TABULARA, TALANA, YALANA
BALTA

+
IRKÇILIĞA, SÖMÜRÜYE, ŞERİATA
HAYIR!..
+
Sorumlusu: Av. Hayri BALTA
+
e-posta: hayri@bilgebalta.com
Site adresi: www.bilgebalta.com
+
SEÇMELER 2
İÇİNDEKİLER:
|
A: Adalet Ve Özgürlük Allah Yok, Toplum Var Amerikan Tuzağı Aşağıdaki Mahkeme Kararı Ata Türk’ün Hazin Ölümü Ayakta İşemek Aymazlara/ Aynı Kısırdöngü B: Babana Da Bana da Güvenme Birisi Bir Şey Yapmalı Bir Makale, Bir Soru, Bir Yanıt Bir Merihli’nin Raporu Bir Vatandaş Nasıl Konuştu? Bize Ne Oluyor Böyle Köye Böyle İmam... Bu Adama Yazdırmayın Bu, Eli Tabancalısı Burası Dağbaşı mı? Bu Sıcakta Kömür Verdiler, Su Veremiyorlar... Bu Ülke Neresi? Büyüklerimiz C: Cambaza Bak Diyorlar Cumartesi’nin Düşündürdükleri Ç: Çikolata Çeşmeleri Çok Yaşayın Refet Bey D: Deniz Baykal’ın Yapacağı Deniz Bey, O Fotoğrafı Çıkarıp Bakmanın Zamanı Geldi! Din Ve İktidar... Dine Dayalı Demokrasi Develerle Yaşamak E: Eli Satırlısı Evet, Atatürk Suçludur Emekli General Doğu Silahçıoğlu İle Yapılan Söyleşi F: Fareli Köyün Kavalcısı... G: Gidiş Nereye? Görülmeye Değer Rüyalar H: Haram Parayla İbadet Hoca |
İ: İbretlik Bir Anı/İnsan Olamamak İrticanın Yeni Adı İslam Düşmanları Saldırıda mı? İslamo Faşist Darbe İstemem.. İyi Ki Şehit Düştün Teğmenim K: Kadınımsılar Allah’a Sarıldı Karısından Dayak Yeyenler Karikatürleri Gördüm Karl Marks’ın Alt Yapısı Katilin Klipi Çıktı Kimlik Kavgası Kitap Üzerine İstatistik Bilgiler Kör Taklidi Kuran Kursu Yemini Kubilay Olayını Unutmayın Kurban Ve Katliam L: Latife Hanım’dan Erdoğan’a Mektup Levent Ertürk’ün Yazısına Yanıt/ Londra'dan Naklen Terör M: Modernleşme Ve Bayram Möö! O: O Üst Teğmene Ne Oldu? P: 'P' Papaz Ve Şeytan R: Reşat Altaylı’nın Yazılmamış Anıları S: Sağduyuya Gereksinme/Sorun Tepelerde Ş: Şimdi Bu İbadet Mi? T: Takkeli Sol Talih Ve Akıl Tayyip'den İnciler: Unutma, Unutturma Telaş/Türbanlı Eş Kimliktir U: Uyandınız mı? Y: Yol Ne Yana? Yoruma Gerek Duymuyorum Z: Zeka
|
x
ZEKÂ...
SİZCE hangisi din iman-ahlak ile daha ilgili.
- Bir sürü yolsuzluk - hırsızlık iddiası karşısında dokunulmazlıkların arkasnı sığınıp hukuka hesap vermemek mi?
Yoksa türban mı?
Hangisi dini-imanı olan iyi insanlar için daha önemli:..
Çocukların mama parasını dahi çaldığı iddia edilenlerin kendilerine dokunulmazlık sağlayıp adaletten kaçmaları mı?..
Hangisi?..
+
Eğer “tabii ki dokunulmazlıklar” derseniz, o zaman niçin Türkiye türbanı tartışıyor da dokunulmazlıkları tartışmıyor.
Köşeler, gazeteler, televizyonlar, kürsüler, bildiriler, partiler, liderler, kahvehaneler, yer gök “türban” tartışmasında.
Manşetler, birinci haberler, oturumlar, toplantılar..
Bizler geri zekâlı mıyız?..
Türban; kişi ile inancı arasındadır.
Ama dokunulmazlıklar, çıplak ayakla sobasız okulları giden çocukların hakkından, ilaçsız kalan yalı hastaların hakkına kadar ... Henüz doğmamış bebeklerin geleceğinden bir iş bulmak için burnunu çeke çeke kapıları çalan gençlerin istikbaline kadar... Yoksul ve yağmalanmış bir ülkenin taşından toprağına kadar uzanan büyük bir günahın ifadesidir.
Hangisi din iman-ahlak bakımından tartışılmalı?..
Dokunulmazlıklar mı, türban mı?..
TBMM Başkanı hangisi için “Bizim namus meselemizdir”, Başbakan hangisi için “içimdeki hıçkırık” demeli?..
Allah’tan korktuğunu iddia eden milletvekilleri hangisi için ayağa kalkmalı?..
O “Din-iman sahibi” olduğunu söyleyen cemaatler hangisi için her cami çıkışında bağırıp çağırmalı?..
+
Bizler bu kadar mı aptalız?..
Üstelik dokunulmazlıkların arkasına saklanıp, adalete hesap vermekten kaçanların; “din-iman” diye toplumun önüne koydukları türban oyununun farkına varmayacak kadar mı?..
Gerçek yüzlerini görmeyecek kadar mı?..
Enayi yerine konulduğumuzu anlamayacak kadar mı?..
Gerçek yüzlerini görmeyecek kadar mı?..Enayi yerine konulduğumuzu anlamayacak kadar mı?..
Zerre kadar dini-imanı ve aklı olan her insanın kafası buna erer...
Yani bizler yetim hakkının hesabını vermekten kaçıp, bir bez parçasını din ahlak sorunu yapacak kadar mı geri zekâlıyız?..
Hürriyet. Bekir Çoşkun. Onuncu Köy. 24.6.2005
+
(Sahi, bizimkiler gerçekten geri zekalı mı? Niçin türban’dan daha önemli olan dokunulmazlık üzerinde durmuyorlar?.. HB)
G. T. 1.7.2005
X
"CAMBAZA BAK!" DİYORLAR
Ülkenin acilden de acil ve yaşamsal önemi çok büyük; Kıbrıs gibi, Ege Sorunu, komşularla ilgili sorunlar, PKK, terör, ekonomik çöküş, iş, aş, açlık, mafya, vurgun, soygun, yağma, yalan talan, AB ilişkileri, sözde soykırım gibi, ekümenik gibi çözüm bekleyen sayısız sorunları varken, sayın siyasilerimiz başta yönetimin başındakiler, olmak üzere, devamlı “Cambaza Bak” yöntemiyle anlamsız, yararsız ve de herkesin Tanrısıyla karşı karşıya halledeceği konuları gündeme getirip, halkımızı oyalıyorlar. Yaptıkları eksiklikleri ve yapmadıkları güzellikleri gündemden düşürüyorlar. Aziz halkımız da bu oyunu yıllardır, iyi niyetle ve sabırla kabulleniyor.
Siyasiler; Yok, Türban, yok, kaçak Kur’an Kursu, yok, İmam Hatip Liseleri, ve benzeri, hiç kimsenin dünyevi yaşantısına zerre kadar katkısı olmayan, işsiz, aç, açık insanımızın dertlerine zerre kadar çare getirmeyen konuları pişirip pişirip “temcit pilavı gibi soframıza sürüyorlar. Hani bir söz vardır: “Her renge boyadık da fıstıki yeşil mi kaldı?” Sayın iktidar, sen halkımızın asgari ihtiyaçlarını karşıladın mı ki, böyle seni doğrudan ilgilendirmeyen işlerle uğraşıyorsun?
Hem sonra, sen siyasisin. Senin görevin yasayı çıkarmak ve uygulamaya koymaktır. Senin görevin; halkın dünyevi işleriyle ilgilenmek, onlara çözüm üretmektir. Halkın dini, uhrevi işleriyle uğraşacak, anayasal bağımsızlığı olan Diyanet İşleri Başkanlığı niçin vardır? Lütfen herkes kendi görevini yapsın!
Size bu konularda sorular sorulduğunda, “Ben siyasiyim. Ben laik demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olan, Türkiye Cumhuriyet’in Başbakanıyım. Bu işler benim işim değildir. Bu işlerle uğraşacak, anayasal bağımsızlığı olan Diyanet İşleri Başkanlığı diye bir kurumumuz vardır bu soruları gidin oraya sorun” diyemez misiniz? Böyle derseniz hem siz hem Cumhuriyetimiz yücelir.
Saygılarımla..
CEMİL DENK: E. Albay, Araştırmacı-Yazar,
E-Maıl: cemildenk@mynet.com, 0 532 217 88 11
G. T. 15.7.2005
X
LONDRA'DAN NAKLEN TERÖR
Ah mirim ah.
Ne günlere geldik.Naklen yayınlanır oldu artık Terörün yaptıkları. Naklen izliyoruz savaşları,naklen izliyoruz vahşeti, insanlık suçlarını.
Naklen utanıyoruz, bu insanların yaptıklarından, aynı havayı solumanın dayanılmaz ağırlığını taşıyoruz hem cins olmaktan.
Neydi o günler.
Mahallemizin büyük abileri vardı.Onlar en büyük korkularımızdı. Gizli gizli sigara içerdik onların korkusundan.Mahallemizin namusu bile onlardan sorulurdu. Mahallemizin ahlak bekçileri,Zina hafiyeleriydiler.
Sonra onlar çeteye ve kabadayıya, Ali kıran baş kesene, dönüştüler. Ve onlar mahallemizin en kötü örnekleri olmaya başladılar. Bırakın sigarayı, esrarı eroini onlar tanıştırmaya başladılar, mahallenin gençlerine.Mahallenin Ahlak bekçileri, Ahlaksızlığın timsali olmaya başladılar.
"Teröristler"imiz vardı, çocuklara dokunmuyorlar, kadınlara saygı gösteriyorlar, yaşlılara ve masum insanlara dokunmuyorlardı. Sivil halktan kimseye zarar vermemeye çalışıyor, vermek istediği mesajı, kaçırdığı resmi kimlikli insanlara hiç bir zarar vermeden iletmeye çalışıyorlardı.
Hiç kan dökmemek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Hatta canlarına mal olsa bile. Halktan haraç toplamak yerine, büyük para merkezlerinin paralarını ele geçirmeye çalışıyorlardı.
Bunun karşılığında halk da onlara ağıtlar yakıyor, doğan çocuklarına onların isimlerini koyuyordu.
Ve derken Teröristler de kabuk değiştirmeye başladılar. İnsan sevgisi kayboldu. Yerini nerde bir insan bulursan yok et mantığına dönüştü. Artık anlamsız eylemler, anlamlı eylemlerin yerini almaya başladı.
Çapulcular, psikopatlar, deliler, kimlik bunalımında olan insanlar, eline silah alan kişiliksiz insanlar "ulvi", idealler uğruna su gibi kan dökmeyi marifet saymaya başladılar.
Halbuki bilmiyorlardı ki hiç bir Kutsal düşünce, Kutsal amaç ve Kutsal kurum, İnsandan daha değerli olamazdı.
Madımakta, Başbağlarda, Halepçede, Maraşta, Çorumda, dağda, kırda bayırda vahşeti, katliamı insanlık adına iyi bir şeymiş gibi sunmaya başladılar.
İnsanların tatil yaptığı yerlerde Kuşada’sında, insanlara yönelik vahşeti pazarlamaya başladılar.
Eylemde kullandığı mermi kovanlarını hatıra olarak saklayan, kestiği kulaklardan yaptığı tespihi övünçle gösteren delilerimiz olmaya başladı..
Geçim sıkıntısı için evinden barkından gurbete giden şoförleri, anlaşılmaz bir sadizim içinde öldürürken, cennetten bir parsel edindiğini zanneden teröristlerimiz olmaya başladı. İnsanlara yaptığı zulmü fotoğraf çekerek belgeleyen sadistlerimiz olmaya başladı.
Mağazalarda, alışverişe gidenleri yakmak isteyen, bir sürü insanı yakarak öldüren neronlarımız oldu. Ceza evlerin de tutuklulara tuvaletteki pislikleri yediren sadistlerimiz oldu.
Serebrenitsa'da öldürülen 8000 kişiye yüreğim yandı. Çeçenistan’da; okulda rehin tutulan çocukları, kendi çocuğumdan farklı görmedim. Kendimi oradaki ailelerin yerine koydum. Londra'da katledilen insanları hiç kendi ülkemin halkından ayrı göremedim. Aynı acıyı hissettim yüreğim de. Ne fark ederdi ki Onun başka dilde, sizin başka dilde, benim başka dilde konuşuyor olmamızın.
Ne fark ederdi ki acıyı yaşayan insanların hangi ırk yada kökenden olmaları. Hele şimdilerde moda olan, insan olduğumuzu unutup söyle bakalım hangi ırktansın diye soran ilkelleri düşününce.
Ahhhh mirim ahh!..
Ama, bilmiyorlar ki "İnsanların gözlerinin rengi farklı, farklıda olsa, gözyaşlarının rengi hep aynıdır."
İşte bu, Londra’da ki olayların naklen yayını sırasın da düşündüklerim bunlar oldu.
Umarım insanlık, nerden, hangi ırktan, hangi soydan, hangi boydan, düşüncenin hangi biçiminden gelirse gelsin, terör üreten bu kaynaklardan ve de arkasında ki güçlerden, bir gün kurtulur.
Dünyanın neresinde olursa olsun, her cm karesin de, ister resmi, ister gayri resmi, adı cinsi ne olursa olsun; insanlığa karşı işlenen her türlü vahşeti ve de şiddeti yapanları kınıyorum.
İnsan olmanın erdem sayılacağı, Barışın ve Demokrasinin egemen olduğu günleri, çocuklarımızın görmesi umutlarımla.
sevgiyle kalın.
Ergun Eşşizoğlu, Diyarbakır Net’te yayınlanan yazıdır.
(G. T. 1.8.2005)
Buraya kadar çıkışı alınmıştır.)
X
CUMARTESİ’NİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Yine güzel bir Cumartesi günü.
Bugün bekarım. Hanım çocuğu alıp hafta sonunu geçirmeye annesine gitti.
(Not: Her gelin kızın rüyası: Zetina dikiş makinesi. Her evli erkeğin rüyası: hanımının annesine taşınması !)
Bir süredir gazete okumuyorum, daha doğrusu okuyamıyorum. Sinirlerim kaldırmıyor. O onu kaçırdı, bu şunu iğfal etti, diğeri çocuğunu kesmeye kalkıştı, bilmem nerde bomba patladı, falanca yolda kanlı trafik kazası ... off ... buna can mı dayanır ?
Merhum Seyyid Abdulhakim Arvasi hazretlerini hatırladım birden. Rabıta-ül Şerife isimli eserinde güzel bir kıssa aktarmıştır. Büyük evliyalardan birine sormuşlar: Yahu, siz ne kadar hissiz adamlarsınız ! Hiç müzik, teganni, güzel ses dinlemiyorsunuz. Bu nasıl oluyor !
Evliya cevaplamış: Asıl siz ne kadar hissiz adamlarsınız ! Nasıl oluyor da dinlemeye dayanabiliyorsunuz !
Gördünüz ya evliyadaki o derin varlık coşkusunu ve Allah sevgisini.
Nur içinde yatsınlar.
Hazır söz erenlerden açılmışken ...
Şeyh-i Ekber Muhyiddin El Arabi Hazretlerine bir papaz seslenmiş:
- Dün akşam seni rüyamda domuz olarak gördüm !
Ve yüce Şeyhin cevabı:
- Gördüğün aynı ile haktır ! Benim gönül aynamda kendini görmüşsün!
Nerde o insanlar ? Şairin dediği gibi: "Bir bilen var mı, nerdeler şimdi ?"
+
Güler yüz, tevazu, sabır, incelik, lisana hakimiyet, irfan ...
Neydi bunlar ? Pazarda kaç para eder ?
Ekranlarda cıstak cıstak müzikler. Hatunun biri yağlı bir sevgili bulmuş, müzik dünyasına adım atmış, kalçaya göbeğe ameliyat yaptırmış, çıkmış sahnede butlarını memelerini sallaya sallaya şarkı söylüyor.
Bir diğer kanalda evladını "milli birlik ve beraberliğe" kurban veren bir şehit annesi gözyaşları içinde ağlıyor: "Yavrumun kanı yerde kalmasın komutanım !"
Ah be anneciğim ! Bu toprak ne kanlar içti de yine doymadı. Senin oğlunun kanını da beş dakikada içer bitirir.
+
ABD, Irak'a yerleşti. Hiç şüpheniz olmasın arkadaşlar, orda Kürt devletini de kanırta kanırta kuracak. Hiçbir halt edemeyiz. Biz sınırlarımızı korusak daha ne isteriz ! Coni ağabey çok güçlü. Yüzlerce gemisi, helikopteri, havadan karaya falan filan atılan güdümlü füzeleri var. Kendine bağlı sözde şeyh efendileri var. Bu şeyh efendi olacak kazuletler, Peygamber'in mesajını ayaklar altına alıp binbirgece masallarındaki gibi düğünler tertip ediyorlar. Şımarık oğullarına ve kızlarına yüzlerce kilo altın takıp millete hava atıyorlar. Ebuzer zamanındaki hakiki Müslümanlar hayatta olsa idi, Coni'ye sıra gelmeden, önce bunların kellelerini koparırdı!
Ne yaparsınız ... şeyini şey ettiğimin dünyası!
+
Yahu, birden aklıma düştü, bazı arkadaşlar kendi aralarında tanrı var mı, yok mu diye tartışıyorlar. Ne kadar ayıp! Birisi kalkıyor, bir kaç resim ve hadiseden yola çıkarak varlığını ispatlıyor; diğeri de aynı hadiselerden yola çıkıp yokluğunu ispatlıyor! Allah Allah, bu ne demek ola ki!
+
Memlekette üç dört tane isim hakim. İbrahim Tatlıses, Mehmet Ali Erbil, Seda Sayan, Hülya Avşar.
Dönüyoruz dolaşıyoruz onları seyrediyoruz. Arka planda kulakları sağır eden bir ses efekti:
- Güüüüm, Tatlıses ilk defa Show TV'ye açıkladı. Seda Sayan kime "hıyar" dedi? Aaaazz sonraaaaa.
Biliyorum, küfür etmek iyi bir şey değil. Lakin, zamanımızda bu gibi programlara küfür etmek galiba bir nevi "farz-ı kifaye". Eğer böyle ise, hiç merak etmeyin, ben sizin de namınıza bu farzı sabahtan akşama kadar eda ediyorum!
+
Hele hele, şu Kıbrıs'ın Rum kesiminde veya Yunanistan'da arz-ı endam eden ortodoks papazlarını gördüğümde sinirden kan beynime sıçrıyor. Şebelek herifler. Göğüslerinde kazık kadar bir haç asılı, sakalları dizlerine kadar uzamış, ona buna el öptürüyorlar! Ünvanları da bir alem: Yok Ekümenik, yok bilmem ne bölgesi ruhbaniyet sorumlusu! Kim verdi ulan size bu ünvanları, Hak'tan korkmaz kuldan utanmaz kubur suratlı herifler!
Biz diyoruz ki, yazıktır günahtır, kırdırmayın milletin çocuklarını birbirine. Ahmet, Mehmet, Memo, Yorgi bir hiç uğruna düşmesin toprağa. Ne alıp veremediğim var benim Rum Terzi, Ermeni bakkal vs ile. Yıkmak kolay, yapmak zor. Gelin, silah tacirleri, kan üzerinden beslenen asalaklar kazanmasın. Gerçekten patırtısız gürültüsüz bir dünya arzulayan halklar kazansın.
Yok! Herifçioğullarında bir benlik, bir nefsaniyet, bir dünya hırsı! Hepsinin de kendilerine göre mukaddes davaları, yazdıkları kalın kocaman kitapları var. Bitmez... bu dünyanın çilesi bitmez.
"Ne insanlar gördüm, üzerlerinde elbise yoktu.
Ne elbiseler gördüm, içinde insan yoktu."
+
Çok bilinen bir fıkradır. Lakin ne zaman aklıma gelse anlatmadan duramam. Sarhoş Bekri Mustafa bir köye uğramış.
Köyde cenaze var, imam da ortalarda yok. Cemaat de cahil. Kara kara ne yapacaklarını düşünüyorlar. Bekri'yi görünce cemaat üzerine çullanmış. Gel, mevtanın namazını sen kıldır, diye ısrar etmişler. Bekri, yahu etmeyin, ben namaz filan kıldıramam, dediyse de dinletememiş. Çaresiz, geçmiş cemaatin önüne, mırın kırın ne biliyorsa bir şeyler okumuş, kendince namazı kıldırmış. Namazdan sonra, tam mevtayı kaldırırlarken, Bekri tabuta eğilip bir şeyler fısıldamış. Mevtaya ne dedin diye sormuşlar.
Dedim ki, öte tarafa gidince sana bu dünyanın halini sorarlar. Sarhoş Bekri imam oldu, namaz kıldırıyor, dersin!
Ötesini söylemeye hacet yok!
+
Bugünlerde, gosgocamaan bir ampul resmi ile iktidara yürüyen AKP lider kadrolarının işi pek zor doğrusu! Bir yandan ABD kurmaylarından icazet alıp, paşa paşa emirlerine uyarken; diğer yandan kendi tabanlarına verdikleri sözleri nasıl tutacaklarını düşünüp bu sıcak havalarda çarliston dansı yapıyorlar.
Eee, Allah büyük ! Sen misin iktidar isteyen ? Al sana iktidar ! Hadi bakalım, camiler kışlamız, müminler askerimiz !
Koca koca adamlar, makam ve mevkilerinden umulmayacak zırvalıklarla meşguller. Bazıları pusulayı iyice şaşırmış, ağızları yerine başka yerlerinden kelam ediyorlar.
+
Delinin biri organlarını yanlış sayıyormuş. Kulağına kol diyormuş, kaşına çene diyormuş, vesaire. Doktorlar ne kadar uğraştılarsa da tedavi edemeyip sonunda kendi haline bırakmışlar. Bir gün, bizim dünya tatlısı deli, hevesle başhekimin odasına dalmış.
- Doktor bey, ben iyileştim ! İnanmazsanız imtihan edin!
Bunun üzerine doktor, tek tek organların ismini sormuş.
- Bu nedir ?... Parmak.
- Ya bu nedir ?... Çene.
- Peki ya bu ?... Kol.
Hayret ! Hakikaten deli, doktorun işaretlediği bütün organların isimlerini doğru söylemiş. Başhekim, tamam demiş,
hemen bir rapor yazarım, iki güne kalmaz hastaneden çıkarsın. Yahu, sen nasıl akıllandın böyle?
Deli, kafasını gösterip konuşmuş:
- Eee, buna göt derler, doktor bey, göt!
+
Bizim siyasilerin hesapları da bu hesap işte. Dünya alemi ilgilendiren meseleler akılla değil, dötle halledilmeye çalışılınca kimsecikler işin içinden çıkamıyor. Şimdi ayıkla pirincin taşını. Bir tarafta asker, bir tarafta millet, bir yanda türban, diğer yanda mini etek ve dekolte. Haydi ağalar beyler, 32 kısım tekmili birden!
+
Size bir sır vereyim arkadaşlar. Bir insan, bir yolunu bulur da "yükselirse", ahlak ve samimiyeti aynı nispette inişe geçer. Büyüklerimiz boşuna, baş olma sevdasında hayır yoktur, dememişler. Bunu anlamayan bazı "kifayetsiz muhterisler" ise, baş ol da istersen soğan başı ol, diyerek hırslarını ve cibilliyetlerini ortaya dökerler.
Şu kırk küsur yıllık ömrümde, kapı gibi kartvizitler bastıran, kelli felli öyle eşşoğlu eşşekler tanıdım ki şaşar kalırsınız. İsmi lazım değil, bu hıyarzadelerden bir tanesi inşaat firması sahibi. Herifin Bolu'da yaptırdığı evlerin yarıdan çoğu yıkıldı. Onlarca insan, çoluk çocuk enkazın altında can verdiler. İnsan bu durumda vicdan azabından uyuyamaz, öyle değil mi? Siz öyle zannedin! Beyzademizin keyfi yerinde, işler -AKP'nin yükselişi ile paralel olarak- gıcır mı gıcır ! Altında son model bir BMW. Karısında 50 milyarlık cip. Oğlunda tam aksesuar Hyundai.
Bir silkelense en az 5 - 10 trilyon çıkarır. Üstelik bu pezevenk çok da Müslüman çoook. Bana ofisinde iki saat din iman nutukları attı. Boşverin! Canını alın, parasını almayın deyusun. Öyle bir para düşkünü, sormayın gitsin!
Yaptırdığı evler gümbür gümbür yıkılan, onca insanın kanına giren bu muşmula herif, şimdi nerde, tahmin edin bakalım ? İstanbul İl İmar müdürlüğünde üye! Öp babanın elini!
+
Vücuttaki organlar liderlik, müdürlük sevdasına düşmüş. Mide demiş ki: Ben müdür olmalıyım! Bütün besinleri sindiririm, asit salgılarım, hücrelere gerekli olan proteinlerin üretilebilmesi için yenilen her şeyi parçalara ayırırım.
Kalp, söz almış: Asıl, ben müdür olmalıyım! Kanı temizlerim. Hepinize gerekli olan temiz kanı pompalarım. Ben olmasam hiçbiriniz hava alamazsınız!
Böbrek atılmış: Ya ben zehirli atıkları ayırmasam ne yaparsınız! Hepiniz zehirlenirsiniz!
Bunlar böyle hararetle birbirlerine girmişken, göt konuşmuş:
— Arkadaşlar, hiçbiriniz benim değerimi bilmiyorsunuz! Aslında benim müdür olmam lazım.
Diğer organlar götü terslemişler. Hadi oradan sen de göt efendi ! Bunca değerli organ varken sıra sana mı geldi!?
Göt, fena halde bozulmuş. Ulan ben size gösteririm, deyip bir kenara çekilmiş. Bir süre sonra göt başlamış kendini sıkmaya. Hiçbir şeyi dışarı atmıyormuş. Diğer organlar fena halde sıkışmışlar. Mide gerilmiş, kalp aşırı çarpmaya başlamış, böbrekler zehirli atıkla tıka basa dolmuş. Kendi aralarında toplanıp durumu değerlendirmişler.
- Yahu, bu göt ne yapıyor böyle ? Pislikleri niye dışarı atmıyor ?
- Ne olacak götlük yapıyor !
- Durum çok fena, hepimiz ölüp gideceğiz.
- Bu işin bir hal yolu olmalı ...
Sonunda, çaresiz götü başlarına müdür ilan etmişler. Göt de kendini sıkmaktan vazgeçip pislikleri dışarı yollamış. Hepsi birden rahatlamışlar.
İşte arkadaşlar, o gün bugündür bütün götler müdür oldu !
+
Neden bilmem, dünya fatihi ve kraker mağduru başkan Bush efendinin İstanbul'daki konuşmasını dinlerken bu fıkrayı hatırlayıverdim. Askerleri ve işkencecileri aracılığı ile dünyaya kan kusturan, bütün barış umutlarını baltalayan, hukuk mukuk tanımayan bu leş kargası için ne diyebilirim ki:
"Münkir münafıkın soyu
Yıktı harap etti köyü
Mezarına bir tas suyu
Dökenin de avradını"
+
Affoluna. Dünya hali böyle olunca, bizim yazı da ister istemez götlü mötlü oluyor. Siz kusura bakmayın.
Dünya hali değil, adeta orta oyunu.
+
Bu güzel Cumartesi gününde, cennet vatanımızın birlik ve beraberliğine halel getiren şeyler yazmanın hiç gereği yok. En iyisi ben (tıpkı kaşarlanmış kalemler gibi) şöyle dinleyenlere sıcak gözyaşları döktüren, büyüklerimize övgüler düzen bir şiir yazayım da, uslu çocuk olayım.
+
BÜYÜKLERİMİZ
Dağ başını duman alır
Sağolsun büyüklerimiz!
Ölen ölür, kalan kalır
Varolsun büyüklerimiz!
Kimi Türkbükünde gezer
Kimi turist kızlar düzer
Kimi boka boncuk dizer
Nurolsun büyüklerimiz!
Biri Marmaris’te ressam
Biri Ampül Vezir ül Azam
Bir halkı görür cüzzam
Yaşasın büyüklerimiz!
Biri Çankaya'dan inmez
Bir yurtdışından dönmez
Ağalar, bu sancı dinmez
Şen olsun büyüklerimiz!
Borç harç yanıyor bu lamba
Bakalım ne gün patlar bomba?
İslam üstü az buçuk samba
Yapar durur büyüklerimiz
Hani müminler askerdi?
Hani kitap tek rehberdi?
Gavur, unu ipe serdi
Ne etsin büyüklerimiz
Levent yanar öz haline
Bir kazık vermişler eline
Düşünür bunu ne'tsem diye
İster mi büyüklerimiz?
+
Saygılar bütün dostlara.
Levent Ertürk
X
Sayın Paşam,
Önce sevgi... İşte size güzel bir yergi...
Levent ERTÜRK arkadaş da benim gibi, istemez telif ücreti... İsterim, öncelikle sizin beğendiğiniz iletilerimi, AÇIK SİYASET dergisine göndermenizi. İsterim bu arada da benim hakkımda Dergiye bilgi vermenizi. Çünkü Dergimize gönderiyorum bu iletinin bir örneğini...
Sevgilerimle,
Hayri Balta, 16.8.2005
(G. T. 16.8.2005)
x
AYAKTA İŞEMEK
Birçok bilim adamına göre canlı türlerin devamı için erkeğe ihtiyaç yok.
Örneğin, İngiltere’nin Southampton Üniversitesi biyologları, ‘Evrim sürecinde erkeklere niye ihtiyaç duyuldu?’ sorusuna cevap aramışlar. Salyangoz ve solucan gibi tek cinsiyetli türlerin üremek için kendi kendilerini kopyalamalarından hareketle, erkeklerin fazlalık olduğuna hükmetmişler.
Peki, varlığı şart değilse tabiat bu fazlalığı niye var etmiş? Cevap, çeşit olsun diye!..
Çünkü, kopya yavru çevredeki değişime kolay uyum gösteremiyor, ama çift cinsiyetli türler daha uyumlu. İşte bu yüzden doğada çeşitliliğin artması, canlıların çevre değişikliklerine daha rahat uyum sağlayabilmesi için erkeklere ihtiyaç duyulmuş. (Hürriyet, 16 Mart 2000)
Erkeğin varlığı sırf, “çeşit olsun, çevreye uyum kolaylaşsın” gerekçesine bağlanınca, teorinin devamı da geliyor. Bilim ve teknolojinin olanakları çevreye uyumu kolaylaştırdıkça erkeklere ihtiyaç azalacak, sonunda erkek nesli yok olacak.
Hatta, Oxford Üniversitesi genetik bilimcisi Prof. Brian Sykes, erkek neslinin kalan ömrünü de hesaplamış. Prof. Sykes’ın dediğine göre erkeklik kromozomu Y giderek azalıyor, gün gelecek hiç kalmayacak, erkek neslinin şunun şurasında 125 bin yılı kaldı. (Milliyet, 5 Haziran 2005)
Prof. Sykes’ın dediklerini okuyunca dehşete kapılmadım değil. Kabul etmek kolay değil ölüme ve yok olmaya mahkumiyeti.
Erkeklik gibisi var mı?!
Televizyon kumandasının hakimiyiz, kadınlardan yüzde 98 daha hızlı zap yaparız, pembe dizilerle vakit öldürmeyiz.
Tatil için minik bir çanta bize yeter, denizde yüzmemiz özel günlere tabi değildir.
Ayna karşısında, kuaförde saatler harcamayız.
Antonio Banderas’a benzemek için kilo verme derdimiz yoktur, ne kadar çirkin olsak da bizden hoşlanacak bir kadın mutlaka vardır. Üstelik saçlarımızdaki beyazlıklar, yüzümüzdeki kırışıklıklar karizmamızı yüceltir
Tüm orgazmlarımız gerçektir ve yaşlanınca viagra imdadımıza yetişir.
Düşüncesiz ve kırıcı davranışlarımızın çaresi bir demet çiçek ya da ekstra kredi kartıdır.
Bir davette bizimle aynı kıyafeti giyen erkekle rekabet etmeyecek rahatlığa sahibiz.
Bir arkadaşımızı ziyaret edeceksek hediye götürmemiz şart değildir.
Bir iki takım elbise, iki çift ayakkabıyla mezara kadar idare ederiz.
Daha neler neler…
Demek bütün bunlar bir illüzyon, 125 bin yıl sonra tamamen ölmeye razı etmek için tabiatın bize verdiği birer rüşvet, öyle mi?!
125 bin yıl sonra biz yokuz, bizimle birlikte saltanatımız da yok olup gidecek, öyle mi?!
Bizi bir kalemde silip atan, “Siz aslında çeşit olarak yaratıldınız, ihtiyaç kalmadığında yok olup gideceksiniz” diyen bilimadamlarının boynu altında kalsın!
İnşallah, dedikleri yalan çıkar.
İnşallah, başka bilimadamları da çıkar, aslında kadınların fazlalık olduğunu, günü geldiğinde yok olacaklarını, başımızda et bırakmayan dişi yaratıklardan kurtulacağımızı müjdeler(!).
Hem dünya sadece kadınlara kalacak da ne olacak?
İngiliz bilim adamları bunu düşündüler mi hiç?
Dünyada erkek kalmadığında kadınlar kimin başının etini yiyecekler?
Kimin göğsüne başını koyup salya sümük, zırıl zırıl ağlayacaklar?
Kimden sadece kendisini sevmesini, biricik vazife olarak kendisine sürekli aşk sözcükleri fısıldamasını, mecburen ayrı kaldıklarında geçici olarak hadım olmasını, başka kadınları fark etmeyecek kadar aptal olmasını bekleyecekler? Kime aşk acısı çektirecekler?
Bozulan musluğu kim tamir edecek, patlak ampulu kim değiştirecek?
Otomobilin lastiği patlayıp yolda kaldıklarında kim lastiği tamir edecek?
Yeryüzünde erkek kalmadığında kendileri mi Einstein, Mc.Planck, Nazım Hikmet, Aristo, Hegel, Marks olacaklar?
Sözün kısası, kadınlar, İngiliz bilimadamlarının palavralarına kanıp “Oh, erkeksiz hayat, ne rahat!” diye boşuna sevinmesinler derim.
Ayakta işemenin dayanılmaz cazibesi
Erkeksiz tabiatın ve hayatın kadınlara kazandıracağı tek rahatlık, erkekler gibi ayakta çiş yapamama ezikliğinden kurtulmaları olacak.
Hani erkekler, ayakta çiş yapmak, mevsim kış ise kar üzerinde çişiyle adını yazmak, “Ayakta kot elde şişe, erkeklik bu değil kızım, erkeksen ayakta işe!” diye kadınlara hava atıyorlar ya.
Cinsel anatominin Piri Reis’i Ferud, kadınların çocukken “Benim neden pipim yok, neden ayakta çiş yapamıyorum?” diye komplekse kapıldıklarını söylüyor; feministler de erkeklerle yarışmak için kahvehanelere baskın veriyorlar, ayakta çiş yapmanın yollarını arıyorlar ya.
İşte, dünyada erkek kalmadığında kadınlar bu dezavantajın ezikliğinden kurtulmak dışında bir faydasını görmeyecekler.
Aslında bu eziklikten kurtulmaları için İngiliz bilim adamlarının “erkekler yok olacak” palavrasının doğrulanmasını beklemelerine gerek yok. Çünkü, erkek bilimciler kadınlara erkekler gibi ayakta çiş yapma imkânı veren aleti de keşfettiler. Batı ülkelerinde yıllardır kullanılıyor.
Kanadalı bir firmanın ürettiği ayakta işeme aleti, büküldüğünde huni haline gelen bir kâğıttan ibaret. “Sihirli koni” denilen tek kullanımlık alet, erkekler gibi ayakta çiş yapmak isteyen kadınların yanı sıra, genel tuvaletlerde klozetlere oturmaktan çekinenlere de tavsiye ediliyor.
Sihirli koni, üç ay önce Türkiye’ye de geldi. Cinsel kimlikleriyle yetinmeyip erkekler gibi ayakta çiş yapmaya heves eden kadınlardan yolunu bulmak isteyen uyanıklar, ilk partide 165 bin adet ithal ettiler. Üçlü paketin hediyesi 2,5 lira. Paketin üzerinde ‘Bayanların tuvalet ihtiyacına, ayakta pratik hijyenik çözüm’ yazılı. Uyanıklar, 2 milyon kadına satma hayalindeler.
Hürriyet gazetesinden Şermin Sarıbaş ve Ebru Çapa, sihirli koniyi denemişler, “Son derece fantastik” diyorlar. Bir gazete okuru kadın da “Bunu da yaptım ya, bu dünyadan artık gözü açık gitmem” demiş; erkeklerin bir kalesi daha düştü diye nerdeyse zil takıp oynayacak.
Hanımlar gene de erkekler kadar hızlı çiş yapamamaktan şikâyetçiler. Çünkü, çiş yapmak için pantolonu indirmek zorundalar. Erkeklerinse fermuarı çözmeleri yeterli. (Hürriyet, 29 Mayıs 2005)
Ayakta işemek mekruh!
Ayakta işeme hızında erkeklere yetişseler bile ben, kadınlara sevinmekte acele etmemelerini tavsiye ederim.
Çünkü, burası Türkiye! İktidarda İslamcı bir parti var. Ayakta işemenin günah boyutu da var.
Gerçi İstanbul Müftülüğü’nün ‘Alo Fetva’ hattından sihirli koniye onay çıkmış. Telefonla fetva evliyaları, tuvalete, “Allah’ım! Pislikten ve pis olmaktan sana sığınırım” diye dua edilerek sol ayakla girilmesine, sağ ayakla çıkılmasına, ayakta işenmemesine, ancak hijyen gibi zorunlu durumlarda ayakta işenebileceğine fetva vermişler; ama konu Alo Fetva hattının tekelinde değil.
Meğer “Ayakta işemek erkekliğin şanındandır!” derken kendi kendimizi kandırıyormuşuz da haberimiz yokmuş.
Meğer, salt kadınların değil erkeklerin de ayakta işemesi caiz değilmiş de haberimiz yokmuş.
Meğer, “Ayakta kot elde şişe, erkeklik bu değil kızım, erkeksen ayakta işe!” diye kadınlara hava atarken ne günahlar işliyormuşuz da haberimiz yokmuş.
Bereket, Çorum İskilip Müftüsü Cahit Erdinç var.
Medyanın yalancısıyım, Müftü Cahit Erdinç, cuma vaazında, “ayakta işemenin mekruh olduğunu” söylemiş; AKP’li Belediye Başkanı Orhan Öztürk de, halkın ayakta işeyerek günah işlememesi için bu ay başında belediye tuvaletlerindeki pisuvarları söktürmüş. Medyadaki günahkârların belediye başkanını üzerine bir su dökmedikleri kaldı. Sonuçta, Başkan, tamirat bahanesini ortaya atmış.
İlahiyatçılar, Peygamber zamanında ayakta işendiğinde elbiseye de sıçrayacağı, bu durumda kılınan namazın kabul olmayacağı gerekçesiyle ayakta işemenin caiz sayılmadığını, çömelerek işemenin tavsiye olunduğunu, bugün ise pisuvarlarda sıçrama tehlikesinin bulunmadığını söylediler.
Sonuç, İskilip’te pisuvarlar yerine takılacak, vatandaş ayakta işemeye devam edecek...
Ah başkan ah ! “Senin yaptığını Çorumlular yapmaz” diyeceğim; ama neyleyim, sen de benim gibi Çorumlusun.
Burası da Türkiye !
Feminisitler de erkekler yok olduğunda ayakta işeyememe ezikliğinden kurtulacaklarını sanma sevdasının boşa çıktığına yansınlar !
Rahmi Yıldırım
19 Ağustos 2005
X
MÖÖÖ!
Bir gün dünyadaki tüm haber bültenlerinin şöyle bir haber geçtiğini düşünün. Uzayın derinliklerinden kopup gelen dev gibi bir meteor dünyamıza çarpacak ve gezegenimizdeki hayatı bütünüyle sona erdirecektir.
Mevcut teknoloji ile çarpışmayı durdurmanın imkanı da yoktur.
Çok üzülürdüm. İnsanlar için değil. Üzülmeyi hak etmiyorlar. Bebekler için de değil. Biz bebekleri severken henüz var olmayan bir geleceğe ait umudu severiz. Nasıl olsa, büyüdüklerinde borsa uzmanı, ekonomist, general, banker vs olup en iyi bildiğimiz işi, yani, öldürmeyi veya öldürenleri değişik renkte bayraklar kullanarak kutsamayı onlar da sürdürecekler.
Hayvanlar için çok üzülürdüm. Gerçi onlar da öldürüyor. Fakat sadece beslenmek için. Kendi aralarında bizden çok daha akıllıca bir denge kurmuşlar. En azından, kendi cinslerine işkence etmiyorlar. Terör nedir bilmiyorlar.
Tanrı ile olan ilişkileri bizimkinden çok daha fazla takdire layık. Möö deyip saygılarını dile getiriyorlar.
"Benim möö çekmem seninkinden daha kutsaldır ve gerçektir", gibi bir iddiaları yok.
Sahi, düşündükçe aklıma daha neler geliyor. Şu hayvancıklar, aslında ne tatlı yaratıklar.
Geviş getirdikleri tarlanın bir kısmının kendi mülkiyetleri olduğunu ilan etmiyorlar. Etseler dahi bunu bir kan davası yapmıyorlar. Tarlanın bir kenarına damalı bayrak dikip, kendi aralarında ordular kurmuyorlar.
Yırtıcılar da öyle. Hiçbir aslan, bir seferde yüz bin antilop öldürüp sonra da bunları konserve yapmayı, bir kenarda saklamayı, stoklamayı, karaborsa fiyatı ile satmayı düşünmüyor. Aptal şeyler ! Bize sorsalar onlara ne kadar gelişmiş stoklama ve pazarlama yöntemlerimiz olduğunu anlatırdık.
Belgesellerde gördüğüm kadarıyla, fil sürüsünün içinden biri çıkıp "en büyük sürü bizim sürüdür, diğer sürüler aşağılık ırklardan gelen sürülerdir" demiyor. Veya, "bizim sürü fil cennetine gidecek, öbür sürüler ateşte kavrulacak" şeklinde vaaz vermiyor. Siz hiç ilahiyatçı fil gördünüz mü ? Şahsen, ben görmedim.
Hayat tarzları da çok güzel. Geçenlerde timsahları seyrettim ve hayat felsefelerine hayran kaldım.
"Bütün orman benim olmalı" hırsına kapılmadıklarından ihtiyaçları kadar tüketiyorlar. Karınları doyunca çamura uzanıp güneşin tadını çıkarıyorlar. Sabahları gravat takıp günde on saat pazarlama, muhasebe gibi işlerle uğraşmadıklarından stres, migren nedir bilmiyorlar. Böylece doktor masrafları da olmuyor.
Az kaldı unutuyordum. Hayvanların hiçbiri "barış" kelimesini kullanmıyor. Sanırım sebebi şu: zaten barış içindeler; bu sebepten, barış edebiyatı geliştirmeleri de gereksiz.
Pek çok erkek hayvanın karşıt cinsle ilişkileri mükemmel. Kur yapıyorlar, dans ediyorlar. Dişilerine kendilerini ispat ediyorlar. Kimisi dişlerini gösteriyor, kimisi kanatlarını çırpıyor, kimisi de kurbağa gibi ses çıkarıyor. Fakat hepsi de doğal ve sade. Üstelik dişi üzerinde ceberrut bir baskıları yok. Ne bileyim, mesela evlilik çağına gelen bir erkek kurbağa babasına gidip "baba bana şu nilüfer yaprağının üzerinde duran avradı al" demiyor. Beşik kertmesi yapmıyorlar.
Görücü usulünü de bilmiyorlar. Düşünün, damat adayı olan kurbağa, yanına anne ve baba kurbağaları alıp komşu nilüfer yaprağına gitmiş. Baba kurbağa hafifçe öksürdükten sonra "vrak, kızınız kurbağa hanımı oğlumuza istiyoruz" diye konuşsa ne tuhaf olurdu.
Evlilik kurumları bizimkilerden gelişmiş. Anne baba ve yavru ağaçkakanlardan oluşan bir aile, gerçekten sevgi dolu bir dayanışma sergiliyor. Erkek ağaçkakan dişisine yardım ediyor. Ona "Başını ört gız, kanatlarını çok açma, kırıtmadan uç" diyerek pederşahilik taslamıyor. Evlenene kadar yalvar yakar olup, evlendikten sonra dayak atarak gagasını, kanadını kırmıyor.
Boşanmaları da medenice. Çiftleşme ve üreme dönemini takiben dişi ayılar, yavrularına bir şey yapmasın diye erkek ayıları yuvadan kovuyor. Dişisine saygı gösteren ayı da başının çaresine bakıyor. Bir meyhanede içtikten sonra yuvayı basıp dişiyi öldürmüyor. Ardından, hayvan mahkemesinde "ormanda dedikodular çıkmış, namusumu korudum, gırtlaktan kaptım ırıspıyı" savunması yapmıyor. Bizim gezegenimizde bazı insan türlerimiz bunu yapıyorlar da, ordan aklıma geldi.
Etnik sorunları yok. Aynı sahilde yaşayan fok balıkları ve martılar güzel güzel geçiniyorlar. Herkes birbirlerinden çıkan farklı seslere katlanıyor. "Sahil sever Fok Balıkları Partisi" üyeleri, gariban bir martıyı sıkıştırıp, "sen aslında martı değil fok balığısın. Bizim dilimizde konuşmalısın. Yoksa, seni bu sahilden techir ederiz" tehditleri ile korkutmuyor.
Komşulukları, bizi kıskandıracak kadar medenice. Tek bir ağacın üstünde ve içinde çeşitli tropikal kuşlar, maymunlar, böcekler yaşayıp gidiyor. Aylık ağaç aidat parası yok. Ağaç toplantılarında ağacın kabuğunun korunması ve bakımı gibi mevzulardan kavga çıkmıyor.
+
Bu konuda daha söylenecek pek çok şey olabilir.
Bir gün, yazının başında bahsettiğim o meteor çarpışması gerçeğe dönüşse, dünyanın son 30 günü içinde ben ne yapardım acaba ? Herhalde içerdim. Nasılsa mülkiyet sorunu diye bir şey kalmadığından, bir lokantanın camını kırar güzelce demlenirdim. Sonra da dua edenleri, TV'lerde dünyanın sonu hakkında konuşan ilahiyatçıları seyrederdim. Mizah ve hüzünle karışık duygular içinde, insan türünün tam olarak hangi aşamada ölümcül bir sapma yapma yaptığını düşünürdüm.
Kafayı iyice bulunca da, "gelin dua edelim, öte tarafa arınmış olarak gidelim" diyen tüm ilahiyatçıları, kendini doğadan ayrı ve matah bir şey zanneden herkesi hayvan dilinde kalaylardım:
Mööööö!
Saygılar
Levent Ertürk, 13.9.2005
X
ATA TÜRK’ÜN HAZİN ÖLÜMÜ
Türk-Kürt çatışması ciddi ihtimalmiş.
Hayat pahalılığı ve geçim derdiymiş.
Avrupa Birliği’ne tam teslimiyet görüşmeleri başlayacakmış.
Meğer bunlar ciddiye alınmaya değmez hikâyelermiş.
Medyada ve medyanın aptallaştırdığı hatırı sayılır kamuoyunda varsa yoksa Gamze Özçelik’in tecavüze uğraması ve Ata Türk’ün ölümü. Medya ve kamuoyu, haftalardır günlerdir bu iki olayın öyküsüyle çalkalanıyor.
İlki, bir artistin, kendi iddiasına göre, ilaçla uyutulup sevişmeye zorlanması ve cep telefonu ile filminin çekilmesinin öyküsü.
İkincisi, medyanın yarattığı sahte şöhret Ata Türk’ün ölümü.
Gamze Özçelik’in öyküsüyle doğrusu hiç ilgilenmedim. Ne söylesem yalan olur.
Ata Türk’ün ölümü ise gazete okumaya fırsat bulabildiğimde ister istemez benim de ilgimi çekti. Delikanlının adı Ata, soyadı Türk. Yılmaz Özdil’in yazdığı gibi “Kaderin cilvesi değil. Çivisi çıkan bir millete ilahi tokat.” (Sabah, 22 Eylül 2005)
Ata’yı bilmeyen tanımayan yok. Geçen yıl televizyonda izlenme rekorları kıran “Gelinim Olur musun?” programıyla şöhretin zirvesine çıkmış, ana kuzusu bir genç.
Gerçekten ana kuzusu. Gelin adayı Sinem Umaş’la birbirlerine ilânı aşk ettikleri, aralarında yüzük taktıkları programı, misafir olarak bulunduğum akraba evinde ben de izlemek zorunda kalmıştım. Ata Sinem’le evlenmek istediğini söylediğinde, annesi, ulusal kaynana Semra Hanım milyonların gözü önünde çocuğu nasıl da azarlamıştı:
“Senin otuz iki dişini söker, eline veririm!”
Sonra da ana şefkatiyle çocuğun ruhunu okşadığını sanmıştı:
“Aşık olacağın zamanı ben sana söylerim yavrum!”
Yani, yirmisini geçtiği halde hâlâ bir ana kuzusu ve kuzusunu “psikolojik beşik”te sallamakta ısrar eden, büyümesine izin vermeyen bir anne.
Tekil bir örnek değil. “Havada kuş, suda balık kadar çoklar.”
Ana kuzusu gibi yetiştirilmiş, büyüdüğünde koyun olmaktan başka şansı olmayan milyonlarca Ata var.
Herşeyini düşünen annesi yokken kendisi düşünemeyecek ölçüde beyni beşikte sallanan, annesi yanındayken de ezik duran milyonlarca Ata.
Annesinin uyguladığı baskıcı “temizlik”ten bunalınca, fırsatını bulur bulmaz, bilmediği tanımadığı özgür kişiliği alkol ve uyuşturucu bataklığında aramaya hevesli milyonlarca Ata.
Milyonlarca ana kuzusu Ata’nın, kendisi de ana kuzusu gibi yetişmiş annesi milyonlarca Semra Hanım var.
Çocukluğunda annesinden babasından, evlendiğinde kocasından kaynanasından gördüğü baskıyı şefkatle perdeleyip kendi kuzularına uygulayan milyonlarca Semra Hanım.
Kuzusuna kaşıkla yedirirken sapıyla gözünü çıkartan milyonlarca Serma Hanım.
İşte Semra Hanım’ın kuzusu Ata, medyanın itelemesiyle tırmandığı sahte şöhretin basamaklarından hızla aşağı kaydı, Adana’da alkol ve uyuşturucu komasından öldü. Sevenleri tabutuna Türk bayrağı serdi. Semra Hanım, “Bunca şehit varken benim de bir şehit vermem gerekiyordu” dedi. Şehit aileleri dernekleri “Uyuşturucu ve alkol komasından ölmekle şehit olunmaz!” diye tepki gösterdiler. Köşesinde hergün bebeğini anlatan Ayşe Arman, oğlunu yitirmiş Semra’yı azarlayarak,“Bu kadına kim dur diyecek?” diye yazdı, falan filan…
Hiç kuşkusuz, medyanın şöhret yapmadığı Ata Türkleri de benzer bir akibet bekliyor. Şöhretli Ata’nın şöhretsizlerden farkı, ölümünün medya sayesinde hızlandırılmasından ibaret. Ata’yı yıldızlaştıran medyanın, şöhretsiz Ataların akibetini hızlandırdığı da söylenebilir.
Programın gelin adayı Sinem Umaş’ın da Ata’dan farkı yok. Program sayesinde elde ettiği şöhreti sürdürecek donanımı olmadığından, para karşılığı “reklam aşkları”na adı karıştı. Başka neler yaptı, bilmiyorum. Kadere inandığını söylüyor ve “Ben yanında olsaydım, Ata Adana’ya gitmezdi.” diyor.
Ata’nın dirisini de ölüsünü de sömürdüler
Ata, hayattayken medyanın rayting malzemesiydi. Katıldığı programın final bölümü 17 Aralık 2004’te yüzde 78 rayting ile rekor kırmıştı. Oysa aynı gün Avrupa Birliği zirvesinde Türkiye ile tam üyelik görüşmelerinin başlayıp başlamayacağına karar veriliyordu. Bu bile Ata ve Semra Hanım kadar izlenmemişti.
Ata, ölümüyle de medya için inanılmaz bir rayting ve haber malzemesi oldu. Gazetelerin yazdığına göre, Show Tv, Ata’nın ölümüne ana haber bülteninde tam 41 dakika ayırmış. Öteki televizyonlar da, Ata’nın ölümünü sömürmekten yana Show Tv’den geri kalmamışlar.
Medyanın Ata’nın dirisini de ölüsünü de sömürmesi nedensiz değil. Medya, halkı haberlendirmek, kamuoyu oluşumuna katkıda bulunmak, iktidarı denetlemek işlerini çoktan bıraktı. Eskiden bu işleri yapıp yapmadığı da tartışılır; ama, “küreselleşme” denilen son 20-30 yıllık dönemde iyiden iyiye yoldan çıktı, sermaye tekellerinin halkı aptallaştırma ve sermayeyi çoğaltma aracı oldu. Ne diyordu Zafer Mutlu, Sabah gazetesinin başındayken:
“Sabah gazetesi, para kazanmak için vardır, Türk halkını aydınlatmak için var değildir. Sabah gazetesi amme menfaati yapmıyor, bu işi para kazanmak için yapıyor. On veriyorsam, onbeş almak için varım. Kim bunun aksini söylüyorsa yalan. Ahlak, nizam, demokrasi palavra...”
Zafer’in söylediğini sadece Türkiye’ye özgü bir olgu sanan yanılır. Medya sermayedarı sadece bizde değil dünyanın tümünde para kazanmak peşinde. Bunun bir yolu da en yüksek raytinge ulaşarak reklam pastasından en büyük payı kapmak. Ata’nın, annesi Semra’nın, gelin adayı Sinem’in katıldıkları programlar ve benzerleri bunun için yapılıyor.
Başarılı programcılar sistem tarafından ödüllendiriliyor, terfi ettiriliyor, paraya boğuluyor. Arada bir Ata’nın ölümü gibi tirajik öyküler patladığında ise, gerçek gazetecilik yapmak yerine bu gibi pespaye programları yapanlar kendileri değilmiş gibi, ahlâk dersi veriyorlar. En utanmazları da, halkın böyle programlar istediğini, demokraside halk ne derse onun geçerli olduğunu söylüyorlar, Ata’nın tabutuna bayrak serilmesinin hesabını soruyorlar. Kimlerin tabutu bayrağa sarılmadı ki!
Medya sermayenin kılıç ve kalkanı, halkı illüzyonlarla sersemletme aracı; ama, doğrusu halk da bundan pek şikâyetçi değil. Akşamları televizyonun karşısına kilitlenip, kimin kimle çıktığını, ‘kim şık, kim rüküş’ yarışmasını bile sonuna kadar seyrediyor. Sonra da seçimde oyunu sermaye partilerine atıyor. Cem Uzan’ın Genç Partisi’ne bile yüzde 7.5 oy veriyor.
Doğrusu, halkı mazur göremiyorum. Modern dünyada geniş yığınların tek eğlence aracının televizyon olduğu, akşam yorgun argın eve gelen insanların rahatlamak için, kafa yormayan bu programları seçtikleri yorumlarına karnım tok. ‘Halk neylerse güzel eyler!’ deyişi palavra.
Halk neylerse güzel eylemiyor, entelektüelleri de güzel söylemiyor. Eleştirenler olsa da ekrandan taşan magazin kimilerinin açık, kimilerinin gizli tutkusu. Yani kollektif bir ikiyüzlülük içinde birbirlerini tamamlıyorlar. Yani, tencere ve kapak meselesi.
İkiyüzlülükleri yüzlerine vurulduğunda da mazeretleri hazır.
Prof. Dr. Zekeriya Beyaz, kaldığı otelin odasındaki televizyonda porno film izlediği anlaşılınca, “Sosyal bilimci olarak inceleyebilmek için seyrettim.” diye savunmuştu kendisini.
Sadece Zekeriya Beyaz değil. “Süper Mürşit” Necip Fazıl da polisin kumarhane baskınında yakalandığında, “Cemiyetimizin sefih tarafını incelemekti maksadım.” deyivermişti.
Bu işler neden böyle, nasıl düzelir? Elbette bir fikrim var; ama, şimdilik faydası yok.
Çünkü, sadece burası değil, her yer Türkiye!
Rahmi Yıldırım
22 Eylül 2005
(G. T. 1.10.2005)
x
İSLAM DÜŞMANLARI SALDIRIDA MI?
Felsefe profesörü olan Teoman Duralı internette şunları demiş: "(Batılılar), İslam'ı yok etme arzusundalar. Onlara göre İslam, Batı medeniyetine meydan okumanın adı. Bugünkü medeniyetin temeli iktisattır, kazançtır, kârdır. Bu kârı azaltan, felsefi bakımdan anlamsızlığa mahkûm eden veriler İslâm'da mevcut. Buna katlanamıyorlar..."
Sayın felsefe profesörü, 'dinler arası diyalog'un İslam'la Protestanlığın benzerliğini gösterip, 'İslam'a ne gerek var' noktasına doğru gittiğini söyleyerek tehlike çanlarını çalıyor. Bu yazının özetini okuduğum Yeni Şafak yazarı Mehmet Şeker'in köşesinde şu değerlendirmeyi görüyoruz: 'Son zamanlarda okuduğum en güzel röportajlardan biriydi.'
Doğrusu ben aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Sayın felsefe profesörünün yazısını okuyan kişi, bütün Batı dünyasının işi gücü bırakıp, 'Şu İslam'ı nasıl batırsak' diye düşündüğünü sanır. Oysa hiç böyle bir şey yok. Felsefe profesörünün de belirttiği gibi, Batı dünyası ekonomiyle ve teknolojiyle meşgul, dinle değil. Oralarda din, bireysel bir tercihtir, siyasal bir tercih değil. Bırakın 'İslam'ı yok etmek' gibi olmayacak bir işe girişmeyi, Batı kendi dininin bile yok olup gitmesini umursamamaktadır. Batı ülkelerinin pek çoğunda insanlar artık Hıristiyanlığa da inanmıyor, kiliseye gitmiyor, dini törenlere katılmıyor. Kiliseler kapanıyor, cami yapılsın diye İsveç'te olduğu gibi haraç mezat Müslümanlara satılıyor.
Danimarka'da gençler arasında Müslümanlık moda olmuş. Son birkaç yılda 10 bin gencin Müslüman olduğu söyleniyor. Ama ne İsveç'te, ne de Norveç'te felsefe profesörleri ayaklanıp 'Müslümanların derdi Hıristiyanlığı yok etmek, kiliselerimizi alıp cami yapıyorlar, gençlerimizi tuzağa düşürüp kendi dinlerine çekiyorlar,' diye ortalığı birbirine katmıyor.
Katmıyor, çünkü düşüncelerinde
sekülerleşmişler. Her şeyi dini ve skolastik açıdan değerlendirmiyorlar. Şu
sözler ne anlama geliyor Allah aşkına: 'İslam, Batı medeniyetine meydan okumanın
adı!' Buna benzer sözleri sık sık işitiriz de.. pratikte ne anlama gelir, pek
düşünmeyiz. Afganistan'dan Nijerya'ya kadar İslam dünyasını şöyle bir düşünün.
İslam, hangi alanda Batı'ya meydan okur gibidir? Ekonomide mi? Dünyanın en fakir
ülkeleri arasında bu Müslüman ülkeler vardır.
Teknolojide mi? Bu ülkelerden dünyada iz bırakan hangi teknolojik yenilik sadır
oldu? Kültürde mi? Arap ülkelerinde bir yılda basılan kitapların tümü,
İspanya'da basılanların yarısını bulmuyor. Askeriyede mi? Hangi alanda? Yoksa
sayın felsefe profesörü 'İslam kapitalizme bir alternatif sunmaktadır, Batılılar
bu nedenle telaşa düştüler' mi demek istiyor? Satır aralarında buna benzer bir
şeyler var.
Nedir İslam'ın alternatif ekonomi modeli? Refah Partisi'nin ikbal yıllarında tantanayla sunduğu 'Adil Düzen' mi? Anımsayabildiniz mi nasıl bir şeydi 'Adil Düzen'? Yoksa kimsenin ciddiye almadığı 'faizsiz bankacılık' mı?
Dünyada Batı kapitalizmine alternatif olan tek bir İslami ekonomi uygulaması var mıdır? 'İyi ama, İslami ekonomi modelini uygulayacak ülke mi var' demeyin. İran, Suudi Arabistan, Taliban yönetimindeki Afganistan, şeriatla yönetilen Sudan, bazı eyaletlerinde şeriatın uygulandığı Nijerya, Libya, Pakistan, Bangladeş ve daha niceleri vardı ve var. Bu ülkelerin hangisinde gerçekten kapitalizme alternatif bir sistem uygulandı? Uygulanabildi? İslam ülkelerindeki aydınların bir sorunu da bu sanırım: Boş konuşmalar...