TABULARA, TALANA, YALANA 

 BALTA 

 

+

 IRKÇILIĞA, SÖMÜRÜYE, ŞERİATA

 HAYIR!..

+

Sorumlusu: Av. Hayri BALTA

+

e-posta: hayri@bilgebalta.com

Site adresi: www.bilgebalta.com

+ 

SANAL KATILIM

+

İÇİNDEKİLER

  

A.

“Âmin” Diyecek Dua Söyleyin / Sonra Da Benden “Âmin!” Dinleyin

B.

Balta Ustam

Ç.

Çetiner Çalış Mektubu

F.

Fevzi Günenç Mektubu

G.

Gaziantep’te Vardır Onlarca Şair / Bunlardan Birine Ahmet Ayaz Denir

İ.

İHA

İlyas Suran Gaziantep’li Bir Ergindir/Hem Ediptir, Hem Müzisyen, Hem de Derindir

İster Bilsinler İster Bilmesinler

Bizi / İnsan Bilirse Yeter Kendi Kendisini

K.

Kamil Kocalar’a Mektup

Komünist Bozuntusu

M.

Mehmet Ali Diyarbakırlıoğlu Mektubu

Mehmet Kara Mektubu

Mehmet Teceren Mektubu

O.

Orhan Yalkın Mektubu

Osman Özçalışkan Mektubu

S.

Saldırı Kime Yapılmıştır?

Sanal Katılım

U.

“Ucunda Yaşardık Mavilerin/Şairi de Çok Gaziantep’in

18. Balta Ustam

+

1.      SANAL KATILIM

 

Gaziantep’te kimi yazarlar her hafta Zemge Yayınevi’nde saat 15-17 arası bir araya gelirler. Yazarlar edebiyat konusunda söyleşirler. Bu arada çay içerler, simit yerler. Bazen de hararetli tartışmaya girerler.

29 Nisan 2005’te Gaziantep’te iken bu toplantıya ben de katıldım. Ancak şimdi Ankara’dayım. Bu toplantılara katılma özlem ve istemimi her hafta Cumartesi günü, toplantı saatinde, bir iki ileti göndermekle yerine getirmekteyim.

Bu söyleşilere her hafta göndereceğim iletilerle bu iletilerle ilgili yanıt görüşleri bu dosyada topluyorum ve dosyanın adını da “SANAL KATILIM”  koyuyorum.

İsteyenler gönderdiğim iletilerle ilgili görüş bildirebilirler. Gönderdiklerim ve gelen görüşler bu dosyada yer alacaktır ve her yüz sayfası kitap olarak basılacaktır.

X

2. “ÂMİN” DİYECEK DUA SÖYLEYİN / SONRA DA BENDEN “ÂMİN!” DİNLEYİN

 

Arkadaş ben dindar değil miyim? İlahiyatçı profesörümüzün şu akla, mantığa aykırı söylemlerine nasıl Âmin diyeyim…

Cumhuriyet, ilâhiyat fakültesini niçin kurdu? Aydın din adamı yetiştirmekti umudu.

İşte size İlahiyatçı bir Profesör. Bizim bu profesör, döktürür de döktürür.

Uludağ Üniversitesi Prof. Dr. Hamdi Döndüren “Delilleriyle Aile İlmihali” adlı bir kitap yazmış. AKP’li İstanbul Tuzla belediyesi de bu kitabı vatandaşlara dağıtmış.

Gazeteler yazıyor kitapta yazılanları. İşte kitapta yazılanlardan bazıları:

Kızlar 9, erkekler 12 yaşında evlenebilir.” Şimdi böyle deyen bir ilahiyatçı profesöre ne denir?

Profesör böyle derken anlaşılıyor ki basireti bağlanmış. 9 yaşında bir kızcağızı göz önüne almamış.

Yumun gözlerinizi 9 yaşında bir kızı göz önüne getirin. Gözünüzle görmek isterseniz bir ilköğretim okulu önüne gidin. Oradan çıkan ilkokul öğrencilerini izleyin.

6, 7 yaşındaki kız ilköğretime başlasa. 4. ya da 5. sınıfta olur 9 yaşında olsa olsa… Hangi duyarlı baba 9 yaşındaki kızını verir bir erkeğin koynuna…

Biliyorum, biliyorum hadislerde bu vardır. Bre profesörüm, hadislerin uygulandığı ülkede iklim başkadır ve kızlar orada çabuk olgunlaşır. Arap iklimine uygun bir uygulama Türkiye’de nasıl uygulanır…

Devam ediyor profesörümüz, çokbilmiş. “Erkekler 12 yaşında evlenebilirmiş.”

Şimdi de 12 yaşında bir erkek çocuğu göz önüne getir. Bakın 12 yaşında bir erkek çocuğuna tüyü bitmiş midir…

Hadi evlendi diyelim 9 ile 12 yaşındaki çiftler. Bu evliler nasıl geçinecekler.

Dedik ya yukarıda, Profesörümüz, döktürür de döktürür. Bu profesörümüz şimdi de karıyı kocaya dövdürür.

“Erkek eşini disipline edebilmek için iz bırakmadan dövebilirmiş.” Bu çağda da böyle de denir miymiş…

Hiç mi karısını döven görmedik biz. Erkek karısını nasıl dövebilir bırakmadan iz…

Adam yaratana sığınarak vuruyor. Tokadı yiyen kadıncağızın; ağzı burnu, yüzü gözü kanıyor.

Nasıl olur, iz bırakmadan hafifçe dövmek. Deney olmaya hazırım kim öğretebilir bana nasıl olurmuş hafifçe dövmek. Dedik ya yazımızın başlığında: “âmin” diyecek dua söyleyin; sonra da benden,  “âmin!” dinleyin…

H. B.

X

 

3. İHA

 

Benim iki kentim var: Gaziantep doğduğum kent. Ankara sevildiğim kent.

Bir giderim oraya, bir gelirim buraya. Döndüm, iki sevgili arasında kalmış bir çılgın aşığa… Anlaşılan yaşayacağız biz; biraz orada, biraz burada. Bilmem, nerede kapatacağız gözlerimizi yaşam. Nerede kapatırsam gözlerimi; versinler beni, orada toprağa…

25 Nisan – 5 Mayıs arası Gaziantep’te idim. Gittim, geldim; gezdim gördüm. Yeni yeni dostlar edindim, sevindim.

Güzelliklerle dolu kişiliklerini gösterdiler. Yapıtı olanlar; yapıtlarını  imzalayıp verdi birer birer. Bunlardan biri de “Adımın kısaltılmışı  İHA!” der…Verilen yapıtlar hakkında görüşlerimi bildireceğim teker teker…

İHA’nın İhlas Haber Ajansı ile ilgisi yok. Bu, kendi yarattığı dünyada dolaşan bir aşık daha çok.

Verdi “GELMEDİN” adlı son şiir kitabını bana… Otobüste okudum, yol boyunca, doya doya…

İşte ön kapaktaki şiiri. Böylesine güzel bir şiiri yazabilir ancak ehil biri…

“Sözün çok ucuza/Havada uçuştuğu bir iklimde/Yazının sürekli soyluluğuna sığınırım/Tükenmedi henüz/Gül kurusu kalemler/Ve umutlar…

Der ya şair: ‘Güneşli günlere kapalı kalmaz pencereler’ …”

Patlamaya hazır yanardağ gibi enerji soluyor. O, o bir şeyler anlatmak istiyor, anlatamıyor…

Dinleyicilerin de dinleme alışkanlığı yok; dinlemiyor…

El görmemiş, göze gelmemiş, toprağına düşmemiş… Ne örs görmüş, ne çekiç,  fırına girmemiş, kendi kendine gelişmiş. O muazzam enerji kanalize edilmemiş, daha çok akardı ama arığına düşmemiş…

Dağarcığında, edebiyat, müzik var, güzel sanatlar var. Fotoğraf sanatı karşısında yalvar, yakar… Kimseye ödün vermez, kendi kendine, güzel sanatlar dünyasında yaşar…

Şiirlerinde aşk var, ayrılık var, özlem var. Özlemlerini şiirlerinde yaşar…

Uçmakta… Daha da uçmak istiyor; ama, bu dünya kendisine küçük geliyor… Onda, o kadar büyük ki amaçlar, umutlar… Dar geliyor kanatlarına kutuplar…

İki şiir kitabı daha çıkarmış bundan önce… Şiirlerini işlemiş nakış gibi ince ince…

Birinin adı “Güneş Seli”, diğerinin adı “Mülteci Düşler”. Dedik ya şairimiz kendi kanalında akıp gider…

Bir şiir de arka kapaktan. Diğerlerini merak eden okur kitaptan…

“Gülüşü bedenime kurşun döken yar/Yaralanmış bir yaşanmışlığı bırakırken geride/Seni, o uzak kentin yıldızlarına gömüyorum/Yüreğimdeki aydınlığı eş tutarak /Ve biraz da /Tanıdık bilerek kendime/Özleminin hançeri yüreğime/Dayanılmaz acılar düşürdüğünde / Başımı gök yüzüne çevirmek kadar/Yakın olasın diye yar…”

Şairimiz sevgiyi tatmış batman batman… Sevgiyi tatmadan ölürse, boşa yaşamıştır insan…

Artık şairimizi tanıyabiliriz. İHA’yı çözebiliriz: “Sen çok yaşa İbrahim Halil Aycan!” diyebiliriz…

+

Sevgili üstadım,

Benim için yazdığınız o güzel yazı için sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum.

Daha nice güzel yazılar yazacak ellerinizden saygıyla öpüyorum.

İbrahim Halil AYCAN (İ.H.A.) 7.5.2006

+

Sayın Balta,

Senedeki bu enerjiye hayranım Sevgili Bilge Balta Ustam,

Hem de yüzde 25'le gerçekleştirdiğini düşünürsek bu mucizeleri... Peygamber gibi adamsın.

Sanal katılımın mutlu etti bizi Cumartesi toplantılarına. Yazmıştım.

Baktım Eksprese gönderirken düzetmişsin. Eline sağlık. Okurun karşısına yanlışla çıkmamalıyız olabildiğince.

Sevgi Saygı...

FEV,7.5.2006

 

X

 

4. “UCUNDA YAŞARDIK MAVİLERİN”

ŞAİRİ DE ÇOK GAZİANTEP’İN

 

Tanımam kişisel olarak. Yazdığı kitabı göndermiş beni yazar sayarak.

Gönderilen kitap Ali Aldemir’in. Adını şöyle koymuş: “Ucunda Yaşardık Maviliklerin”

Sordum, soruşturdum bu kimdir?. Anladım ki bu da benim gibi ezilmiştir.

Gaziantep Belediyesinde zabıta müdürü olarak çalışırken; “Hadi bakalım, demişler, zabıta memurluğu yapmak daha iyi gelir elinden…”

Ali Aldemir de demiş “Hizmet hizmettir, emir emirdir, ülkeme hizmet gerektir…”

Ayper Kalelioğlu’da Şehit Kamil Belediyesinde zabıta müdürü idi. AKP belediyeye geldiğinde. İşlerine gelmediği için onu ettiler müdürlüğünden tenzili rütbe ile… Neyse; alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste…

Şimdi gelelim biz Ali Aldemir’imizin şiirlerine.

Aşk ve sevda üzerine şiirler yazmış. Gördüm ki halkının ezikliğini de, yoksunluğunu da, yoksulluğunu da ruhunda duymuş, şiirlerinde yansıtmış.

Şiirlerinde şiir tadını tattım. Birkaç gündür şiirleri ile yattım kalktım.

Gereksiz söze yer vermemiş, az sözle çok şeyler söylemiş. Şiirlerinde şiir işçiliğine özen göstermiş…

Ben şair değilim, şiir eleştirmeni de değilim. Ama şiir okumayı da severim. Ara sıra şiir yazmayı da denerim. Ben haddimi bilirim; ben kendi halinde, sıradan garip bir kişiyim.

Şöyle demiş Ali Aldemir kitabının önsüzünde: “Merhaba güzel ülkemin sevecen, cesur ve onurlu insanları. Bu ülkede doğan, yaşayan ve toprağına ter döken, karşılığını alamayan sevgili dostlar.  Bizi biz yapan, yaşamı anlamı kılan en önemli değer yüreğimizdir, dilimizdir. Yüreğimizde taşıdığımız özlemlerimizi, hasretlerimizi, sevdalarımızı konuşamazsak, yazamaksak, yaşamazsak…” yaşam niyedir?..

Bir başka şair dostum Ahmet Ayaz şaircesine, şiircesine bir tanıtım yazısı yazmış. Tanıtım yazısı ile şiirin çok güzel bir tanımını yapmış:

“Ben diyorum ki, “şiir edebî sözlerle satır satır, duygu ve düşünceyi anlatmalı. Abuk sabuk sözler şiire katılmamalı. Çünkü şiire katılan abuk sabuk sözler. Şiire işkence eder…”

Devam ediyor Ahmet Ayaz arkadaş: “Şairlik her ne kadar zor bir uğraşsa da, Ali Aldemir abuk sabuk sözlerden uzaklaşmış, zoru başarmış. Daha doğrusu bir şair yüreğiyle kendini Türk halkına anlatmış…”

Sağolsun Gaziantep’in şairleri…Yazdıkça gönderiyorlar bana şiirlerini… Şimdi bu dostlarından sayayım hangi birini. Ama söz; sırasıyla değerlendireceğim betiklerini.

Bakınız şimdi şaire. Doğum anını nasıl anlatıyor bize:

“BİR DAMLA KAN

Acıyla kıvranacak önce bir can

Kasılıp çözülecek sonra

Tüm kaslar sinirler sancıdan,

 

Sıkılacak dişler, yumruklar

Gömülecek tırnak ete

Isırılacak kan ter içinde dudaklar

 

Yumuşamış kemik aylar öncesinden,

Açılacak karanlık ağzı gülün derken

 

Bir damla taze kan için,

Önce kısa bir sessizlik

Bir dokunuş hafiften bir fiske,

Derken anlaşılmaz

ince mi ince

Bir ağıt titrekçe…

Hoş geldin sefalar getirdin can

Tatlı bir sevinç oldun evimizde.

+

Kutlarım Ali Aldemir seni. Beklerim şiir betiklerini… Boşuna demedim: “Şairi de çok Gaziantep’in” sözlerini…

Av. Bilge Balta, 12.4..2006, Perşembe

X

 

5. İLYAS SURAN GAZİANTEP’Lİ BİR ERGİNDİR/HEM EDİPTİR, HEM MÜZİSYEN, HEM DE DERİNDİR

 

Gaziantep’te yaşar İlyas Suran. Gazianteplilerin haberi var mıdır acaba İlyas Suran’dan.

1936’da doğan İlyas Suran genç yaşta anasını babasını yitirince okula gidememiştir. Cüzî (az, bütünün parçası, pek az…) adlı kitabında bildirdiğine göre, ilk ve ortaokulu dışardan bitirmiştir.

Oda benim gibi gençlik yıllarında dokumacılık yapar. Müziğe ilgi duyar. Askerliğinı mızıkacı olarak yapar; askerlikten sonra alto saksafonda karar kılar.

Dokumcalık karın doyurmayınca 1969 yılında Almanya’ya gider. Orada bir tekstil fabrikasında işe girer.

52 derece sıcaklıkta 28 yıl işçilik yapar. Memleket hasretiyle tutuşup yanar. Ruhunda tutuşan bu sıla hasreti yangınına müzikle, şiirle çare arar. Bu sıla yangınını öğrenmek isteyen aşağıda tanıtacağım kitabına bakar.

Edibimiz 61 yaşlarında emekli olarak Gaziantep’e döner. Beylerbeyi köyünün ötelerinde, Etebek eteklerinde, 4 bin dönümlük arazisini bahçe haline getirdikten sonra içine de iki katlı bir villamsı apartman yapar. Şairimiz yaz günleri orada, kış günleri ise Gaziantep’te yaşar.

Sağolsun  müzisyenimiz bizi adam yerine koydu. Etebek eteklerindeki bahçesine buyur etti. Patlıcan kebabı pişirip yedirdi…Güzel bir içkili yemekten sonra “Şimdi de baklava!” dedi. Sonra da bizi büyük bir efendilikle yolcu etti. Bizleri yolcu ederken girişte sözünü ettiğim CUZÎ kitabını imzalayarak verdi.

Kendisini daha önce Zemge Yayınları sahibi emekli öğretim üyesi Mehmet Kara’nın işyerinde tanımıştım. İki saatlik bir edebiyat söyleşisinde bir tek kelime etmeden dinleyip durmasına hayran kalmıştım. O toplantıda tanıyı koymuştum. Aradığım edep sahibi aydını bulmuştum.

Neyse bu kadar girişten sonra gelelim şairimizin “CUZΔ adlı kitabına. Kısaca bir göz atalım çoğu  tasavvuf içerikli olan şiir harmanına. Kimi zaman halk ozanlarına özenmiş; kimi zaman tasavvuf şairlerine. Sıla özlemi çokça bulunur şiirlerinde.

Duyarlı bir şairimiz var. Kimi zaman iki yavrusu köpek tarafından parçalanan kuşa bile şiirler yazar.

“Havuzlu bahçede (Kendisinin evi olsa gerek…) bir evde yuva yapan kuşun iki yavrusunu birer gün arayla köpek yemesi üzerine acı acı öterek peşinde uçan kuş için (s. 151) yazdığı şiir:

ANA KUŞA TESELLİ: Nereye gittimse peşimden geldin/Cik cik ötüp,”Yavrum nerdedir?” dedin/Onların ölmesini benden bildin/Ötme acı acı, yürek yanıyor…” Bu şiirin tamamı 8 kıtadır. Tamamını okumak isteyen kitaba bakmalıdır (s. 14).

Gaziantep’e olan hasretini şu şiirinde dile getirir. Gaziantep’e ilişkin şiirleri duyarlı bir kişinin gözlemidir:

ANTEP ÖZLEMİ: Fıstık ağaçları ben ben allanır/Dolgun olan nazlı nazlı sallanır/”Fıs” olanı dalda büzüşüp kalır//Kaç senedir hasret kaldık Antep’e…” Şirin tamamı 32 kıtadır. Derin gözlem ürünü şiirin tamamını buraya alırsak bize yer mi kalır. Gaziantep’in özelliklerini tanımak isteyen bu şiiri okumalıdır…

Anlaşılan o ki İlyas Suran da benim gibi İnsan-ı kâmil arıyor. Karşılaştığı insanlara bu gözle bakıyor. Bu özlemi de şu şiirinde yansıyor:

AYILMIŞ SARHOŞ: Nedeyim ki dosta layık olayım/Baki olmayandan hali kalayım/Aradığım dostu nasıl bulayım/Bir yudum da aşk şarabı ver saki…”

Dost özlemi çeken şairimiz buldum dediklerinde de yanılmış. Bu yanılgısını da aynı şirinde şöyle yansıtmış:

“Tam kırk dokuz dost tanıyıp da buldum/Çoğuna meyledip boşuna yoruldum/Bulanık su idim artık duruldum/Bir yudum da ak şaraptan ver saki…)

Bir örnek de tasavvuf şiirinden verelim. Bu edep timsali edibimiz, müzisyenimiz, şairimiz karşısında “Eyvallah!” diyelim:

BEN KİMİM Kİ: Dalmışım gaflete uyur gezerim/Gözüm görür, basiretim kör benim/Bu göz görür, kulak böyle duyarsa/Hayrı, şerri seçeneğim zor benim…”

Teşekkürler İlyas Suran. Bil ki Bilge Balta sendeki edebe hayran…

hayri@bilgebalta.com

+

Çok saygın, büyük düşünür, KOCA BİLGE efendim, 

Sizi yakınen tanımış olmak bu aciz kardeşinizi çok mutlu etmiştir efendim.

Size hayranlığım katlanarak devam etmekte olup, ayrıca bana göstermiş olduğunuz yakın ilgi ve alicenap davranış tam bir Ulu Bilgeye denk nitelik taşıyordu.

Şöyle ki, sizi daima saygıyla anacağımdan emin olabilirsiniz efendim. Ayrıca, Mehmet Kara beyefendi aracılığıyla yollamış olduğunuz internet mesajının içeriği ise sizin bir mihenk taşı olduğunuzun kesin kanıtıdır.

Sizin gibi ulu bir bilgenin övgüsüne layık olabilmek başlı başına bir şereftir efendim.

Sizi tekrar sıhhatli olarak görebilmek ümidiyle...

Sağlıcakla kalın, sizi hürmetle yad ederim efendim.

Saygılar, 

İLYAS SURAN, 22.5.2006

+

Sayın İlyas Suran,

Önce saygı sunuyorum. İncelik ve efendilik kokan mektubun için teşekkür ediyorum. Mektubunuza yanıt vermekte geciktiğim için özür diliyorum.

Ben de sizi tanımış olmanın mutluluğu içindeyim. Bir önceki yazımda belirttiğim gibi sizi bir ergin ve efendi bir insan olarak görmekteyim.

Sözlerimde hiçbir abartma yoktur; eksiği vardır, fazlası yoktur.

Bir insan bakkaldan bir meyve alırken bile “iyi mi kötü mü?”  diye; “Ham mı olmuş mu? diye bakar. Bilgeler de karşılaştığı insana “Ham mı, olgun mu?” “Melek mi, şeytan mı?” diye bakar.

Bilgeler kişinin bi sözünden, bir davranışından onun hangi aşamada olduğunu anlar. Şeytan gördüklerinden kaçar, melek gördüklerine kucak açar…

Biz sende melek ruhunu gördük. Bu nedenle de gördüklerimizi bildirdik…

Eğer ınternetiniz olsaydı size yazdığım yazılardan; yazdıkça, gönderirdim. Örnek olarak bu gün yazdığım yazıyı gönderiyorum. Öyle sanıyorum ki Mehmet Kara dostum sana ulaştırır…

Şimdi kal sağlıcakla, sevgiler sana…

Hayri Balta, 29.5.2006

+

6. MEHMET KARA MEKTUBU

 

Sevgili Balta,

İlyas Suran gibi nice kibar ve güzel dostlarım olmakla övünüyorum.

Bir derin üzüntüm var ki, Beyefendiler beyefendisi sizi bu kadar geç tanıma şerefine erdim. Sizi daha önce tanımış ve feyz almış olsaydım, ben bu gün bambaşka bir Mehmet Kara olurdum...

Kendinize çok iyi bakınız ki, ben olduğum noktadan biraz ötelere gidebileyim ve toplumu biraz daha ötelere götürme fonksiyonu kazanma gururunu yaşayabileyim...

Bu içten duygularla tüm arkadaşlarım adına sevgi ve selamlarımı yolluyorum efendim

sağlıcakla Kalınız...

Mehmet Kara, 22.5.2006

X

Sayın Mehmet Kara,

Önce sevgi sana… Beni geç tanımış olmana hayıflanma.

Sen de “kaybolmuş koyun”lardan sayılırsın. Ne var ki ortamını bulamamışsın.

Eğer ortamına düşmüş olsaydın çok daha başka bir Mehmet Kara olurdun. Hiç olmazsa en yakınlarının vefasızlığından kurtulurdun.

Olsun, yaşayanın başına olmadık işler gelir. Ama insan olduğu için direnmelidir. Kötülerin yaptığına misli ile karşılık verilmemelidir.

Yazdıklarımdan sana yararlanman amacı ile gönderiyorum. Eğer anlamadığın bir konu olursa sormanı istiyorum. Sana da insanların Allah hakkında telakkilerini yansıtan bir küçük paragraf gönderiyorum. Bu Muhuttin Arabî’den alınmadır. Üzerinde durup düşünülmelidir:

"Varlığına itikad edilen Allah, kulun zannına göre yapılan İlâhtır. Bu bir sıfattır ki: kulun kendiliğinden yaptığı bir ilâh olup övgülerini de ona göre yapar ve Hakkı kendi dar çerçevesine sokmuş olur. Bu sebepten kendi itikadına uymayan kimsenin itikadını kötüler. Sebep: Hakkın arzusuna değil; kendi zannına uymayışıdır. Eğer insafı olsaydı böyle yapmazdı... O kul, böyle yapmakla kendine özel bir mabud yapmış olur ve ken­dine uymayan herkesi kötüler; çünkü cahildir.” (ÖZÜN ÖZÜ. İBN ARABİ. Kırkambar Kitaplığı. Şubat. 2005. s. 93)

İnsanların Allah anlayışı böyledir. Bunu ben değil Muhittin Arabî gibi en büyük İslam âlimi söylemiştir. Bir aydın ilkin bu Allah konusunu çözümlemelidir…

Şimdi kal sağlıcakla, sevgiler sana…

Hayri Balta, 29.5.2006

x

7. MEHMET TECEREN MEKTUBU

 

Sn. Hayri Bey,

Size yolladığım iletiler 10 günden beri geri dönünce merak edip defalarca evinizi aradım, yanıt alamayınca da iyice meraklandım. Neyse ki bugün IHA konulu iletinizi alınca (ellerinize sağlık, bir kitap hakkındaki yazı bu kadar güzel olur), rahatladım.

Ekteki makaleyi sanırım sizde ilginç bulursunuz.

Birde şeriat hakkında resimli ileti gelecek. Korkunç kareler.

Selam ve sevgiler.

mteceren,8.5.2006

+

Sevgili Mehmet,

Önce sevgi elbet.

İHA başlıklı yazıda okuduğun gibi ben 13 gün Gaziantep'te kaldım.

E-posta kutum dolmuş haberdar olmadım.

 

Neyse yeniden buluşmanın sevinci içindeyim.

Şu şeriatın ne menem bir şey olduğunu bilmeyenlere gösterdiğin için teşekkür ederim.

 

Çevremdeki emekli paşalar, albaylar, büyük bürokratlar; din ile şeriatı karıştırırlar.

"Dinsiz millet olmaz!" diyerek şeriata sahip çıkarlar.

 

“Din adına” getirecekleri ve “Allah'ın emri!” diye halkımıza dayatacakları budur.

Zerre kadar aklı olan şeriatın Allah emri olmadığını görür, bundan ibret alır.

 

Şimdi kal sağlıcakla, sevgiler sana,

Hayri Balta, 8.5.2006

+ NOT: Mehmet Teceren’in gönderdiği iletide: Hırsızlık yaptığı için kamyonun altında kolu ezilen bir çocuğun fotoğrafını göstermekte idi…

X

8. ORHAN YALKIN MEKTUBU

 

Değerli Dostum,

Fevzi Beyin yanından ayrıldıktan sonra eve geldim. Rahmetli Temir Tahir Beyin dayınız olmasını söylemiş olmanız beni çok eski yıllara, 1940-1941 yıllarına götürdü. 

Siz rahmetli Hayriye hanımın oğlu olmalıydınız. Çocuk yaşlarında 1940 veya 1941 yılında, sizinle, Karakabir’deki dedenizin (annenizin babası) evinde görüşmüştük.

Hatırımda kaldığı kadarıyla, Şefika teyzen ya daha bekardı yada yeni evlenmişti. En küçük mobilyacı dayın da bekardı.  En büyük teyzen Behiye hanım, nakliyeci Akınal ile evli idi.

Yanılmıyorsam, anneniz doğum sırasında vefat etmiş olabilir.

Dedenizin kuzeye bakan bölümünde ki evde benim nenem Rukiye Yalkın hanım kiracı olarak kalmıştı o sıralarda. Sizi ilk defa  orada görmüştüm.

Hafta sonlarında neneme gider, orada yatardım. Nenemin oturduğu bölümün karşısındaki yerde de dedelerin otururlardı.

Hatta, yanılmıyorsam dedenizin kapı komşusu da Dr. Ünal Süzgün’ün babasının evi idi.

Yıllar sonra, Behiye teyzenizin oğlu Çetin, benim bacanağım Ali Budak’ın kızı Fatoş’la evlendi.

Hatırladıklarım bu kadar. Bilmem yanıldığım noktalar var mı?

Sevgi ve saygılarımla,

Orhan Yalkın, 08 Mayıs 2006

+

Sevgili Öğretmenim,

Önce saygı, sevgi derim.

 

Söylediklerin tamamı tamamına gerçek,

Böyle rastlantı ile karşılaşmadım şimdiye dek…

 

İlk karşılaştığım da Fevzi’nin yanında sizinle…

Dedim kendi kendime: “Ben bu arkadaşı gördüm ama nerde?”

 

Hafızamı yokladım, bir türlü bulamadım.

Bunda da rolü vardır; beni incitenlerle kapışmamın.

Bir de bir Anka kuşu gibi

Kendi küllerimden kendimi yaratmanın…

 

Dediklerin doğrudur.

Hayri Balta, Hayriye hanımın oğludur…

Annem ise; doğum yaparken değil de

“5 çocuk çok olur!” diye 5. çocuğu düşürmek istediği için ölmüştür. 

 

Dr. Ünal Üzgün dedemin bacısı oğludur.

Ailesi komşuda değil de bir aşağı sokakta oturmuştur.

 

Teyzem oğlu Çetin Akınal’a selam söyle.

Benden yana,diyor ki de: “Teyze oğluluk olmazmış böyle!”

Şefika teyzemin oğlu Necdet Sevinc var ya

O da bana tertip kurdu Gaziantep Emniyetiyle…

 

Dedim ya. Ana başımda bir kopukluk var, ilgilenmez bizimle.

Böylesi akrabalık da gelir şeytan’ın işine…

 

Neyse, ayrılırken seninle.

Tokalaşamadık bile.

 

Bu duruma çök üzüldüm.

Nedeni de çoktandır aradığım bir dostu görmüştüm.

 

Onu görünce seni unuttum,

İlk olarak böyle bir hamlık yaptım.

 

Temiz ruhlu bir insansın, kusurumu bağışlarsın.

Kusurluların kusurunu başına kalkmazsın.

 

Bu arada size gönderdim birkaç ileti.

“Alıcı kabul etmiyor”  bilgisi ile geri geldi.

 

Güçlü bir hafızanız var hayran oldum.

Bu nedenle de size saygı duydum.

 

Şimdi kal sağlıcakla,

Hayri Balta, 8.5.2006

X

9. FEVZİ GÜNENÇ MEKTUBU

 

Canım Bilge Balta Ustam,

Hiç bir iletin beni bu iletin kadar üzmedi. Annenin, "Beş çocuk fazla olur" düşüncesiyle, karnındaki son bebeğini düşürmek isterken yaşamını yitirmesi bu acımın nedeni.

Eğer bir karışan olsaydı, demek ki sen de, kardeşlerin de annesiz büyümeyecektiniz.

Benzer bir olay bizim de başımıza geldi. Annem hamileydi. Demokratik bir biçimde aile fertlerine soruldu. "Bu çocuk doğsun mu, doğmasın mı? (Aldırılacak ya da düşürülecekti). Bu demokratik bir oylama mıydı yoksa bize iş olsun, latife olsun diye mi sorulmuştu, bilmiyorum. Ancak ben yaşama ilk adımını atmış bir canlının ana karnında öldürülmesine sert tepki göstermiştim.

"Bu çocuk doğmalı!" diye şiddetli bir tavır koşmuştum. Bilmiyorum beni haklı bulup dinlediler mi, bilmiyorum başka nedenle mi, çocuk kaldı, doğdu, bugün çok sevdiğimiz kız kardeşimiz Yıldız'ımız oldu.

Yıldız doğduğunda sevincim iki kat olmuştu. Hem bir canlının yaşamına katkım oldu diye seviniyordum, hem de kız olduğu için seviniyordum. Doğa, annemle babama daha önce üç oğulla iki kız vermişti. Bu kez üçe üçlük bir oran sağlanmış oldu. Böylece her erkek kardeşin bir kız kardeşi oldu. Bu eşleşme bağlılığı günümüze dek Ama benim asıl sevincim onun adının konmasının bana bırakılışıydı. O yıllarda küçük bir çocuk aşkını yaşıyordum. Avukat Sabri Haksever'in Yıldız ismindeki kızını seviyordum. Böylece son kız kardeşimin adı da Yıldız oldu.

Kim bilir benim şiddetli karşı çıkışım olmasaydı, ben de, kardeşlerim de seninle kardeşlerin gibi annesiz büyüyecektik belki de...

Sevgiyle kal.

FEV, 8.5.2006

+

NOT; Şu anda Kara geldi, sana yazdığım bu iletiyi okudu, o da çok duygulandı, sana sevgi ve selamları var. Mehmet yayıncılık işine çok ciddiye alıyor. Senin kitabınla ilgili girişimlerde bulundu bile. Şu anda senin kitabını basmak için kağıt almış, bunu söylemek için bana gelmiş. Öyleyse sen de basılacak anıları son kez gözden geçirip gönder.

Sevgi, saygı.

FG, 8.5.2006

+

Sevgili Fevzi,

İletini aldım şimdi.

 

Üç gündür birikmiş işleri ayıklıyorum.

Ne sitem için ne de gazete için yazı yazmaya zaman bulamıyorum.

 

En sonunda bitirdim birikmiş işlerimi…

Tam bu sırada senin iletin gelmesin mi…

 

Annemin hangi baskılar karşısında kimin etkisi ile ve nasıl çocuk düşürdüğünü anlatmıştım anılarımda.

Demek ki annem konusu rastlamamışsın bu konuda anlattıklarıma.

 

Ana başım sanki kendileri bir matahmış gibi baba başımı aşağılamışlardı.

Oysa dedem; anamı o günün parasıyla yüksek miktarda başlık parası vererek almıştı.

 

Neyse geçelim şimdi bunları,

İyi ki kurtarmışsın Yıldız bacını…

 

Ekli iletiyi dikkatle izle.

Oradaki arkadaşlara söyle.

 

Yazacakları iletiler yer alacaktır bu dosyada…

İlgilenip de yazı gönderirler mi acaba?

 

Şimdi kal sağlıcakla

Hayri Balta, 8.5.2006

+

Sevgili Kocalar,

Halklar kolayca gazına gelir politikacıların. Sen de işin kaynağını keşfetmişsin. Elbette ki kalleş olan, şerefsiz olan dönemin politikacılarıdır daha önce. Halkı kışkırtarak puan toplayıp iktidarlarını korumaya çalışan politikacılar...

Bizimkiler de yapmadı mı zamanında bunu... 6/7 Eylül olaylarında İstanbulluları kim kışkırttı sanıyorsun. Rumlara aittir diye kaç yüz işyeri tahrip edildi. Sonra da trilyonları bulan zarar ziyanı kim ödedi?

Zamanın iktidarı Demokrat Parti, senin benim, tüyü yetmemiş yavruların, sütünden kesilen rızklarıyla ödemedi mi o zararlıkları?

Yunanlıların bizden korkmakta yerden göğe kadar hakları var aslında. Onlar bir kere bizim bir kaç vilayetimiz büyüklüğünde bir ülke. Nüfusları da o kadar... Dahası tarih boyunca biz hep egemen olmuşuz özge uluslara.

Son kez Gazi Kemal Atatürk'ün sillesini yemişlerdir. Elbette ki korkacaklar. "Acaba bir sille daha yer miyiz" diye iken üstünde olacaklardır hep. Bu nedenle de gazına kolay gelirler politikacıların. Hep korku içinde yaşarlar, hep saldırgan olurlar.

Bize düşen daha olgun olmak, Mevlânaca davranmak, onlara bu korkularının yersizliğini kanıtlamaktır.

Dahası, kimi kaynaklara göre, Rumlar zamanında Hıristiyanlaştırılmış Türklerdir. Ben kaşımayı bırak gıdıklamayı dahi sadece Rum Yunan halkları için söylemek istememiştim yalınızca.

Eğer biz ulusal duygularımızı gündeme getirirsek, bugün gündemde olan Kürt ulusalcılarına da "haydi siz de yapın, daha fazlasını yapın!" demiş olmaz mıyız?..

Sen gündeme getireceksen bırak Rumları da Amerika’ya yönelt bakışlarını. Adamların niyeti çoook kötü. Asıl hedefleri İran değil, biziz. İran'la bizi kapıştıracaklar.

Acemler geliştirdiklerini öne sürdükleri savaş teknolojisini binlerce mil uzaktaki Amerika anakarasına fırlatacak değiller herhalde. Hemen burunlarının dibindeki ABD'ye üsleri açan Türkiye'ye fırlatacaklar elbette?

Biz de boş mu duracağız o zaman. Gireceğiz İran'a. Sonra? Sonra kanı sel olan Türk askerine, Türkiye halkına, İran askerine, İran halkına olacak. Kim bilir belki de o zaman ülkeme de girecek Amerika...

Yıllardır ABD-Türkiye işbirliği adı altında yapılan petrol aramalarında, "verimsiz" diye kapağını betonlaştırdığı gür petrol kaynaklarımızı işletmeye açacaklar. Şimdiden başladılar bile böyle bir girişime. Mayınlı alanlarımızı kiralamıyor muyuz onlara?

Onlar da bu alanlarda petrol bulmaya başlamadılar mı? 

Benim sana başka bir önerim var: Sendikanın poetikasını yansıtan yazılar yazsana gazeteye. Bunun için en uygun olan gazete Ekspres'tir. Eski Özgür Gaziantep'in sahibi Halil Zor'un çıkarttığı Ekspres.

Zor'la ahbaplığın yoksa ben aracı olurum. Sana bir köşe açarız. Son zamanlarda Gaziantep'in Cumhuriyet'ine dönüştü Ekspres. Haftada bir kez yazabilirsin en azından.

Daha fazla yazabilmeyi göze alırsan haftada iki ya da üç olabilir. Bir gün durur bir gün yazarsın. Dahası günlük de yazabilirsin. İstersen konuları kısa tut, okur da yorulmasın, sen de yorulma, her gün yaz. Ne diyorsun?

SENDKACI GÖZÜYLE ya da EĞİTİMCİ GÖZÜYLE gibi ana başlıklar kullanabilirsin.

Daha uzun yazmak isterim ama o kadar çok işim var ki... Şimdilik sevgiyle kal.

FEV,8.5.2006

X

Sevgi Fevzi

Önce sevgi.

 

Beğendim bu iletini de…

Hayran oldum düşüncelerine…

 

Dört dörtlük bir yazı olmuş.

Tam da yerini bulmuş

 

Milliyetçilik, mülkiyetçilik, dincilik insanlığın baş belasıdır.

Aydınım, öğretmenim diyen bir insan önce bu takıntılardan kurtulmalıdır.

 

İzin verirsen yayınlayacağım bunu Ekspreste…

Okusun, görsünler ne güzel siyasal görüşler varmış Fevzi Günenç’te…

 

Daha çok yazamıyorum.

İnan ki yoruluyorum…

 

Şimdi kal sağlıcakla,

Sevgiler yeniden sana…

Hayri Balta, 8.5.2006

X

Sevgili Bilge Balta Ustam,

Ne Yusuf Has Hacip Kutatgu Bilig'de dile getirebildi böylesi bir gezi, görü yazısını ne de Evliya Çelebi Seyahatnamesinde yazdı. Gezilerinin sonunu öylesine tatlı biçimde değerlendirmişsin işte.

Biz Gaziantepli şiir severler ya da yazıncılar da senin sanal katılım gönderinin tümünü cumartesi toplantımızda keyifle paylaşacağız.

Dahası bu yazılar bütününe giremeyenler kıskanacak, “ah keşke ben de bir şeyler yazmış olsaydım...” diyecekler.

Umarım bununla da kalmayacaklar. Balta'nın sonraki Cumartesi raporuna girebilmek için seni ileti yağmuruna tutacaklar.

Ne var ki bu yalnızca bir dilek, bir istem. Bu dileğin gerçekleştirmesi de çok zor.

Nedeni ise şairlerimizin, yazarlarımızın çoğunun hâlâ bilgisayar özürlü, internet özürlü olmaları. Kimileri bunları kullanmayı göze alamıyor, kimileri gerek görmediklerini öne sürüyor. Kimi de yoğun iş yorgunluğundan soluk alıp yazamıyor.

Göze alamayanlardan biri Ülkü Tamer, biri Süleyman Kılıç, biri Mehmet Ak...

Ülkü dün telefon etti. Kulaklarıma, yüreğime bayram ettirdi sesi. Ona sitem etmiştim “Bilgisayarla akrabalık kurmadın daha” diye. “Kurabilseydin köşe yazılarının altında a-mail adresin olurdu. Neyse ki Sabah’ta başarmışsın bunu…” diye.

Beni hem doğruladı, sevindirdi; hem utandırdı. Kolları sıvamış, işe soyunmuş bile. Artık mail adresi var yazılarının ana başlığı altında. Ona cumartesi toplantılarımızdan söz ettim. Bir sevindi ki sorma!

Ona senin sanal katılımlarından söz ettim. Yoğunluğundan fırsat bulabilirse, umarım cumartesilerimizde saat 15-18 arası en azından bir “merhaba diyebilecek o da bize. (Bu aç parantezi iletimi bilgi için göndereceğim dostlar için yazıyorum: Özgece selam yollamak isteyen olursa toplantımızın teli 0342 338 06 44, Z Yayınları. İleti adresi: zemgeyayinları@mynet.com, Yayınevinin sahibi Mehmet Kara’nın cebi: 0536 764 28 54, benim cebim:  0543 650 49 51).

Biliyorsun ulusal Sabah’ta yazıyor artık Ülkü Tamer. Pazartesileri… Kültür sanat edebiyatla ilgili projeleri varmış. Bunları “Sabah Gazetesinde yaşama geçirmek üzereymişler. Sevindim.

Bizim bu konuda çocukluk, ilk gençlik yıllarımızdan deneyimimiz var, “Demokrat Ülkü Gazetesinde az mı sanat sayfaları yapmıştık zamanında. Çok başarılı olacaksın. Anadolu basınından İstanbul basınına taşıyacağın bu sayfalarla, ulusal basında da bir ilki gerçekleştirmiş olacaksın,” dedim. Tüm yazan çizenlere sevgileri, selamları var.

Yoğun işten soluk alıp yazamayanlardan biri şiirine felsefeyi sokabilmiş tek arkadaşımız Mehmet Kara. Umarım özge yazarlar için yorulmasına gerek kalmayacak bir süre sonra. Kendisini o zaman görün siz.

Canım Tamer Abuşoğlu, et kokuları, ciğer kokuları arasında, kalem tutan öpülesi işaret parmağıyla başparmağını yorarak, şiirler yazmayı,  Gaziantep27’ye güncel konuları içeren köşe yazıları yazmayı sürdürüyor. Bu arada onun da bilgisayarlılaştığına dair bazı duyumlarımız oldu. Umarım doğrudur.

Ahmet Ayaz göz rahatsızlığından bilgisayarla uğraşamadığını bahane edip yan çiziyor. Oysa puntoyu istediği gibi büyüterek gözlüksüz bile yararlanabilir bilgisayardan.

Ramazan Tekinel ülkemde yayınlanan tüm sanat derilerini okumaktan fırsat bulup yazmaya oturamıyor. Onun da gerekçesi "Ben yazar değilim." Oysa yazsa ne güzel bir eleştirmen olacak. Saptamaları o kadar doğru ki...

 "Ben yazar değilim, okurum..."  diyen biri daha var. Halil Dayaç, namı diğer 2. Yamalık. 1.'si müzikle uğraşan dostumuz Halil Birecikligil. Dayaç İzmir’de yaşıyor, kışlağı yapmış Gaziantep’i. Gitti gidecek bugünlerde.

Kış boyunca az kitap okutmadı arkadaşlarına. Okutturmak için kitap vermek de onun hobisi. Ne var ki verdiği kitapları okumaları için tanıdığı sürede arkadaşlarından geri alamamanın sızısı içinde o da.

Bilgisayarı iyi değerlendiren biri var: Mehmet Nacar. O da çetleşir (anlık ileti ile yazışır). Gaziantep27'ye yazdığı köşe yazılarında ülkemin kanayan yaralarına parmak basar.

Keşke paylaşsa bizim gibi düşüncelerini o da dostlarıyla. Ancak, şiirlerinde durgunluk görürüm onun. İleriye hamle yapmaz. Bulunduğu yerden memnun. Kendini aşmamayı marifet sayar.

Aynı zamanda sigara özürlü. Oysa bilgisayarlar sigara dumanını sevmez. Biri karşılarında sigara içerse öksürürler.

Banu Kaya, sevgili dostumuz Mehmet Kaya’nın kız kardeşi. Şair. Bilgisayarı öcü gibi görüyor olmalı.

Gülten Aldaş, hazır bilgisayarı da varken, işlerinin yoğunluğunu öne sürerek bir türlü geçemez çağımızın bu mucize aletinin karşısına.

Günü güne erteler… Tıpkı şiiri kitabını yayınlama konusundaki girişiminde yılı yıla eklediği gibi...

Âli Mehmet Ali Diyarbakırlıoğlu… Doğup büyüdüğü Gaziantep’ine yılda üç beş kez gelmeden edemeyen bir güzel RESSAM kardeşimizdir o. Yollarız hep yazdıklarımızı bilgi için kendisine.

O da ilk zamanlarda bilgisayara yaklaşmamakta direndi. Dayanamadı, kırdı sonunda zincirlerini. Bilgisayarla akraba oldu. Ayarttık onu, resim yapması için kullanacağı zamanından birazını çaldık.

Şimdi haftada bir iki yazılar yazıyor Ekspres’e. (Eski adına yeniden kavuşacağı muştusunu aldığım Özgür Gaziantep’imize…)

Şair Behiye Köksel Gaziantep Üniversitesinde araştırma görevlisi. Sanırım öylesine çok ileti alıyor ki, yolladığımız iletiler, kutusu dolu olsa gerek ki, geri dönüyor.

Türk Dil Kurumu yazmanı, Mavi’mizin Ankara temsilcisi Nevin Balta da öyle. Bu iki arkadaşımız sık sık silmeli eski iletilerini. Yer açmalılar mail adreslerindeki alanda, gelecek yeni iletilere. 

Ali Çapan rakamların içine gömülmüş. Fırsat bulup (yedinci kitabından sonra) yeni şiir de yazamıyormuş, iletiler okumaya, gelen iletilere yanıt vermeye de zaman bulamıyormuş.

Necdet Özaltan, emeklilik yıllarını Gaziantep Ankara Mersin üçgeninde geçiriyor. Bilgisayarını sırtında taşıyor. Gaziantep Olay ile Mersin Gazetesindeki köşe yazılarını aksatmıyor. Dostlarının gönderdiği iletileri okuyup yanıt vermekten de geri kalmıyor.

Hasan Geneyikli, Gaziantep lehçesiyle ağamlı, yoorumlu şiirler yazarak bilgisayarını kötü yolu düşürmeyi sürdürüyor.

Sevgili Ali Aldemir… Şahinbey Belediyesi Yazı işleri Müdürlüğünden zabıta memurluğuna  terfi ettirilen(!) şairimiz. Çok iyi kullandığı bilgisayarının başına oturamadığından, seyyar kâhkecileri kovalamada değerlendiriyor zamanlarının büyük bölümünü, istemeden.

Ercüment Asaf Yanıç dernek kurma çalışmalarından fırsat bulup bilgisayarın başına oturamıyor üç yıldır.

Bülent Özcan bizlerle iletişim kurmak için çırpınıp durdu. Yoruldu. Bizim hayırsız çıktığımızı görünce de sustu.

Alaettin Ceylan “bilgisayarım yok” diye yakınıyordu. Okul müdürü oldu. Müdürlüğün bilgisayarından yararlanma olanağına kavuştu. Bu da yetmedi bir Süper Marketin çekilişinden dizüstü bilgisayar kazandı. Ama o bu iki bilgisayarı nasıl değerlendiriyor, bilmiyorum. Zira daha tek iletisini alamadım.

Yaşar Özen ustamız, Halil Zorlu ile gerçekleştirdiği “Akşam Safalarından başını kaldırıp Z Yayinlari’nın yolunu bulamadı bir türlü. O da hâlâ zulmedip duruyor baş parmağı ile işaret parmağına.

Reşat Yaşar palyaço kılığına girip reklamcılık yaparak ekmeği aslanın ağzından kapma savaşında. Yılda bir kez de artık gelenekselleştirdiği mezarlıkta şiir okuma şenliğini sürdürüyor. “Bilgisayar mı, o da ne?” derse şaşmamalı.

Oğuz Tümbaş, ta İzmir’den ulaşıyor bize. Biz onu seviyoruz, o da seviyor bizi. Arada bir, onun doğum yeri olan  Oğuzeli’ne uğrayıp, oradan memleket havası gönderiyoruz kendisine. Oğuz da severek içine çekiyor bu Gaziantep imbadını.

Nesrin Özyaycı bilgisayarı en iyi değerlendiren şair yazar arkadaşlarımızdan. Bir de dershanesi var BİEM… Burada bilgisayar da öğretiliyor. Ama nasılsa bilgisayar öğretmenleri patronlarına virüs temizlemeyi öğretemediler bir türlü.

Yıldırım Katrancı, yapıtlarına son şeklini vermek için kullanıyor öğretmenliğinden artakalan tüm zamanlarını. Ah, o hain tiyatro oyunları da bir türlü son biçimini alamıyor… O yüzden de kendini biraya vurdu bu sevgili şair yazar dostumuz. O zaman da klavyede harfler birbirine karışıyor bittabi…

Maden mühendisi Hüseyin Cava, kahvede Düztepelilere bilgisayarı anlatıyor, trene bakar gibi bakıyorlar kahvedekiler. "Senin bir marifetin yok mu?" diye soruyorar ona. "Size şiir okuyayım," diyor o da. Gülüyorlar. "Şiir ne lan!" diyorlar. "İrbamdan bi türkü patlat da adam olduğunu anlayak..." diyorlar. Bu yüzden bilgisayarına düşman gibi bakıyor o da. 

Tatilinin süresince iki hafta katılabildiğin toplantılarımızda, bu dostlardan kimilerini tanıyamadın Sevgili Bilge Balta ustam...

Toplantılarımızın özelliği bu zaten. İsteyen istediği hafta, toplantı saatleri içinde istediği saatte gelip istediği saatte gitme özgürlüğüne sahip.

Ah, bu özgür iradelerini bir de bilgisayar kullanmaya yansıtabilseler (yansıtamayanlar). Bir de aynı iradeyi sigara içmemeye direnmekte kullanabilseler (kimileri)…

Kullanabilseler de ev hane halkının yanı sıra, toplantıya katılan dostlarını da sigaralarının dumanıyla  öldürmek zorunda kalmasalar.

Haydi kendilerini öldürüyorlar nikotinle, buna diyeceğim yok ama bizim suçumuz ne? Evdeki sabi sübyanın suçu ne?

Tütün denen meretin kokusu da öylesine yapışıyor ki içildiği yere… Yalınızca dostları dostlardan ıratmıyor. Hanımları kocalarından, oğulları kızları babalarından da tiksindiriyor.

Sabahlara kadar da, içildiği mekânların içinde gezip tozuyor bu koku. O gün o alanda içmemekle yetişilse iyi… İçenlerin üstüne sinen koku, içicinin kısa süreliğine uğradığı mekanlarda bile  sabaha kadar mide bulandırmaya, öksürtmeye yetiyor.

Biliyorum, boşuna çırpınmam. Ne söylersem söyleyeyim, içenleri caydıramam içmekten. Sigara içmeyen adam olmak, birinci sınıf insan olmak kolay değil.

Yaşam fonksiyonlarının sadece yüzde 25’inin çalışıyor olmasına karşın bizden çok aktif olan 74 yaşındaki Avukat Bilge Balta’nın yoğunluğuna bakarak utanabiliriz bu ara.

Bundan sonra belki de sahrelere taşırız yaz toplantılarımızı... Bu hafta önereceğim arkadaşlara.

Sevgiyle, esenlikle kalsın tüm dostlar. Fevzi Günenç, 9.5.2006

Sayın Balta,

İzin vermek ne demek, onurlandırırsın ustam...

Şiir günlerimize sanal katılımla ilgili uzun yazıyı az önce gönderdim.

Umarım eline geçmiştir.

Sevgi, saygı.

FEV, 8.5.2006

+

Sayın Balta,

Harikulade güzel bir yazı bu Sevgili bilge Balta Ustam.

Yazı görsün milletin gözü. (Ölülerle Uğraşacağınıza Dirilerle Uğraşın yazısı için söylüyor…)

Sevgiler…

FEV, 9.5.2006

X

10. KAMİL KOCALAR’A MEKTUP

 

Sevgili Kocalar,

Kimi konularda sana hak veriyorum. Hem altı oku benimseyeceksin hem de ulusalcılığa hayır diyeceksin. Bütün endişenin nasyonalistleri yüreklendirmek olduğunun sen de ayırımına varmışsın neyse ki...

Ekspres'te yazma konusuna sıcak bakışın beni sevindirdi. İletini Zora göndereceğim. Ama şu sıralarda o kadar yoğun ki. Ankara'da Anadolu Basın Birliği Genel Başkanlığı için yoğun çaba içinde. Oğlu Bora Zor da babasını aratmıyor. İletini ona da göndereceğim. Elbet bir Ana Başlık bulacağız sana. Bunu sorun yapma.

Daha sık yazmanın zorluğu sorununa gelince, senin bana yazdığın her ileti zaten başlı başına bir yazı konusu. Bunları hiç değiştirmeden gazetede yayımlasan da okurun ilgisini çekecektir.

Bence mektuplaşma yazı türlerinin en güzellerinden biri. Elbette ki hep mektuplaşmalar olmayacak yazacakların. Hep sendika, hep eğitim olmayacağı gibi.

Giderek büyük güç oluşturuyoruz Gaziantep'te Gazi Kemal Atatürkçüler, laisizm yanlısı olanlar, cumhuriyet sevdalıları, ilericiler...

Yaşar Özen, Halil Zor, Orhan Yalkın'ın, yerleşik bay bayan öbür yazarların yanı sıra Ekspres'e omuz veren, ulusal konumdaki gazeteleri burnuyla itip Gaziantepli bir gazeteyi seçen ilk yazar arkadaşımız Avukat Bilge Balta oldu.

Ardından Dünya ressamı Âli Mehmet Ali Diyarbakırlıoğlu sıraya girdi. Sonra Eski Şehir Tiyatromuzun müdürü olan Süleyman Kılıç... Ardından Halil Eyüpoğlu... Şimdi de sen!..

Gurur duyuyorum Ekspres'le, en eski en yürekli basın eri dostum Halil Zor'un (Yeni Özgür Gaziantep)'iyle. Daha da çok gurur, onur duyacağız…

Sevgili Bora,

Sana yeni bir yazar: Anadolu Eğitimsen Genel Başkanı Kâmil Kocalar…

Haftada iki ya da üç gün yazacak. Artık babanla telefonda mı konuşursun, ya da kendi inisiyatifini mi kullanırsın, bana bir an önce yanıt ver ki, Kocalar’ın yazıları sana ulaşmaya başlayabilsin.

Sevgide kal.

FEVZİ GÜNENÇ, 9.5.2006

+

Hoşgeldin sanal olarak da olsa şiir günümüze Sevgili Bilge Balta ile Bedrettin!

Hoşgeldin Cumartesi  buluşmamıza sanal olarak da olsa Sevgili Bilge Balta Ustam, hoşgeldiniz Simavnalı Şeyh Bedrettin ile sen!

Bize mutluluk getirdiniz. Bilmeyenler de bilsin istediniz aramızdaki şair(!)lere Şeyhin kim olduğunu... Ama bir çoğu anlayamadı niçin geldiğini bu cumartesi gününde Simavnalı'nın...

Daha çoook fırın ekmek yemeliler eğer bilge Balta bir konudan söz ediyorsa bunun bir hikmeti olduğunu anlayabilmek için.

Seni seviyoruz bir çoğumuz. Sevdireceğiz bir çoklarına da. Zorla değil kendi istekleriyle sevecekler. Yeter ki düşünmeyi öğrenmeye başlasınlar. Bizim ilk işimiz de sanırım bu olmalı.Hoş kal sevgili Ustam!

Sevgimiz, saygımız senin.
FEV,18.5.2006
+
NOt: BU HAFTAKİ KATILIMCILARIMIZ:
1. Ramazan Teknikel, 2. Mehmet Ali Diyarbakırlıoğlu, 3. Mehmet Kara, 4.
Mehmet Ak, 5. Ahmet Ayaz, 6. Banu Kaya, 7. Mehmet Nacar, 8. Yıldırım
Katrancı, 9. Ben.
GELECEK HAFTA: Gündemdeki konularız ile kaçak katılımcıların listesini de vereceğim.
X

Sayın Geneyikli,

Önce sevgi.

Yazınız aşağıdaki şekilde hem gazetede yayınlanacak hem de yarın Mehmet

Kara'nın Zemge yayınevinde saat 15-17 arası okunacak.

Sende  bulunursan iyi olacak...

Sevgilerimle,

Hayri Balta, 19.5.2006

X

11. SALDIRI KİME YAPILMIŞTIR?

 

Dostlar; bu gün size, bir dostumun iletisini sunuyorum. İletiyi gönderdiği
için kendisine teşekkür ediyorum..

Şairimiz Danıştay'a yapılan bu bilinçsizce saldırı için duygularını dile
getirmiş. Saldırıyı yapanın kimlere hizmet ettiğini belirtmiş.

Gerçekten bu saldırı AKP'ye yapılmıştır. Çünkü bu saldırıda en büyük zararı
AKP görmüştür. Asıl önemlisi bu saldırı Türk ulusunun birliğine, bütünlüğüne
yapılmıştır. Şairimizde bunu çok güzel dile getirmiştir.

Aklı başında bir kişi, iyi düşünür yaptığı işi. Yapılan saldırı tam bir
fitne fücur (çok kötü bir iş anlamında.) işi.

Bu arada Burhan Cahit Güneç dostuma da selam gönderiyorum. "Kuran;
hacılara-hocalara indirilmemiştir. Kuran, okuyup öğüt almak ve doğru yolu
bulmak için bütün insanlara gönderilmiştir." diyorum.

Gazetede, Kuran'dan ayetler okumak da marifet ve cesaret işi değildir. Kuran'ı
okuyup anlatan Tanrı nazarında en makbul kişidir.

Benim için "Bizim Heyri!" demesine gelince; ben yalnız kendisinin Heyri'si
değil bütün Gazianteplilerin Heyri'siyim gönlümce.

Amacım, insanlara gerçekleri göstermektir. Bu gün değilse bile yarın;
hemşerilerim beni sahiplenecektir.

Köşe başlığımızdaki slogana dikkat edilirse "TABULARA, TALANA, YALANA BALTA" denmiştir. Halkımızı mutluluğa ve de refah içinde yaşaması için TABULARIN, TALANIN YALANIN üstüne gidilmelidir. Şimdi aşağıdaki  mektup ve şiir okunabilir:

+

Sayın Balta,

Burhan Cahit Günenç öğretmenin size selamı var. "Gazetede kuran ayetleri
yazmış" diyor, "yav aferim Heyri'ye"  diyor. "Sen de oku neler yazmış neler " diyor ben de okudum.

Sizin için "Bizim Heyri" diyor. "Ben de mesaj yazar söylerim" dedim  "Selamımı da söyle" dedi.

Saygılarımla,

Hasan Geneyikli, 18.5.2006

+
                        KATİL

Tabancayı tutup sıkan şarlatan
İslam adına Danıştay'ı basan
Şeytana uyup yargıçlara kıyan
Sen insan değilsin terörist katil.

Kur'an, sünnet, sözle kalpleri yıkmaz
İnanan şeytanın sözüne kanmaz

İnanmış insandan terörist çıkmaz
İblise tetikçi terörist katil.

Müslüman'ım deyip dini yıkacak
İslam terör dini deyip çıkacak
Yandaş bulamazsa, hain bulacak
Haine yaranan terörist katil

Üç halife şehit aynı adresten
İslam zarar gördü dinsiz stresten
Kendine gel kurtul terörlü dersten
Derse devam eden terörist katil

Küresel sömürü terör üretir
İslamiyet düşman deyip diretir
Akıllara işler fikir kirletir
Sömürge fikirli terörist katil

Geneyikli, nüfusta İslam yazan
Zikir, namaz kisve, din dışı azan
Bayram seyran demez oruç ramazan
Bomba olup patlar terörist katil
                                  Hasan GENEYİKLİ
+

Sayın Balta,

Şiirimi istediğiniz gibi kullanın. Ben paylaşmak isterim.

Hele insani  değerleri talan edenlere Balta olan dostun, izin istemeye gerek
kalmadan yazılarımı istediği gibi kullanma hakkı zaten var.

Amacım yararlı olmaktır.

Saygılarımla,

Hasan Geneyikli, 19.5.2006

X

12. GAZİANTEP’TE VARDIR ONLARCA ŞAİR / BUNLARDAN BİRİNE AHMET AYAZ DENİR

 

Ahmet Ayaz; sessiz, sakin biridir. Aynı zamanda düşünce dünyası derindir.

Kitabında açıkladığına göre Subay okulunu Gözden kaybetmiştir.

Kendi gözlerimle gördüğüme göre, gözleri yazı yazmasına engeldir.

Bir yazıyı okumak için ya da yazmak için kağıdın üzerine eğilir de eğilir.

Demek istediğim Ahmet Ayaz’ın göz sorunu; okumasına da, yazmasına da çok büyük bir engeldir.

Ahmet Ayaz hem aşık (gerçek anlamda) hem de şair olduğu için; okumasına da,   yazmasına da gözündeki engeller vız gelir…

Hatırlarsanız bir şarkıda “Aşık’a Bağdat sorulmaz/Ufukları aşar gider” denir. Tam şarkıda dendiği gibi Ahmet Ayaz; hem okur, hem yazar, hem de ürünler verir.

Şimdi bana “Nerde gördün de okuduğunu?” denebilir.

Benim “SSS: SEVENLER-SORANLAR-SÖVENLER” adlı bir betiğim vardır bilenler bilir. Dar kafalara kitabımın içeriği büyük gelir.

Bu betiğimde beni sevenlere, bana soru soranlara ve bana “ana avrat düz gidenlere” tam bir bilgecesine yanıt verilir.

Bu betikten bir tane de Ahmet Ayaz’a verilmiştir.

Sormuştum Ahmet ayaz’a

“- Baktın mı verdiğim kitaba?”

“- Ne bakması abi! Okudum baştan sona…Hayran oldum, ana avrat sövenlere gösterdiğin sabra…Ayrıca, sendeki düşüncelere, rastlamadım hiçbir kitapta…”

Anladım ki Ahmet ayaz kitabımı gerçekten dediği gibi okumuş baştan sona…

Gelelim görme sorununa. Konuk olduğum eve geldiği sırada bir kitabını imzalayıp vermek istedi bana. Açtı kitabın arka kapağını, düşündü kapağa ne yazacağını. Sonra eğildi kitabın üstüne, nerdeyse burnu  deyecek yazacaklarını yazacağı yere.

Sordum kendisine “Sen bu şekilde mi okuyorsun, bu şekilde mi yazıyorsun? Anlaşılıyor ki sen okurken, yazarken çok zaman kaybediyorsun, çok da zorluk çekiyorsun…”

Özetlersem söyleyeceklerimi. Aşık olduğu için şairimiz aşmış engelini…

Şimdi gelelim bana verdiği son kitabı “KAVGAM BARIŞ İÇİN” adlı kitabına. “ÇABAM BARIŞ İÇİN” adını koysaydı daha yakışırdı ona. Çünkü saldırgan (agresif) bir ruh yok Ahmet Ayaz’ın yapısında… Bunu da nerden çıkardın denebilir bana.  İzin verirseniz bunu da anlatayım kısaca:

Bir edebiyat söyleşisinde “okumadan yazdığı” söylendi kendisine… “Nerden biliyorsun okumadığımı” demedi de “Aşık Veysel, okuyup da mı  yazardı şiirlerini?” demesin mi birden bire…Anladım ki hazır cevaplık özelliği de var kendisinde…

Bu kadar tanıtımdan sonra şimdi gelelim şiirlerine. Nazım Hikmet’in özelliğini gördüm aşağıdaki şiirlerinde:

 

“BİR ZAMANLAR

 

Bir zamanlar/Genç ve cüce/Bir şair.

Yazardı/Hakka/Adalete/Dair.

 

Anadolu’da;/Yiğitleri/Yüreğinde/Taşıyan bir,/Oğuldum.

Ben/Vatan sevdalısıyım./Sevdanın selinde/Boğuldum.”

+

İnsanların anlayışsızlığından yakınır bir şiirinde. Basireti bağlanmış kişilere “Derbeder” diye bağırır birdenbire…

 

“DERBEDER

Onlar ki, Her birisi birer /Derbederdiler./Sanatın sırrına/Eremediler…

 

Onlara ben,/Bahçe verdim./Onlar ki bana/Bir gül,/Veremediler.

 

Etrafa bakan,/Birer kördüler./Güzellikleri/Göremediler…”

+

Ahmet Ayaz’ın, adı geçen şiir betiğinde birbirinden güzel şiirler var. Yukarda kitabından aldığım iki şiir göstermeliktiler (mostralıktılar)… Merak eden kitabı alıp diğer şiirlerine bakar… Yerim kalmadı, çünkü dar…

Şiirlerinde vardır bazen halk ozanları deyişi. Çoğu dizeleri gerçekten, yukarda örneğini verdiğim gibi, usta işi…

Aşk, sevda, özlem, güçlü bir gözlem…

Demem odur ki demem: Her temaya yer vermiş betiğinde… Her duyguyu, düşünceyi işlemiş şiirlerinde.

Kim ne derse desin Ahmet Ayaz: Sen bir şairsin. Şiire özen göstermişsin, anlaşılan sen daha çok dizeler dizeceksin.

Her şairde olmalı saf, temiz bir yürek. Her şair; şiire, Ahmet ayaz gibi yoğun emek vermek gerek…

hayri@bilgebalta.com

 

x

13. KOMÜNİST BOZUNTUSU

 

İşte, komünist bozuntusu olmayandan gelen ileti:

“imansız serefziz kitapsit Allahsız komunist bozuntusu siteyin üstüne koyduğun bayrak dahi islamın sembolü bu vatanda senin gibi moskov  bozuntularına senin ataların galiba maymun olmalı veya yahudi bilmem ne belasın anandan bana bir öyrensen iyi olacak kendin için sen türk olamassn ancak olsan iki ayak üstünde yürüyen bir mahluk ateş olsan neriye yakabilirsin soyu bitmeye yüz tutmuş kominist artığı”

+

İşte, Komünist Bozuntusu olmayana yanıt:

Bak bana “Komünist Bozuntusu” diye ileti gönderen şerefli insan; “şerefsiz” der mi  bir başkasına, azıcık şerefi olan…

Sahi sen nasıl şereflisin?.. Sen daha “şerefsiz, Moskof, kominist” yazmasını bile becerememişsin…

Hem maşallahın var senin… Beş satırlık küfür namende 10 tane cehalet örneği sergilemişsin…

Yazındaki cehalet örneklerini belirttim siyah ve italik olarak. Belki anlarsın cehaletini bu yanlışlarına bakarak…

Gelelim şu “komünist bozuntusu” demene. Eğer komünist olsam, övünürüm komünistliğimle.

Çünkü ben komünist olacak kadar kültürlü ve erdemli değilim. Bu nedenle komünist bozuntusu bile değilim.

Eğer bütün dünya komünist olsaydı bilircesine; savaş, sömürü, yoksulluk ve cehalet diye bir şey kalmazdı yeryüzünde.

Sonra şunu bil ki artık komünistlik çıktı şuç olmaktan. Komünistlik suç mu değil mi sor bakalım, sağından solundan…

Gelelim şu maymun meselesine. Bilirim ki insanın da, maymunun da kökeni birleşir bir hücrede.

Hadi dediğin gibi olsun; ben maymun soyundan gelme biriyim. Bu takdirde sevinirim; çünkü, hiç olmazsa günah işlediği için Allah’ın cennetinden kovulan ana-baba soyundan gelmiş biri değilim.

Hem yazdıklarımın nesine bozuldun da bana “şerefsiz, Moskof, kominist” dedin. “Şu, şu yazdıkların, bilime de, dine de aykırı…” demeli değil mi idin?..

Otur oturduğun yerde. Sen kendi dinine doğru ol, karışma kimsenin dinine.

Sonra bil ki: “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi iman ederlerdi. Öyle iken insanları, inanmaya sen mi zorlayacaksın!” (K. 10/99) diyor Allah Peygamberine… Allah bile böyle derken Peygamberine; sana ne oluyor orada, otur oturduğun yerde.

Bak yavrum! Allah’ın velilerine “Şerefsiz, Moskof hayranı, Komünist bozuntusu!” dersen her kafan bozuldukça. Çarpılırsın, ağzın, gözün eğilir de aynaya bakamaz duruma gelirsin sonra…

Ne demiş atalarımız: “Para ile imanın kimde olduğu bilinmez.” Öyle kendini bir şey bilip de Allah’ın velileri ile güreşilmez…

Neyse, şimdi dinle, Bak ne diyor Muhittin Arabi, senin gibilere: 

"Varlığına itikad edilen Allah, kulun zannına göre yapılan İlâhtır. Bu bir sıfattır ki: kulun kendiliğinden yaptığı bir ilâh olup övgülerini de ona göre yapar ve Hakkı kendi dar çerçevesine sokmuş olur. Bu sebepten kendi itikadına uymayan kimsenin itikadını kötüler. Sebep: Hakkın arzusuna değil; kendi zannına uymayışıdır. Eğer insafı olsaydı böyle yapmazdı... O kul, böyle yapmakla kendine özel bir mabud yapmış olur ve ken­dine uymayan herkesi kötüler; çünkü cahildir.” (ÖZÜN ÖZÜ. İBN ARABİ. Kırkambar Kitaplığı. Şubat. 2005. s. 93)

Muhittin Arabi İslam dünyasında Şeyh-i Ekber (Şeyhlerin-Mürşitlerin en büyüğü…) olarak bilinir. İslam gerçekliğini anlamak isteyen Muhittin Arabi’nin öğretilerini bilmelidir…

Önce git bir insan-ı kâmil bul, ona hizmet eyle: O seni evirsin, çevirsin, fırınlara sokup şekil vererek pişirsin. Ondan sonra bak, herhangi bir kimseye “komünist bozuntusu, Moskof hayranı, şerefsiz!” diyebilir misin!

Diyemezsin, çünkü o zaman hem kendini bilir hem de Rabbini bilirsin. Başkasının gözündeki çöple uğraşacağına kendi gözündeki çapakla ilgilenirsin.