TABULARA, TALANA, YALANA 

 BALTA 

 

+

 IRKÇILIĞA, SÖMÜRÜYE, ŞERİATA

 HAYIR!..

+

Sorumlusu: Av. Hayri BALTA

+

e-posta: hayri@bilgebalta.com

Site adresi: www.bilgebalta.com

+ 

SSS 2

(SEVENLER – SORANLAR – SÖVENLER)

 

S A Y I N   K U L                                                      

Sayın Hayri Balta,

Webte Şems-i Tebrizi hakkında araştırma yapar iken sizin sitenizde bir kul rumuzlu kişi ile yazışmalarınıza denk geldim.

Bu yazışmaları sonuna kadar okudum ve bir kul rumuzlu kişi ile iletişime geçmeye arzu duydum.Sizden bir kul rumuzlu kişiyle iletişime geçmemi sğlayacak mail yahut başka bir imkan hakkında bana yardımcı olup olamayacağınızı öğrenebilmek için bu maili yazdım.

Bu vesile ile fikirlerinizi ve inancınızı öğrenmiş oldum. Bu konuda Şemsten öğrendiğim şeyi demek isterim, o ise şudur; kişinin bildiklerinin değeri, yüreğindeki hal kadardır...

Vesselam.

C. Arif Hüseyin, 10.8.2007

+

Sayın C. Arif Hüseyin,

Önce sevgi diyeyim.

 

Sözünü ettiğin “Kul”, “Sayın Kul” olsa gerek.

Ne var ki bende adresi, telefonu, e-posta adresi yok ki size gönderek.

 

Ancak Sitemizin Giriş sayfasına yazacağım.

Sizinle temsa geçmesini sağlayacağım.

“Sayın Kul, şu e-posta adresinden bir dost sizinle görüşmek istiyor.

 

 

onuncumuhtar@hotmail.com

Bilge Balta, “Belki bunda bir hikmet var!” diyor…

 

Her ikinize de sevgilerimle…

 

Av. Bilge Balta, 10.8.2007

x                                                     

Sayın Hayri Bey.

 Bir tesadüf ile sitenizi ziyaret ettim. Hayatınız ve kültürünüz ilgimi çekti. Ben de hayatıma mana katacak birşeyler arıyorum. Lütfen bana cevap yazarmısınız.

 "Nereden geldim?, Nereye gidiyorum?, ölüm ile son bulacak bu hayatı ne   için yaşıyorum?"

 "Bu dünyayı yüzlerce defa mezaristana boşaltan ölümün, hayattan istediği nedir?" "gerçekte Allah var mıdır, yoksa Allah'a inanç konusu aklın cevap bulamadığI bir sorunun yanıtı mıdır?"

 "Akıl her soruya cevap bulabilir mi, her şeyi bilebilir mi, bulamadığı ve bilemediği her şeyi inkar mı etmeli, yoksa bu alanlardaki her şeyi felsefede olduğu gibi şüpheci yönüyle sonunu bulamayacağı bir şekilde sürekli sorguya mı çekmeli?   Bulmaya çalıştığı her şey hakkında şüphe edecekse arama gayreti ne diye?

Halbuki benim görebildiğim, aklımla bilebildiğim alemde bu önemli sorularımın cevabını bulamıyorum. Bir takım iyimser insan modeli ve sosyal fikirler üretsem de bu hayatın manası için çok cılız kalıyorlar."

Lütfen söyler misiniz beni her şeyi ile terk edecek şu varlık içerisinde ne için yaşayacağım?  Peki ne için öleceğim?"

Sevgilerle...

Bir Kul, 30.3.2001

*

Sayın Kul,

Önce saygı, sevgi. Arayış içinde olduğun belli.

Sorularınızı aldım. Efendice, kibarca soru sormana memnun kaldım.

Sorunuz yanıtlanacaktır. Kuşkularınız aydınlatılacaktır.

Ancak sıraya koydum. Söz, yerine getirilecektir borcum.

Sorularınızın yanıtları Sitemde yayınlanmakta ise de.

Yanıtlayacağım sorularınızı yine de...

Şimdilik bunu kabul et.

Bu yanıtımı da: "Yanıtınızı aldım, asıl yanıtınızı  bekliyorum!" diye belli et!..

Takma ad kullanmana ne gerek var. Ne olur adını da, soyadını  da belli et!

Şimdi kal sağlıcakla, saygı, sevgi çevrendeki Kullara...

Av. Hayri BALTA, 24.2001

*

Sayın Hayri Bey.

"Yanıtınızı aldım. Asıl yanıtınızı bekliyorum."

Cevapladığınız için size çok teşekkür ediyorum. Ayrıca işleriniz yoğunsa ve ben sizi bu şekilde meşgul ediyorsam lütfen bana bunu bildirin. Zira bu maillerim uzayabilir. (siz de dilerseniz tabii.)

   Benden kimliğimi saklamamamı istemişsiniz. inanın bunu açığa vermemin hiçbir mahsuru yok; fakat bir yere varıncaya kadar bu şekilde devam etmek istiyor içimden bir his. Bu hususta beni anlarsanız memnun olurum. Kimbilir belki bir gün elinizi öpmeye gelirim.

Sevgi ve saygılarımla...

Bir Kul, 2.4.2001

+

Sayın Hayri Bey.

 

 Sitenizde yayınlamış olduğunuz fikirlerinizi okuyorum (daha evvel tam okumamıştım) ve üzerinde düşünüyor araştırıyorum. Bana göndereceğiniz yazılarınızı da ondan daha fazla bir ilgi ile okuyacağım. Fakat sitenizdeki yazılarınız konusundaki ilk görüşümü öncelikle ifade etmek istedim. Yalnız bu sohbetin henüz başında iken bir şey arz etmek istiyorum; benim size yazacağım yazılarda fikirlerinize yönelik eleştirilerim elbette olacaktır, sizinde benim fikirlerime yönelik eleştirileriniz olacaktır. yalnız ne kadar süreceğini bilmediğim bu sohbetimizde  size karşı kesinlikle bir tartışma tavrına  girmeyeceğim. Zira hayatımda yaşadığım tecrübeler bana gösterdi ki; hiçbir tartışma iki tarafın gururunu tatminden başka meyve vermiyor. Ancak karşılıklı sohbet ve fikir alışverişi müstesna.. çünkü tartışmalarda hep karşınızdaki kişinin fikirlerinin nasıl çürütülebileceğini düşünür. Daha onun fikirlerinin doğru olabileceği ihtimalini düşünmeden  anlattığı şeylere karşı tavır almaya başlarsınız. Karşıdakinin tutumu da bu olunca ortaya gururların çatıştığı bir sesli savaş (tartışma) çıkar. Meyvesi de ancak gururun zaferi olur.

Bu sebeple sizden böyle bir tutum beklemesem de, yolumuz tartışma alanına çıkarsa ben o alandan ayrılacağımı şimdiden belirtmek istiyorum. Gerçeğe ulaşabilmek için  size yönelteceğim sorular ve eleştiriler için de alınmamanızı rica edeceğim.

Şimdi sitenizde  okuduğum yazılarınıza akseden fikirlerinizde; müsbet ilimlerin yanıltmaz gerçekleriyle önyargıdan kurtulmuş sorgulayıcı bir aklın ürettiği hakikatlardan ziyade,  önyargıları yüklenmiş bir aklın, felsefenin sisli, dumanlı ortamında verdiği kararlar göze çarpıyor. Bu tür bir araştırma yöntemi, insanı bilge de olsa yanılgıya sürükleyebilir kanaatindeyim.

Halbuki kainattaki her şey araştırmaya değecek mahiyettedir değil mi?  Yalancı dahi olsa konuştuğunuz bir insanın sözlerinden  kayda değer  gerçekler çıkarabildiğimiz çok olmuştur.

Şöyle bir misal vermek istiyorum.

Siz ailenizle bir parkta oturuyor olsanız..

Yalanlarıyla tanıdığınız bir insan size heyecanla yaklaşıp, evinizin yandığını söylese (O korusun). “ulan bu yine sıkıyor” der misiniz?  Diyelim ki böyle dediniz ve demenizde haklısınız. Fakat aradan biraz zaman geçti ki; sözlerinde pek güvenilir olmayan bir başka adam geldi ve gayet ciddi bir üslup ile size evinizin yandığını söyledi. Bu sefer buna inanır mısınız?

Belki inanmazsınız ama şüphe etmeden de duramazsınız değil mi?

Peki  diyelim ki; o adamın ardından da, yine tam güvenmediğiniz 8 şahıs daha   farklı vakitlerde gelip aynı ciddi tavır ve üsluplarla evinizin yandığını söylese...

Bu sefer yalancı olmalarını bile düşünmeden meseleyi ciddiye alır sizde her insanın yapacağı gibi durumu teşhis etmek için harekete geçersiniz değil mi?

Şimdi dikkat edin yazılarınızda eleştiriye tabi tuttuğunuz bazı kişiler, kendilerinin kainatın yaratıcısının elçisi olduklarını, ve kendilerinin ancak gerçekler konusunda bir uyarıcı olduklarını gayet ciddi söz ve tavırlarla söyleyip duran, bu insanların  düşmanlarının ve tarihin de ittifakı ile yalana ve kandırmaya asla teşebbüs etmedikleri de bilinirse. Bu insanların sözlerine “ya doğruysa” endişesiyle  kulak vermek gerekmez mi? 

Zira 10 yalancının ittifakla verdiği bir haberin doğru olabileceğine kuvvetle inanan insanın  doğruluğunu en şiddetli düşmanlarının bile inkar etmediği bunca insanın Allah ve ahiret inancı konusunda söz ve fikir birliğinde bulunmaları bizim bu konuya da kuvvetle ihtimal vermemizi gerektirmez mi? 

Zira bu insanlar belki de bize evimizin barkımızın yanmasından bin derece önemli olabilecek bir hususu arz etmeye çalışıyor olabilirler. Hatta bu uğurda mallarını, canlarını feda edercesine..

Sayın Hayri bey. 2.4.2001

Sizin bu meşhur şahısların doğrularına yaklaşım tarzınız, direk yıkmaya ve hemen inkar etmeye yönelik oluyor. (dikkat ederseniz, yaklaşımınız diyorum yorumunuz demiyorum, zira yorumlarınızda sanki bir araştırmacı gibisiniz. Fakat yaklaşımınızda değil.)

Bu tarzda yaklaşırken en azından   “Bu şahıslar dünyanın kaderini değiştirecek çapta işler yapmış ve insanları hiçbir psikoloğun yada pedagogun etkileyemeyeceği kadar etkileyebilmiş insanlardır.   davetini kabul edip bildirdiklerine iman edenlerin sayısı da hiç ama hiç  küçümsenmeyecek kadar çoktur. Bunların hepsinin aptal, yada aklını kullanamıyor olması matematiğin ihtimal hesaplarına dahi ters düşeceğini, hatta bu insanların içinde deha çapında zekaya sahip insanların bulunduğunu da kendi yorumlarımızla kulak arkası etmemeliyiz değil mi?

Hem şöyle düşünsek:

1. olasılık :

Bu zatların tebliğ ettiği şeyler tamamen gerçek dışı olsa,

O zaman bu hayattan başka bir hayat yok demektir ki, yaşadığımız hayat herkesin kendi doğrularını yaşamaya çalıştığı bir dünyadan başka bir şey olmayacaktır (siz ne kadar kendi iyilerinizin doğru olduğunu anlatsanız da...) iman eden de inandığı şeyin doğruluğuna inanarak yaşayacağı için manevi boşluğunu böyle doldurmuş olacak. Maddi dünyadan ise yine inanmayan insan kadar faydalanacak, kendi doğrularını yaşamanın mutluluğunu duyarak ölecektir.

2. olasılık :

Bu şahısların tebliğ ettiği hususların doğru olmasıdır ki;

İşte o zaman insanın en büyük meselesi, ve en çok dikkate alması gereken husus  bu imanı elde etmek olacaktır.

Zira bu bizim evimizin yanmasından çok daha önemli bir durum arz ederdi.

Bu kadar büyük ciddiyet arz eden bir meselenin her boyutu olabilir ihtimaline göre değerlendirmelidir. Çünkü netice çok önemlidir.

Kaldı ki: Allah ve ahiret inancı sizin değerlendirdiğiniz kadar basite alınacak, mantıksız bir inançta değildir.

Halbuki insanlık tarihi boyunca bir yaratıcı varlık inancı olagelmiştir. Akıllar bunun için uzun süreler meşgul olmuştur. Şu da bir gerçek ki her insanın içinde bir yaratıcıya inanma duygusu vardır. Kimileri bu duyguyu ineğe taparak tatmin eder. Kimileri kendi yaptıkları putlara taparak tatmin olmaya çalışır. kimileri varlığın kendinden olduğunu söyler, kimileri her şey tabiatın iktizasıdır der, bir kısmı kendi kendini yaratıyor der, diğer bir kısmı kainattaki cari sebeplerin (tabiat kanunlarının) sonucudur der. Kimileri bu duyguyu kendi iradesi ile öldürmeye çalışır ki (bir şeyler bulamamış olmasının neticesidir.) ve kimileri de; Bu kainatın her şeyi bilen (Alim), her şeye gücü yeten (Kadir), tek bir yaratıcı tarafından yaratıldığına inanırlar ki, kainattaki binlerce maddenin ve kanunun  tek bir madde ve tek bir kanunmuş gibi İdare edilmesini ancak bu tek yaratıcıya bağlarlar.

Şimdi bir kafa kurcalayan hususta şudur ki: Bu inanma duygusu insanın aklına nereden gelmiştir. İnançsız olarak tanınan bir çok insan dahi müthiş korkulacak bir durum karşısında sığınacak bir varlığı aramaktadır.

Sakın bu duygu, gözlerimizin önüne kadar muhteşem sanatını meşherler misali sergileyen  ve bizi kendisine inanmamız ve ona karşı hürmetli olabilmemiz konusunda hür iradeli yaratan Alim, Kadir ve Hakim bir zat olmasın.

Hem bu duygudan daha ilginç bir duygumuz var ki neyi ifade ediyor acaba... işte o duygu ebedi yaşama duygusudur ki:

Birçok hayat fonksiyonunu kaybetmiş insanların bile yaşama gayreti, İntihar edenlerin ölümün soğuk yüzünü gördükleri an yaptıklarından geri dönmek istemeleri de, boğulurken çırpınmaları da, hep bu duygunun eseridir.

Evet insan ebedi bir yaşam arzuluyor bunu kimse inkar edemez.

Fakat her şeyin sonlu olduğu şu alemde bu sonsuzluk duygusu insana nereden gelmiştir, aklına nereden düşmüştür?

Sakın  bu duygu bize, “elbette bana döndürüleceksiniz... ve burada ebedi kalacaksınız” diyen Alim, Kadir, Kayyum bir zatın bizi ebedi hayata hazırlamak için bir ihsanı olmasın

Sayın Hayri Bey.

Anlatmak istediğim şeyi biraz uzunca yazdım. vaktinizi lüzumsuz yere aldığımı düşünürseniz özür dilerim. Fakat anlatmak istediğim şeyi anlamışsınızdır umarım. Yani kendi inancınızın karşısında gördüğünüz ve buna göre tavır alıp eleştirdiğiniz inançlar birtakım yoruma açık yönleri itibariyle (insan aklının yanılma olasılığı da göz önünde bulundurulursa) yanlış yorumlanabilir. Halbuki bu inançlar akıl ve mantık çerçevesinde Pozitif  ilimlerinde desteğiyle, hatta duygusal ve hissi yanlarımızın (ruh’un) da algılarıyla akılcı bir şekilde çok defa ifade edilmişlerdir. Buna ayrıntılı bir şekilde ileride devam edeceğim. (müsaadeniz olursa). Yalnız bunları sırayla ele alıp değerlendirmeliyiz. Sırayı atlayarak yaptığımız yorumlar bizi yanlış yönlendirebilir. (Mesela Allah inancını kabul etmeden Allah ile kul arasına neden birileri giriyor şeklinde Peygamber inancını eleştirmek gibi.. Ki bu Mimar Sinan’ın varlığını kabul etmeyip de yapıtları hakkında itiraz etmeye benzer.)

Şimdi gelin sizinle kainatın (maddenin) doğuşu (yaratılış) konusunu ilk sıraya koyarak sohbetimize devam edelim. Ne dersiniz, kimdir bu muhteşem sanatın sanatkarı.. 4.4.2001

*

Sayın Kul,

İlkin saygı, sevgi... Beğendim seni... En başta da edepli söylemini...

Yalnız beğenmedim: Yazılarımda mantıksızlık görmeni...

İki isteğim var senden. Peygamberlik bekleme benden...

Peygamberlikten kastım şudur: "Peygamberlere göre kendilerinin söyledikleri Allah sözüdür!"

İnsanları doğru sandıkları yola getirmek isterler. Allah'ı, cehenmemi,

kıyameti öne sürerek herkesi imana davet ederler.

Kendilerini dinlemeyenleri kılıç zoru ile imana getirirler. Arkalarından kan

ve gözyaşı bırakarak giderler. En başta ehl-i beytinin başına gelenler:

Hüseyin'in başını 1400 yıl önce kesenler, Kur'an-da geçen ehli beyt

hakkındaki ayetleri bile dinlemediler.

Benim öyle bir niyetim yoktur. Benim çözümleyeceğim sorunlarım çoktur.

Ben, kendi şeytanımla boğuşmaktayım. Şeytanımı her seferinde kaldırıp

kaldırıp yere vurmaktayım.

İnsan ya şeytani yolda olur, ya da rahmanî yolda. Şeytan da, Rahman (Allah) da insanın kendi ruhunda...

Size bir bölüm (sûre) okuyacağım  burada. Şöyle yazar Kur'an-da:

"KARANLIKTA KALANLAR (KAFİRUN)

DİYESİN Kİ: "KAFİRLER, KARANLIKTA KALANLAR.

O TAPTIKLARINIZA, TAPMAM BEN,  ZİNHÂR!

TAPANLAR DEĞİLSİNİZ SİZ, BENİM TAPTIĞIMA,

BEN TAPICI DEĞİLİM SİZİN TAPTIĞINIZA.

TAPICI DEĞİLSİNİZ SİZ  TAPTIĞIMA BENİM!

SİZİN DİNİNİZ SİZE, BENİM DİNİM DE BANA DERİM." (Bedrettin Noyan, 109. BÖLÜM -SÛRE)

Bilmem ne demek istediğimi anladın mı Sayın Kul. Ben imansızsam verir cezamı o büyük Meçhul.

Beni doğru olan yola getireceğine, kendi sorunlarınla meşgul ol önce...

Kur'an-da şöyle de yazar: "Allah dilemezse, siz bir şey dileyemezsiniz!"

(K.76/30,31) diye yazar.  Allah dilemeseydi Hayri Balta ne yazar?

Hem bak dostum. Benim söylediğim bu şeyleri: "Allah akıllılardan,

hikmetlilerden gizlemiştir." Bu nedenle Hahamlar, papazlar, hocalar bu

söylediklerimi bilmemiştir.

.Benim gibiler Sırrullah'tır kimse bilmez bizleri.Bizim gibilerin yüzülmüştür

diri diri derileri. Benim gibiler varsa eğer: bir tek şeyden korkar: "Gerçek saygısından (Allah-sanal olmayan, gerçek olan..) korkar!

Bu söylediğim ilahî hikmetlerdir. Kur'an 22/6 ve 22. tümcelerine (ayetlerine) bak ki "Allah gerçektir."

Bu Allah sanal olmayıp, meçhulde olmayıp bunu ancak Allah'a erişenler bilecektir.

Erişmek dinsel bir terimdir. Erişmek kavramı hakkında gelecek yazılarımda size özel olarak  çok şeyler söylenecektir.

Erişmek istiyorsan gerçeğe (Allah'a), Yunus Emre gibi: "Ayrıksı bir nesne görüp, bildiklerini unutmalısın. Ballar balını buldum kovanım yağma olsun!" diye ihtiyacından fazlasını dağıtmalısın.

Gerçeğe erişenler, başkasını imana getirmekten elini ayağını çekerler.

Gerçekle erişmek  (Tanrı’ya) öyle güzel ki... Benim Tanrım; çayın, sütün içindeki şeker gibi...

Benim Allah'ım  beni yüceltmiştir,geri koymamıştır şeriatçılar gibi...

Eriyen şekeri, çayda, sütte göremezsin.

Sen Kur'an-da geçen "Ölü-Diri" terimlerinin ne demek olduğunu bilmiyorsan, öğrenmelisin.

Hem benim gibi dirileri, sana ders veren  ölülerle  mukayese etmemelisin.

Kâf bölümü (sûresi) 16'da şöyle der:

"Ben kuluma şah damarımdan daha yakınım!".

Enfal bölümü (sûresi) 24'te: "Allah, kulunun kalbi ile kendisi arasına girer!" der.

Saygıdeğer Kul, Kulluk mertebesi çok önemli bir mertebedir. Değerini bil...

Gerçeğin  (Hakkın-Tanrı’nın) karşısında saygı ile eğil...

Eğer düşüncelerim, söylediklerim, yazdıklarım sana zor geliyorsa hemen çekil..

Düşüncelerimden ötürü şu aşağılamalarla karşılaştım. "Allahsız, dinsiz, komünist mason..."

Sayenizde "mantıksızlıkla" da karşılaştım en son.

Görürsün bu söylediklerimin doğruluğunu Sitemdeki ANILAR BÖLÜMÜNÜ bir daha okursan.

"Kimsede mantıksızlık görmemeli insan."

Sana ne eğer ben mantıksızsam.

Kimseyi incitmemeli; eli ile, dili ile birinsan.

Ancak bu yolu izlerseTanrı’ya kavuşur insan.

Yoksa öyle Allah'a

ulaşamaz: Yatıp kalmakla, oruç tutmakla, camiye gitmekle insan...

Ne olmuş 27 kere Hacca gitmişse Erbakan.

Hiç l50 kilo altın biriktirir mi bir müslüman...

Şimdi senden ikinci isteğime geliyorum: Ne olur beni aşağılama, suçlama...

Terk eyle bu huyunu kimseyi yola getirmeye çalışma...

İşte sana bir sır daha veriyorum: Bil ki aşağılayan, suçlayan her kim ise O bir Şeytandır.

Tanrı yolunda olmak ise Şeytana pabuç bırakmamaktır.

Şimdi söyleyeceklerimin binde birini bitirdim.

Oysa ben size söyleyeceklerimi sıraya koymuştum.

Sen bu e-maille beni aceleye getirdin.

Saygı değer Kul, şöyle der bana akıl: "Hırgür ahmağa mahsustur. Aman hır-gür yapmaktan uzak dur!"

Şimdi saygı, sevgi diyorum sana.

Aynı saygı, sevgi çevrendeki Kullara da.

Bu gün gönderdiğin e-maili saat 19'da aldım. Bir sürü yapacağım işler vardı, bir yana bıraktım.

Bu e-maili çala kalem yazdım.

Sürçü lisan ettim ise affola...

Bu söylediklerimi yalnız kendine saklama...

Ne olur, söylediklerim, düşüncelerim sana mantıksız  gelse bile..

Bunları bana bildirmekte acele etme...

Sen bir Kulsun, Müminsin, Müslümansın.

"Allah dilemeseydi, söyleyemeyecek olan beni..." (K. 76/30) kırmamalısın....

Son olarak saygı, sevgi diyorum sana.

Aynı saygı, sevgi çevrendeki kullara da…

Şimdi kal sağlıcakla... 4.4.2001

*

Sevgili Hayri Bey.

Mesajınızda ifadelerinizi sert buldum. Kalbim kırılmadı diyemem.

Evet ben Mü’minim, müslümanım... Bu sebeple kimseyi aşağılamam ve kimseyi hafife de almam. Hele sizin gibi mantık ustası birini mantıksızlıkla hiç suçlamam. Yazımı baştan okursanız eğer, kelimelerimin sizi kırmamak için özenle dizildiğini görürsünüz.

Benim ki boş bir gayretti belki, fakat yalnızca aklın ve mantığın farklı bakış açılarına sahip olduğunu size hatırlatmak istedim.

Evet ben inanıyorum ki: “Allah dilemedikçe siz bir şey dileyemezsiniz”        Fakat Allah sizin dileyebilmenizi  dilemiş ve siz de şu anda çok güzel dileyebiliyorsunuz.  Bu sebeple gerçeği bulan kişi de bulduğunu başkalarıyla paylaşmak, ve onlara da yeni şeyler diletmek isteyebilir. (Siz de yazılarınızla bunu yapmak istemiyor musunuz.) 

Hem ben sizin düşündüğünüz tarzda; günün belli vakitleri yatıp kalkan, senenin belli vakitleri kendini aç bırakan, veya maddi çıkarları için inançlarını kullanarak altınlar biriktiren, şeriatçı bir mü’min  olmaktan uzağım. (Allah uzak tutsun).

Hem ben mü’min bir kul olduğum için her şeye nokta koymuş değilim. Arayışım ve hayatıma yeni manalar katma çabalarım son nefesime kadar da bitmeyecek. Siz nasıl şeytanınızla sürekli savaşta iseniz, ben de içimdeki ve dışımdaki şeytanla mücadele etmekteyim.

Kafirun suresi örneğiniz de çok güzel.

“Ben sizin taptıklarınıza tapmam.

Siz de benim taptıklarıma tapacak değilsiniz.

(Bu sözlerin tekrarı da gösteriyor ki; siz ve ben kendimizi buna zorlasak ta içimizde o iman olmadıkça bunu yapamayız, bu şekilde yapmak zaten iki yüzlülüğün vebalinden başka hiçbir şey sağlamaz.)

Sizin dininiz size, benim dinim banadır.” (sizin inandıklarınız size neler sağlıyor ise size, benim inandıklarım neler sağlıyor ise banadır.)

Sayın Hayri Bey.

Sizinle sohbet arzumun gayesi, hayatıma yeni manalar katabilmek adına kültürünüzden ve derin düşüncelerinizden faydalanabilmekti. Tabii bunu yaparken sizi de inancımla tanıştırmak istedim.

Belki bu vesile ile siz de hayatınıza yeni manalar katabilirdiniz. Fakat daha işin

başında buna karşı bütün kapılarınızı öfkeyle  kapatmış gibi bir tavır aldınız. Eğer  “Ben bu yaşıma kadar bulabileceğim her şeyi buldum, bundan daha fazlası yok. Hele senin gibi çömezlerin fikirlerine hiç ihtiyacım yok.” diyorsanız   öyle ise ben sükut edeyim (arada bir sizi tebrik ederim) siz yazmanıza devam edin. İnanın ben sizden alınması gereken şeyleri alırım. Zaten sizden Peygamberlik yapmanızı  beklemiyorum.

Yine lafı uzattım kusura bakmayın, ve bundan önceki mesajımı göndermekte acele ettim biliyorum. Sizi işlerinizin arasında vaktinizi alarak belki lüzumsuz yere meşgul ettiğim için de samimiyetle özür dilerim. Bundan sonra hazırlamakta olduğunuz yazılarınızı iştiyakla bekliyorum. (hem sizin yazılarınızı da çevremden gizlediğimi sanmayın, onlara da okutuyorum.) Bu arada sizi beklerken şekerleme babından şiirler göndereceğim.

 

İçimde uzayan her yol,

Çıkar gider dosta doğru.

Menekşe, Nergis, Itır Gül,

Kokar gider dosta doğru.

 

Gel, bende gör, sen gel beni,

Durduramaz engel beni,

Bilmediğim bir el beni,

Çeker gider dosta doğru.

 

Ne saklarım, ne gizlerim.

Yalnızca O’nu özlerim.

Tabutta bile gözlerim,

Bakar gider dosta doğru.

A.K.

Sevgi, Saygı ve muhabbetle..

Bir Kul, 5.4.2001.

+

Sayın Kul,

Saygılar, sevgiler sana bol bol!

Sözlerim sert olabilir. Bu benim üslubumdur.

Ancak kalbini kırmak gibi bir amacım yoktur.

Kalbini kırdımsa eğer…

Kalbini onarmak için ne yapsam yeter?

Yalvarırım sana,  kızma bana.

Ne olursa olsun, öfkene(şeytana) uyma, beni bağışla, benden ayrılma.

Öyle anlıyorum ki sen bir mürşitsin…

Belki beni de irşad edersin...

Benim sana gereksinim vardır.

İnsanların birbirine gereksinimi olmalıdır.

"Gel, bende gör, sen gel beni,

Durduramaz engel beni,

Bilmediğim bir el beni,

Çeker gider dosta doğru,

Çeker gider dosta doğru.

(Sayin Kul'dan..)

Ben sende gördüm kendimi.

Senin de beni kendinde görmeyeceğin ne belli...

Ben kalp kıracak adam değilim.

Ben insanım, cüdam değilim.

İnsanın yapısı öfkelenince  belirir.

Gördüm ki senin de kalbin (gönlün) benim gibi narindir.

İnsan ne denli aşağılansa da kendini aşağılayanı aşağılamamalıdır.

Ancak kendini kırandan uzak durmalıdır.

Akıllı insanlar kendini aşağılatmaz.

Aşağılayana bayağılıkla karşılık vermez.

En doğru davranış hemen ondan uzak durmak:

Misli ile karşılık verip hırgüre girmemek....

Sizde gördüm bunu, yararlandım eni-konu...

Bakış açılarımız elbette ayrı (farklı) olacak doğrusu bu…

Hayvan değiliz, insanınız..

En doğal olanı ayrı ayrı görüşte olmamız.

Biz hayvan değiliz ki değişmeden kalalım.

Elbbet de “senin ki sana, benim ki bana”

Niçin birbirimize düşman olalım…

Ne var ki bu ayrılıklar düşmanlıklar yaratmamalı.

Asıl olan "nefret" değil "sevgi." Olmalı.

Bu söylediklerimin İincil’dedir kaynağı…

"Tanrı sevgidir. Sevgi de Tanrı. Sevgide yaşayan Tanrı'da yaşar. onda yaşar Tanrı da."(1.Yuhanna. 4/16).

Bu ne demektir bilir misiniz?

Bilsen de bilmesen de ben anlatayım: Sevinirsiniz, seversiniz.

Şimdi siz, kalbinizi kırdığım için benden nefret de edebilirdiniz.

Nefret şeytanî bir kavramdır. Nefret etmediniz, sevgiyi yeğlediniz.

Sevgi ise Rahmanîdir (Kutsal-Tanrısal); siz sevgi (Kutsalı,Tanrı'yı) yeğlediniz.

Yani biri olumsuz, diğeri olumlu. Olumsuzlar şeytana özgüdür.

Olumlular Tanrı'dır. Tanrı yücedir, yüce olandır.

İşte bu sözlerin anlamı buradadır...

İncil'deki bu tümce bir anahtar tümcedir.

Gerçeğe (Allah'a-Tanrı'ya) ulaşmak isteyen öncelikle bu kavramları bilimelidir.

Müsmülamanım diyen "4 kitabın 4'üne de inanmalıdır"

İnanmalıdır derken işine geleni almalıdır.

İşine gelmeyeni rafa koymalıdır.

Çünkü kutsal kitaplarda; günümüz aklına, ahlakına, bilimine uymayan tümceler vardır.

Gerçeğe (Tanrıya) erişmek isteyenler bu ayrımı yapmalıdır.

Bu kendini yetiştirmek, gerçeğe (Tanrı'ya) erişmek isteyenlerin amentüsü olmalıdır.

Halk arasında söylenir: "İmanın koşulu: Allah'a, Meleklerine, Peygamberlerine, Kitaplarına, kaza ve kadere, hayır ve şerrin Allah'tan geldiğine" inanmasıdır.

Halk arasında söylenen bu sözlerin kaynağı Kur'andadır.

Kura'nın 2/136 ve 285 tümcelerinde şöyle denir: "Eymüminler! Allah'a ve bize indirilen kitaba, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a Yakub'a ve evlad-ı Yakub'a indirilen dine, Musa ve İsa'ya ve Rableri tarafından peygamberlere verilen şeylere iman ettik. Onlardan birini diğerlerinden ayırt etmeyiz ve biz Allah'a teslim-i nefis etmişiz deyiniz..."

Diğeri, K. 2/285: "Peygamber, kendisine Rabbi tarafından indirilen şeye imân etti. Müminler de hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve Peygamberlerine iman eylediler... Biz peygamberlerden birinin arasını

diğerlerinden ayırmayız..." dediler...”

Buraya niçin geldim. "Diğer kitaplar tahrif edilmiştir" sözü için geldim. Eğer diğer kitaplar İslam Peygamberinden önce değişime uğramış olsaydı; ya da, İslam Peygamberinden sonra değiştirilecek olsaydı, Allah bunu bilir, kitabına koymazdı.

Hem bir Muhtar bile, genelgesinin değiştirilmesine kızarken, Allah nasıl olur da kendi kitabı değişikliğe (tahrifata) uğrarken, müdahale etmesin, bakıp dursun.

"Senin ki boş bir gayret..." değildir.

Her ne değin akıl ve mantık için farklı bakış açıları varsa da" Akıl için yol birdir.

Bir saptaman var ki çok doğru.

O da dediğin gibi: "bulduğum gerçeği başkalari ile paylaşmak duygusu..."

"Benim düşündüğüm gibi bir mü'min olmaktan uzak olmana ve de şeriatçi mümin olmamana" sevindim.

İşte bu nedenle senden ve sizlerden umudumu kesmedim.

Bulduğum gerçekliği sizlerle paylaşmak istedim.

Seni inancıan sana olsun, benim inancım bana olsun.

İsterim ki inançlarımız birbirimizden nefrete vesile olmasın.

Dünyada 6 milyar insan var.

Vardır bunların içinde üretim organlarına tapanlar.

Dinli var, dinsiz var, ateist var.

Ben dinli olmuşum, sen dinli olmuşsun bundan ne çıkar?

Allah da, din de, kitap da insanlar içindir.

Gerçeğe erenler bütün bu saydıklarımın insanlar için olduğunu bilir.

İsa bunu 2000 yıl önce bilmiştir, şöyle demiştir:

"İnsanlar Sep günü için değil,  Sep günü insanlar içindir." (İncil, Markos, 2/27).

Size karşı bütün kapılar öfke ile kapatılmış değildir.

Beni aşağılayıp, suçlamadığınız sürece bütün kapılarım sizlere açıktır.

Bende Peygamberlik olmadığı gibi Peygamberlik de olmasın sizlerde.

Peygamberlik derken şimdi de şunu kastediyorum. "Kimsenin bizim gibi olmasına çalışmamalıyız!" diyorum...

Bu bir hastalıktır, yalnızca Peygamberlerde vardır.

Bu nedenle Allah'ı, İslam Peygamberini şöyle azarlamıştır:

"Ey muhammed rabbin dileseydi, yüryüzünde bulunanların hepsi inanırdı. Öyle iken insanları inanmaya sen mi zorlayacaksın?" (K. Yunus, 10/99; ayrıca şu tümcelere de bakınız: 2/272, 4/80, 13/40, 16/125, 35/23, 88/21, 22, 26)

Üç bölümlük (kıtalık) şiir göndermişsiniz.

Anlıyorum ki siz boş biri değilsiniz..

Çevreniz de olduğuna göre siz bir mürşitsiniz.

Dilerim zaman zaman beğendiğiniz şiirlerden gönderirsiniz.

Bu günlük yanıtımı noktalarken sana bilgi vermek istiyorum sitemdeki Linklerimden. İncil'in anahtarı bölümünde İncil yorumu yapılmaktadır.

İncil yorumu yapılırken de anılara dönülmektedir.

“Sevenlere, Soranlara, Sövenlere” bölümünde bir KIZMA YOK ve bir de KAYGILARIM  adlı yazılarım vardır...

Hele bunlari bir daha oku.

Elbette söyleyeceklerin  olacaktIr.

Ben düşüncelerim yüzünden çok incindim.

Düşüncelerim yüzünden memleketimden kovuldum.

Çünkü yazılmıştır: "Hiçbir aydın, kendi memleketinde değildir saygın." (Bakınız, İncil, Matta, l3/16).

Düşüncelerim yüzünden; sürdüler, yüzüme tükürdüler...

Kurşunlayarak öldürmek istediler.

İftira ettiler, anası ile yatar dediler (Oysa benim anam ben 10 yaşında iken öldü. Babam bir daha evlenmedi dostunuz anasız büyüdü.).

Memleketimden sürdüler.

Bunlar milliyetci idi, ümmetçi idi.

Milliyetçisi; Neçdet Sevinç, ümmetçisi Zekeriya Beyaz idi...

Birisi Kurultay'da yazar, diğeri Takvim'de yazar. İkisi de yazar değil bozar...

Bunlar bırakınız insan olmayı, adam bile değil cüdam idi.

Hala da öyleler, ortalığı karıştırmaktadırlar...

Haa, bir de "mantıksız bulduklarını" bana bildirmekten çekinme..

Çok zamanını alsa da bunları dile getirmemekten erinme.

Ceviz dolu bir fıçının içinde boşluklar vardır.

Sizi ve sizleri de yanıtlayacak zaman bulunur.

Yeter ki sevgi olsun, dostluk olsun.

Biz sevgi ve dostluğu yaşattıkça şeytan çatlasın dursun...

Şimdi kalınız sağlıcakla, sana saygı, sana sevgi..

Bu saygi ve sevgiyi çevrendeki kullara da bildirmeli...

Bir önce ki yazımda yazma ve noktalama yanlışları olmuştur.

İvedilikle yazıp göndermek istediğim işin içine şeytan karışmıştır.

Ben bunları çala kalem yazıyorum.

Çünkü bana soranlara ulaşamıyorum.

Belki bu yazımda da  yazma ve noktalama yanlışları olacaktır.

Bunlar da iletiyi gönderdikten sonra gözüme çarpacaktır.

Sonradan düzeltmeler ve eklemeler yapıyorum.

"SAYIN KUL" adli klasörüme yerleştiriyorum...

Av. Hayri BALTA, 6.4.2001

+

Sayın Kul,

Önce saygı, sevgi...E.postan çekti ilgimi...

Getirdi bana kendimi...

Şimdi sana Yunus Emre'den bir dörtlük:

"Az söz erin yüküdür

Çok söz hayvan yüküdür

Bilene bu söz yeter

Sende güher var ise."

Siz de böyle yaptınız.

Sözü kesip attınız.

Artık aramızda Tanrı (Dostluk-sevgi-nef'se hakimiyet... kırmamak, incitmemek.. Edebe riayet etmek, bu benzeri kavramlar topluluğu Tanrı simgesi ile anlatılır..) var.

Bize de gerçeğe, aramızdaki bu ilişkiye (Tanrı'ya..) saygı göstermek düşer...

Tanrı içimizde bizi olumlu davranışlara yönelten duygu ile dışımızda oluşan olumlu kavramlar topluluğudur.. İçimizdeki ve dışımızdaki bu olumluluklara; yani, gerçeğe (Tanrı'ya...) saygı göstermez isek gerçeği (Hakkı...) tepelemiş oluruz.

Tanrı (Tanrı) kavramını böyle algılamak zorundayız.

Böyle anladığımız takdirde Tanrı’dan yararlanırız.

Aksi takdirde yanılırız, yanılgıya düşeriz....

Bunu bir örnekle vurguluyalım ki sözlerimiz daha iyi anlaşılsın.

Bu günkü AKİT'ten alıyorum. AKİT de dünkü ZAMAN'dan almış. ZAMAN da CUMHURİYET gazetesinin köşe yazarlarından ÜMİT ZİLELİ'nin "YARILMA" adlı kitabının s. 99'undan almış:

"Daha 12 yaşındaydı Allah'ı inkâr ettiğinde. Fakat bu kolay olmamıştı.

İnkâr için deneme yanılma yöntemini kullanmış: İçinden Allah'a

küfürler savurdu ve çarpılmayı bekledi. Bir şey olmadığını görünce çok daha ağır küfürler savurdu ve çarpılmayı bekledi. Hiçbir şey olmadığını görünce çok daha ağır küfürler savurdu. Hiçbir şey olmadığını görünce Allah'ın olmadığını karar verdi. En son denemesini, annesinin bir örtüye sarmalayıp başucuna koyduğu Kur'an'ı ayakları altına alıp çiğneyerek yaptı. Yine çarpılmamıştı. Bu amprist girişimleri onu Allah'ın olmadığına ikna etmişti. Böylece iç huzura kavuştu..."

İşte insanlığın Allah telakkisi bu. Oysa bu anlayış ve görüş sağlıklı bir Din ve Tanrı görüşü değildir. Bu görüş ancak ve ancak Tanrı bilgisinden yoksun olanlara özgüdür. Oysa Allah vardır. Ancak ne olduğunu iyi anlamalıdır... Kendisi gerçek sanal Allah'ı değil de, Allah'ı çiğnesin de ben kendisini göreyim. Gerçek Allah ise insanlığın kabul ettiği yüksek değerlerdir. İnsanlığın kabul ettiği olumlu değerlerdir. Yalan söylememek, haram yememek, başkasının sırtından geçinmemek, mala-namusa tecavüz etmemek, kimseyi aşağılayıp suçlamamak, bencillik, kendini beğenmişlik gibi kavramlar toplamı... Bu olumlu kuralları hafife alanın kimsenin başarılı olmasına olanak kalmaz, huzur bulmasına olanak kalmaz...

Elbette DİRİ ise...Çünkü: "Tanrı, ölülerin değil, dirilerin

Tanrı'sıdır."İncil, Matta. 22/32. Markos. 12/27, Luka. 20/38, Çıkış:3/4, Rom. 7/1, K.28/30" Bu konuda Kur'an'da da çok tümce (ayet) vardır. 50 yakın... Bir tanesini alayım buraya: "Kur'an, ölülere değil dirilere gönderildi... Diri olanları uyarmak için gönderildi..." (K.36/70)

Tanrı'ya erişmek isteyen bir kişi öncelikle: Tanrı, Şeytan, Diri, Ölü, Tanrı sözünün ne demek olduğunu bilmelidir. Bunları bilmeyen bir kişi din konusunda boşa kürek sallamaktadır.

Çok acıklı bir sonuç ki bütün din adamları; Allah'ı da, kitabını da Ümit Zile'nin anladığı ve anlattığı gibi anlamaktadır. Oysa hiç de öyle değildir. Bu gerçek "Akıllılardan ve hikmetlilerden gizlenmiştir." (Önceki e-postamlarda bu tümcenin kaynağı belirtilmiştir). Yunus Emre bu gerçceği şöyle dile getirmiştir:

"Danışmanın cahili

Anlamaz dervişleri

Derviş ile danışman

Yaman vuruşkan olur"

 

"dostur bizi okuyan

Üstümüzde şakıyan

Şimdi üç buçuk okuyan

Derin danışman Olur"

 

"bu dervişlik beratın

Okumadı müftüler

Onlar nerden bilecek

Bu bir gizlivarlıktır"

 

"ilim ilim bilmektir

İlim kendinbilmektir

Sen kendini bilmezsin

Bu nice bilmektir"

 

"okumanın manası

Kişi hakkı bilmektir

Çün okudun bilmezsin

Ha bir kuru ekmektir"

 

"dört kitabın manası

Bellidir bir elifte

Sen elifi bilmezsin

Bu nice okumaktır"

 

"yunus emre der: hoca

Gerekirse bin var hacca

Hepisinden iyice

Bir gönüle girmektir"

Bizleri bilen bilir. Bilmeyene ne denir. Öyle sanıyorum ki siz, beni bilenlerden ilki oldunuz. Dilerim yanılmamış oluruz. Bir tane bulmuş olmaktan mutlu olurum.

"Çünkü çokları çağrıldı, azı geldi." İncil'deki bu tümceyi Yunus Emre şu dörtlüğü ile dile getirir:

"Çokları geldi kapıya

Kapıyı tuttu durur

İçeriye girüben

Ne varmış bilmelidiler"

Demek ki içeriye girmek de yetmiyor. Ne varmış bilemedikten sonra... İçeriye girmişsin ne çıkar..

Çokları dost dost diye çağrışır. Dost diye arkasına düştüğü sanaldır. Sanaldan ne çıkar amaç gerçek olandır... İşte Ümit Zileli... Sanal olana atıp tutuyor. Yine de sanal olandan ses çıkmıyor. Ama Ümit Zileli, gerçek olan Tanrı'yı tepelesin de ben kendisini göreyim. Örneğin birine hakaret etsin, bir tokat atsın, hırsızlık yapsın, birine iftira yapsın, birinin arkasından dedikodu yapsın da ben kendisini göreyim... Ama diri olması koşulu ile... Çünkü , az yukarda dediğim gibi:

"Tanrı, ölülerin değil, dirilerin Tanrı'sıdır."

Sözlerimi bitirirken diri ve ölüyü kısaca tanımlayayım: Diri, yaptığı olumsuz davranıştan rahatsız olan; ölü ise yaptığı olumsuzluklardan zevk duyan... Bir de: "Allah şeylerini değil de insanların şeylerini düşünen."(İncil'den)

Anlayan varsa beri gelsin, Hayri Balta önünde saygı ile eğilsin...

Şimdi kal sağlıcakla. Saygı, sevgi sana.

Av. Hayri BALTA, 9.4.2001

*

Sayın Hayri Bey.

Sevgi ve saygı sizlere...

İş hayatımdan ve şahsi meşguliyetlerimden dolayı maillerinizi hemen cevaplandıramıyorum. (Zaten siz de cevap yazmakta acele etme demiştiniz.) Fakat gönderdiğiniz yazılarınızı ilgi ile defalarca okuyorum.. Faydalanıyorum...

Son e-postanızda da sevgiden, olumlu davranışlardan, az fakat öz sözün kıymetinden, Yunus Emre’nin şekilciliği yırtıp, ruhun ve mananın önemini vurgulayan şiirlerinden, insanların yanlış Allah telakkilerinden, yaşayan ölülerden ve ölümsüz yaşayanlardan, müştereklerimizden ve inancınızın mahiyetinden her zamanki şiirsel üslubunuzla bahsetmişsiniz.

Bir de; deneme yanılma yöntemi ile Allah’a küfrederek O’nu arayan yanlış Allah telakkisinden örnek vermişsiniz ki: okuyunca epeyce güldüm. Bu insan başta inanmamış ki, inkar etsin. Başta iman etmiş olsaydı; bu dünyanın ceza ve mükafat yeri olmadığını, ancak bir imtihan diyarı olduğunu da bilirdi. Ve yaratan tarafından tüm insanların içine serpilmiş olumlu davranışları ve güzel duyguları değerlendirip, olumsuz ve kötü duygularını da kendi yaratılışı yönünde (hayırda) kullansın da kazansın idi.

Hem onun inkar ettiği Allah bunu vahyinde bildirmiyor mu?

“ Eğer Allah insanları zulümleri yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı; dünya da tek insan bile bırakmazdı.

(Zira: her insan hatadan uzak değildir, hataya düşebilir. Bu hemen helakini gerektirmeyeceği gibi, kendisine tanınan fırsat ile hatasını düzeltme (tevbe) kapısı da açık bırakılmıştır. Bu da Allah’ın kullarına rahmet ve merhametidir.)

 Fakat onları takdir ettiği bir vadeye kadar bekletir. Vadeleri gelince ne bir an öne alabilirler, ne bir an geriye bırakabilirler. (Nahl suresi: 61)

... ve başka bir ayette: “Çarçabuk başlarına azabın gelmesini istiyorlar. Eğer belirlenmiş bir vadesi olmasaydı, azap onlara muhakkak gelmişti bile..Fakat hiç farkına varmadıkları bir sırada o kendilerine ansızın gelecektir. -  Senden çarçabuk azabı getirmeni istiyorlar. Ama ne diye sabırsızlanıyorlar ki; zaten cehennem inkarcıları kuşatmış bulunuyor.”                   (Ankebut Suresi: 53-54)

(Yani: zaten (böyle devam ederlerse) o azaba doğru saniye saniye ilerlemektedirler ki; her saniyede o azap ile kuşatılmaktadırlar.)

  “Onları yıllarca yaşatsak da, sonra kendilerinin tehdit edildikleri o azap başlarına gelse, onca seneler yaşayıp zevklenmeleri kendilerini kurtarabilir mi?”            (Şuara Suresi: 205)

“Eğer Allah, insanların faydalarına olacak şeyleri çabucak elde etmek istemeleri gibi, müstehak oldukları şerri de hemen verseydi, derhal sonları gelir, helak edilirlerdi.

  Fakat biz huzurumuza çıkmayı istemeyip, ummayanları, kendi hallerine bırakırız. Azgınlıkları içinde bocalar dururlar.”

(Yunus Suresi: 11)

Sayın Hayri Bey.

Sizin de söylediğiniz gibi, birçok insanın Allah telakkisi bu insanın ki gibi yanlıştır. Zira: Allah laboratuarlarda incelemeye alınıp, deneme yanılma yöntemiyle aranmaz. O insanın içinde yaratılan iman ve bedahet duygularıyla hissedilir. Yaratıklarında tecelli eden sıfatlarıyla bilinir. Ve kendisinin bildirdiği isimleriyle tanınır.

O sıfatlarıyla tüm varlığın içindedir. Zatıyla tüm varlığın verasında.. (O dilemedikçe) hiçbir yaratığın O’nu gösterebilme kudreti yoktur. Bu sebeple erenler “ Allah zuhurunun şiddetinden gaiptir (görünmez).” Demişler..  

İnsandaki akıl ve hisler O’nu sıfatlarıyla tanıyabilir. Fakat zatını tam idrak edemezler. Bu sebeple peygamber “ Seni hakkıyla bilemedik ey ma’ruf” demiş,  şair de:

“Atomlarda cümbüş, donanma şenlik,

Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur..

İç içe mimari, iç içe benlik,

Bildim seni ey Rab, Bilinmez meşhur!..”

Diyerek o tam bilinemeyen fakat meşhur Zat’ı anlatmaya çalışmıştır.

Sayın Hayrı Bey.

Bende bir mü’min ve müslüman olarak size Allah inancımın çerçevesini kısaca çizmeye çalıştım.  Belki faydalanırsınız... Tabii daha anlatılacak çok şeyler  var.  “Fakat her şeyin bir vakt-i merhunu vardır.” Kaidesince zamana bırakmalı... her ne kadar “çok söz hayvan yükü, az söz insan yükü ” olsa da insan çok sözden de özü bulabilmeli. Zira çok sözde söylesen az sözde söylesen hayvan anlamaz ikisinden de insanlar faydalanır ve anlarlar.

Ben sizin inancınızla şu noktada birleşiyorum ki: içimdeki olumlu-olumsuz duygularımı ve dışımdaki olumlu-olumsuz  kavramlar bütününü inkar etmediğim gibi,  Rabbin  (En büyük terbiye edicinin) bildirdiği yol ile olumlu duygularla yaşayıp, olumsuzluklardan uzak durmayı da inancımın ve varlığımın gereği görüyorum. O inanç sayesinde tüm varlığı benden ayrı değil Bir’den gelmiş olarak birlik içinde ve beraber müşahede ediyorum. Tüm varlık ile dost olduğumu anlıyorum.... Bu şekilde yaşayan ölülerden değil, ölümsüz yaşayanlardan olmaya çalışıyorum... (Allah bizi yaşarken öldürmesin.)

 .......Yine sözü uzatıp vaktinizi aldım, ve yine özür diliyorum.

Yön yön sarılmışım ne yana baksam;

Sarılan olur da saran olmaz mı?

Kim bu yüzü çizen sanatkar ressam;

Geçip de aynaya soran olmaz mı?

 

Bir parçacığım ben, bütüne hasret;

Zaman döne dursun, o güne hasret;

Ruhumsa zamanın üstüne hasret;

Ebediyet boyu bir an... Olmaz mı?

                                               N.F.

Niçin küçülüyor eşya uzakta?

Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl?

Zamanın raksı ne bir yuvarlakta?

Sonum varmış , onu öğrensem asıl!

 

Ben ki: toz kanatlı bir kelebeğim,

Minicik gövdeme yüklü kaf dağı,

Bir zerreciğim ki, Arşa gebeyim,

Dev sancılarımın budur kaynağı! N.F.

 

Selam, sevgi, saygı.. size ve sevdiklerinize... 19.4.2001

*

Sayın Hayri Bey.

Selam ve sevgiler.

En mutlu, huzurlu günler sizlerin olsun.

Yazılarınızı okuyorum. İstifade ediyorum. İlgimi çektiniz, sizi sevdim. Bu sebeple de sevdiğim duyguları sizinle paylaşmak istedim. Okuduğum yazılardan hoşlandığım bazılarını  paylaşmak için size de gönderiyorum. Umarım  beğenirsiniz.

HAYATIN İÇİNDEN

En son teknolojik buluşların sergilendiği "Robotlar Fuarı"nı dolduran yüzlerce kişi, engebeli araziler için geliştirilen insan şeklindeki modellerin yarışmasını seyrediyordu. Herbiri onbinlerce dolar kıymetindeki  robotlardan bazıları, önlerine konan engellere ayak uyduramayıp devrilirken, bazıları da metal gövdelerine yerleştirilen bilgisayarlar marifetiyle ayakta  kalmayı becerebiliyor ve meraklı seyirciler tarafından büyük bir hayranlıkla  alkışlanıyordu.

Yarışmanın sonlarına doğru kalabalık arasından sıyrılan 6-7 yaşlarındaki bir  çocuk robotlara ayrılan alana girdi ve aynı onlar gibi sallanarak yürümeye başladı. Küçük çocuğun sevimli hareketleri, kendilerini ruhsuz makinelere kaptıran seyircileri eğlendirip güldürmeye yetmişti. Çocuk, birçok robotun takıldığı engelleri birer ikişer aşarak "mucit" olduğu  söylenen kişilerin masasına geldi ve en önde oturan gözlüklü adama.

- Bu robotların büyük işler becereceği söyleniyor, dedi. Hem de çok değerliymişler, öyle değil mi?

 - Elbette, diye cevap verdi adam. Bunların hiç birine paha biçilmez.

 Çocuk, titrek bir sesle:

Ama çoğu devrildiler, dedi. Oysa ki ben yıkılmadım.

Masa başındakiler, ufaklığın sözünden bir şey anlamamıştı. Bakışlarını ondan çevirip robotlara yönelttiler. Çocuk, yerine dönerken yine sallanmasına rağmen, doğuştan sahip olduğu kalça  çıkığına artık üzülmüyordu.

 Cüneyd Suavi

NEREYE KADAR KANUN

Etrafımızdaki âlemi biz daha çok kanunlarla tanırız. Tabiat kanunları dediğimiz bu olgu, aslında, çevremizdeki varlıkları ve olayları incelediğimiz zaman karşımıza çıkan düzendir. Gökten yere herşeyde karşımıza  çıkan bir düzendir bu. Yüzlerce bilim dalından herbiri, bu kozmik düzenin  bir tezahürünü inceler. Ne var ki, bu düzen ve bu kanunlar hakkında bütün bildiğimiz, onların  belirli bir şekilde işlemekte olduğudur. Biz olayların sürekli olarak belli  bir şekilde cereyan ettiğini gözleriz ve buna bir isim takarız: çekim  kanunu, termodinamik kanunları, hidrodinamik kanunları gibi. Bir de,

 bunların formüllerini çıkarır, hesabını yaparız. Gözlemek, isim takmak, hesap yapmak-tabiat olayları ve tabiat kanunları ile ilgili olarak elimizden gelen şey bu kadardır. Bu kanunlar nedir, nereden gelir, nasıl birşeydir? Çeken cisim nasıl çeker, niçin çeker? Enerji nedir, kütle nedir, elektrik nedir, ses nedir, hayat nedir, ölüm nedir, duygu nedir. Böylece uzayıp giden bir kâinat dolusu liste, bizim mahiyetini bilmediğimiz, fakat sadece birer isim takarak "bildiklerimiz" başlığı altına aldığımız şeylerle doludur.

Kanunlar hiçbir zaman bir varlık olarak karşımıza çıkmaz; onlar sadece olayların cereyan ediş şeklidir. Fakat bu cereyan edişteki süreklilik ve düzen, tabiatta böyle bir kanunun var olması gerektiği konusunda bizde bir kanaat uyandırır. Bundan daha da önemlisi, bu süreklilik ve düzeni tercih eden bir iradenin ve bu tercihi etkili kılan bir gücün varlığıdır. İşte bu, kanunun kendisinden daha kesin bir gerçek olarak çıkar karşımıza. Çünkü kanun sadece bir cereyan ediş şeklidir ve istatistiksel bir sonuçtan ibarettir; onlardaki tercih ve sonuçtaki tesir ise ap açık görülen gerçeklerdir. Bu itibarla, kanundan söz edilen her yerde, kanun koyucu ve uygulayıcıdan da söz etmek gereği doğmaktadır. Veya, daha doğru ve kestirme bir ifadeyle, ortada kanun diye bir varlık yoktur; kanun koyucu, işlerini kendi koyduğu bir âdet üzerine yapmaktadır. Biz bu âdete tabiat kanunu der, çıkarız işin içinden. Kanun koyucuyu dikkate aldığımızda, "tabiat kanunu" adını verdiğimiz şeylerin, aslında birer İlâhî kanundan başka birşey olmadıklarını görürüz. Bunlar, tıpkı semâvî kitaplarda bize bildirilen emirler ve kanunlar gibi birer kanundur; yalnız tebliğ ve uygulama şekillerinde farklılıklar vardır.

Tabiat kanunlarıyla, hayata gelir gelmez tanışmaya başlarız. Bu kanunlar akıllı-deli, mü'min-kâfir ayırımı yapmaz; ödülü de, cezası da peşindir. Bununla birlikte, bu kanunların işleyişi de, bir bütün olarak göz önüne alındığında, bir kanun koyucunun tercihlerini açıkça yansıtmaktadır. Güneşin her günkü doğuşunda ve batışında bu tercihleri ayrı ayrı görmekte zorlanabiliriz. Çünkü bu kesin bir hesaba bağlanmıştır ve bu hesaba dayanarak, biz bundan yıllarca sonraki bir günde, dünyanın herhangi bir köşesinde güneşin kaçta doğacağını hesaplayabiliyoruz. Çekim kanunları ve gezegenlerin hareketleriyle ilgili olarak da yıllar sonrasına uzanan dakik hesaplarımız, bir uzay aracı ile Güneş Sisteminin en uzak gezegenleri arasındaki randevunun gerçekleşmesini sağlayabiliyor. Ama hayatımız bütün ayrıntılarıyla önceden belirleyebildiğimiz hesaplar üzerine oturmuyor.

Meselâ önümüzdeki Haziran ayının 27'sinde nerelerin ne kadar yağmur alacağını bilemiyoruz. Doğacak bir çocuğun siması hakkında hiçbir tahminde bulunma imkânımız yok. Dünyaya gelenin de bu dünyadan ayrılış zamanını ve şeklini tayin edemiyoruz. Yerkabuğunu, hareketlerini, depremi, fay hattını pek çok incelikleriyle öğrensek de, belirli bir fay hattının yakın gelecekteki davranışı ile ilgili tahminlerimiz bilim adamlarının sayısı  kadar farklılık gösterebiliyor.

17 Ağustos depreminden sonra, deprem konusunda öyle bir bilgilenme süreci yaşadık ki, neredeyse öğrenmediğimiz şey kalmadı-birtek şey dışında: ne zaman, nerede, ne şiddette deprem olacak? Oysa asıl öğrenmek istediğimiz şey  bundan başkası değildi!

Evet, depremlerin bir İlâhî kanun olduğunu öğrendik. Fay hatları boyunca yerleşme birimleri kurmanın, bu kanuna isyan anlamını taşıyacağını ve buna göre karşılık göreceğini öğrendik. "Depremle yaşamaya alışmalıyız" diyenlerle yaşamayı bile öğrendik. Ama bu arada, (1) bu kanuna karşı koyacak bir beşerî güç bulunmadığını, (2) bu kanun hakkında bilmediğimiz, belki de kesin olarak hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz şeyler bulunduğunu da öğrendik.  Veya, başka bir şekilde ifade edecek olursak, tabiat kanunlarının varlığı  kadar kesin bir gerçekle karşı karşıyayız: Kanunların işleyişinde, işin en ince ayrıntılarına kadar nüfuz eden bir irade kendisini belli ediyor. Bu kanunların sergilediği âhenk ve düzen, herşeyi kuşatan bir bilgi ve iradeyi gösterdiği gibi; "belirsizlik" olarak karşımıza çıkan tercihler de, bu bilgi ve iradenin en ince ayrıntıları bile kapsadığını gösteriyor.

 Ayrıntılara inmek, bizim zihnimizde hoş çağrışımlar yapmayabilir. Çünkü bize daha çok, büyük insanların büyük işlerle, küçük insanların da küçük işlerle uğraştığı öğretilmiştir. Büyüklerin en büyüğü olan Tanrı ise, bu durumda, küçük işlerle hiç uğraşmaması gereken bir varlık olarak belirebilir zihinlerde. Zaten böylesi de pek çoğumuzun işine gelmekte, günlük hayatımıza Tanrıyı karıştırmadan devam etme fırsatı vermektedir! Ne var ki, bir fay hattında öyle bir "Tanrı"dan boşalan yeri kimsenin dolduramadığını da hep beraber görüyoruz. Sonuç: bir söylentiyle sokağa dökülen şehirler, bir hafif sallantıyla deprem yüzünden değil, panik sonucu yaralanan yüzlerce kişi, sinirleri gerilmiş, uykusu kaçmış milyonlar, her an kendisini ecelin pençesinde bulma korkusunu yaşayan bir toplum... Fakat ne yerkabuğunun umurunda bir toplumun problemi, ne dünyanın, ne yıldızların. Ayrıntıdan söz eden insanın kendisi bir küçük ayrıntıya dönüşüyor da kimse farkına bile varmıyor! O zaman insan anlıyor bir ufak ayrıntının bir koca âlem barındırdığını. Nasıl barındırmasın? Bir karıncanın, bir arının hayatı yüzyıllardır bilimlerin konusunu teşkil ediyor; sırlarının çoğu hâlâ çözülmüş değil.

Atomun içine girdiğimizde, maddenin esrarını çözeceğimizi sanıyorduk; halbuki bu asıl maceranın başlangıcı oldu. Derinlere daldıkça öğrendiğimiz en önemli şey, küçülen boyutlarla birlikte âlemlerin daha da büyüdüğü oldu.

Yeryüzünün çeşitli köşelerinde bir milyondan fazla böcek türü keşfettik; baktık ki türler keşfetmekle bitecek gibi değil. Şimdilik tahminlerimiz, dünyada 50 milyon tür canlının barındığı şeklinde. Bu türlerden herbirinin sayısız fertleri var ve bu fertlerden herbiri de kendi içinde bir âlem barındırıyor. Onların yiyip içtiklerini bir yana bırakalım, sadece ömürlerinin belirlenmesinde dahi ayrıntıların bütününe hâkim bir bakış açısının gerekliliğini görmek zor değildir. Tek bir sineğin normal üreme hızı, daha bir seneyi doldurmadan yeryüzünün bütün karalarını metrelerce kalınlığında bir sinek tabakasıyla kaplamaya yeter. 50 milyon tür canlıdan herbirinin,  kendi haline bırakıldığında, bu gezegeni istilâ etme kapasitesi vardır. Onlardan herbiri için belirlenecek ömrü sebeplere, tesadüfe, hayvanların birbirini yemesine bırakacak olursanız, yeryüzündeki hayatın  birkaç asır devam etmesi bile mümkün olmazdı. İngilizler, spor olsun diye avlamak içiN

Avustralya'ya birkaç çift tavşan götürdüler; sonra yüzyıllar boyunca

Onlarla uğraştılar da baş edemediler. Başardıkları tek şey, bölgedeki dengeleri bütünüyle alt üst etmekten ibaret kaldı. Oysa yeryüzünde hayat, bütün canlılığıyla bütün tazeliğiyle ve bütün neşesiyle milyonlarca senedir sürüp gidiyor. Bunun tek açıklaması, ayrıntıdır. Gelmiş ve gelecek her bir canlının aldığı her nefesi, yediği her lokmayı, ömrünün her saniyesini tek tek dikkate almayan global bir hesap, bu hayatı bugünlere taşıyamazdı.

Hesabın inceliği, daha önce de gördüğümüz gibi, daha kâinatın ilk ânında kendisini belli etmiştir. Bu, Güneş-Dünya mesafesinde milimetrenin binde birine kadar inen bir inceliktir.

Ayrıntılarla uğraşmayan bir Tanrı fikri birçok insana cazip gelse de, İnsan için-ve bütün bir kâinat için-en rahat yol, her şeyi bütün ayrıntılarıyla birlikte Allah’a bırakmaktan ibarettir. Bizim dilimizde “ayrıntı” olan şey, gerçekte bir âlemdir ve taklidi imkânsız bir san’at sergilemektedir. O’nun büyüklüğü ise, bütün bu âlemlerin hepsine birden Rab olmasındadır. Biz bu büyüklüğün nasıl bir şey olduğunu algılayamasak da, O’nda böyle bir büyüklük bulunması gerektiğini anlayabiliriz. Önceki gözlemlerimizi hatırlayacak olursak, “başlangıç ile sonun, en küçük ile en büyüğün, bir şey ile her şeyin bütünlüğü,” böyle bir büyüklüğü gerekli kılmaktadır. Bu konuda beşer zihnini zorlayan şey, bu büyüklüğün benzersiz oluşudur. Ne var ki, içinde yaşadığımız âlemin de bildiğimiz kadarıyla bir benzeri yok. Bu benzersiz eserin sahibi de, hiç şüphe yok, benzersiz olacak ve biz onun sıfatlarını kavrama konusunda kendimizi acz içinde bulacağız. Ümit Şimşek

Sayın Hayri bey.

Ben ara-sıra bu tür yazılar gönderirim. Umarım vakit bulup okuyabilirsiniz.

Bu arada kızmazsınız umarım size samimiyetle ve tatlı dille bir uyarıda bulunmak istiyorum. Yazılarınızın tamamı diyebileceğimiz kadarında,  sizin sürekli başka hayat görüşlerini, (hususen ilahi dinlerin inançlarını eleştirerek) bu inançları yıkma çabasında olduğunuzu  görüyorum. Bunun yerine kendi inancınızın güzelliklerini, ve kendi hayat görüşünüzü ortaya  koysanız  daha güzel  olmaz mı? İnsanlar kendi vicdan murakabeleri ile güzeli kendileri seçseler. Yani yıkmak yerine yapmayı tercih etseniz.

Gerçekle alakası olmayan bir inanç vicdan sahibi insanların zihninde

Eninde sonunda gerçekler karşısında zaten fazla dayanamayacak yıkılıp gidecektir. Tabii doğru alternatifler bulunduğu  taktirde..

Sizden bu şekilde yapıcı olmanızı  istesem çok şey istemiş olmam umarım.

Sevgilerle......19.4.2001

Sayın Kul,

Önce,