TABULARA, TALANA, YALANA
BALTA

+
IRKÇILIĞA, SÖMÜRÜYE, ŞERİATA
HAYIR!..
+
Sorumlusu: Av. Hayri BALTA
+
e-posta: hayri@bilgebalta.com
Site adresi: www.bilgebalta.com
+
SSS 1
İçindekiler:
|
A. Abdullah’tan Adsız’a... Ala-Bora’dan Aydın İnsan’dan B. Bülent Ünver’den: E. Erman’dan G. Genç Arkadaş’a GMX’ten H. Hayri Balta: “... Doğru Söylemiyor, Doğru Yazmıyor!” Hüseyin Bursalı’dan: I. Internet Dünyasında Neler Oluyor? İlhan Arsel’den: İsmet Arslan’ın Not’u İçin Yazdıklarım: L. Laiklik İlkesini Şöyle |
Özetleyebiliriz: M. Mahmut Kesen’den Mehmet’ten Miden Alırsa Mustafa’dan Ö. ö n s ö z Selaadin’den “Sizin Sonunuz Yakındır” Ş. Şimdi de Ben Görüşlerimi Açıklıyorum: Şimdi İsmet Arslan’ın Yazısı Okuyalım: Şükrü Günbulut’un Tartışmaya Konu Olan Yazısı: T. Tarık Ünsalan’dan U. Uğur Öztürk’Ten Y. Yalçın Efe’nin Soruları: Yusuf Ziya Akpınar’dan Yusuf Ziya Akpınar’dan
|
+
1. Ö N S Ö Z
Çocuklarım ve eşleri 20001 yılına girerken bana bir yılbaşı armağanları olduğunu ve bu armağana çok sevineceğimi muştuladılar.
Merak ettiğim halde bir türlü söylemediler. Yılbaşı gecesi açıklayacaklarını söylediler. Merak ettim doğal olarak...
En sonunda yılbaşı gecesi hepsi bizim evde toplanarak armağanlarını açıkladılar. Bana bir Web Sayfası açmışlar. Böylece bir Sitem oldu.
Ekte okuyacağınız yazışmalar www.bilgebalta.com adresindeki Sitemin 17. sırasındaki “SEVENLER-SORANLAR-YERENLER” bölümündeki e-posta yazışmalarıdır.
Siteme giren okuyucularımdan kimileri övgülerini belirtti. Bunların mektuplarını SEVENLER bölümüne aldım.
Kimileri de soru sorarak beni açmaya çalıştı ki bunların sorularını da SORANLAR bölümüne aldım.
Kimilerine de beni yermek görevi yanında imana getirmek görevi düştü ki bunları da YERENLER bölümünde topladım.
Derlediğim bu yazışmaların adını da SSY simgeleştirdim... Açılımı: SEVENLER-SORANLAR-YERENLER’DİR.
Okuyacağınız yazılarda göreceğiniz gibi dini, felsefi dünya görüşümü açıklıyorum.
Bana gelen mektupları; değiştirip-düzeltmeden, olduğu gibi aldım ki, mektup gönderenlerin düşünsel ve kültürel yapısı belirlensin...
Sonuç olarak bana hangi nedenle olursa olsun mesaj atan sevenlerime, soranlarıma, yerenlerime ve bana Web sayfası açarak bu yazıları yazmama neden olan kızlarıma ve eşlerine teşekkürü bir borç biliyorum. 17.5.2002
2. G İ R İ Ş
Türkiye Yazarlar Birliği’nin açmış olduğu Yazar Okulu kursunu 29 Mart – 30 Mayıs 2002 tarihleri arası izlerken Sanat ve Estetik dersleri öğretmenimiz Prof. Dr. Nihat Boydaş, diğer kursiyerlerin ilgisini çekmeyen, bir Mevlana-Şems menkıbesi anlattı.
“Bir gün Şems, Mevlana’nın sohbette bulunduğu meclise girince görmüş ki hep Hadisten, Kuran’dan ve Muhammet’ten konuşuyorlar. Bunu gören Şems şöyle demiş: “Hep Hadis’ten, hep Kuran’dan, hep Muhammet’ten söz ediyorsunuz!.. Yahu sizin kendinize özgü söyleriniz yok mu da geçmişe takılıp kalıyorsunuz?”
Bunun üzerine Mevlana hemen şu beyti okumuş:
“Dünle söylenen dünle geçti cancağızım.
Bu gün için yeni şeyler söylemek lazım...”
Okuyacağınız yazılardaki bana ait satırlarda hep “yeni şeyler” söylenmiştir. Kendime özgü dünya görüşlerim çoğu kez dinsel kaynaklara dayanılarak açıklanmıştır.
Biliyorum ki bu düşüncelerim kimilerinin inançlarını sarsacağı gibi kimilerinin de ufkunu açacaktır.
İnsanlar din için değil; din, insanlar içindir. Ama uygulamada görüyoruz ki insanlar din için olmuş... Gelmiş oldukları ve bir kere yaşayacakları bu dünyada yoksulluklara ve yoksunluklara katlanmayı dinsel bir görev sanmıştır.
Oysa Allah ve din anlayışı insanı bir kere gelip gideceği ve bir daha dönmeyeceği bu dünyada mutluluk ve refah içinde yaşatırsa, dünyanın bütün nimetlerini tattırırsa değerlidir. Mutluluğun öldükten sonra olduğunu ileri sürerek insanları miskinliğe ve tevekküle sürüklemek insanları aldatmaktır. Aynı zamanda insanlığa ihanettir.
Allah tek olduğu gibi din de tektir. Allah; uymamız gereken en doğruyu, en güzeli, en iyiyi simgeler. Din ise aklımızı kullanarak yaşam yöntemimizi belirlemektir. Bu da bütün insanlar için geçerli olan genel doğrulara, üstün değerlere, yüce kavramlara saygı göstermekle doğru orantılıdır.
Allah’a ve dine yakışmayan ne varsa din kitaplarında ve dinlerde vardır. İnsanlar Allah adına, din adına tarih boyunca birbirlerini öldürüp durmuşlar ve böylece Allah’a hizmet arz ettiklerini sanmışlardır. Allah için, din için dayanılmaz yoksulluklara, işkencelere ve vahşetlere Allah’ın kendilerini imtihan ettiği düşüncesi ile seve seve katlanmışlardır. Oysa bu anlayışın ne Allah’la ne de dinle ilgisi vardır. Bu anlayış insanların bilgisizliğinden,korkusundan, yanılgısından başka bir şey değildir...
Bundan böyle aydınların görevi, bilgisizliği, yanılgıları, yoksulluğu ortadan kaldırmak için halkı aydınlatmak; savaş yerine barışı, bilgisizlik yerine bilgiyi, yoksulluk yerine varsıllığı, miskinlik yerine coşkuyu önererek insanların birbirleri ile kaynaşarak gülüp oynamalarını sağlamak olmalıdır... Bu da Tanrı ve Dinin bilinmesini gerektirir ki işte bu yazılarda bun gerçekler anlatılmaya çalışılmıştır.
Bu güne değin Tanrı birdir. Doğmamıştır, doğurmamıştır. Büyüktür, merhameti ve cezası şiddetlidir. Gafurdur, rahimdir, her şeyi yapmaya gücü yeten, “Ol” dediği zaman olmasını istediği şey hemen olur ve buyruklarını göz açıp-kapama gibi çok kısa bir sürede yerine getiren güçlü bir varlık olarak tanıtılmıştır.
Oysa bu varlığın kendi peygamberlerine bile yararı olmamıştır. Kiminin Haça gerilmesine, kimilerinin zindana atılmasına, öldürülmesine ve Habibim dediğinin de; kayınbabasının, damatlarının öldürülmesine, torunlarının Kerbela’da kılıçtan geçirilmesine seyirci kalmıştır. İnsanlar kendi peygamberlerini koruyamayan Allah’ın kendilerini koruyacağı düşüncesi ile kendi yarattıkları hayali varlığa bel bağlamışlardır.
Oysa artık bunlar aşılmalıdır. İnsanlar, Tanrı’nın nerede ve ne olduğunu öğrenerek, Allah’ı ve dini kendisine yararlı kılmalıdır.
İşte okuyacağınız satırlarda bu görüşler açıklanmakta, Allah’ın nerede ve ne olduğu anlatılmaktadır...
I – SEVENLER
Selamlar Hayri Bey,
Beni belki duymuşsunuzdur. Uzun suredir internette İlhan Arsel'in kitaplarından oluşan bir site yürütmekteydim. Ne yazık ki bu site birkaç gün önce sanırım şeriatçıların organize şikayeti üzerine kapatıldı.
Bütün uğraşlarıma rağmen açtıramadım. Simdi bu isi ücret karşılığında yaptıracağım. Daha da kapsamlı bir site kuracağım. Sadece İlhan Arsel'in değil, başka aydınlarımızın da yazılarını içeren bir sayfa kurmak istiyorum.
Gördüğüm kadarıyla sizin sayfanız da su anda bedava hizmet veren geocities üzerinde. İlerde sizin sayfanız da şikayet üzerine kapatılabilir. Yeni kuracağım sitede size de yer ayırabilirim isterseniz.
Özgeçmişinizi gözlerim yaslı okudum. Bir donemin anıları kafamda canlandı. Babamla ayni yastasınız. O da Ankara hukuktan mezun ama sanırım 1964'de bitirmiş.
İlke olarak gerçek ismimi gizliyorum. Ebru Zincir kiran ismini kullanıyorum. Uğraşımız kişilere karsı değil de daha çok fikirlere karsı olduğundan bunu anlayışla karşılayacağınızı umuyorum.
Görüşmek ümidiyle...
Saygılar...
Ebru Zincirkıran, 8.1.2002
+
Sayın Zincirkıran,
Önce saygı sevgi... Çoktandır merak ediyordum seni.
Önceleri gelen e-postalarını okurdum. Beğenirdim memnun olurdum, saklardım. Sonra ne oldu bilmem.
Son olarak arkadaşların bölünmesi sırasında, beri “Ben artık yokum!”, diyerek çekilmen... Sevindim adını e-postamda görünce yeniden...
Hele doğrudan bana yazmış olman beni daha çok sevindirdi. Hem sevindirdi, hem de gönendirdi.
Daha önceleri size arkadaşlara gönderdiğim e-postalardan da göndermiştim. Hiç birine yanıt almayınca bir daha göndermeye çekinmiştim.
Dipsiz kuyuya atılan taş ses verir. Bu nedenle derim ki kısa da olsa alınan bir yazı üzerine görüşler, duygular bildirilmelidir.
Sitenizden haberim yoktu... Diğer arkadaşlarda olduğu gibi sizin de Sitenizin kapanmış olması beni korkuttu.
Biliyorum benim Site de hoşlarına gitmiyor. Yobazlarca beğenilmeyen sitelerin başına böyle şeyler gelebiliyor.
Buna hazırlıklıyım ben. Bu nedenle e-posta adresinizi istiyorum hepinizden.
Bana gelen e posta adreslerine Sitede de yazıyormuşum gibi yazıp yazıp göndereceğim üşenmeden...
İlhan Öğreticimin hayranı olduğunu biliyorum. İlhan Öğreticimle telefonla konuştuğunu da İlhan Öğreticimden öğreniyorum.
Yazılarıma yer vereceğini bildirmişsin. Böylece beni bir kere daha sevindirmişsin.
Bundan böyle size yazdığım yazılardan göndereceğim. Bildirirseniz adresini sitenizi de gireceğim...
Adınızı gizlemenize bir şey diyemeyeceğim. Ben sizi böyle seveceğim...
İster yaşlı, ister genç; ister bayan, ister erkek... Sevgi en yüce bir duygudur (Tanrı..), insana sevgi gerek...
Şimdi kal sağlıcakla, İnsani’den bir küçük armağan sana:
“ALLAH...
Ben Allahı başka yerden,
Sordum baktım Allah bende.
Açtım iki gözlerimle,
Gördüm baktım Allah bende.
Aradan kalkınca perde,
Bana göründü her yerde.
Dediler biraz ilerde,
Vardım baktım Allah bende.
Ben bir İhsani’yem aha,
Hem vallaha hem billaha.
Tutup kendimi Allaha,
Verdim baktım Allah bende...”
Av. Hayri BALTA. 9.1.2002
X
1. ŞÜKRÜ GÜNBULUT’UN TARTIŞMAYA KONU OLAN YAZISI:
Günbulut’un aşağıda okuyacağınız Şükrü “DOĞU BİLGELİĞİ” başlıklı yazısı, Aralık 2000 tarihli 34 sayılı [BERFİN] bahar dergisinin 35. Sayfasında çıkmıştır.
Dergi sahibi Genel yayın Müdürü ve Yazı işleri Yönetmeni İsmet Arslan, bir sayı sonra (Sayı.35, Ocak.200l), bir önceki dergisinde yayınladığı adı geçen yazı için şöyle bir açıklama yapma gereğini duymuştur (s.4). Önce tartışma konusu olan yazıyı okuyalım; sonra da, İsmet Arslan’ın yazı için yazdıklarını...
DOĞU BİLGELİĞİ
Doğu bilgeliğine hep kuşku ile bakarım, önem vermem. Bu bilgeliği çok iyi bildiğimden. Bu bilgeliğin kaynağından içtim. İçinde büyüdüm. Çocukluğumun ve ilk gençliğimin komşusu Kerri Usta... Her gün birlikte olduğumuz: İslam ortaçağından gelmiş bir adamdı. Nice sırlar, nice kutuplar, nice evliyalar, enbiyalar, ermişler, hikayeler, masallar Muhammedler, Ebabekiri Sıddıyklar, Ömer İbni Faruklar, Osman Binti Zennuriler, Aliyül Murtazalar, Eba Müslümler”, Nemrutlar, Firavunlar, Hazreti İbrahimler, Süleymanlar, Musalar, tasavvuflar, vahdeti vücutlar, iç çekişler, geniş ve enerjik soluk vermelerin ardından “orası derin bacı”lar...
Evi nasıldı Kerri Usta’nın. Karanlık girişler, yukarı çıkan ahşap merdivenler,zeminde dip odalar. En dipte, kışın oturulan ve yukarıda küçük penceresi olan sıcak ve ağır kokulu oda. Dolapların dibinde her tür ortaçağ avadanlığı.
Kerri Usta’nın bilgisi ermiş bilgisiydi. Yanık anlatımlıydı. Büyük ruhsal güçlerle ilişkideymiş gibi bir sesle konuşurdu. Ortadoğu ruhçu kültürünün kendine güvenli sesi... “Ah bacı” diye başlardı. Atatürk için “Dine balta vurdu” derdi. Menderes’i ve Demokrat Parti’yi tutardı. 1960 yılının ilk aylarındaki karışıklıklar sırasında “Ehli kerametin gözü var: Bunlar daha kırk sene başımızdalar” diyordu. İki ay geçmeden 27 Mayıs ayaklanması oldu.Ehli kerametin sevgilileri devrildi.
Kerri Usta’ya bir gün, kıyametin ne zaman kopacağını sorduk: “Seksene gelmez, doksana kalmaz” dedi. 1980 yılından önce kopmaz, ama l990’a da kalmaz demek istiyordu. Sanırım kırk yıl sonra Demokrat Parti’nin başımızdan ayrılacağı zamanla kıyameti aynı güne getiriyordu.
Bir doğulu ülkede yaşamanın birikimleri. Ve üstüne Arap, Fars, Hint, Çin, eski Mısır, Anadolu ve eski Türk kaynaklarını inceleme... Sonunda bu kültürün ir boşluk, bir gevezelik, bir büyük aldanma, insanlığa hiçbir şey verme yeteneği olmayan fos bir bilgelik olduğu sonucuna varış...
Evet, en derinlerde Doğu bilgeliği benim için böyle. Bir tek değere de mi yok? Bence insanlığa vereceği bir tek değeri bile yok. Yani tümden boş... Bomboş..
Peki bu allı pullu görünenler nedir? Bu “offf”lar, bu gizler?. Bunlar sahteciliktir. Her şey kof burada. Dolu bir şey yok. Dolu dolu bir kadın var mı Doğu’da? Kafası ve gövdesi dolu olan ve dolu dolu kendini veren... Hilal gibi içine çekik kadınlar, çebiş bacaklar, mıksıçan verirler, yalancı kaçmalar, yalancı doluluklar,süslü, allı pullu yalancı güzellikler... Çürük muşmulaya erik boyası sürmüş gibi..Oysa kuzeyde boyasız, pırıl pırıl gerçek erikler var.
“Şimdi Allah’la konuşmaya gidiyorum, peygamberler de hazır bulunacak, onları bir göreyim” falan diyen adamda içtenlik ve gerçek olabilir mi? (A. Eflaki Ariflerin Menkıbeleri, s. 46). Bu adam, Doğu’nun en saygın mistiğinin, Mevlana’nın babası büyük alim Baha Veled. O ocağın kurucusu, o ocağın adamı. O havanın, o kültürün... Böyle bir evde, ocakta, gerçeğin, içtenliğin yeri olabilir mi? O ocaktan çıkan çocuk doğruyu söyleyebilir mi? Mevlana ne söyleyebilir?
Çok içlidışlıyım Doğu bilgeliği ile. Doğu bilgeliğinin o çok bilmiş küf kokulu, kötü niyetinin elinden beni, Batı'nın bıçak gibi keskin genetik yasaları kurtardı. Doğu bilgeliğinin karşısında ben, ebedi ve ezeli lanetli ve de suçluydum. Evrenin yaratılışından beri suçlu... “Allah, bilmiş de yaratmış. Allah feyline bakmış, boynuna takmış. Allah cezasını vermiş. Allah...vs.” Ortadoğu Ruhçuluğu pis kokulu bir üfürüktür alev yürüyüşlü çocukların utangaç yüzünde. Bizim hacı ve hocamız bizim suçumuzu bilir de Doğu’nun Hintli ermişi bilmez mi? O daha iyisini bilir. Bu bebek, geçmiş yaşamında bir iblislik yapmıştır... Ya da evrensel gelişmede geri kalmıştır. Şimdi acı çekip düzelecektir. O engin bakışlı, o güler yüzlü Hintli bilgemiz ne de güzel bilir, kundağında mışıl mışıl uyuyan bebeğin geçmiş büyük günahlarını.
Ortadoğu’nun kokmuş masalları yamacında yüzümü Batı’nın genetiği ak etti dedim. Hitler aklıma geldi. “Sağlam genetik malzemeye yöneliş... Ayrıksıların üremeden alıkonulması, giderek yok edilmeleri...”
İki tarafı da gözlüyorum, tartıyorum... Doğu’nun o çok insancıl ve yumuşak bilgeliği yamacındaki suçluluğumun, Batı’nın insan kasabı yanındaki suçluluğumdan daha derin ve ağır olduğunu duyuyorum. Hitler’in huzurunda aklanabilirim ama, Doğulu ermişin huzurunda asla... Doğu’daki suçluluğum, buhurdanlar, arasında bilinmeze uzanıyor.Doğu’da cehennemi tam ortasındayım. Şu pis koku yok mu... Kötü göz, kötü niyet...
Oysa Hitler’in tutumu açık. Hitler, ayrıksılığın genetik rastlantıyla bağlı olduğunu bilir. Şu uyuyan çocuğun temelde suçsuzluğunu bilebilir. O da bize yeter. Ardından cehenneme bile gitsek... Ama Doğu bilgesi... Gülümser bir off çeker.Yüzü ne anlamlıdır. Sakın kanma. Sakın kanma. Haber almıştır, senin Allah yanında ne lanetli olduğunu. Biraz sıkışsın, hemen alttaki kokuyu salıverir: “Senin konuşmaya hakkın yok uğursuz. Allah seni rezil etmiş.” Ve başını iki yana sallayarak la havlesini çeker. Ezeli lanete uğrayan İblis’in duluğuna salınmış osuruk kokusudur bu. Ve Doğu’nun orta yerindeki çocuk, bu kokuya karşı savunmasızdır.Doğu, gerçeğin değil yalanın yuvasıdır. Gerçeği konuşabilenleri patır patır döker. Burası mantıklı laftan çok, oturaklı lafın geçerli olduğu yerdir. Politikacılar oturaklı lafla başarılı olurlar. Çoğu saçma sapan olan atasözleri, oturaklı laflar bütünüdür.l Bir bilim, felsefe ya da matematik gerçeği, Doğu’da oturaklı laf kadar etki yapmaz. Doğulu, bir şeyler karşısında kul köle olmayı sever. Bu ölçüsüz kulluk, ondaki ölçüsüz büyüklenmeyi de içerir. Bir yandan yalandığını görürüz birinin ayakları dibinde. Bu yalanan kişi, aynı zamanda evrenin “tek”tir, kutbudur. Kendisini içten içe öyle görür. Gelenekte de öyle gösterilir. Doğulu köpeklenme ile büyüklenme aynı bir duygunun görünüşüdür. Doğu’da ne kadar “turab” varsa, o kadar da Allah vardır. Doğu’nun bir özelliğidir büyüklenmek. Doğulunun alçak gönüllü ermişliği, çoğu zaman hasta bir büyüklenmenin saklanmasıdır.
Doğulu, hocasından ders mi alıyor, onun ayağına yüzler mi sürüyor? İçten içe onun gibi kaç hocayı suya götürüyor, susuz getiriyordur. Doğulu, bir tekkede miskin midir? Oysa evreni o yönetmektedir. Hiçbir şey bilmediğini mi söylemektedir?.. Cebinde 124 ilim vardır. Varlıkların en ednası olmakla mı övünüyor? Oysa o babasından sonra geldiğini bile hazmedemez. İşte ünlü mutasavvıf Hatayi’nin dizeleri:
Ben babamdan evvel çok gelip gittim,
Yedi gün emeğim geçti Adem
Bunca yıldır emek verdi okuttu
Dört kitaptan ders veririm hocam.
Ben hocamı kucağımda büyüttü Ben kubbem içinde mihmandar idim
Muhammet miraçta divanda idim
Doksan bin kelamda ben orda idim
Yüz yirmi dört bin ilim koydum libama
Bu dizelerin “Batıni” anlamlarından söz edildiğini bilmez değilim. Z ahir-batın olayı da doğu’nun riyalarından biridir. Doğulu şöyle der “Yanlış söylersem bunu yanlış sayma. Sözlerimin gizli anlamı vardır. O doğrudur. Oysa uzun bir inceleme sonunda, söylenenin başka bir anlamı olmadığını zaten anlarsın. Gerçek, ilk okuduğunda, anladığındın. Buna bir sürü uydurukla bin türlü tevil yapılması da.Çünkü tevil okyanusunun önü açıktır. Saçma okyanusunda olduğu gibi. Üstadın gerçek değerini sezersen, seni ukalalık ve terbiyesizlikle suçlar.
“Sen benim böyle söylediğime bakma, bende neler var”. Zahir-batın ayrımı bu sahteciliğe bir kılıftır. Doğu riyayı temel alır. Söyler gibi söylemez, söylemez gibi söyler bilir gibi bilmez, bilmez gibi bilir görünmeyi sever.
Doğu söylemi böylesine belirsizlikler ve her tür riyakar yoruma açık “dengelerle” oluşur. Doğunun kendisinde olduğunu var saydığı Batıni anlamların hepsi değil, biri bile gerçek olsaydı., Doğu bu gün bu rezillilerde bulunmazdı. Çünkü, batındaki en önemsiz sav bile evrenin bütün gücünü elinde tutuğunu öne sürer. Doğulu mistiğin yerle yeksan olmuş görünen gururunu daha aşağısı idare etmez.
Duvar diplerine bağdaş kurup, mevsimlerce oturan insanlar vardır. Kader bir gün sizi onların önünde durdursun.Önce çarpıcı bir alçak gönüllülükle karşılaşırsınız. Evrenin asıl sırrına ulaşmış bir ermişliğe karşılaşmış gibisinizdir. Büyük bir hoşgörüyle alınır, hafif gülümsemeli, “olabilir”li geniş bir evrene çekilirsiniz. Sakın içtenlikli davranmayın. Çünkü oynanan iki yüzlülüktür. Hep onların izinde gitmelisiniz. Bir süre sonra bu izin, sizi nasıl kısır bir dönemece kapattığını görüp kendiliğinizden birkaç kelam etmeye kalkışırsanız, ermiş adamın gözleri açılır. Önce “Bizi de eşek görme” vezninden bir yekinir. Allah, kendini çeşitli belalar verir"e geçer. Görünüşünüzdeki bir aksaklığa dikkat gönderme yapıyordur. Eğer siz konuşmayı, ayak yalamayı sürdürürseniz artık gavursunuz. Gavura kar,ı celallenir. Dünyanın tüm ilimlerini yuttuğunu söyler. İstediğiniz profesörle “çarpışacağını” iddia eder. Kovuğunda miskin gibi görünen; yedi iklim, dört köşenin kutbudur. Oysa eli tespihliye, sadece ilkel düzeyde bir akıl yürütmüşsünüzdür. Kişinin özgür düşünebilir görünmesi onu çileden çıkarmaya yeter. Türkiye’de 1990 Haziranında akıl yürütmeden dolayı 748 yıl hapis yemiş insanlar vardır. Yüzlerce yıl cezalı insanlar ise sayılamayacak kadar çoktur.
1989’da Bodrum’a bir müridinin evine, ünlü Hintli emiş Tagar Sing gelmişti. Beyaz bir tahta oturuyordu. Önünde yerlere oturduk. Saçma sapan ilkel bilgileri, Doğu’ya has, mistik bir havada veriyordu. Çoğu yanlış... Doğrular da incir çekirdeği. (İyilik yap, sadaka ver, şükret, hayır işle falan fıstık). Gerçeğe kendi çabamızla ulaşamazmışız. Araştırma, deneme, okuma, yazma, toplu çalışma boşmuş. İlla bir mürşide bağlanmalıymışız. Bu mürşit kendisi imiş. Gördün mü ağırbaşlılık perdesi altındaki bencilliği. Doğu’nun bütün ermişleri aynı yoldadır.
Bilim adamı hiç olmazsa bu numaralara yatmaz. Silahını açıkça doğrultur. Araştırma ve akıl yürütme. Gerisi sana kalmıştır. Seni hiçe sayıp “”Beni izle” demez. Hem de izleme “izleme” der gibi alçakgönüllülük oyunları yaparak.
Bugün bir tebliği aldım. İzmir’den gönderilmiş. Mevlana’nın ruhunu almış bir hanımdan. Bu Doğulu hanım da bir “kutup”. Gökyüzünde gezen Mustafa Molla adında bir ruh, bu hanım Mevlana’ya mesajlar gönderiyor. Bu mesajlar 3000 yılına kadar insanlara yol gösterir bir kitap olacak: “Kuzey yarıküresindeki kaşanesinden inen Mevlana artık arzımıza ayak basmıştır. (Breh, breh, breh!.. Dindeki tantana zevkini görüyor musunuz)Bu büyük dehayı dünya yüzünde görmekten... Mevlana bir evren ışığı, bir nur, bir Tanrı yadigarıdır. Tüm evren sırlarını, Mevlana, evren bilincinin üstüne vuran bir bilinçle arzımıza ışık tutan bir yüce olarak, aktarmak görevini Yüce Yaradan’dan almıştır. Mevlana halen yeryüzünde en ileri evren bilinicini kazanan tek yücedir. Ona tüm evren minnettardır. Hürmetler bizden sadece naçiz bir selamdır. Ben Mustafa Molla, ona daima türap olmuşumdur.” (İlim Kitabı. S.404-aynen alınmıştır). Allah’tan haber alma huyunu görüyor musunuz? Bu huy nasıl da depreşiyor. Doğu’da bu huy, hemen her bireyin temel niteliği. Her birey az-çok Allah’la ilişkidedir. Her bireye “Allah yardım eder” Kutsal elçi, her ne kadar “ahır zamanlık” savıyla Allah’la görüşme yolunu kapatmak istemişse de Ortadoğulu ondan yüzlerce yıl sonra Allah’la görüşme huyundan vazgeçmemiştir.
+
2. ŞİMDİ İSMET ARSLAN’IN YAZISI OKUYALIM:
“Çizgimize uymayan bir yazı da yazarımız Şükrü Günbulut’un aynı sayıda yayımlanan “Doğu Bilgeliği” başlıklı yazısıydı.
Biz, o yazıya katılmıyoruz. Doğu insanını ve doğu toplumlarını küçümseyen, tamamen Batıcı bir bakış açısı olan bir yazıydı.
Her şeyi Batıdan bekler olduk. Despotizmin, sömürünün en alası Batıdan gelmiyor mu?
Bundan böyle dergi yazılarına daha dikkatli, daha eleştirel bir gözle bakacağız. İnsanlarımızın, toplumumuzun aydınlık değerlerine sahip çıkacağız. Ve böylece evrensel kültürle buluşacağız. Kardeşlik, paylaşım bizim için önemlidir.”
+
3. ŞİMDİ DE BEN GÖRÜŞLERİMİ AÇIKLIYORUM:
Anlaşılan, yazının yayınlanmasından sonra Dergiye eleştiri gelmiş. Dergi sahibi de bu nedenle açıklama gereğini duymuş.
Yazı aşağıda yayınlanacaktır. Bu yazıda: Duygusal olan, gerçeğe aykırı olan, uydurma olan, yalan olan ne varsa, Dergiye eleştiri yöneltenlerce ve okuyucularımızca açıklanırsa; bilmediklerimizi biz de öğrenmiş oluruz.
Ne zamandan beri: Gerçekleri açıklamak: “Doğu toplumlarını ve Doğu toplumlarını küçümsemek” oldu?..
Ne zamandan beri: Aydınlarımız tek yanlı eleştiriyi ve gerçekleri gözden kaçırmayı aydın nitelikleri ile bağdaştırır oldu?
Aydın dediğin taraf tutar mı? Aydın dediğin Batıyı da, Doğuyu da eleştirmeli değil mi? Tek yanlı bir eleştiriyi yeğleyen aydının aydın niteliği kalır mı? Böyle bir aydın taraf tuttuğu ideolojinin borazanı ve de militanı olmaz mı?Doğu dünyasının belirgin bir özelliği var: Halkını gaza getirmek.
Şeriatçılar 1500 yıldır İslam dünyasını gaza getirmişlerdir: “Allah katında din, kuşkusuz İslâmiyet’tir!” (K.3/19) diye... Kazançları ne olmuştur? Gavura el açmak, geri kalmışlık, ikiyüzlülük değil mi?.. Miskinlik, tembellik, tevekkül değil mi?
Ülkücüler de Türk gençliğinin bir bölümünü gaza getirmiştir: “Tanrı dağı kadar Türk, Hira dağı kadar Müslüman'ız!” ve de “Kanımız aksa da zafer İslam'ın!” diye. Kazançları ne olmuştur? Kan ve gözyaşı... Mafya ve tetikçilik değil mi?
Halkımız, şimdi de: Atatürkçü olduklarını, ilerici olduklarını, komünist olduklarını, sosyalist olduklarını söyleyenlerce “gaza” getirilmektedir. Bunlar tarafından halkımıza verilen “GAZ”: . “Doğu batıdan üstündür!” sloganı altında Batı düşmanlığı.
Böylece Batının eleştirisine serbestlik, Doğunun eleştirisine ise yasaklama getirilmiş oluyor... Kim Doğu dünyasını eleştirirse ve de Batının; buluşta, bilimde, sanatta, savaş sanayisinde, teknikte, tıpta ilerlemiş olduğunu açıklarsa yafta hazır: “Batıcı. Batı hayranı. Batı merkezli...”Bu nedenle başta İlhan Arsel olmak üzere, Erdoğan Aydın, Faik Bulut ve benzeri aydınlatmacıların yazılarına, batı uygarlığına sırtını dönmüş olanlarca, yayınlarında yer verilmemektedir. Şükrü Günbulut ise bunun son ve somut kanıtıdır. Şükrü Günbulut bu nedenle Teori dergisinde yazdığı yazılar nedeniyle eleştiri almış ve yazıları yayınlanmamıştı.Şeriatçılar gerçekleri yazan aydınlara zaten yer vermemektedir. İlericiler de gerçekleri söyleyip yazan aydınlara yer vermezse bu aydınlara kim yer verecektir? İlericiler de şeriatçılar gibi yaparsa aralarında ne fark olacaktır?Şeriatçılar kendilerine karşıt düşünce açıklayanları öldürerek susturuyorlardı (Ör. Turan Dursun ve daha öncekiler...); ilerici olduğunu söyleyenler ise, aşağılayıp-suçlayarak, sözünü kesmekte, yazılarını yayınlamayarak susturmaktadır..
Bu uygulamaları sürdürenlerin şeriatçıdan ne ayrımı vardır? Onlar gerici yobaz, kendilerini ilerici sananlar ise ilerici yobaz olmuyor mu?
Hani düşünce ve anlatım özgürlüğü vardı. Hani batılı bir düşünür: “Düşüncelerine karşıyım; ama, düşüncelerini açıklamanı sonuna kadar savunacağım!” demişti.
Ey, batı uygarlığı ile emperyalizm ve kapitalizmi birbirine karıştıran, ilericiler, sosyalistler; beğenmediğiniz batının bir düşünürü kadar bile olamıyorsunuz, yazıklar olsun size.
Hadi sizde o batılı düşünür gibi kendinize güven yok. Acaba doğu dünyasında bu güne değin böyle söz söylemiş bir aydın gösterebilir misiniz?O Doğu ki Atatürk’e değin Türk ulusunu aşağı gördü, karanlıklarda bıraktı, kılıç zoru ile İslam’a getirdi ve de özgürlüklerini elinden aldı... Arapların, Türkleri Müslüman etmek için yaptıkları Talkan katliamı, Fatih’in Anadolu Türk Beyliklerini bir bir ortadan kaldırılması unutulmasın... Bu konularda Batının da Doğudan kalır yeri yoktur... Hamur aynı hamur: Gelişmemiş insan.Ama batı; akla öncelik vererek, Reformlar-Rönesanslar yaparak, dini insanın vicdanı tıkayarak, laiklik yoluna girerek insanlığın gelişmesi yolunu açtı. Biz Türklere de örnek oldu. İslam ve diğer doğu ülkelerinin Türkler kadar gelişmemiş olmalarının nedeni Batı uygarlığına uzak olmaları değil midir?Ne var ki düşünce ve anlatım özgürlüğünü kısıtlayan ilerici yobazlar halkımızın yönünü batının uygarlığı yerine; Doğunun inanç dünyasına, karanlık dünyasına, miskinlik, tembellik, tevekkül dünyasına yöneltmek istiyorlar.
Batı uygarlığı karşısında duyulan aşağılık duygusu: Bizim ilericileri, komünistleri, sosyalistleri, ırkçılarla- şeriatçılarla işbirliğine sürüklemek üzeredir.
Batı düşmanlığı altında Hizbullah’la bile birleştikleri duyulursa hiç şaşılmamalıdır. İran’da da Komünistler Şahı devirmek için İmam Humeyni ile işbirliğine girmişlerdi. Sonunda başlarına gelenleri gördük. Bizimkilerin bundan ders almadıkları anlaşılıyor...
Bunlar, Batı uygarlığı ile (Batının; akılcılığı, bilimi, tekniği ve buluşları...) ile emperyalizm ve kapitalizmi birbirine karıştırmaktadırlar.Şimdi emperyalizm-kapitalizm ile batı uygarlığını birbirine karıştıranlara birkaç soru: Acaba doğu dünyasının insanlığa katkısı ne olmuştur? Doğu dünyasının “Evrensel kültüre katkısı ne olmuştur?”, “Doğu toplumunun aydınlık değerleri nelerdir?”
Demokrasi mi, insan hakları mı, kadın hakları mı, köleliğin-cariyeliğin kaldırılması mı, sendikacılık mı, sosyalizm mi? Ulusçuluk mu? Unutmayın çok övündüğünüz ulusçuluk (milliyetçilik) bile Batı kaynakladır. Bu sorular binleri bulabilir...
Acaba doğu dünyasının insanlığa şöyle bir katkısı olmuş mudur? Bir “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi: Uluslar arası Sivil ve Siyasal Haklar Sözleşmesi. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi. Kölelik, Köle Ticareti ve Köleliğe Benzer Kurum ve Uygulamaların Kaldırılması sözleşmesi. İşkence ve İnsanlık dışı yada Onur kırıcı Davranış yada Cezanın Önlenmesi Hk.Avrupa Sözleşmesi. Bu sorular da binleri bulabilir?
Acaba Doğu insanı ve toplumu; kadını insan olarak görmüş müdür? Kadını, kara çarşaftan kurtarmış mıdır? Kadını,yönetimde söz ve karar sahibi yapmış mıdır?
Doğu dünyası, niçin bir tırnak keseceği olsun icat edememiştir. Yanıtını biz verelim: Aklı dışladığı için... Acaba Doğu dünyasında insana: Düşünce ve Anlatım Özgürlüğü tanınmış mı? Doğu toplumunun “Aydınlık değerleri”nden kaç tanesini sayabiliriz?
Doğuda ne var? Kölelik var, cariyelik var. Kadını mal görme var. Padişahlık var, sultanlık var, sultanın sultası var, zorbalık var, karanlık var. Göz altında kayıp var. İşkencede ölüm var. Yargısız infaz var. Hukuka saygısızlık var. Din var, iman var, iki yüzlülük var... Tabular var, talan var, yalan var...
Batıyı sırtını dönen toplumlarda: Din vardır, iman vardır. İdealizm (Ruhçuluk) vardır, karanlık vardır, miskinlik vardır. Tembellik vardır, tevekkül vardır. Zorbalık vardır. Kan ve gözyaşı vardır... Akıl dışlanmış olup iman (vahiy) vardır...
Acaba doğu dünyasında Reform, Rönesans yapmış, parlamenter demokrasiye geçmiş, bir ülke gösterilebilir mi?
Aklı, bilimi dışlayıp imana (vahye) sarılan bir toplumun eleştirisinden rahatsız olmanın kaynağında ne vardır acaba?
Batının; tekniğinden, bilgisinden, tıbbından, bilgisayarından, radyosundan, televizyonundan, uzay teknolojisinden, daha binlerce buluşundan, yararlanıp da Batıyı aşağılamak için gerçek saygısından yoksun olmak gerekir... Bu, bir aydının yakışmayacak en kötü davranıştır.
Gerçek saygısı olmayana aydın denebilir mi? Bu dinsel deyimle Hakkı tepelemek değil mi?Batı, Doğuya düşmanmış, Doğuyu sömürmüşmüş...
Peki, Doğu da Batıya düşman değil mi? Doğunun ne işi vardı; Endülüs’te, Avrupa’da, Viyana kapıları önünde.
Batı toplumlarını ganimet kaynağı görerek; haraca bağlayan, talan eden, yağmalayan Doğu değil mi idi?Viyana önlerine kadar giderek Hıristiyan çocuklarını toplayıp Enderun’da kapıkulu olarak yetiştirenleri “toplumun aydınlık değerleri”nin neresine koyacağız?Doğu toplumlarında bulunan mimarî yapıların altın kubbeleri hangi alın teriyle, emekle kazanılıp yapılmıştır?
Tarih: Batı için de, Doğu için de vahşetle, kıyımla, yıkımla doludur. Batının da Doğunun da birbirlerini aşağılayıp suçlama hakkı yoktur. Çünkü her iki yan da insana yakışmayacak vahşetin yaratıcıları olmuşlardır. Bu nedenle her ikisi de eleştiri oklarından yakısını kurtaramamalıdır. Tarihsel düşmanlığı: Batı da sürdürse, Doğu da sürdürse; bu, ilkellikten hâlâ ve hâlâ kurtulmamış olduğumuzun bir göstergesi değil midir?
Toplumlar arasında düşmanlığı pompalamakla bir yere varılamaz.
Her iki yanın da düşmanlıkları pompalaması çağdaşlıkla ne oranda bağdaşabilir? Düşmanlık pompalamak da bir bağnazlık değil midir?
Fransa’nın Ermeni soykırımını gündeme getirmesi ne denli yakışıksızsa; geçmişi yaşamak da o denli yanlıştır. Çağdaş insanlar yeni bir toplum yaratmak için geçmişe çim basmak zorundadır.
Batı bu denli kötü imiş de; başı derde düşenler niçin Batı ülkelerine koşuyor? Kapitalist düzene karşı çıkanlar, başı sıkışınca, niçin kapitalist ülkelere kaçıyor. Nedeni: Orada batı değerleri olduğu için...
Niçin Batı ülkelerinden Doğu ülkelerine göç edenlere rastlanmıyor da, hep Doğu’dan Batıya, ölüm pahasına da olsa, kaçanlara rastlıyoruz...Halil İbrahim Çelik, Hasan Mezarcı, Şevki Yılmaz bile başı sıkışınca niçin Doğu ülkelerine sığınmıyorlar da batıya sığınıyorlar. Onlar ki batı için “Hıristiyan kulübü” diyorlardı.
Yalan üstüne siyaset yapanların sonunu görüyoruz.
Acaba solcular bu batı uygarlığını küçümsemekle nereye varabileceklerini sanıyorlar. Varabilecekleri yer: Bilgiden, bilinçten yoksun koşullanmış, haltan kopuk militan bir gençlik... Bu da: Kavga, gözyaşı, kan ve yenilgi demektir.
Atatürk’ün bir ülküsü vardı: “Çağdaş batı uygarlığına yetişip onları geçmek!” Batı düşmanlığını körükleyerek Çağdaş uygarlığa nasıl yetişilip nasıl geçilecek?
Aklı başında tüm insanların nefretle andığı: Emperyalizm de, kapitalizm de, tarih sahnesinden silinip atılmak isteniyorsa: Batının aydını, komünisti, sendikacısı, sosyalisti ve de Batı uygarlığını özümsemiş olanları ile Doğunun; Aydını, ilerici, komünisti, sendikacısı ve sosyalistinin işbirliği yapması gerekir.Bizim Batı uygarlığına sırtını çevirmiş solcular; unutmasınlar ki, Çin’i de Rus’u da Vietnam'ı da, batı uygarlığını alma çabasında. Öyle ki özel girişimcinin yaratma ve kazanma hırsından yararlanmaya çalışmaktadır. Özel girişimcinin kamu yararına eylemleri ancak bilinçlenmiş halkın seçtikleri yöneticilerce sınırlanabilir. Oysa bizim aydınlar, ilericiler, komünistler, sosyalistler, sendikacılar, sosyalistler halkımızı aydınlatacakları yerde, onlara batı düşmanlığı ile koşullandırarak militanlaştırmaya çalışmaktadırlar.
Halkımız, batı ile doğu arasında ayrımı bilmekle aşağılık duygusuna kapılmaz. Tersine aradaki bu uzaklığı azaltmak için akla ve bilime yönelmek gerektiğinin bilinci ile kamçılanır.Aydınlar, Atatürkçüler, Kemalistler, Batı uygarlığına sırtını dönmemiş: İlericiler, Komünistler, Sosyalistler ve de çağdaş uygarlığa yetişip geçmek isteyenler: Aman, bu kafadaki Atatürkçülere, ilericilere, Kemalistlere, Komünistlere, Sendikacılara, Sosyalistlere dikkat!..
Batıya sırtını dönmekle ne çağdaş uygarlık yakalanıp geçilebilir; ne de bırakınız sosyaliz mi-komünizmi, sosyal demokrat bir dünya kurulabilir...
Emperyalizm ve kapitalizm yıkılacaksa: Batı ve Doğu aydını, komünistti, sendikacısı, sosyalistti birlikte savaşım vermelidir...
Batı da Doğu da eleştiri oklarından payına düşeni almalıdır.
Batı uygarlığı ile emperyalizm-kapitalizmi ikilisini birbirine karıştıranların bu davranışları halkımıza ve de insanlığa gözyaşı ve kan getirecektir.
*
Bu açıklamalar ve sorular çoğaltılabilir. Ne var ki yazımız daha da uzayacak.
Şimdi BERFİN dergisi sahibine üç soru:
Bu açıklamanızla insanın (aydının) düşünce ve anlatım özgürlüğü hakkına kısıtlama getirmiş olmuyor musunuz?“Doğuyu eleştirmek ne zamandan beri: “Doğu insanını ve doğu toplumlarını küçümsemek” anlamına gelmeye başladı?..
Doğu dünyasının eleştirilmesini yasaklarsanız “Evrensel kültürle nasıl buluşulacaktır?”
Yineliyorum: “Bu yazıda: Duygusal olan, yanlış olan, uydurma olan ne varsa aşağıda verilen Site ve E-posta adresime bildirilmesini istiyorum.
Okuyucularım, adını ve tarihi verdiğim dergiden tartışma konusu yazıyı bulup okuyabilir.
+
Bu eleştirim üzerine BERFİN, BAHAR Dergisi, Haziran 2001 tarihli 40 sayısının 46. sayfasında NOT başlığı altında şöyle bir yanıt verdi: Yanıtı olduğu gibi alıyorum:
4. HAYRİ BALTA: “... DOĞRU SÖYLEMİYOR, DOĞRU YAZMIYOR!”
“NOT: Av. Hayri Balta’nın “yanıt”ına daha detaylı yanıt verme hakkımı saklı tutmak üzere –şimdilik- üç dört konuya değinip geçiyorum.
1) “Anlaşılan dergiye eleştiri geldi diye açıklama gereği duyuldu” diyor. Yanlış. Yazının yazıldığı sayıda (Aralık 2000) “Sunu” yazısını koymadığımız için açıklama yapmamıştık. O sayımızda “Sunu “ yerine ilan almıştık. Açıklama da yalnız Şükrü Günbulut’la sınırlı değildi.
2) Aydın dediğin taraf tutar! Gerçeklerden, ezilenden ve haklıdan yana taraf tutar!
3) Hayri Balta’nın kendisi “gaza” gelmiş olacak ki olacak ki Batı’nın emperyalist yüzüne karşı olan eleştirileri “Batı düşmanlığı” olarak saymaktadır. Nitekim Şükrü Günbulut, Berfin Bahar’ın Ocak 2000 sayısındaki “Erasmus’un Evinde” başlıklı yazısında da Batının emperyalist sömürücü yüzünü sergilemiştir.
4) “İlerici olduğunu sananların yayınlarında: Başta İlhan Arsel olmak üzere, Erdoğan Aydın, Faik Bulut, ve benzeri diğer aydınlanmacıların yazılarına yer verilmemektedir” diye Teori dergisi’ni ve onu çıkaranları da hedef almaktadır.
Hayri Balta, doğru söylemiyor, doğru yazmıyor! Ben Teori dergisi çıktığı ilk sayısından (Ocak 1990) itibaren 35-36 ay Sorumlu Yazı işleri Müdürlüğü yaptım. Orada hiç kimseye bir engelleme olmadı.
Balta’nın işi gücü baltasını sallayıp oraya buraya saldırmak. Çünkü huyudur. Daha önce yer aldığı bir Parti’yi karalamak için, Amerika’ya bir öğretim görevlisine yazdığı “özel” bir mektubunu sağa-sola –bu arada bize de-postalamıştı.
Fazla söze gerek yok. Karanlıkla, emperyalizmle kimin ittifak yaptığı bellidir! Aklınızı başınıza toplayın; ülke gidiyor ülke! Bugün en milliyetçileriniz, ülkenin başındalar. Ama Yasalar IMF için, AB için! İşte size “Çağdaş Batı uygarlığına yetişip onları geçmek!” hedefi. Alın size “Derviş Yasaları” alın “Telekom Yasasını” alın “FSEK Yasası’nı... Ülkeyi kim yönetiyor? İsmet ARSLAN”
*
5. İSMET ARSLAN’IN NOT’U İÇİN YAZDIKLARIM:
İsmet ARSLAN, Derginin sahibi ve Yazı işleri Yönetmenidir. Dergi, ilerici, sosyalist olan bir aydının, bir edebiyat heveslisinin okuması gerekenlerin en başında gelir... Zar–zor koşullar içinde Dergiyi yaşatarak yayınını sürdürmeyi başardığı için kendisini kutlarım.
İsmet Arslan’ın yazısının son paragrafının altını ben de seve seve imzalarım. Emperyalizmden ve kapitalizmden benim kadar nefret eden, tiksinen ve de bu ikilinin insanda ahlak diye, erdem diye hiçbir şey koymadığını anlayan, bilen ve yaşayan benim gibi ikinci bir insan az bulunur.
Ben yazımda “Karanlıkla-Emperyalizmle ittifak yapmaya çalışan sosyalistleri uyarmaya çalışarak eleştirmiştim... Şimdi bu uyarılarıma ilişkin kısa kısa açıklamalar yapacağım:
Sayın İsmet Arslan, yukarıdaki yazısının 4. bölümünde “Hayri Balta doğru söylemiyor, doğru yazmıyor! Ben Teori dergisi çıktığı ilk sayısından (Ocak 1990) itibaren 35-36 ay Sorumlu Yazı işleri Müdürlüğü yaptım. Orada hiç kimseye bir engelleme olmadı. “ diyor.
Sayın İsmet Arslan, görüldüğü gibi beni, “doğru söylememekle, doğru yazmamakla” suçluyor. Bununu özeti “yalancılık”tır... Böylece bir de yalancılık karalamasına uğramış bulunuyorum.
Bana çok karalama (iftira) ve “suçlama” yapıldı.. Dinsiz, komünist, mason, namus tanımaz, anası ile yatar (oysa benim anam ben 10 yaşında iken ölmüştür), Moskova hayranı, hırsız-dolandırıcı, batıcı (Batıcı olmamın nedeni şeriatın eleştirilmesine katlanamayan; Atatürkçü aydınlara ve ilerici solculara karşı çıkmam...) şimdi de “yalancı” olduk...
Ben, Sayın İsmet Arslan diğer Aydınlanmacılar için Teori dergisinde engelleme yaptı demedim ki... Yalnızca sahibi olduğu Berfin (Bahar) dergisinde Şükrü Günbulut’un doğuyu eleştiren yazısı üzerine, doğu’yu eleştiren yazı yazdığı takdirde yayınlamayacağını bildirmesini, eleştirmiştim. Şükrü Günbulut’un “Doğu Bilgeliği” ve verdiğim yanıt yazısı Sitemde yayına sokulmuştur.
Şimdi Aydınlatmacılar aleyhinde yazılan yazılar hakkında açıklama yaparak “Doğru söyleyip, doğru yazdığımı” kanıtlamaya çalışalım:
Öncelikle Teori dergisi 35-36 sayısından sonra yayınına son vermemiş ki. Teori dergisi yayınını sürdürmektedir...
Şimdi mensubu olduğum partinin Genel Başkanlığına gönderilen 3.9.1997 tarihli eleştirel yazımdan aşağıya aldığım şu görüşlere bir göz atalım:
(İşçi Partisi yayın organlarında bir arkadaş, aydınlanmacılar aleyhinde, üst üste dört yazı yazdı. Bu yazılarda; Şükrü Günbulut’tan başlayarak, Turan Dursun, İlhan Arsel, Erdoğan Aydın, Çemşit Bender, Server Tanilli gibi aydınlanmacıları şu şekilde suçladı:
‘”Emperyalizmin yanında”, “Kapitalizmi, özel mülkiyeti kutsayan”, “Batı hayranı”, “Neoliberal”, “Emperyalizmin utangaç müttefikleri”, “Batıya yaranmacı”, “Devrimi istemeyen”, “Sınıf mücadelesine yabancı”, tarihsel materyalizmi reddeden”, “Kapitalizme utangaç övgü düzen”, “Ortadoğu haklarını düşman gören”, “Gerici, ikinci cumhuriyetçi”, “Mandacı”, “Milliyetçi, ezilen dünya düşmanı”, “Sınıf mücadelesini reddeden”, “Uyduruk”...
Yine bu yazılarda aydınlanmacıları şöyle söylemekle suçlandı:
“Batı sömürgeciliği uygarlaşmadır”, “Batı’nın her türlü müdahalesine katlanmalıyız”, “Batı’da sınıf mücadelesi yoktur”, “Hıristiyanlık, İslam’dan üstündür, hoşgörülüdür, dinamiktir”... Sözde böyle diyormuş Aydınlatmacılar...
Mensubu olduğum partiyi eleştiren yazılarım uzayıp gidiyor... Suçlama yapılan konulara çok ilginç açıklama getiriliyor. Bu eleştiri yazım sayın İsmet Arslan’da da var. İsterse yayınlayabilir ve o zaman mensubu olduğum partiyi nasıl eleştirdiğim görülür.
Ancak ben kısa kesmek istiyorum. Çünkü “Hır-gür ahmağa özgüdür”. Ben burada yalnızca “doğru söylemediğim” karalamasına yanıt vermek istiyorum.
Şimdi de eleştirilerime konu olan suçlamaları aktarıyorum. Örneğin şu satırlar Şükrü Günbulut hakkındadır.
“Aydınlık 26.Ocak.1997: Tarihsel materyalizmin dine bakışı ile Aydınlanmacılığın dine bakışı arasındaki farkı bilmeyen “Şükrü Günbulut” Avrupa merkezci bir yaklaşıma sahiptir...”
Aşağıdaki suçlamalar ise diğer Aydınlanmacılar hakkındadır:
“Teori S. 86. s. 18 ve 72: Batı hayranı...”
“Teori S. 86. s. 72: Sınıf mücadelesine yabancı...”
“Teori S. 86. s. 72: Tarihsel materyalizmi reddeden...”
“Teori S. 87. s. 19 ve 22: Batı merkezci...”
“Teori S. 87. s. 20: Emperyalistlerin utangaç müttefikleri...”
“Teori S. 87. s. 20: Milliyetçi, ezilen dünya düşmanı...”
“Teori S. 87. s. 20: Ortadoğu halklarını düşman gören...”
“Teori S. 87. s. 21: Ezilen dünyayı hor gören...”
“Teori S. 87. s. 21: Sınıf mücadelesine yabancı...”
“Teori S. S. 22: Sömürgecilik haklıdır...”
“Teori S. 89. s. 18: Emperyalizmin yanında...”
“Teori S. 89. s. 18: Emperyalizmin yanında...”
“Teori S. 89. s. 18: Hıristiyanlık, İslâm’dan üstündür, hoşgörülüdür, dinamiktir...”
“Teori S. 89. s. 18: Kapitalizmi utangaç övgü düzen...”
“Teori S. 89. s. 19: Kapitalizmi. Özel mülkiyeti kutsayan...”
“Teori S. 89. s. 20: Batı’da sınıf mücadelesi yoktur...”
“Teori S. 89. s. 20: Ortadoğu halklarını düşman gören...”
“Teori S. 89. s. 21: Batı’nın her türlü müdahalesine katlanmalıyız...
“Teori s. 89. s. 21: Batı sömürgeciliği uygarlaşmadır...”
“Teori s. 89. s. 24: Gerici, ikinci cumhuriyetçi...”
“Teori s. 89. s. 23: Mandacı...”
Anlaşılan sayın İsmet Arslan’ın bu yazılardan haberi yoktur. Olsaydı bana “Doğru söylemiyor, doğru yazmıyor” demezdi.
Bir de şöyle diyor sayın İsmet Arslan: “Balta’nın işi gücü baltasını sallayıp oraya buraya saldırmak. Çünkü huyudur. Daha önce yer aldığı bir Parti’yi karalamak için, Amerika’ya bir öğretim görevlisine yazdığı “özel” bir mektubunu sağa-sola –bu ara bize- postalamıştı.”
İşçi Parti’si mensubuydum. Parti tüzüğüne göre Partiyi eleştirmek ve bu eleştiriyi başta Genel Merkez panosuna asmak ve de kayıtlı olduğum ilce merkezinin panosuna asmaya, bir üye olarak, hakkım vardı...
Amacım: Partimi eleştirmek ve yaptığım bu eleştiri ile aydınların dikkatini çekmekti... Çünkü benim için en büyük tehlike şeriat tehlikesidir. Atatürk’ün şu sözü unutulmamalıdır:
“…Dini, kendi ihtiraslarına alet yapan hükümdarlar ve onlara yol gösteren hoca adlı hainlerin sonu, hep böyle olmuştur. Böyle yapan halifelerin ve ulemanın arzularında başarılı olamadıklarını, tarih bize sonsuz örneklerle açıklamakta ve kanıtlamaktadır.
Artık bu milletin ne öyle hükümdarlar, ne öyle bilginler görmeye tahammül ve imkanı yoktur. Artık kimse öyle hoca kıyafetli sahte bilginlerin yalanına önem verecek değildir. En cahil olanlar bile o gibi adamların niteliğini pekâlâ anlamaktadır.
Fakat bu konuda tam güven sahibi olmaklığımız için; bu uyanışı, bu uyanıklığı, onlara karşı bu nefreti, hakikî kurtuluş ânına kadar bütün kuvvetiyle hatta artan bir azimle korumalı ve sürdürmeliyiz.
Eğer onlara karşı benim şahsımdan bir şey anlamak isterseniz, derim ki, ben şahsen onların düşmanıyım. onların olumsuz yönde atacakları bir adım, yalnız benim şahsî imanıma değil, yalnız benim amacıma değil, o adım benim milletimin hayatıyla ilgili, o adım milletimin hayatına karşı bir kasıt, o adım benim milletimin kalbine yöneltilmiş zehirli bir hançerdir. benim ve benimle aynı görüşte olan arkadaşlarımın yapacağı şey, mutlaka ve mutlaka o adımı atanı tepelemektir.
Şüphe yoktur ki arkadaşlar, millet birçok fedakârlık, birçok kan pahasına, en sonunda elde ettiği hayatının ilkelerine kimseye tecavüz ettirmeyecektir; bu günkü hükümetin, meclisin, kanunların, anayasanın nitelik ve felsefesi hep bundan ibarettir.
Sizlere bunun da üstünde bir söz söyleyeyim. diyelim ki, eğer bunu sağlayacak kanunlar olmasa, bunu sağlayacak meclis olmasa, öyle olumsuz adım atanlar karşısında herkes çekilse ve ben kendi başıma yalnız kalsam, yine tepeler ve yine öldürürüm…”
(Atatürk, Din ve Laiklik Üzerine. Derleyen: Doğu Perinçek. Kaynak Yayınları. 1. basım.
Şimdi ne görüyoruz. “mensup olduğum parti” batı uygarlığı ile emperyalizmi ve kapitalizmi birbirine karıştırmakta ve ırkçılarla ve ümmetçilerle ittifak arayışına girmektedir…
Şeriat zihniyeti “benim milletimin kalbine yöneltilmiş zehirli bir hançerdir.” Her ne amaçla ve de her hangi bir nedenle karanlıkla (İrtica ve şeriat zihniyeti) ittifak yapılamaz.
İran’da, Şah’a karşı Humeyni ile ittifak yapan solcuların (Tudeh) sonunu gördük. Çok yakın tarihte bu gerçek gözlerimizin önünde yaşanmış ve yaşanmakta iken şeriatçılarla ve ırkçılarla ittifak yapılamaz…
İşte bunu tehlikeleri gördüğüm için mensubu olduğu partiyi eleştirdim. Benim beş-altı yıl önce gördüğüm bu olasılık şimdi gerçekleşmek üzeredir…
Şeriat, yani irtica:
Akılcılığa karşı vahyi; bilime karşı inancı savunur...
Demokrasi (Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir) ilkesine karşı şeriatı (Hakimiyet kayıtsız şartsız Allah’ındır) savunur.
Din ve inanç özgürlüğü yerine, “İslam’dan başka bir dine inanların ziyanda olduğu” (K.3/85) gerekçesi ile tek inanç sistemi olarak İslam’ı görür.
Barışa karşıdır. “İslam'dan başka dine inananlarla dost olunmasını yasaklar.”(K. 5/56) ki bu barışa karşı olmak demektir.
Bütün bu nedenlerle ki dini siyasete alet etmek Türkiye Cumhuriyeti kurucularınca yasaklanmıştır, öyle ki vatana hıyanet sayılmıştır (Bk. 2 sayılı Hıyaneti Vataniye Kanunu).
Kaldı ki şeriat, yani irtica; insanlık âleminin en büyük düşmanı olmakla kalmayıp hiçbir afet ve salgın hastalık ve diktatörlük; bu şeriat zihniyeti kadar insanlığa kötülük yapmamıştır. Şeriat zihniyeti yönetilen ülkelerde insan aklı dumura uğratılmıştır. Bunun kanıtı olarak şeriatla yönetilen ülkelere bakabilirsiniz...
Şeriatla yönetilen ülkelerde yaşayan bütün halklar mazlum durumdadır. Bunların mazlum oluşlarının nedeni Batı değil şeriat zihniyetidir... Mazlum halkları düşünenler ilkin şeriat zihniyetine karşı savaşım vermelidir...
İrticanın en büyük kötülüğü: Akla, bilime, hukuka aykırı kurallar koyması ve bunları kabul etmeyenleri öldürmesidir. Bu nedenledir ki İnsanlık irtica gibi bir felâketi hiçbir zaman yaşamamıştır. Her afetin, her salgın hastalığın, her diktatörlüğün çaresi bulunur da bu irticanın çaresi bulunmaz...
Çoluğunu-çocuğunu seven, halkını seven, insanları seven bütün akılcı aydınlar bu farklı düşünce ve inançta olanları kâfir diye öldürülmelerini gerektiğin ileri süren bu zihniyetle mücadele etmedikçe tehlike altındadır ve kendine karşı, çocuklarına karşı, milletine karşı, insanlığa karşı saygısını yitiriyor demektir...
Bunları görüp de insanlığı bu tehlikeye karşı uyarmamak şeriatla ittifak yapmak demektir. Ne acı ki, Atatürkçü, ilerici ve de solcu olduklarını söyleyen aydınlarımız bu aymazlık içindedirler ve bunlar Devletin, laikliğe karşı hareketlerin odak noktası olduğu gerekçesi ile üç kere kapattığı partinin yandaşları ile ve geçmişte devlet adına cinayet işlediklerini itiraf edenlerle ittifak arayışına girmişlerdir.
İnsanlığın kurtuluşu için, kişinin yaratıcı girişiminden yararlanmak koşulu ile, sosyalizm gereklidir... Sosyalizmin ekonomik alanda düşmanı üretim sistemi olarak kapitalizm, giderek emperyalizmdir. İdeolojik alanda düşmanı ise idealizmdir (Endivüdüalizm) Unutulmamalı ki Genel Kurmayımız irtica ve şeriat zihniyetini sapıklık olarak nitelendirmektedir...
İşte ben bu nedenlerle karanlıkla (irtica=şeriat zihniyeti) ittifak yapamam ve bu ittifakta yer alamam... Çünkü batılı sömürgecilerin aklı başına gelir de bu irticanın (şeriat zihniyetinin) aklı başına gelmez...
Savaşa karşıyım; ama, teröre de karşıyım... Emperyalizme de, kapitalizme de karşıyım, şeriat zihniyetine de karşıyım. İkisinden birini diğerine yeğleyemem...
Bırakalım birbirinden daha tehlikeli bu iki düşmanı kendi hallerine. Birisi insanı; aklını, insanlığını yok eder; diğeri ise, ahlakını, karakterini, kişiliğini, özgürlüğünü ve insanca yaşamasını yok eder. İkisinin de birbirinden kalır yeri yok. İnsanlık aklını ve gücünü birleştirerek elbirliği ile bu iki beladan kurtulmak için ne gerekse onu yapmalıdır. Bizlere düşen bu iki insanlık düşmanından halkımızı ve insanlığı kurtarmaktır...
Bu yüzden Partimi; üyelik görevi yaparak eleştirdim, baktım olmuyor, ayrıldım... Bana ne derlerse desinler, umurumda bile değil...
Saygılarımla,
Av. Hayri BALTA
X
6. İLHAN ARSEL’DEN:
(Her zaman hakkımızda atıp tutanlar olacak değil ya... Ara sıra yazılarımızla ilgilenerek beğenenler de çıkıyor. Örneğin, DOĞU BİLGELİĞİ adlı yazım üzerine Prof. Dr. İlhan Arsel’den olumlu bir eleştiri geldi. Aydınlatıcı yanıtı için kendisine teşekkürler.)
+
6 Şubat 2001
Hayri Bey Dostum,
Bugün gelen Şükrü Günbulut’un “Doğu Bilgeliği” başlıklı dört sayalık faksınızı okudum.
“… Doğu insanını ve doğu toplumlarını küçümseyen, tamamen Batı’cı bir bakış olan bir yazıydı. Her şeyi Batı’dan bekler olduk...” diye değerlendiren Berfin dergisine çok yerinde bir yanıt vererek yanılgılarını güzelce sergilemişsiniz.
Yazdıklarınıza eklenecek bir husus daha var ki o da şu: Yazınızın bir yerinde: “Gerçekleri açıklamak ne zamandan beri: -Doğu insanını ve doğu toplumlarını küçümsemek oldu?” diyorsunuz. Çok haklısınız. Çünkü eğer Berfin dergisi; İslam dünyasının 1400 yıl boyunca “büyük bilgin ve düşünür” diye yüceltip övündüğü ünlülerin eski Yunan ve Roma kaynakları sayesinde ilim yapabilmiş olduklarına dair söylediklerinden haberdar bulunsaydı, Al-Cahiz’in, bundan 1200 yıl önce yazdığı şu satırları okumuş olsaydı, Şükrü Günbulut hakkında o satırları yazmaya eli varmazdı.
“Eğer eski Yunan’ın bilim kaynakları olmamış olsaydı ve eğer bizler, bu kaynaklardan yoksun kalmış olarak sadece kendi malzemelerimizle baş başa kalsaydık, bilimsel gelişme (uygarlık) diye hiçbir şey yaratamazdık... Bizler, yeryüzüne muhteşem bir şekilde yayılmış olan (eski Yunan ve Roma putperestliğinin) varisleri ve bu günkü kuşaklarıyız. Kim ki çekinmeden bu kaynaklardan yararlanmak üzere görev yüklenir, o mutlaka mutlu (ve başarılı) bir kişidir. Dünyaya uygarlık getirenler ve kentleri inşa edenler, hep bu putperestliğin ünlü mensupları, ve yöneticileri değil midir?... İnsan ruhunu (ve beynini) geliştirenler ve insan sağlığı için yararlı her ilmi (örneğin tıp ilmini) var edenler (ve toplum yaşamlarını en iyi düzenlemek üzere idarî ve siyasî kuruluşları getirenler, ve insanlık için ne varsa her şeyi düşünenler) hep (onlar değil midir)?...”
Al-Cahiz’in bu sözleri, onun “Kitap al-Hayavan” adlı yapıtından alınmadır. Bu doğrultudaki görüşler, al-Razı, Farabi, İbn- Sina, İbn al-Nafis, al-Birunî, İbn amil, İdrisî, İbn Rüşt, İbn Haldun ve daha nice ünlüler tarafından aynen paylaşılmıştır.Farabi ve İbn Sina gibi bilgin ve düşünürler Aristo’yu kırk kez ya da iki yüz kez okuduklarını ve ancak onun sayesinde fikren geliştiklerini söylemekle, daha başka bir deyimle “Batıcılık” yapmakla övünürlerdi.Bu konuyu ben “Aydın ve ‘Aydın!...” adlı kitabımda incelemiştim. Sanıyorum bu kitap sizde var; müsait bir zamanınızda kitabın 189-199 sayfalarına şöyle bir göz atın...
Sağlıkla ve iyiliklerle kalın, İlhan Arsel. 6 Şubat 2001
X
7. Suna+Oznur GURKEM’den
5.12.2001
Günaydın Çocuklar,
İnsanın ille de birşeylere tutunması mı gerekli? İnsan olarak kendindeki gerçeği açığa çıkarması için, akıl, bilim, vicdan ve gönlünden başka hiçbir şeye ihtiyacı yok. Dinlerin biri varsa hepsi var demektir. Din varsa eğer karşıtı Ateizm'i de içinde barındırıyordur.
Bence Ateizm'den de özgür olmak gerek. İlle bir "Koltuk Değneği" neden gerekli? Çünkü kilit noktası "İnsan". İnsan varsa her şey var, insan yoksa hiç bir şey yok. Dil, ırk, renk, cins farkı bunların hepsi detay.
Önemli olan, aklını özgürleştirmiş, her türlü bağnazlıktan, tabulardan, ritüellerden, devrini doldurmuş efsanelerden kurtulmuş, kendindeki Kendini bularak Özgürleşmiş insan önemli. Ama bu o kadar kolay bir şey değil. Sırasıyla bütün yollardan; görerek, anlayarak, yaşayarak, başkası öyle dedi diye değil, kendi aklı ile anladığı için ve gerçekten onun öyle olduğuna inandığı geçirmesi ve o yolları tüketmesi gerekli.
Akıl 3 türlü düşünceye göre karar veriyor. Bunlar da hepinizin bildiği gibi:
1- Dinler: Tevrat, İncil, Kuran (zira bu üçü de aynı şey), Asya Dinleri ve diğerleri. Çünkü bunların hepsi üç aşağı beş yukarı "Korku-Umut-Tapma"'ya dayanıyor. Aklı köle ediyor, insanı da sürü..
2- Felsefe: Felsefe de aklın ürünüdür. Akıl, ise, duyu organlarından elde ettiği verilere göre hareket eder. Duyu organları ise Zaman-Mekan hapishanesinde hapsolmuştur. Örneğin göz, mor ötesi ve kızıl altını algılayamaz. Diğer organlarımız da öyle. Yani sınırlı algılara göre, göreli hareket eder. Öyleyse felsefe ile de gerçek bulunup, özgür olunamaz.
3- Materyalizm (ve Ateizm): Kaya parçalarıyla da, yanan gaz parçalarından da oluşmadık O zaman özgürlük ve gerçek nedir? İnsanın kendisidir. Dışındaki her şey hayal. Bir dakika öncesini yakalayamıyoruz, bir dakika sonra ne olacağımızı bilmiyoruz. Sadece yaşadığımız "An" önemli. Aslında An bile yok. Çünkü, An dediğimiz an'da öbür an gelip üstüne biniyor. Yani an bile yok. Zaman da bu an'ların üst üste binmesi zaten.
Devrim'e gelince; bunu insanın aklı ile yapması gerekiyor. Eski temelin üstüne ev yapılırsa bu devrim olamaz. Yepyeni bir arsa ve yepyeni bir bina yapmak gerekli. Bu binanın geçmişle hiç ilgisinin de olmaması gerekli. İşte bu yeni binayı yapacak olanların bu eski yolların yetmezliğini anlamış olması ve karşıtları tüketmesi gerek. Kolay gelsin hepimize.
Ben bu işi böyle anlıyorum. sevgiler hepinize. Suna...
+
6.12.2001
Günaydın Gençler,
Büyük bir hayranlıkla saygı sevgi her üçünüze...
Her ne denli "Günaydın Çocuklar" diyerek başlamışsanız söze,
Yetmişi aşkın kişiler de var içimizde.
Gerçi bu yetmişi aşmış kişiler de,
Taş çıkartır 20 yaşındaki gençlere...
Yazıma "Günaydın Gençler" diye başladım:
Her ikiniz de gerçekten gençsiniz anladım.
Belki gençsiniz, belki de yaşını başını almış kişilersiniz,
Bilmiyorum; ama, fark etmez, düşüncelerinizden anladım ki gerçekten gençsiniz.
Her üçünüzün yazısı da birbirinden eksiksiz, güzel olmuş.
Dört başı mamur, bütün zincirleri kırmış, eskilerin deyimiyle çük oturmuş...
Söyleyecek söz bulamıyorum.
Gerçekten okudukça hayran kalıyorum.
Hır-gün yapmayan, kişilik gösterisine kaçmayan,
Liderlik tutkusuna kapılmadan düşünceler ileri sürüp görüş açıklayan
Güzel yazılardan birini de daha okumuş oluyorum.
Doğru, güzel, eksiksiz olan görüşlerinize,
Ekleyecek başka bir söz bulamıyorum...
Hele şu giriş tümceleri.
Özetlemiş bütün dinleri felsefeleri:
"İnsanın ille de bir şeylere tutunması mı gerekli?
İnsan olarak kendindeki gerçeği açığa çıkarması için,
akıl, bilim, vicdan ve gönlünden başka hiçbir şeye ihtiyacı yok."
Akıl, sağduyu, vicdan, yanında Gönül adamı olmuş insan...
Kendi doğruları ile yaşar hiç kimseye aldırmadan...
Gönül adamı olmak çok önemlidir.
Dünyaya gelen herkes gönül adamı olmaya özenmelidir...
Gönül adamları alıngan olmaz, bencil olmaz, duyarsız, sorumsuz olmaz.
Tabulara, talanlara, yalanlara kayıtsız kalmaz...
Liderlik kavgasına girmez, kişilik gösterisinde bulunmaz, üstünlük taslamaz.
Alçak görüşlü olur, geniş görüşlü olur, kendini göstermek için öne fırlamaz...
Hepsi güzel, tamam, olası mı kalmamak hayran...
Hele şu sözleriniz çok yaman:
"Önemli olan, aklını özgürleştirmiş, her türlü bağnazlıktan, tabulardan,
ritüellerden, devrini doldurmuş efsanelerden
kurtulmuş, kendindeki Kendini bularak özgürleşmiş insan önemli."
Önemli, önemli, gerçekten çok önemli...
Galilei, Genç Tavır, Suna +Öznur,
Genç dediğin böyle olur...
İlerden beri yazılarınızı okuyorum:
Düşüncelerinize, görüşlerinize katılıyorum...
Düşünceleriniz, görüşleriniz karşısında,
Saygı ile eğilmekten gurur duyuyorum.
Şimdi kalın sağlıcakla...
Sevinirim, yazdığınız tüm yazılardan gönderirseniz bana...
Av. Hayri BALTA
+
----- Orijinal Message -----
From: Suna+Oznur GURKEM
To: Hayri Balta
Sent: Thursday, December 06, 2001 6:09 PM
Subject: Günaydın. Ekte yazı var.
Hayri Bey Günaydın,
Günaydın diye başlıyorum. Çünkü 24 saat olan günün aydın bir şekilde geçmesini dilemek için. Yoksa ben de aklı gençlerdenim. Gruptaki kimseyi tam anlamıyla tanımıyorum. Fakat anladığım kadarıyla çoğu tutunacak bir şey arıyorlar. Benim zaten dinlerle ilgim yok diyenler, dinlerin tamamını öğrenip tüketmediklerinden, gene bir anlamda din olan Ateizm batağına düşüyorlar. Tabii bir anlamda din batağına düşeceğine, oraya tutunsun daha iyi denebilirse de, bence en az öbürü kadar tehlikeli. Bir de akıl orayı sever de oradan hiç kıpırdamamak gibi bir tutuma girerse; insan en büyük kötülüğü kendi kendine yapmış olur. Size "İlkelden İnsan'a" adlı bir çalışmamı yolluyorum.Üstünde tartışırız. Sevgiler Suna...
X
8. Aydın İnsan’dan
(Bir sevenimiz daha varmış; O da, Amerika’dan yazmış…
----- Orijinal Message -----
From: Aydin Lik <aydin_insan@yahoo.com>
To: <aisdb@yahoogroups.com>
Sent: Saturday, December 15, 2001 5:42 AM
Subject: [AISDB] IYIKI GUZEL INSAN ATATURK GELMIS
+
SAYIN BALTA,
Çağdaş İnsanlık için verdiğiniz mücadele için sizleri tebrik ederim. Mutlu ve sıhhatli olunuz. Çok iyi de bir dost kazandınız. Siz kendinizle barışık ve kendinizi seven bir insansınız, ne mutlu size.Hayatta mücadeleyi bırakmamış, Azrail tokatlamış,kendi kendinin doktoru olmuşsunuz.
Sizle paylaştığımız birçok konular olduğu gibi,ayni muadele Şeklimiz var. Başımız dik, kalbimiz Atatürk sevgisi ile doludur.Bunları hissetmek büyük bir hazinedir. Hayati mücadele ile gecen O, Güzel İnsan ATATURK hayatim boyunca verdiğim mücadelede hiç bir zaman aklımdan çıkmamıştır. Amerika’ya gelirken ( 1958 senesinde, YAS 18, TURIST VIZESI) yanımda 25 dolar ve Atamın hayatini anlatan kitapları getirmiştim. Sıkıldığım zaman Atamın hayatini okudum.Ne mutluyuz Atamızı sevmişiz.Müslümanlar gibi Tanrı korkusu ile büyümedik. İnsanları soyarak İslam’ın cennetine yatırım yapmadık.
SAYGILARIMLA,GUZEL INSAN BALTA BEY
YUKSEK MIMAR MUHENDIS
AYDIN INSAN, 15.12.2001
+
Sayın Aydın,
15.12.2001 tarihli, güzel duygular yansıtan mektubunuzu aldım...
7.11.2001 tarihinde de bir mektubunuzu almıştım.
Beğenmiş, biriktirmek için bir yer ayırmıştım.
Talkancılara yazdığınız bu mektupta İlhan Aysel’den söz edilmiş.....
"Kuran’ın Eleştirisi 1/1999 - sayfa 20-26"dan aldığınız alıntılarla süslenmiş...
Yaşamım boyunca, eylemim yüzünden değil, düşüncelerim yüzünden aşağılandım.
Ayni görüşte bir insanla karsılaşmadığım için hüsrana uğradım, bunaldım...
60 yaşından sonra ayni görüsü paylaştığımız insanlarla karşılaşmaya başladım.
Gittiğim yolda, direndiğim yolda yalnız olmadığımı anladım...
Bunların başında İlhan Arsel büyüğümüz gelir,
Sönmez ailesinden sonra Tunçsiperimiz, Ömer Malik'imiz gelir.
Bu mektubumu mektubunuzu aldığımı belirtmek için yazıyorum.
Güzel bir insanla daha karşılaştığım için mutluluk duyuyorum.
Gönderilen bir mektup yanıtsız bırakılmamalıdır,
Bir kuyuya atılan tas bile sulu da olsa, susuz da olsa yankılanır...
Su varsa "Cum!.." diye; susuzsa "Tak!.." diye ses gelir...
Bu nedenle derim ki alınan bir mektup yanıtsız bırakılmamalıdır.
Hiç olmazsa "Teşekkür ederim.!" ya da "Beni rahatsız etme!" denir...
Bugün iki sevinci birden yaşıyorum.
Bir sizin mektubunuzla, bir de su Ramazan bitti diye seviniyorum.
Nasıl sevinmem ki hiç olmazsa,
11 ay davul sesleri ile davul gibi yalanlar duymayacağız ardarda.
Bizim burada sahur için iki davul birden çalınır.
Hasta denmez, yaşlı denmez...
İnançlı-inançsız denmez insanlar zorla uyandırılır...
İnsana yapılan bu saygısızlık yetmezmiş gibi bir de kapı çalınır...
Gencecik delikanlılar tarafından davul bahşişi için yalvarılır...
Bahşiş için kapımı çalanlara:
Derim: "Ne olur davulcu kardeşler acıyın bana...
Yaşlıyım, hastayım zorlukla uyku yakalıyorum.
Tam uykuyu yakalamışken davullarınız yüzünden korku ile uyanıyorum...
Bir isterimiz var sizden: Ne olur esirgemeyin bizden....
Biliyorum ekmek kapınız, davul çelmezseniz aç kalırsınız..
Alin size iki misli bahşiş. Ne olur bizim buraya gelince davul çalmayınız..."
Kutsal ay diyerek, küskünler barışır diyerek, insanlar gaza getirilir,
Oysa ne bereket vardır, ne de küskünler barışır...
Aç insanlar aşevleri önünde, yardim kamyonları ardında birbirleri ile boğuşur...
Kutsallığı göstermek için ise; ne güneş mavi, ne de ay yeşil doğar...
Ne de yıldızlar türkü söyler, ne de hayvanlar saz çalıp oynar...
Bu nedenle derim ki sevap kazanıp cennete gideceğiz diye,
Gün boyu aç kalarak eziyet etmeyiniz kendi kendinize...
Burasıdır, görüp görececiniz, bir kere yaşayacağınız...
Gelmişken bu dünyaya biz güzel yaşayınız...
Topraktan geldiniz toprağa gidip toprak olacaksınız.
Sanal Allah delilerinin yalanlarına aldanmayınız,
Gelmişken su güzel im dünyaya; seviniz, seviliniz, sevisiniz bir güzel yaşayınız...
Öte dünya dedikleri ham hayaldir, koskocaman büyük bir yalandır...
Cennet, Cennet diye zavallı insanları ölmeye ve öldürmeye sürüklerler.
Cennet de cehennem de insanların anladığı gibi öldükten sonra gidilecek yer değildir.
Cennet de Cehennem de buradadır, yasarken yaşanır.
Yaptığımız olumlu bir is bize haz verir cenneti yaşatır...
Yaptığımız olumsuz bir is bize acı verir cehennemi yaşatır.
Marifet iltifat ister, cenneti yaşatan bize insanin insana iltifatıdır...
Ramazan bitti ama kurban bayrama geliyor...
Sokaklarda kesilecek hayvanların; kaçışmaları, bağrışmaları, boğuşmaları düşlerime giriyor...
Sel olup akan kanlar beni sürükleyerek alıp gidiyor...
Tam bir kâbus yaşıyorum...
Uyanmak istiyorum ama bir türlü uyanamıyorum...
İnsan haklarına saygı derler. İslam inançlara saygılı derler...
Ne hasta derler, ne yaşlı derler, ne yorgun derler,
Ne insan haklarına, ne de insanların inançlarımıza saygı gösterirler...
Hak din İslam diyerek düşüncelerimize karışmayı Allah'a hizmet bilirler...
Birkaç yıl sonra Avrupa Birliğine gireceğiz...