederken zorunlu olarak geçen boş zamanlar da kitap okuyarak değerlendirilebilecek anlardır. Özellikle bekleme yapılan yerlerde kitap okumak, geçirilen zamanı hem zevkli hale getirecek hem de kişinin yeni bir şey daha öğrenmesine vesile olacaktır.

Bu konuda gelişmiş ülkelerin çizdiği tablo oldukça etkilidir. Sahip olunan her boş anda yanlarında bulunan kitabı okuyan Batılılar, kitap okuma alışkanlığının en güzel örneklerini sergilemektedirler.

Doğru Kitap Nasıl Seçilir?

Okuma alışkanlığı ile ilgili tüm bu ayrıntıların yanı sıra özellikle dikkat edilmesi gereken bir nokta, okunacak kitabın seçilmesinde özen gösterilmesidir. Bir yıl içerisinde basılan binlerce kitabın arasında elbette faydalı eserlerin yanı sıra kitap olarak değerlendirilemeyecek yayınlar da vardır. Tüm bu kitapların arasında okunacak doğru kitapları seçmek ise ancak kişileri doğru yönlendirmek ile mümkündür.

Öncelikle okunacak eserlerin okuyacak kişiye heyecan vermesi ve kişinin kitabı zevk alarak okuması önemlidir. Çünkü aksi özelliklere sahip kitaplar, kişileri şüpheci ve ümitsiz bir ruh haline sürükler. Karanlık ve iç karartıcı konuların anlatıldığı kitaplardan ise kaçınmak gerekir.

Okuyan kişinin gelişmesinde faydalı olacak içeriklere sahip kitaplar, aynı zamanda kişileri vesveseden uzak tutar ve ye’se düşürmez. Puslu olmayan bir zihne sahip olacakları için de doğru ile yanlışı çok daha kolay ve hızlı şekilde ayırt edebilirler.

Ayrıca hikmetli, kolay anlaşılır ve samimi üsluptaki kitaplar, okuyan kişilerde çok daha hızlı etki uyandırır. Bu da her okuyan kişinin bilgileri kolay anlamasını ve öğrendiklerinin aklında kalmasını sağlar.

Unutulmamalıdır ki; şeytanın oyunu olan zararlı akımlar insanlara her an telkin edilirken, karanlık ve iç karartıcı kitaplar okunması bu saptırıcı akımların işini kolaylaştıracaktır. Oysa asıl önemli olan bu zararlı akımların ve davranışların gerçek yüzlerini ortaya çıkaracak kitaplar okumak ve herkesi bu tarz kitapları okuması için teşvik etmektir.

Hiçbir bilimsel dayanağı olmayan, şüpheli izahlara dayanan, yalan ve safsatalarla dolu olan yazılar elbette kişilerde olumsuz etkilere neden olur. Bu olumsuz etkiler ise ancak bilimsel gerçeklere dayanan, okuyan kişiyi yormayan, yalın anlatımlı ve kolay anlaşılabilen kitapların okunması ile engellenebilir.

Kitap Güzel Bir Hediyedir

Kitabı, güncel bilgilere sahip olmak için okunması gereken dergi ve gazetelerden ayıran en önemli özellikleri kalıcılığı ve her zaman başvurulacak bir kaynak olmasıdır.

Dergi ve gazetelere oranla çok daha detaylı bilgiler içeren kitap, doğru seçim yapıldığında okunduğu her dönem yarar sağlayacak bir kaynaktır. Bu da okuyan kişinin ardından, sonraki nesillerin de kitaptan faydalanmasını sağlar.

Günümüzde yaygın olan bir başka kanı da kitaplara ayrılacak maddi kaynakların (sözde) çok daha eğlenceli alanlar için kullanılabileceğidir. Bunun yanı sıra insanlara, kitap için harcanacak her kaynağın çok az olduğunun düşündürülmesi, insanları kitap okuma alışkanlığından gün geçtikçe daha da uzaklaştırmaktadır. Oysa içki, sigara, kumar ve sınırsız eğlence hayatı gibi zararlı alışkanlıklara çok rahat bir şekilde gereken maddi kaynak ayrılmaktadır. Üstelik bu miktar, kitaba verilecek olanın kat kat fazlasını bulabilmektedir.

+

Mehmet Teceren göndermiş. Kendisine teşekkür ediyorum. 1.4.2007

x

GARİPLİKLER ÜLKESİ

 

CUMHURBAŞKANI Ahmet Necdet Sezer birkaç gün önce Harp Akademileri Komutanlığı’nda konuştu, "Cumhuriyet rejimi tehlikede" dedi.

Dikkat ediniz, bu sözü sıradan bir vatandaş değil, ülkenin Cumhurbaşkanı söyledi. Kamuoyunda tık yok. Medya işin üzerine gitmedi, bu sözler sadece sıradan bir haber gibi yansıtıldı. Cumhurbaşkanı’na devletin bütün ilgili makamlarından sürekli olarak bilgi, belge ve raporlar gönderilir. Genelkurmay, MİT, Emniyet... Cumhurbaşkanı bu sözleri bilmeden söylemedi.

Fakat öyle bir dönem yaşıyoruz ki, elindeki medya gücü ve bütün kesimlere uyguladığı baskı nedeniyle gündemi sadece tek parti iktidarı belirliyor. Bir gariplikler ülkesi durumuna getirilen Türkiye’de bunları ilk kez yaşıyoruz.

Cumhurbaşkanı, "Rejim tehlikede" diyor, rejimi tehlikeye düşürenler yeni cumhurbaşkanını seçiyor!

+

Bir ülke düşünün, bütün gerilime rağmen borsası rekorlara koşuyor! Yüzde 70’ine yabancıların egemen olduğu borsa böyle bir ortamda nasıl oluyor da yükseliyor? Bunun yanıtını gazetelerde ve televizyonlarda izlediniz:

"Recep Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına aday olmayacağına ilişkin söylentiler güçlendikçe, borsa yükseliyor!"

İnanılmaz bir olay, inanılmaz bir gerekçe. Borsada malı götüren yerli ve yabancı para babaları şöyle düşünüp oynuyor:

"O, hükümetin başında kalsın. Çankaya’ya nasıl olsa aynı zihniyette birini çıkaracak. O takdirde gerilim azalacak ve bizler kazancımıza kazanç katacağız."

Öyle bir ülke ki, başbakan cumhurbaşkanı olmayacak diye borsa yükseliyor, keriz silkeleme operasyonları daha hızlı gerçekleşiyor.

Bir ülke düşünün, o ülkenin Meclis’i var! O Meclis’te tek parti iktidarı var. Oy veren seçmenlerin sadece yüzde 34’ü, kelle sayısının yüzde 66’sını onlara kazandırmış. Meclis yorgun, Meclis yıpranmış. Seçime birkaç ay var... Ve o Meclis şimdi cumhurbaşkanı seçecek. AKP’ye verilen beş yıl süre, Çankaya’nın da onlara geçmesiyle 12 yıla çıkmış olacak.

Dünyanın neresinde, hangi ülkesinde yüzde 34 oyla 12 yıllık bir süre kazanılır? Bu hangi mantığa, siyasetin ve ülke yönetiminin hangi kuralına uyar?..

Ve kimin aday olacağı bile belli değil. Vermişler elimize çelik çomağı, oynuyoruz! 73 milyon insanımızı kendilerince işletiyorlar. Gariplikler ülkesi!

+

Bir başbakan ve parti genel başkanı düşünün, devletin başı olmaya aday. O kişi sık sık yaptığı konuşmalarda bir konuyu vurguluyor:

"Siirt’te şiir okuduğum için hapis cezası aldım."

Millete doğru söylemiyor. Gerek mahkeme, gerekse Yargıtay kararında olay net bir biçimde anlatılıyor. Mahkeme kararlarından aktarıyorum:

"Siirt’te söylediği sözlerle toplumun laik kesimini din düşmanı olarak hedef göstermiş, din elden gidiyor propagandası yapmış, din ve ırk farkı gözeterek halkı kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmiştir. Halkı inananlar-inanmayanlar diye bölmeye çalışmıştır. Sanık bir kesimi diğeri aleyhine kışkırtmıştır. Sanık savaş çağrısı yapmıştır..."

Yargılama sonucunda kendisine 10 ay hapis cezası verildi. Kesinleşen kararda şu hüküm yer alıyor:

"Sanığın geçmişteki hali ve suç işleme eğilimine göre, verilen cezanın ertelenmesine yer olmadığına... Verilen cezanın paraya çevrilmesi halinde etkili olmayacağı ve sanığın kişiliği dikkate alınarak verilen cezanın paraya çevrilmesine de yer olmadığına..."

Yani millete bu konuda da doğru söylenmiyor. Hapis cezasını "şiir okuduğu için" değil, yukarıda yargı kararlarından özetlediğim nedenlerle aldı.

+

Millete doğru söylemediğinin küçücük bir örneğini daha vereyim. Elinizde varsa "TBMM Albümü 22. Dönem" kitabına bakın. Siirt bölümünde kendisinin fotoğrafını ve ismini göreceksiniz ve "İngilizce bildiğini!" hayretle, ibretle okuyacaksınız. O albüm için her milletvekili kısa özgeçmişini ve kişisel bilgileri kendisi verir.

Oraya İngilizce bildiğini yazdırmış! İngilizce bilmemek ayıp değil. Ayıp olan, bilmediği halde Meclis albümüne kendisini İngilizce biliyormuş gibi yazdırmak.

Gariplikler ülkesi olduk. Ama bir cümlesi çok doğru! Cumhurbaşkanının kim olacağı konusunda "Verdik ellerine çelik çomağı, oynuyorlar" diyor. Kendi yandaşları ve partisi dahil, Türk milletinden -hiç sıkılmadan- böyle söz edebiliyor.

Allah hepimize sabır versin, oy vereceklere akıl fikir ihsan etsin.

Amin.

Emin ÇÖLAŞAN, Hürriyet, 24.4.2007. ecolasan@hurriyet.com.tr

x

YORUMA GEREK DUYMUYORUM.

Ahmet Necdet Sever, Harp Okulu Konuşmasında" Rejim tehlikede" demişti.

Ne demek istedi diye düşünüyordum.

Ne demek istediğini şimdi daha iyi anlıyorum...

HB

Gün. Tar. 24.4.2007

x

EŞİTLİK, ADALET ve ÖZGÜRLÜK

 

Kimler eşitlik ister, kimler adalet. Kimler özgürlük ister kimler istemez.
“Allah düşünce vermesin” diyen bir sürünün, neleri isteyip neleri istemediğini inceleyerek görelim.

İnsanoğlu bir yol ayrımındadır. Bu yol ayrımı insanoğlunun geleceğini belirleyecektir. Bilim insanı, iyi bakteriyi kötü bakteriden nasıl ayırıyorsa, bizim de insanoğlunu -geleceğin güzel günleri için- düşünen ve düşünemeyen olarak ayırmamız gerekir. İnsanoğlunun daha iyi koşullarda yaşaması, her türlü olumsuzluktan kurtulması ve geleceğe daha güzel bir dünya bırakılması için bu bir koşuldur.

İnsanoğlunu düşünen ve düşünemeyen olarak birbirinden ayırdığımız zaman karşımıza şu sonuçlar çıkmaktadır.

Düşünen (insan) doğuştan, evrimsel sürecin bir parçası olarak, bazı isteklerde bulunmaktadır. Bu istekler yaşadığı ortama göre değişiklik göstermekle birlikte genelde toplumsal isteklerdir. Bu nedenden dolayı kendini toplumun bir parçası olarak görmektedir düşünen insan.

Düşünemeyen (insanımsı), evrimsel sürecin bir parçası olarak, hiçbir istekte bulunmamaktadır. Tam tersine dışarıdan gelen her türlü düşünce, değişim, devrim vb. gibi insan isteklerine karşı bir mukavemet göstermektedir. Bu nedenden dolayı çıkarları istemden yana değil çıkardan yanadır.

Düşünen insanın istekleri vardır. Peki, nelerdir bu istekler?

En başta eşitliği ister düşünen insan. Bununla birlikte insanoğlunun hiçbirinin diğerinden üstünlüğü olamaz. En başta insanoğlunun sağlık, eğitim, yeme-içme, giyim, barınma vb. ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçlar eksiksiz ve eşit karşılanmalıdır.

Eşitlik, ancak düşünen insanın isteğidir ve sevincidir. Herkesin sevinmesi, mutlu olması düşünen insanla gerçekleşecektir.

Eşitliğin önceliği üretim ve paylaşımdır. Herkes üretime katılacak ve bu üretimden eşit şekilde pay alacaktır. Paylaşmak insan olmanın en ön koşullarından biridir.

Düşünen insan adalet istemez. Çünkü adalet insanımsıların insanlara karşı koydukları yasalardır. Adalet; varsıldan, patrondan, ağadan, dinden yanadır. Adalet eşitlikten yana değildir. Tam tersine adalet, güçlü olanı güçsüze karşı korumaktır. Adalet; bireyci çıkarların koruyucu gücüdür. İnsanımsılar adalet isterler ancak eşitlik istemezler.

Düşünen insan özgürlükten yanadır. Özgürlük; düşünmektir, var olanı özümsemektir. Özgürlük; üretmek, paylaşmak, sevmektir. Ancak; düşünen, seven, üretimden-paylaşımdan yana olan insan özgürdür.

Peki, düşünemeyen (insanımsının) istekleri nelerdir?

Öncelikle şu soruyu sormalı.

Düşünemeyenin istekleri var mıdır?

Düşünemeyen (insanımsının) isteği yoktur. İstek, insanımsıyı düşünmeye yönlendirdiği için bütün isteklerden vazgeçmiştir. İnsanımsı düşünmemek için bütün isteklerden vazgeçip kendini uyutmanın yollarını aramaktadır. İnsanımsı neden bu denli isteksizdir?

İnsanımsı en başta eşitliğe düşmandır. Hiçbir zaman eşitlik istemez insanımsı.
İnsanımsı diğer insanımsılarla eşit olmamak için mülkiyete yönelmektedir. Ne denli mülkiyet elde ederse o denli diğer insanımsıların önündedir. İnsanımsı kendiyle değil çevresindeki insanımsılar ile yarışmaktadır. Bu yüzden hiçbir zaman kendini görememektedir. Diğer insanımsılarla bir yarışa girmiş gibi bir üstün olma çabası içerisindedir.

Neden?

İnsanımsının amacı daha çok uyuşmak, daha çok uyumak, daha çok tatmin olmaktır. Bu da elinde tutacağı bir güç ile gerçekleşebilir. Bu güç paradır, mülkiyettir, ündür, mevkiidir. Gücü elinde tutacak ki diğer insanımsıları dilediği gibi sömürebilsin ve böylelikle daha çok tatmin olabilsin.

Düşünememenin verdiği haz insanımsıyı sahiplenmeye götürmektedir. Çünkü kendisi yoktur. Kendisi olmadığı için her zaman bir başkası olacaktır insanımsı. Bu başkası hem güçlü hem de tatminkâr olmalıdır.

Bir başkası olmak ne anlama geliyor?

Bir başkası oldu mu, kendi eksikliklerini görmez insanımsı.

Bir başkası oldu mu, düşünmesine gerek kalmaz.

Bir başkası oldu mu; acı duymaz, sevmez, paylaşmaz, üretmez insanımsı.

Bu yüzden insanımsı eşitliği kabul etmez. Eşitliğin olduğu yerde insanımsı yaşayamaz. Adalet’i ağzından düşürmeyen insanımsı eşitliğe gelince nedense yüzünü dönmektedir. Çünkü adalet insanımsıyı koruyan ve kollayan bir çatıdır.

Adalet, sömürüye, yalana, üretimsizliğe, yoksulluğa, eğitimsizliğe ses çıkarmaz. Adalet; ağayı, patronu, varsılı, dini vb. korurken, yoksulluğu, eğitimsizliği görmezden gelir. Adalet varsıla tüm kapıları sonuna dek açarken, varsılı fakire karşı da korur ve emeği yok sayar; üretimi-paylaşımı reddeder. Adalet insanımsı için bir koruyucudur.

Bu yüzden insanımsı adaletin arkasına sığınır.

İnsanımsının dilinde düşmeyen bir kavram da var ki o da özgürlüktür.

Özgürlük, neyin özgürlüğü?

Hırsızlığın, sömürünün, yalanın, uyumanın, düşünememenin özgürlüğüdür bu. Bu özgürlük düşünemeyenlerin düşünenleri yok etme özgürlüğüdür. Kuşkusuz bunun adı özgürlük olamaz. Bu anlayıştaki özgürlük; öz’ünü yitirmişlerin uyuma, düşünememe serbestliğidir.

Tansel Semir, http://dusunmek-edergi.blogspot.com/

G. T. 20.6.207

X

DİNE DAYALI DEMOKRASİ

 

Son 30 yıla damgasını vuran bir olaydır: Hiç yıkılmayacakmış gibi duran otoriter ve totaliter yönetim biçimleri göçtü gitti. Sağcı veya solcu olmaları fark etmedi. Rejimlerin kaderini demokratik olup olmamaları belirledi, sağda veya solda olmaları değil. 'Sağ' ve 'sol' kavramları da anlamını yitirmeye başladı. Bunu Türkiye'de ilk fark edenlerden birisi rahmetli Özal oldu: "ANAP dört akımı da temsil eder" diyordu. Bu seçimde de eski usul sağ-sol ayrımının pek fazla önemli olmadığını görüyoruz. Belki de yapılması gereken şey, bu kavramları yeniden tanımlamak, içlerini yeniden doldurmak.

Fakat ne yaparsak yapalım, şunu kabul etmek lazım ki, yükselen değerler, demokrasi, özgürlükler ve insan haklarıdır. Siyasal yelpazenin neresinde olursanız olun, bu değerlere sahip çıkmanız önkoşul gibi bir şey. Siyasal farklılıkları belirleyen şey, bu değerlerin nasıl tanımlandığıdır.

Neden her an göçüp gidecekmiş gibi duran demokrasiler ayakta kalırken, hiç göçmeyecekmiş gibi duran otoriter yönetimler yıkıldı gitti dersiniz? Bu konuda çok farklı görüşler var. Bir tanesi de şu: "Otoriter yönetimler insan doğasına aykırıdır. İnsan, doğası gereği özgürlük ister. Hatta hayvanlar bile özgürlükleri kısıtlandığı zaman buna tepki gösterir, kızar, depresyona girer. Demokrasilerin gücü, otoriter yönetimlerin ise zaafı bu noktadadır."

Bu görüş, otoriter yönetimlerin gerilemesini tek başına açıklayamayabilir. Fakat diğer etmenlerle birlikte ele alınırsa uzun dönemde önemli bir etki yarattığına kuşu yok.

Belki de sorulması gereken bir diğer soru, bütün dünyada demokrasi lehine esen rüzgârların neden Müslüman ülkelerde pek fazla bir iz bırakmadığıdır!
Pakistan'da yaşanan son olaylar dinin siyasete karışınca neden olabileceği gelişmeleri bir kez daha ortaya serdi. Camiden çıkan silahlar bir orduyu donatacak kadar var. Ağır makineli tüfekler, hafif makineli tüfekler, cephane... Başbakan

Erdoğan'ın düşünü kurduğu cinsten bir cami yani.

Dinle siyaset tehlikeli bir karışım.

'İslami demokrasi' olur mu? Olur tabii. İran bunun en güzel örneğidir.
Geçenlerde Cumhurbaşkanı Ahmedinecad üniversite gençliğine yol gösteriyordu: '150 yıl önceki üniversiteye geri dönmeliyiz' diyerek.

Atom bombası ve füze üretecek kadar bilim yeter, diğer konularda ne kadar geriye gitsek o kadar iyidir!

Hakkını yemeyelim, İran sinema sanatında önemli başarılar sağladı son yıllarda. Ama nelere rağmen! 'Kakado' adlı filmi sansüre takılan kadın yönetmen Tahmine Milani filminin yasaklanma nedenini şöyle açıklıyor: Filmde bir kadın, akrabası olmayan bir erkekle bir sahnede yalnız kalmaktadır, olumsuz bir karaktere Hasan adı verilmiştir (ikinci Şii imamınınadı olduğu için uygun görülmemiştir). Filmlerde kadınlar makyajlı olamazlar, yakın planda gösterilemezler, koşamazlar, birbirleriyle öpüşemezler...

Kim demiş dine dayalı demokrasi olmaz diye?

Dine dayalı bilim, dine dayalı sanat olmaz diye. İran'da gördüğümüz gibi pekâlâ oluyor işte!

Türker Alkan arşivi,15.7.2007

x

DENİZ BAYKAL’IN YAPACAĞI

 

Aşağıda Zülfü Livaneli’nin bir yazısı var.

Bu yazı keyfe verir zarar.

 

Öncelikle şunu bilelim.

Bu, Deniz beyin art niyetli öngörüsünü diyelim.

 

Çünkü Tayip Erdoğan’ı silmek istiyor.

Ancak Erdoğan’ın kendisini sileceğini bilemiyor.

Ama Zülfü Livaneli biliyor…

 

Bu öngörü yoksunluğu bir insanın liderlik niteliğini zedeler…

Deniz beyin öngörüsü sayesinde ortalığı sardı, saracak türbanzedeler.

 

Yine de istifasından yana değilim.

Çünkü istifası ile partinin çökeceğini bilirim…

 

Yapacağı iş eski CHP’lilerin hepsini toplayarak kongreye gitmek.

Ve bu kongrede aday olmayarak çekilmek…

 

Aşağıdaki yazıyı gönderen Ayhan Onay’a teşekkür.

Parti yararı içindir sözlerim; ama, yine de Deniz beyin keyfi bilir…

 

Şunu da söylemeden geçemeyeceğim…

Deniz bey sözümü dinlemezse Parti erir…

Av. Bilge Balta, 24.7.2007

+

DENİZ BEY, O FOTOĞRAFI ÇIKARIP BAKMANIN ZAMANI GELDİ!

 

Seçimler öncesi CHP'ye zarar vermemek için bildiğim birçok konuyu içime gömerek sustum, bundan sonra da bu parti ve liderine ilişkin hiçbir şey yazmayacağım.

Çünkü bir faydası olacağına inanmıyorum.

Ama bu konudaki son yazımda size bir tanıklığımı aktarmak zorundayım.

Bunu bir borç olarak görüyorum:

+

Deniz Bey lütfen hatırlayın:

19 Aralık 2002 tarihinde karlı bir Ankara gününün akşamında Mehmet Sevigen'in evindeydik.

Ben Cumhurbaşkanı ile görüşmeden geliyordum.

Abdullah Gül Başbakandı, Tayyip Erdoğan'ın ise Meclis'e girme umudu kalmamıştı.

Cumhurbaşkanı Sezer bir gün önce, Tayyip Erdoğan'ın "milletvekili olmadan başbakan olma" önerisini reddetmişti.

Türkiye'nin kaderi o akşam o evde değişti, çünkü siz "Tayyip Erdoğan başbakan olacak!" diye tutturdunuz.

Sizi "Çok tehlikeli bir oyun bu!" diye uyaran parti dışından önemli şahsiyetlere kızdınız, "Hayır!" dediniz "İki ay dayanamaz. Göreceksiniz iki ay dayanamaz."

Sizin bu iddianıza karşılık ben ne dedim: "Erdoğan herhangi bir kişi değil, bütün tarikatların birleşerek Erbakan'ın yerine seçtiği siyasetçi; arkasında Amerika, Avrupa desteği de var. Program Türkiye'yi ılımlı İslam cumhuriyeti yapma programı. Sizin dediğiniz gibi iki ayda gitmeyecek; tam tersine, bu odada bulunan herkesin siyasi hayatını bitirecek."

İki ay dayanamaz iddianızı, "görüşleri gereği IMF ile anlaşma yapmaz, ekonomiyi zora sokar ve dayanamazlar." tezine oturttunuz.

Ama bunların hepsi bahaneydi çünkü siz iki partili rejimin işinize yaradığını anlamış ve seçim sonuçlarına sevinmiştiniz. Çünkü size ana muhalefet partisi lideri olmak ve soldaki rakiplerinizi yok etmek yetiyordu. Bu iş birliğini daha sonra da sürdürdünüz.

O zaman ben sizin Tayyip Erdoğan'la seçim öncesinde Beylerbeyi'nde gizlice buluştuğunuzu ve bir anlaşma yaptığınızı bilmiyordum.

Bu gecenin tanıkları var: Önder Sav, Eşref Erdem, Mehmet Sevigen, Bülent Tanla, Yaşar Nuri Öztürk.

Belki bazıları sizden korkar ve tanıklık etmez ama bir kısmı da bu sözlerin doğru olduğunu açıklar. Yani tanıklar var. Ötekiler de söylemese bile içten içe bunun doğru olduğunu bilir. Siz de bilirsiniz.

Tartışmanın sonunda dediniz ki: "Bu gece birbirimizin fotoğrafını çektik. İki ay sonra çıkarıp bakalım. Ama rotuş yapmadan. Hangimiz haklı çıkmışız?"

Şimdi, 2007 seçimlerinin ardından o fotoğrafı cebinizden çıkarıp bakın Deniz Bey.

Ve düşünün; Meclis grubunda "Erdoğan'ı başbakan yapıyor diyorlar. Evet yapıyorum. Var mı itirazı olan!" diye bas bas bağırmanıza değdi mi?

Erdoğan'la Beylerbeyi'nde gizlice buluşmaya ve size oy veren milyonları hiçe sayarak gizli anlaşmalar yapmanıza değdi mi? (Deniz Bey, biliyorsunuz ki bu gizli buluşmanın da tanığı var.)

Başbakan olmak, elbette Erdoğan'ın demokratik hakkıdır. Ama bunun için olağanüstü çaba harcamak CHP'nin birinci görevi değildir. Üstelik dokunulmazlık kaldırılmadan.

Bir milletvekilinin mazbatasını iptal ettirip, Anayasa'yı değiştirip, grubu baskı altına alıp, Siirt seçimlerini es geçip Erdoğan'ı meclise sokmak ve dokunulmazlık zırhına kavuşturmak için verdiğiniz canhıraş çabanın yüzde birini partiniz için verseydiniz sonuç bambaşka olurdu.

Size o gün söylediğim gibi, Türkiye'nin kaderini değiştirdiniz.

Deniz Bey; sözlerimde en ufak bir çarpıtma varsa çıkıp söyleyin. "Öyle değildi. Böyle konuşmadık." deyin.

Genel Sekreterinizin ve en yakınlarınızın tanık olduğu bu konuşmayı inkâr edin.

Ya da başınızı önünüze eğin ve tarihin hakkınızda vereceği yargıyı düşünün.

Deniz Bey; çok ağır şeyler yazdığımın farkındayım. O akşamki tartışmaya kadar bir dostluğumuz vardı, bunları yazmak istemezdim.

Ama hem duruma doğru teşhis koyamamanız, hem de aşırı derecede inatçı olma huyunuz yüzünden hepimizi tehlikeye attınız.

Tayyip Erdoğan'ın yüzde 34 oyla meclisin üçte ikisini ele geçirmesinin manivelası oldunuz.

Daha önce Refah Partisi'nin belediyeleri ele geçirmesi de sizin oyları bölmeniz sayesinde gerçekleşmişti..

Tayyip Erdoğan'ların ve yine çok yakın dostunuz olan Melih Gökçek'lerin en büyük şansı sizdiniz.

CHP'nin ise en büyük şanssızlığı oldunuz.

Bu ülkenin sola şiddetle ihtiyaç duyduğu bir dönemde, bütün uyarılarımıza rağmen partiyi sağa çekmekte, Kürtlerden, Alevilerden, solculardan ayırmakta ısrarlı oldunuz.

Erdal İnönü, Hikmet Çetin, Murat Karayalçın, Fikri Sağlar, Ercan Karakaş, Mehmet Moğultay, Seyfi Oktay, Celal Doğan ve daha birçok sosyal demokratla el ele tutuşup halkın karşısına çıkmanız gerekirken; eski MHP'lileri, eski ANAP'lıları, idamla yargılanmış sağcı militanları parti vitrinine çıkarmakta ısrar ettiniz.

Size defalarca "Bir şeyin aslı varken kopyasına kimse bakmaz!" dememize rağmen, sol politikaları değil, MHP çizgisini tercih ettiniz.

Sağcıları ve sekreterinizi Meclis'e sokarken, İsmet Paşa'nın Avrupa Konseyi'nde komisyon başkanı olma başarısını gösteren torunu Gülsün Bilgehan'ı Meclis dışında bıraktınız.

İnanın ki bunları yazarken samimi olarak üzülüyorum. Keşke haklı çıkmasaydım, keşke sizin tahminleriniz doğrulansaydı diyorum ama durum ortada.

Yazık oldu Deniz Bey, hem size, hem partinize, hem de size inanan temiz yürekli sosyal demokratlara.

Artık bundan sonra istifa etseniz de bir etmeseniz de.

Bad-el harab-ül Basra!

Zülfü Livaneli, 24.7.2007 tarihli Vatan

X

AYNI KISIR DÖNGÜ

 

OSMANLI İmparatorluğu ilk borçlanmasını 1854 yılında Kırım Savaşı’na girdiğinde yaptı.

Savaş giderlerini karşılamak için alınan borç, zamanında ödenemedi ve yeni borç alındı.

İmparatorluk çağa ayak uyduramadığı için aslında iflas etmişti.

Borçlarını ödeyebilmek için sürekli borç almaya başlamıştı.

Yıllar ilerledikçe borç sarmalı içinden çıkılmaz hale geldi.

1875’te Padişah Abdülaziz bir memorandum yayınladı ve devletin iflas ettiğini dünyaya açıkladı.

Dağlar gibi biriken borçlar koca imparatorluğu yıkmıştı.

Bunun üzerine alacaklı ülkeler paralarını tahsil edebilmek için "Düyun-u Umumiye" diye bir kurum oluşturdular ve imparatorluğun gelirlerine el koydular.

İmparatorluk bütün kaynaklarını alacaklılara ipotek etmesine karşın borçlarını bitiremiyordu.

İçinden çıkılamaz bir kısırdöngüye sürüklenilmişti.

+

Yeni alınan borçlar verimli kullanılmıyor, artı değer yaratılamıyor, borçlar büyüyordu.

Bu kısırdöngüden kurtulamamanın nedeni imparatorluğun çağın gelişimine uyak uyduramamasıydı.

Osmanlı’da hákim olan köktendinci kafa, her yeniliğe dini bahane ederek karşı çıkıyordu.

Bu yüzden matbaa tam 300 yıl geç geldi. Bu da bilgi toplumu olmayı geciktirdi.

Oysa Batı, matbaanın sayesinde bilgiyi tüm topluma yaymış, bu sayede teknoloji geliştirilmiş, sanayi devrimini tamamlamıştı.

Genç Osman ile III. Selim kötü gidişi gördü. Ancak onlar da gericiler tarafından öldürüldü.

İsyan çıkaran çapulculara boyun eğildi ve yeniliklere dönük adımlar atılamadı.

II. Mahmud bu yüzden felç geçirip kahrından öldü.

Bu padişahın döneminde açılan Batılı tarzda okullar "Ulema"nın hışmına uğradı.

Bu geri kafalı insanlar "Bu okullarda Kuran okuyan çocukların ayakları yere değmiyor. Bu dine aykırıdır. Onun için bu okullar kaldırılmalıdır" dediler.

Padişah, bunlarla pazarlık yapmak zorunda kaldı. Sonunda "Öğrenciler Kuran okurken sıraların üzerine bağdaş kursunlar" diye bir orta yol bulundu.

Bu çağdışı komik uygulama yıllarca sürdü.

+

Yine II. Mahmud döneminde İstanbul’da başlayan kolera salgını halkı kırıyordu. Kenti fareler basmış, kuyular farelerle dolmuştu.

Padişah, Avrupalı doktorların önerilerine uyarak kenti karantinaya almak istedi. Ancak Şeyhülislam karşı çıktı ve şu fetvayı verdi:

"İçine fare düşen kuyunun suyunu besmele çekerek yedi kere değiştirin, mikrop falan kalmaz tertemiz olur, karantina dinimize aykırıdır."

Fetvanın gereği yapıldı ama kolera bitmedi. 7 yıl süren salgın İstanbul halkını kırdı.

Çağdaş atılımları yapamayan imparatorluk borçlarının altında ezilip paramparça oldu.

Tarihte yaşanan bu ilginç ve ibret alınacak olayları, Orhan Çekiç’in belgelere dayanarak yazdığı "Samsun’dan Erzurum’a" adlı araştırma kitabından özetlemeye çalıştım.

"Tarih tekerrürden ibarettir" derler... Ne yazık ki ülkemiz 1950’den sonra aynı borç sarmalının içine bir kez daha yuvarlanmıştır.

Düyun-u Umumiye gitmiş, IMF gelmiştir. Bugün de borç alarak borç ödüyoruz. Ama tıpkı Osmanlı’da olduğu gibi borçlarımız azalmıyor, artıyor.

Ama halkımızın güvenine mazhar olan AKP’ye bakarsanız "Türkiye ak yıllara uçuyorrrrr..."

Tufan TÜRENÇ, Hürriyet 30.7.2007 tturenc@hurriyet.com.tr

x

BU SICAKTA KÖMÜR VERDİLER, SU VEREMİYORLAR...

 

GÖREBİLDİĞİM kadarıyla size yazın ortasında kömür verdiler.

Ama su veremiyorlar.

Bu cehennem gibi sıcaklarda su bulamayıp ama kömür sahibi olmak nasıl bir duygu bilemiyorum.

İnsanın canı sıkılır.

Devlet yönetimi tarihine geçer mi, geçmez mi bilemem bu enteresan hizmet çeşidi. Ama dünya siyasi tarihine geçmeli.

Çünkü siz de yazın ortasında size su veremeyen, ama kömür verenleri takdir edip oy verdiniz.

+

Doğrusunu isterseniz bu yaptıkları yeni bir şey değil.

Çağdaş insanın kaçınılmaz gereksinimleri yerine, onları kandırmak, gözlerini boyamak için bu hep böyleydi.

Diyelim ki; her kasabayı il yapmak...

Her ile binasız-hocasız birer üniversite kondurmak...

Ve o üniversitelerden mezun olmuş ama sokakta kalmış on binlerce gence birer iş bulmak yerine "milletvekili olma hakkı" vermek...

Çağdaş eğitim yerine karanlık bodrum katlarındaki tarikat kursları...

Yaşadıkları bu dünyadaki tüm uygar olanaklardan yoksun saf insanlara atılan din-iman nutukları...

Yaz ortasında susuz kalmış insanlara kömür vermekti.

Ramazan çadırları...

Fak-Fuk-Fon’lar...

Çiftçinin ürününe pazar bulmak yerine, avanta krediler...

İnsan gibi yaşama koşulları yerine gecekondu afları...

Her işsiz-güçsüze bir cep telefonu, iki kredi kartı...

İnsanların alın teri döküp, gururla para kazandıkları bir dünya yerine; beleşçilik, avantacılık, hırsızlık...

Susuz insanların kömür torbalarıydı.

+

Anladığım kadarıyla şimdi bu sıcakta kömür verdiler.

Ama su veremiyorlar.

Olsun...

Siz bunlara oy verdiniz mi, verdiniz...

O zaman bu sıcaklarda kömürle idare edeceksiniz.

Bekir COŞKUN, Hürriyet. 4.8.2007,  bcoskun@hurriyet.com.tr

x

TÜRBANLI EŞ KİMLİKTİR

 

TÜRBANLI eş bir kimliktir.

Elbette AKP’liler olsun, onlara şirin gözükmek isteyenler olsun "Eşinin türbanı ile cumhurbaşkanlığının ne ilgisi var?" diyecekler.

Bu doğru değil.

Türbanlı eşin bir kimlik olduğunu hepimiz biliriz.

Türban; şeriatın emridir.

Şeriat; bin dört yüz yıl önce inmiş, asla değiştirilemeyen, asla itiraz istemeyen, asla aksi düşünülemeyen yasalardan oluşur.

Şeriatçı; türbanı zorunlu saydığı gibi, kafasının içinde tüm şeriat hükümlerini zorunlu sayar.

Çağdaş hukuk, insan hakları, kadının özgürlüğü ve eşitliği, modern yaşam kuralları, şeriatçıya uymaz.

Şeriatçı; türbanı-tesettürü vazgeçilmez sayıyorsa, onun dünyasında gizli gizli daha nice vazgeçilmezler vardır.

+

Türbanlı eş bir kimliktir.

Bu nedenle çağdaş hukukun, ulusal ya da uluslararası en üst mahkemelerin, türbanı bir simge saydıkları ve kamusal alanda, okullarda, üniversitelerde yasakladıklarını bilmeyen var mı?

Bu dönemde 235 milletvekilinin türbanlı eşe sahip olması, ya da AKP’nin tüm bürokrat kadrolarının türban eşlilerden oluşması rastlantı mıdır?

Bu iktidarın türbana yapışmasını ve meydanlarda "Türban namusumuzdur" diye diye oy topladığını nasıl unutursunuz?

Türbanlı eş bir kimliktir.

O kimlik; cumhuriyeti istemez...

Laikliği beğenmez...

Atatürk’ü sevmez...

+

Bu yukarda yazdıklarımın tümünün bu cumhurbaşkanı adayı Abdullah Gül tarafından geçtiğimiz yıllarda ifade edilmiş olması dahi, Türkiye’nin tepesinde oynanan sinsi oyunun boyutunu göstermiyor mu size?

Şimdi nasıl oluyorsa "Türbanlı eş kimlik değildir" diyerek o Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanı yapmak istiyorlar.

Bir ulusu aptal yerine koyarak.

Türbanlı eş kimliktir...

Kimlik...

+

Bekir COŞKUN, Hürriyet. 17.8.2007.  bcoskun@hurriyet.com.tr

x

LATİFE HANIM’DAN ERDOĞAN’A MEKTUP

 

Sayın Başbakan,

"Birinci Cumhurbaşkanımız Atatürk’ün eşi de türbanlıydı" şeklindeki açıklamanız üzerine bu mektubu tarihe karşı bir borç duygusuyla kaleme aldım.

Bilmenizi isterim ki, zorunluluk olmadığı dönemlerde ne ben, ne de ailem hiçbir zaman başörtüsü kullanmadık.

Londra’da Chislehurst Tudor Hall School ve Paris’teki Sorbonne Üniversitesi’nde okurken başım açıktı. Pasaportumdaki fotoğrafımda bile başım açıktı.

İzmir’deki yaşamımda da örtünmedim. Sadece sokağa çıktığım zaman mecburen başıma bir örtü geçiriyordum. Bu örtünme benim kişisel isteğim değildi. Dönemin gelenekleri-ádetleri bunu emrediyordu.

Başörtüsüne ilişkin Osmanlı hukukunda zorunlu bir yasa olmamasına rağmen, başınızın, yüzünüzün açık olması kadı huzuruna çıkarılıp kınanmanıza neden olurdu. Bir kadının bu kınamaya maruz kalması ise itibarının-namusunun yok olması demekti.

Bu nedenle örtünmeye mecburdum.

25 Kasım 1925’teki şapka kanunu ile başlayıp, 3 Aralık 1934’te çıkan 2596 sayılı kanun ve 18 Şubat 1935’te çıkan 2933 sayılı kıyafet yasalarıyla süren reformlar kadınların giyim konusunda tamamen özgürleşmesini sağladı.

Ve ben de örtüyü kaldırıp attım.

Sayın Başbakan,

Büyük önder Mustafa Kemal’le evlendikten sonra mecburen, devlet görevi gereği örtündüm.

Ancak benim örtüm biraz farklıydı: Döneme göre modern giyiniyordum; çarşaf giymiyor, peçe takmıyordum.

Yüzümü tümden açık bırakan kendime özgü başörtüm, tayyörlerim, pelerinlerim, çizmelerim, elmas küpelerimle o dönem için çok farklı bir giyim tarzına sahiptim.

Bu tarz, yabancı gazetelerde haber bile oldu.

17 Mart 1923 tarihli İngiltere’de yayınlanan London Illustrated News ile ABD’de yayınlanan 14 Mart 1923 tarihli New York Times gazetelerine göz atarsanız, Türk kadının özgürlük simgesi olarak beni gösterdiklerini görürsünüz.

Diğer yandan, büyük önder Atatürk’le birlikte erkek meclislerinde bulunmam, lokantalara gitmem, toplantılarda bacak bacak üstüne atmam da yadırganıyordu.

Bu nedenle gizli bir örgüt olan "Anadolu Osmanlı İhtilal Komitesi", benim kıyafetim ve davranışlarımı kastederek, "Yarın senin de karı ve kızının bu hallere getirileceğini, ırz ve namusunun mubah kılınacağını düşün, vicdanına kulak ver, dininin namusunun ne kıratta bir Millet Reisi elinde oyuncak olduğunu anla! Ey Müslüman, fazla söze hacet yok, din ve ırk ocağımızın haremine kadar uzanan bu eli bugün kırmazsan dinine, Kuran’ına, ırz ve namusuna ebediyen veda et" şeklinde bildiriler dağıttı. Ben yılmadım ve hiç korkmadım.

Sayın Başbakan,

Önemle belirtmek istiyorum: "Atatürk’ün eşi de başörtülüydü" polemiği yarın tehlikeli tartışmalara neden olabilir.

Birileri çıkıp "Atatürk’ün döneminde içki yasaktı, halifelik kurumu vardı, laiklik yoktu, kadınlara çalışma izni yoktu" diyebilir!

Oysa bunlar da tıpkı "benim başörtüm" gibi dönem şartları altında değerlendirilmesi gereken konulardır.

Sayın Başbakan,

Devlet görevi gereği, siyasal kriz çıkmaması için, kısa bir süre zorunlu olarak giydiğim başörtüsünün bu şekilde değerlendirilmesine çok üzülüyorum.

Ayrıca düşünüyorum da, bu polemiği çıkaranlar, "Cumhurbaşkanı eşinin başının açık olması gerekiyor" diyenlerle aynı safta olduklarının farkındalar mı acaba?

Unutmayınız ki bizim dönemimizde de bazı çevreler, "Cumhurbaşkanı eşinin başının kapalı olması gerekiyor" diyordu! Yazdığım gibi, bunu devlet görevi olarak kabul ettim ve örtündüm.

Madem böyle bir tartışmanın doğmasına neden oldunuz, şimdi size soruyorum: Sayın Hayrünnisa Gül de tıpkı benim yaptığımı yapar, başörtü meselesini devlet görevi sayar ve başını açar mı?

Sayın Başbakan,

Bu gereksiz tartışmalarla ne beni, ne de Hayrünnisa Hanım’ı siyasete "malzeme" yaptırmayınız lütfen.

Size çalışmalarınızda başarılar diler, kuracağınız 60. hükümetin vatanımıza, milletimize hayırlar getirmesini dilerim.

Saygılarımla,

Latife Mustafa Kemal. Soner Yalçın. Hürriyet, 19.8.207

x

BİZLERI NE BEKLİYOR?

(Türkiye ve Fas)

 

Siz, sizi ellerinde sopalarla döve döve mi turbana sokacaklar sanıyordunuz!

Hala daha, gerçekleri göremeyen safdil garibanlar, "Amma da büyüttünüz bu
turban konusunu! Bırakın insanlar istedikleri gibi giyinsinler. Bu bir inanç
özgürlüğü meselesidir"
deyip duruyorlar.

Ben de turban sorununun aslında bir kadın hakları konusu olduğunu söyleyip duruyorum ama onların düşündüklerinin tam tersi yönden. Ismet Berkan`ın kelimeleri ile, `muhtemel bir cumhurbaşkanının eşinin başının açık veya kapalı olmasının Türkiye`de ciddi siyasi gerilime neden olması` o kadar şaşılacak bir şey mi acaba?

Berkan`ın Amerikalı arkadaşının söylediği gibi: `Bir de tersinden bakın, türban
Çankaya`ya girdikten sonra acaba türbansızlar Çankaya`ya girebilecek mi?`

Böyle tersinden bakamayacak kadar yeteneksiz veya zaten önyargılı olanlara
sormak gerek: Türkiye`de türbanın `kazanmasının` türbansızların sıfırlanması anlamına geleceğini göremiyor musunuz? Hayır, Türkiye hiçbir zaman Iran
olmaz!` demeyin bana.

Türbansızların sıfırlanmasında hiç de öyle (Iran`da olduğu gibi) sopaya
filan gerek olmayacağını hala algılayamıyorsanız, buyurun size (Sabah`tan Erdal Şafak`in köşesinden `Bir Fas öyküsü`. Bu öykü de sizi ürpertmiyorsa (uyandırmıyorsa), artık söylenecek bir şey kalmadı.

Fransa`nin en önemli gazetesi `Le Monde`, 18 Mayıs`ta uzun bir röportajı yayınladı. Başlığı: `Hicab Fas`ın üstünü örtüyor`.

Hicab, başörtüsünün ya da turbanın bir başka versiyonu. Türk basınında
birkaç gazete o röportajdan yapılmış haberlere yer vermekle yetindi. Oysa `Le Monde`un Fas`tan aktardıkları daha fazla ilgiyi hak ediyor. Buyurun size genişçe bir alıntı:

“Bir sessiz devrim bu. İslam`ın rengi olan bir yeşil devrim. Bir orta öğrenim kurumunda Fransızca öğretmeni olan Sukayna `Ülkemi artık tanıyamıyorum` diyor.

Sukayna 20 yıl önce okulunda göreve başladığında, sadece bir öğretmenin başını örttüğünü hatırlıyor.

Bu gün ise tam tersi: Onun dışında tüm kadın öğretmenler ve tüm kız öğrenciler kapalı. Sonunda Sukayna`nin sinirleri boşaldı, depresyona girdi, görevi bıraktı.

Hiçbir zaman dincilerin doğrudan saldırısına hedef olmadığını söylüyor. Sadece küçük damlaların gün gectikce birikmesi. Kısa kollu, dudakları rujlu ve sadece ayak bileklerini gösteren etekle okula gittiğinde örtülü meslektaşlarının dokundurmaları: `Güne haram şeylerle başlanması ne kadar kötü…` gibi.