TABULARA, TALANA, YALANA 

 BALTA 

 

+

 IRKÇILIĞA, SÖMÜRÜYE, ŞERİATA

 HAYIR!..

+

Sorumlusu: Av. Hayri BALTA

+

e-posta: hayri@bilgebalta.com

Site adresi: www.bilgebalta.com

+ 

ÖYKÜLER

 2. Kitap

(Öyküler 1 Arşivdedir)

İÇİNDEKİLER:

 

A.

Ali Nejat Ölçen'den

Acıdıklarım 

Ağzının Tadını Bilmeyenler

Alacağını İsteyen adam

B.

Bu Sütü Kimler İçiyor?

C.

Cambaz

Cambazın Dostları

Ç.

Çaltaklı Odun

Çekirdekçi Dede/Ne Gezer Düşümde

Çocuk Kahramanlar

D.

Dava Düştü

Doktor ve Oduncu

Dolmuştakiler

E.

Emekli Memur

Eşşek Kasabı Deli Alibayram/Deli Dolu acımasız Bir adam

G.

Gönül Tamircisi

H.

Hırsız Hırsızdan Hesap Soramaz

İ.

İcra Kuyruğu

İşçiyiz Biz, Köle Değiliz!

İyi ki Cambaz Değilmişim

K.

Kalıt

Kapıcılar

Karagöz’ün Beygiri

Karagöz’ün Canavarı

Karagöz’ün Çaresi

Karagöz Milliyetçi

Karagöz Politikacı

Karagöz’ün Silahı

Küçük Kız

M.

Melek Numarası

O.

Ojeli Tırnaklar

Ö.

Ödünç Bebek

Öykü Gibi

Öztürkçe'yi Önleyemezsiniz

R.

Rıza Dayı

S.

Solcunun Korkusu

T.

Türbanın Başlangıcı

Y.

Yeni Yurttaş

Yurdumuzda Aydınlanma 

 +

1. “İYİ Kİ CAMBAZ DEĞİLMİŞİM!”

 

Mağazayı kapatırken bu günkü araba satışından aldığı komisyonu düşündü, sevindi. Diğer satışlardan yaptığı karları da hesaplayınca “Bu gün iyi kazanç sağladım!” dedi.

Bu gün eve yürüyerek gitmeliydi, çevreyi izlemeliydi, çünkü kazancı yerindeydi.

Atatürk bulvarından Başkarakol’a doğru yavaş yavaş yürürken çevreyi izliyordu. Ne de çok tanıdığı vardı, bu gün herkes kendisine selam  veriyordu.

Selamlara selamla karşılık verince mutlu oluyordu. “Parasıyla değil ya beleş!” diyordu.

Yaşam bu gün, dünkünden güzeldi. Öğretmenler, öğrenciler, gençler, kol kola gezen çiftler ne de şirindi. Demek para kazanmak böylesine güzeldi.

Atatürk Bulvarının sağ kaldırımından Başkarakol’a doğru yürürken Kırkayak’a geldi. Kırkayak da bu gün her zamankinden güzeldi.

Alleben deresi ile Kırkayak arasında kalan alanda davul zurna çalıyordu. Davul zurna sesini duyan oraya gidiyordu.

Anlaşılan yine kente cambaz gelmişti. Cambaz üzerinde yürüyeceği ipi germişti..

Cambazın giydiği forma bedeninin her yerine yapışmıştı. Yalnızca kolları, omuz başları açıkta kalmıştı. Bayan Cambazın göğüsleri de dik dikti, dışarı fırlamıştı.

Üzerindeki giysi bedenine yapışmış, bedeninin bütün hatları görünüyordu. Ne bir gram et, ne de bir gram yağ yoktu bayan Cambazda, sırım gibi görünüyordu.

Bayan Cambazın giysisi parıl parıl parlıyordu. Bu görüntü içinde Cambaz ilahlaşıyordu.

Komisyoncu teldeki kadına baktıkça hayran oluyordu. “Kadın vücudu atletik olursa bu kadar güzel mi olurmuş.” diyordu.

Bayan Cambaz, aşağıdaki davulcuya vals havası çalmasını söyledi. Gözlerini siyah bezle kapalı olarak bir ileri bir geri gidip geldi.

Davul zurnanın uyumlu sesi aşağıdan yukarı yükseldikçe bayan Cambaz sanki telde değil de müziğin ritmi  üzerinde yürüyordu. Yürüme denmez buna sanki kayıyordu.

İzleyenler bayan Cambaz’ın kadının yaptığı numaralarla yarattığı estetiğe hayran olmuştu. Erkek erkeğe yaşamaya alışmış bir toplum kadın bedenini bütün hatları ile görünce ağzının suyu akmıştı.

Bayan Cambaz’ın teldeki numarası bitti. Yere doğru kırk beş derece eğilimli telden kayarak indi.

Komisyoncu, “Hele şu kadını yakından göreyim!” dedi. Bu arada bayan Cambazımız para toplamaya başlamıştı elinde tepsi.

Cambaz, elinde tepsi para toplaya toplaya kendisine doğru geldi. İzleyiciler övgülerini belirterek gönüllerinden ne koparsa; kimi 25, kim 50 kuruş, en kabadayısı 1 lira verdi.

Bayan Cambaz para toplaya toplaya kendisine doğru geldi. Komisyoncumuz kaç kuruş vereceğine karar veremedi.

50 kuruş verse ayıp olurdu, 1 lira verse az olurdu. Kaldı ki cebinde bozuk olarak on lira vardı. 10 lira verirse bu da çok olurdu.

10 liraya 4 kilo şeftali alınırdı, 10 liraya bir kazan kaynatılırdı.

Bu ara bayan Cambaz döndü bir başka seyirciye, komisyoncumuz da bunu fırsat bilerek çekildi geriye.

Geri çekilirken toza toprağa basmıştı. Yeni boyattığı kundurasını toz kaplamıştı.

“Zarar yok silerim!”  dedi. Çıkardı cebinden kağıt mendili. Ne var ki kağıt mendille de silmedi. “Yazık, kağıt mendille ayakkabının tozu silinir mi?” dedi.

Evdeki ayakkabılıkta toz bezi vardı. Ayakkabısını evde silerdi.

Bu düşünceler içinde Kırkayak karşısındaki evine geldi. Aldı ayakkabılıktan toz bezini, ayakkabısını sildi.

Eşiklikte terliğini giydi, terliği giymeden içeri giremezdi, eşi mırın kırın ederdi,  “Yine mi terlik giymeden terli çorabınla halıyı kokuttun, kirlettin?” derdi. 

Eşi ortalıkta görünmüyordu. Mutfaktan sesi geliyordu. Anlaşılan eşi mutfakta yemek hazırlıyordu. Akşam yemeğinde eşinin dikkatini çekti. Kocası bir dalıp dalıp gidiyordu.

Sordu: “Kele herif nedir derdin, niçin  dalıp dalıp gidersin?”

Dalıp gitmesinin nedenini, eşine söylemedi.  Dalıp gitmesinin nedeni Cambazın elindeki tepsiydi. Çatışma içindeydi, cambaza para vermemekle ayıp etmişti.

Artık yatma zamanı gelmişti. Eşi, çoktan geceliğini giyip yatağa girmişti.

Pijamasını giydikten sonra söndürdü elektriği. Eşi de: “Gece lambasını yakayım mı?” dedi.

Kendisi cambazlık oynamaya başlamıştı. Gözlerini yumarak kapatmıştı.

Gözleri kapalı düz bir çizgi üzerinde yürürmüş gibi aynı doğrultuda adım atmaya çalışıyordu. Ellerini iki yana açıp yürüdükçe kendini Cambaz sanıyordu.

Eşi, kocasının yaptıklarına anlam veremiyordu. “Kele herif bu ne hal, çıldırdın mı?” diyordu.

 “Sinirlerimin sağlam olup olmadığını deniyorum. Sinirleri sağlam olan düz bir çizgi üzerinde düşmeden yürürmüş, sinirleri bozuk olan ise yürüyemez düşermiş.”

Eşi, kocasının düşer gibi olup da düşmesini iyiye yoruyordu. “Demek ki  kocamın sinirleri sağlam!” diyordu.

Cambazlığa özenen komisyoncu gözleri kapalı olarak yürümeyi yeniden denedi. Yürüyemedi, düşer gibi olunca yataktaki eşinin üzerine attı kendini.

Eşi, eşinin cilveleşmek için böyle yaptığını sanıyordu. Komisyoncumuz ise içinden “İyi ki cambaz değilmişim!” diye seviniyordu.

H.B. 22 Ağustos 1974

X

2. CAMBAZ

 

Kırkayak ile Alleben arasındaki boş alana bir cambaz topluğu gelmiş. Yerden beş metre yükseklikte iki direk arasına tellerini germiş.

Ne zaman cambazın iki direk arasındaki telleri görsem irkilirim. “Yine bir adam sehpası kurulmuş!” derim.

Çocukluk günlerimi hatırlarım. Bir acıma duygusu çöker içime kahrolurum.

Küçükken bile acıma duyguları içinde izlerdim. “Ha düştü, ha düşecek!” derdim.

Hele  beş metre yükseklikte, telin üstüde kurban kesme gösterisi yapmasın. O zaman gerilirdi bütün kaslarım.

Kurbanının canını alırken cambaz düşmüş canının derdine. canını kurtarmak peşinde. Herkes hayranlık, merak  ve korku içinde cambazın  ise beş metre yükseklikte kurban kesmesini izlemekte.  

Çok korkardım. Ya koyun, ya da cambazla birlikte koyun da düşecek diye korkardım. Sağıma soluma bakardım; benim gibi bakanların da korktuğunu anlardım.  

Bu cambaz şimdi her ikindi yine çıkacak tellerin üstüne. Ya gözlerini bağlayacak, ya omzuna aldığı bayan yardımcısı ile yürüyecek, ya da boş bir gaz tenekesi içine girip yürüyecek..

Değil gidip seyretmek oradan geçmeye korkarım. Gerçekten ben bu denli yüreği yufka mıyım?

Dayanamıyorum bir insanın ekmek parası için canını tehlikeye atmasına. Kafam yatmıyor bir insanın canı pahasına ekmek parası kazanmasına.

Bizler işçi olarak satarız emeğimizi; onlar ise ekmek parası için göze alıyor her türlü tehlikeyi.

Gün gelecek bu işler tarihe gömülecek mi? Çok isterdim tarihe gömülmesini.

Ama kalkınmış ülkelerde de var bu cambazlık işi. Hiç kafama yatmıyor can pahasına yapmak bu işi.

Belli ki bunlar; becerikli, cesur, güçlü ve yetenekli kişiler. Güçleri yeter hangi işi yapmak isteseler. Öyleyse bu becerikli, güçlü, yetenekli kişiler beş metre yüksekliğe bu telleri niçin gerer? 

Yardımcıları da var bunların; ya karısı, ya kızı ya yakın akrabası, ya da arkadaşı.

Ellerine geçen para da bir şey değildir. Ellerinde bir tepsi, her gösteriden sonra dilenir de dilenir...

Beni asıl düşündüren yöneticilerin bunlardan habersiz olmalarıdır. Bunlara canlarını tehlikeye atmadan geçinecekleri bir iş bulmamalarıdır.

Yoksul aileden gelenler ekmek parası için canını tehlikeye atmakta. Varlıklı ailelerin çocukları canlarını tehlikeye atmadan paraları ile para kazanmakta.

Gemisini kurtaran kaptan anlayışı hakim yaşamda. Nerede kaldı bu insanlar arasında olması gereken dayanışma.

Kimilerinin gemisi yürütür beş metre yükseklikte gerilmiş teller üstünde. Kimileri ise yüzdürür gemisini halkın omuzları üstünde.

Öyle bir toplum ki; çoğunluk geçimini sağlamak için yürür kıldan ince kılıçtan keskin kılıç üstünde... Unutur kendi durumunu beş metre yükseklikte gerilmiş teller üzerinde yürüyeni görünce. 

H.B. Kurtuluş,10.4.1969

X

3. CAMBAZIN DOSTLARI

 

Görmeyen yoktur dört beş metre yükseklikte, tel üzerinde gösteri yapan cambazları. Vardır tel üzerinde çeşitli gösteriler yapanları.

Tel üstünde attıkları her adım dikkatle izlenir. “Ha düştü ha düşecek!” diye herkesin yüreği ağzına gelir.

Gün olur dengeyi sağlayan sırık elinde; gün olur sırıksız gider gelir tel üstünde.

Bazen, tel üstünde, lastikleri olmayan  bisikletle gider gelir. Her gidiş gelişinde ölümlerden ölüm beğenir. 

Bazen iki ayağına su dolu teneke bağlar. Bu meslekte su dolu tenekelerle, tem üstünde, gidip gelmek de var.

Gaz tenekesinin içindeki su bir dalgalansa denge bozulur. Bu nedenle cambaz dikkatli olmalıdır.

Bazen çocuklarından birini bağlar iki ayağından ayağına . İkisi de yere düşüp parçalanır bir ayağı kaysa.

Bazen kuzu ile çıkar telin üstüne. Tel üstünde kuzu kesme en büyük tehlike.

Tel üzerinde kuzu kesmek de zor bir gösteri. Fal taşı gibi açılır izleyenlerin gözleri.

Ya bıçağı yiyen hayvancağız can havli ile debelenirse. Bunun üzerine dengesi bozularak kuzu ile birlikte yere düşerse.  

Bu meslekte saymakla bitmeyecek çok numara vardır. Cambazın bütün bu tehlikeleri göze almalıdır.

Cambazlar tel üzerinde gösteriye başlamadan önce, ısınma hareketlerinde bulunur. Tele çıkacakken dost görünenler yanına sokulur.

Bunlar tele çıkmak isteyip de çıkamayanlardır.  Kendileri çıkamadığı için çıkana engel olanlardır.

Bunların yaratılışları tel üzerinde yürümeye engeldir. Yürüyenlerin yüreğine korku salarak yürümeleri engellenmelidir.

Dost görünerek cambaza akıl koymaya kalkarlar. “Aman dikkat et, başına bir şey gelmesin!” derler.  

Aslında cambazın tepe üstü düşmesi en büyük beklentileridir. Bunlar cambaz düşünce hemen koşarak: “Biz sana demedik miydi, bak bizi dinlemedin de böyle oldu, bizi dinleseydin böyle olmazdı...” diyeceklerdir.

Cambaz bu öğütlere gülerek çıkar gösterisini yapmaya. Sırığa ayağını dolayarak şöyle bir bakar onlara.

Aşağıdakiler çok küçük görünür gözlerine. Kulak asmaz onların bilgisizlikten ve yüreksizlikten doğan öğütlerine.

Bunlar kendisine dost görünüp  de düşman olanlardır. Aslında bunlar tele çıkmak isteyip de çıkamayanlardır.

En çok bunlardan çekinir. En çok bunların dostluk gösterisinden iğrenir.

Öyle ki bu dost görünenler, düşmesi için,  gece karanlığında gelip tele kezzap bile dökebilir.

Cambaz bir gün düşer mi? Düşer, düşer... Düşmeyi göze almayan zaten telde ne gezer...

Cambaz telden düşerse bir kere ölür; ama telde yürümek isteyip de yürüyemeyenler her gün ölür.  

Gaziantep Sabah, 25.9.1973

X

4.  “HIRSIZ, HIRSIZDAN HESAP SORAMAZ.”

 

Kızılay’dan Ulus’a giden otobüslerden birine son binen ben oldum. Otobüs dolmuştu. Sürücünün arkasında, ayakta, yer bulabildim..Otobüsün sürücüsü hareket saatini beklerken duvarlara yapıştırılmış afişlerden birini dikkatle inceliyor ve bu arada da bıyık altından gülüyordu.

Otobüs sürücüsü işçinin baktığı yere ben de baktım. Baktığı yerde Yeniden Doğuş Partisi’nin (Hasan Celal Güzel’in kurduğu parti) mavi zemin üzerine beyaz harflerle yazdığı şu yazılar okunuyordu. “HIRSIZ, HIRSIZDAN HESAP SORAMAZ.”

Otobüs sürücüsü işçinin cep radyosu da tam önünde duruyordu. Anonsta Zülfü Livaneli’nin “Ah Cüceler Cüceler” adlı parçasının çalınacağı duyurulunca sürücü radyonun ses tonunu yükseltti.

Bu parçayı yeni duyuyordum. Yalnız birkaç dizesini anlayabildim. Şöyle diyordu: “Ah cüceler, cüceler, uzun boylu cüceler... ” Sonra şu dizeyi de anlayabildim: “Ah, cüceler cüceler, çalıp çalıp satarlar...”

Parçanın burasında sürücü Yeniden Doğuş Partisini’nin duvarlara yapıştırılmış afişine bir göz attı, bıyık altından güldü, gaza bastı . Otobüs hareket etmişti.

Sürücünün gülüşünü anlamlı buldum. Ben de güldüm. Ne bıyık altından ne de bıyık üstünden. Çünkü bende, ne üstünden gülecek bıyık, ne de altından gülecek sakal var...

Yeniden Doğuş Partisi Genel başkanı, şu bizim hemşeri, Gaziantepli Hasan Celal Güzel. Gaziantepli olduğu söyleniyordu. Ama ben bunu Gaziantep’te bir kere olsun görmedim. Ben bu Hasan  Celal Güzel’i ne sokaklarda gördüm, ne kahvelerde, ne futbol sahalarında ne de Kavaklık dediğimiz mesire yerinde. Aristokrat bir aileden geldiği için onların dünyası bizlerin dünyasından ayrı, bu nedenle gözüme çarpmadı.

Hasan Celal Güzel’in adını ilk olarak ANAP döneminde duydum. Sonra ANAP’ta Milli Eğitim Bakanı oldu. Ağırbaşlı oturaklı bir görünümü vardı. Şimdi de kalkmış “Hırsız, hırsızdan hesap soramaz” diyerek politikacılarımızın hırsız olduğunu açıklıyordu.

Hatırlarsanız DYP son genel seçimlerde, “Hırsızlardan hesap soracağız!” diye propaganda yapmıştı. Bu hesap sorma sloganı ile de ANAP’ın elinden kıl payı iktidarı kapmıştı. O sıralarda da Hasan Celal Güzel ANAP’tan ayrılmış, Yeniden Doğuş Partisi’ni kurmuştu.

Görüldüğü gibi bizim Hasan Celal Güzel; ayrıldığı parti ANAP’ı da, DYP’sini de hırsızlıkla suçluyordu. Ankara’nın güzelim caddelerine “Hırsız, hırsızdan hesap soramaz!” diye afiş asıyordu. Bizim otobüs sürücüsü de Hasan Celal Güzel’in bu sözlerine gülüyordu.

Hasan Celal Güzel, ANAP iktidarı döneminde Devlet ve Milli Eğitim Bakanlığı yaparken ANAP’ın hırsızlıklarına ilişkin bir sözcük etmemişti. Ne ANAP’ta iken ne de ayrıldıktan sonra ANAP’ta yapılan hırsızlıklara ilişkin Savcılığa suç duyurusunda bulunmamıştı. Böyle bir kişinin ANAP’tan ayrılır ayrılmaz partisini hırsızlıkla suçlaması ne derece inandırıcı olabilir?

Döndüm, otobüs sürücüsüne baktım. Hâlâ bıyık altından gülüyordu, derin derin düşünüyordu. Radyo da “Ah! Cüceler Cüceler” şarkısı çalıyordu. Ben de için için gülerken aklımdan şu Gaziantep deyimi geçiyordu: “Hemşerim, böyle politika yapacağına git de hamam kapısında kil sat!”

Bu bir Gaziantep deyimidir. Ne demek istediğimi Gaziantepliler çok iyi bilir.

Ankara, Ulus gazetesi. 26 Kasım 1993. HALKTAN köşesi.

X

Bak Fevzi,

Aşağıdaki Karagöz öyküleri günümüzden kırk yıl önce Toplum’da çıkmıştır. Toplum’un sloganı: “Haftalık solcu gazete!” idi. Türkiye’de solcu olduğunu açıkça belirten ilk gazete...

Aşağıdaki yazımı okuyunca Gaziantep ırkçı ve şeriatçısının bana “Komünist!” demekte haklı olduğunu görüyorum.

Hangi cesaretle yazdık biz bunları... Yani biz de az çılgınlık yapmamışız...

HB, 28.6.2005

x

5. KARAGÖZ MİLLİYETÇİ

 

-Aman Karagözüm ne hal bu hal?

-Girme içeri ne alacaksan dışardan al.

-Aman Karagözüm sen de çok kalın kafalısın. Hal dedimse sebze halı demedim, memleketin hali dedim.

-Ee ne olmuş memleketin haline. Eski hamam eski tas. Yoksa Amerika; eti, sütü, buğdayı, pilavı mı kesti?

(Karagöz, Çat! bir tane Hacivat’a vurur)

-Desene kerata başkaları verince sırt üstü yatarız.

-Ellerin kırıla Karagöz! AP ile milliyetçi derneklerin gazabına uğrayasın emi...

-Onlar da neyin nesi Çelebi?

-Aman Karagözüm yine uykudasın. Memleketin her tarafını sarmışlar. Hoşlarına gitmeyeni pataklıyorlar. Sinema, tiyatro basıyorlar. Bursa’da, Silifke’de, Adana’da, Maraş’ta, Adapazarı’nda, Kayseri’de... Ellerinde taş, sopa sokağa düşmüşler. Yakaladıkları solcuları dövmüşler...

(Karagöz eve kaçar.)

-Aman Karagözüm nereye böyle?

-Neme lâzım, belki buraya da gelirler. Yiğitliğin onda dokuz u kaçmak, biri de sovan kesmek derler.

-Karagöz’üm kaçmakla kurtulamazsın. Evden çıkarır yine döverler.

-Sahi haa.. Nereye kaçmalı bunların elinden? Ne demek bu milliyetçilik?

-Milliyetçilik demek; et, süt, buğday, pilav Amerika’dan gelsin, biz yiyek demek. Yaşasın Amerika! Demek...

-Yaşasın Amerika!

-Ne o Karagözüm sen de m milliyetçi oldun?

-Aklın varsa sen de milliyetçi olursun. Amerika; etini, sütünü, ekmeğini, pilavını verir sen de yersin. Dayak yemekten de kurtulursun...

-Aman Karagöz adama beleş bir şey verirler mi? Memleket elden gidecek...

-Bırakmayız; bir Müslüman Türk, bin gavura bedel...

-Aklın yetmiyor Karagöz’üm...

-Senin aklın yetti de çok iş becerdin? (Çat! Bir tane daha vurur...) Ekmek elden, su gölden. Ye, iç, yat... Dalganı bozan olursa dayak at. (Karagöz güler...) Hii hii.. amma güzel haa!..Aman avrat nerdesin gözünü seveyim...(Karagöz, kıçını yere sürter, kaşınır, güler, takla atar... ) Hii, hii... Yaşasın Amerika, yaşasın milliyetçilik.. Kahrolsun Hacivat, kahrolsun solcular!..

Gaziantep Toplum gazetesi. 14.7.1968

X

Bak Fevzi,

Bu yazı günümüzden kırk yıl önce Toplum’da çıkmıştır. Toplum’un sloganı: “Haftalık solcu gazete!” idi. Türkiye’de solcu olduğunu açıkça belirten ilk gazete...

Aşağıdaki yazımı okuyunca Gaziantep ırkçı ve şeriatçısının bana “Komünist!” demekte haklı olduğunu görüyorum. Hangi cesaretle yazdık biz bunları... Yani biz de az çılgınlık yapmamışım...

HB, 28.6.2005

 

6. KARAGÖZ’ÜN BEYGİRİ

 

Karagöz önde. Yularından tutup çektiği kır beygir arkasında. Gidiyorlar yolda. Hacivat çıkar karşılarına.

- Deli Bayram’ı gördün mü Hacı kardaş?

- Hayrola Karagözüm at-eşşek kasabı Deli Bayram’la ne işin var ola?

- Sorma Hacivat’ın sorma.. Bir kır beygire düştüm ki tam bir bela. Gittikçe huysuzlaştı. Dizgin, üzengi dinlemiyor. Önüne çıkanı ısırıyor, arkasına geleni tepiyor...Artık usandım elinden, at-eşek kasabı Deli Bayram’a verip kurtulacağım kendinden.

- Aman karagözüm at-eşek kasabı Deli Bayram’a verecektin de niçin aldın, yem verdin, başına bela ettin.

- Bu kır beygirle yükçülük edecektim. Geçim sıkıntımı giderecektim. Pazarda bana bu kır beygiri övdüler. “Binlerce marifeti var” dediler. “Hele her Cuma günü seni Eyüp Sultan’a götürüp getirirse, cenneti garanti edersin!” dediler...

- Eee sen de inandın, bu kır beygiri aldın, öyle mi?

- Biri söyler dini gibi, biri inanır imanı gibi...

- Eee, ne oldu sonra peki?

- Görmüyor musun ağzım burnum yara bere içinde. Sözde üzüm getirip satacaktım üstünde. Bana bir tekme attı, kattı ağzımı burnumu birbirine.

- Anlat Karagöz’üm, iyice meraklandım. Havaslandım, az daha ben de bir kır beygir alacaktım. İyi ki almamışım...

- Hangi birini anlatayım Çelebi. Nerden buldum ben böyle aksi Kır beygiri. Önceki gün diğer yükçülerle bağdan mahralarla üzüm vurduk sırtına. Yola çıkar çıkmaz diğer beygirler kalktı tırısa. Bizimki ile ben kaldık mı en arkada. Bizimkine “Çö! Çüş!! dersin tınmaz. Çakılıp kaldı yolun ortasında, bir adım atmaz. Onlar ilerledi biz kaldık geri. “Ulan geri kaldık, herkes bizi geçti, yürüsene!” diyerek birkaç değnek vurdum sırtına, birkaç defa da elimdeki değnekle dürttüm kıçına. Ben vurdukça, ben dürttükçe yamıştı durdu. Bana kinayen bir adım atmadı.. “Ulan seni bana sayı ile mi verdiler!” diyerek yerden bir taş alıp da oman şu mu diye tane vurunca arka ayakları ile bir tekme savurdu ki bana, bereket biraz sakındım da... Ama; görüyorsun ağzımı burnumu getirdi bu hala...

- Ee! Sonra ne oldu?

- Bereket bu sırada çalıların arasından bir boz it çıktı. Boz iti gören bizimkine bir canlılık geldi ki sorma gitsin.. Boz itin arkasına düştü, tıpış tıpış gitti.

- Bu boz it de kimin iti? Yoksa sokak köpeği mi?

- Yok karagözüm bu boz itin sahibi dünyanın ağası. Bunun ağası dünyanın baş belası. Neyse bizim kır beygir boz itin arkasından yürümeye başladı, diye sevinirken birdenbire arazide manevra yapan askerler çıkmasın mı karşımıza. Bizim kır beygir askerleri görünce zangır zangır titremeye başladı. İshal olmuş gibi çatır çatır karnı gitti. Kıçından çıkan pislikleri üstümüze başımıza fırlattı.  Karnının içinde ne kadar pislik varsa sulu sepken yüzümüze gözümüze sıçrattı.

- Bu kır beygir, askerleri görünce niçin karnı gitti? 

- Bu kır beygir beş yıl önce, 27 Mayıs’ta, askerlerden bir  güzel sopa yemiş. Meğer kır beygirin, beş yıl önce askerlerden yediği dayak aklına yer etmiş. Ne zaman, nerede bir asker görse ishal olmuş gibi karnı gider, osurur fosur fosur...

- Boz it ne yaptı su arada?

- Ne bileyim Hacı kardeş, manevra yapan askerleri görünce onlara yanaşıp yaltaklanmaya başladı.

- Pek, sen ne yaptın sonra?

- Askerler gittikten sonra bizim kır beygir yine huysuzlandı. Zor zekat kente, pazara girdik. Bizim ki pazardaki kalabalığı görünce;  yükünü indiren diğer eşekleri beygirleri görünce şımardı. Bir kişneme tutturdu ki sorma gitsin. Benim bildiğim, beygir dediğin “İnya haa! İnya haa!” diye kişner...

Hacivat dayanamadı sordu:

-Söylesene iyice meraklandım doğrusu. Nasıl kişnedi senin bu beygir bozuntusu?..

- Bizimki başladı kişnemeye “Gommünisler geliyor ha!! Gommünistler geliyor ha!”

- Beygir dediğin ne bilirmiş komünistti Karagözüm?..

- Ne bileyim Hacivat’ın. Böyle marifeti de var benim kır atın... Neyse yükümüzü boşalttık, eve doğru yola çıktık. Bizim ki yol üstünde bulunan tiyatro salonuna saldırmaya başlamasın mı? Bu arada önüne çıkan çoluk çocuğa da tekme atmasın mı? Halk başımıza toplandı. “Bu beygirin sahibi sen misin?” diyerek bana da, ona da bir güzel dayak attı. Bizim ki dayağı yedikçe arka ayakları üstünde şaha kalktı. “Gommünstler! Gommünistler!” diyerek haykırdı...

- Desene komünist uzmanı senin bu beygir?

- Neyse tiyatrodan biraz uzaklaştık. Bizim ki yolda gitmekte olan yaşlı, ak saçlı bir adam gördü. Yaşlı adamı görünce yine kişnemeye başladı. “İnya ha ha! İnya ha ha! Münafık ha! Baş münafık ha!..” diye saldırmaya başladı. “Bu askerleri üstüme salan sensin!” diye onu ısırmaya başladı.  Bıraksam yularını yaşlı adamı ayağığnın altına alıp ezecek, öldürecek. Bunun huysuzlandığını gören sağdan soldan yetişen halk, işçi, köylü, asker, öğrenci “Ulan! Ne istersin yaşlı adamdan? Çekil git şuradan...” diyerek tuttular bizim kır beygiri taşa değneğe. Vur babam vur! Bizim ki taşı değneği yedikçe bağırdı da bağırdı: “İnya ha ha! İnya ha ha! Gommünistlerin başı, bu ha!” diye. İşte bu nedenle bu kır beygiri götürüp Deli bayram’a teslim edeceğim.

- Karagözüm, böyle antika beygir,  Deli Bayram’a nasıl teslim edilir?

- Neden ki?

- Bunu götürüp bir sirke satarsan çok para alırsın. Kim görmüş dünya da  “Gommünist ha! Gommonist ha!” diye şaha kalkan beygiri. Seyirciler de, falan sirkte “Komünist, komünist diye bağıran beygir var!” diye propagandasını yapınca meraktan herkes sirke koşar.

Karagöz’ün aklına yatar bu fikir. Giderler sirke doğru arkasında kır beygir...

+

Hayri Balta, Gaziantep, Toplum gazetesi, 11.8.1965

(G. T. 15.7.2005)

x

7. KARAGÖZ’ÜN CANAVARI

 

Karagöz, elinde zindiyan bir sopa, beklemektedir kapıda. Hacivat varır Karagöz’ün yanına:

“Hayrola Karagözüm, elinde sopa, ne beklersin böyle kapıda?”

“Kentte bir canavar varmış. Ağzından burnundan salyalar akıtarak homurdanıp dururmuş. Fakir fukaranın kemik iliğini sömürürmüş.”

“Karagözüm dalga geçmişler seninle. Asıl canavar kentte değil başka yerde.”

 “Bu canavar nerededir? Şekli şemaili nedir?”

“Ensesi kalındır, göbeği şişkindir. Başında fötr şapka vardır. Medeniyet yuları kravattır. Altında kadillak, bazen da kırat., ağzında da puro vardır...”

“Bu dediğin canavar değil adam be Hacivat!”

“İşte asıl canavar, bu adam donuna girmiş canavar. Senin korktuğun canavar; karışmazsan, kimseye karışmaz, sesini çıkarmaz. O, aç kalınca karnını doyurmak için yer, acıkmadığı zaman kimseye karışmaz, seyreder.  Ama bu canavar doymak bilmez. Tüyü bitmedik yetimlerin hakkını yer. İşçinin, köylünün emeğini kapar biriktirir. Nerede ne bulursa yer; yedikçe, yiyesi gelir!..”

Karagöz korkusundan elindeki sopayı atar, içeri kaçar.

“Nereye kaçtın Karagözüm!”

“Ulan kaçmayayım da ne yapayım? Kaldık ortada bir sen, bir de ben... Şimdi gelip ikimizi de yemek isterse ne ederim ben?”

“ O öyle kemiklerini kırarak, paçanı ayırarak yemez Karagözüm! O senin kemik iliğini emer de ruhun duymaz, a benim dostum!..”

“Ulan nasıl canavarmış bu canavar! Bu canavar karşısında Devlet ne yapar?”

“Bu canavar böyle canavar işte. Bir eli Amerika’da, bir eli Avrupa’da, bir eli devlette. Bir eli siyasette, bir eli emniyette. Canavarın varlığını hisseden olursa ‘Dinsizdir, komünisttir’ diyerek ya içeri attırır, ya da dünyasını karartır...”

Karagöz, şapkasını kaldırır ensesini kaşır:

“Ulan ne boktan bir canavarmış bu canavar. Nasıl kurtuluruz bunun elinden söyle ne var?”

“Bundan kurtulmanın tek yolu medeni cesaret gösterip üzerine gitmektir. Hep birden üstüne gidersek güneş görmüş kar gibi erir.”

Karagöz merak eder, sorar:

“Nerde satılır bu medeni cesaret!”

Hacivat: Karagözün cehaletine içinden güler:

“Karagözüm yazık sana, bu ne cehalet! Medeni cesaretin attarda satıldığını bilmez misin? Gider atardan biraz medeni cesaret estersin!..” diyerek Karagöz’ü baştan savar.

Karagöz:

“Yavaş öyleyse, gidip attardan yüz paralık medeni cesaret alayım!” diyerek gider. Hacivat arkasından bakarak acı acı güler...

(Hayri Balta, Gaziantep toplum gazetesi. 15.9.1965)

x

8. KARAGÖZ’ÜN ÇARESİ

 

- Gel Çelebi gel hele.

- Ne oldu gene, meymenetsiz çingene?..

- Değme bana Çelebi başım dertte.

- Hayrola Karagöz’üm, ne oldu söyle. Bir çaresini buluruz elbette...

- Hiç sorma Çelebi, öyle bir belaya çattık ki!

- Anlat Karagöz’üm meraktan çatlayacağım şimdi...

- İhtilalden önce bana “Vatan Cephesi’ne geçmelisin; yoksa halin harap deyen!” adam şimdi de “Kahrolsun komünizm demezsen halin harap!” diye önümü kesiyor. Niyeti bozuk Çelebi. Önceki gün de gelmiş “İllâ ki kahrolsun TİP! Kahrolsun Aybar Mehmet Ali! demelisin... dedi. Demediğin takdirde Sen bir komünistsin!”... demesin mi...

- Eee, sen ne dedin?

- Ne diyeceğim kafamı kızdırdı. Siz çoğa varıyorsunuz, yeter aldattınız milleti! diyerek yüzüne tükürdüm, şimdi git buradan, yoksa döverim seni dedim, kovdum...

- Amma yapmışsın Karagöz’üm, yoktur sana sözüm. Ne yaptı yüzüne tükürünce... Sen onu söyle bana önce...

- İt gibi kuyruğunu kıvırıp gitti... Bir daha ne önüme çıktı, ne yolumu kesti...

- Yaşa Karagöz’üm! Yoktur sana sözüm. Yalnız bir daha öyle yapma. Yapacak başka işler de var unutma.

- Ne yapalım ya bu sırnaşıklara?

- Maşa dururken  elini ateşe sokma. Kim gelirse gelsin, “TİP şöyledir, şudur budur! diye zırvalarsa. Uzat bir kağıt kalem ona, TİP hakkındaki düşüncelerini yaz şuna. Altına da at bir imza, de bakalım ne yapacak sonra...

- Haydi yazdı diyelim. Sonra ne edelim?

- Yazamaz!  Altını da imzalayamaz. Sen bakma onların ulu orta konuşmalarına. Bir gelecek var bunların başına... O kadar medeni cesaret yok onların hiçbirinde... Ama üstüne yok bunların ilkellikte.

Karagöz Hacivatın sözünü keser:

- Kel değil Çelebi Hepsinin de saçı sakalı var keçi gibi...

- Kel demedik Karagöz’üm, ilkel dedik.

- Hacı Cavcav, ilkel demek ne demek?

- İlkel demek çıkarının nerede olduğunu bilmemek demek. Sömürüldüğü halde kendisini sömürenlere bekçilik etmek...

-  Söylediklerinden bir şey anlamadım Çelebi. Amma gösterdiğin çare iyi. Haydi bakalım gelsinler babayiğitlerse. Yaz ulan ilkel oğlu ilkel, hakkından geleyim senin derim  bir güzel...

Karagöz, “Kağıt kalem, kağıt kalem!” diye şapkasını kaldırarak kafasını kaşır... Sevinerek eve koşar. “Aman avrat koş bana bir kağıt kalem bul gel!” der...

(Hayri Balta, Gaziantep toplum gazetesi. 25.8.1965)

x

9. KARAGÖZ POLİTİKACI

 

Hacivat Karagöz’ü evden çağırır:

- Gel hele Karagözüm, biraz muhabbet edelim.

- Ulan köftehor yine kızdıracaksın kelim.

- Bil bakalım Karagözüm, nedir emperyalizm?

- Enver, polis değil; kahveci azizim...

- Bilemedin, şimdi şunu bil: Nedir kapitalizm?

- Elin ciğerini mi kaptı kaçtı itin?

- Aman Karagözüm sen de çok mankafasın...

- Ağzını topla asıl sen mangal kafasın.

- İyi ama, iki soru sordum bilemedin.

- Bilirdim; ama, Türkçe’sini söylemedin...

- Peki Türkçe’sini söyleyelim: Emperyalizm demek, geri kalmış ülkelerin kalkınmasını istememek ve onları sömürmek demek...

- Ha şöyle Türkçe’sini söyle de bilek. Bilmez misin ne mektep gördük, ne de yaladık mürekkep. Oldu olmaya şu ciğeri kapıp kaçan iti de anlat, bilelim bu ne demek?

- Ciğer kapıp kaçan it değil Karagözüm, Kapitalizm?..

- Ne demek bu?

- Parasıyla para kazanana, parası olup işçi çalıştırana, işçiyi, köylüyü adam yerine koymayana, seçimden seçime oy toplayana kapitalist derler.

- Desene şuna, para babası, apartman, fabrika, toprak ağası.

- Sağ olasın Karagözüm,  bu söylediğin kapitalizmin Türkçe’si...

- Hacı Cavcav!

- Yeter bıktırdın yav.

- Şimdi de ben sana soracağım.

- Sor yanıtlayayım...

- Bil bakalım ne demektir bakımsız kış kabağı?

- Karıştırma Karagözüm, politikaya patlıcanı, kabağı...

- Ne bileyim ben böyle diyorlar. Bakımsız kış kabağı...

- Yoksa, demek istediğin “Bağımsız dış politika mı?”

- Heye, bakımsız dış politika demek istiyorlar. Ne demek şu bakımsız dış politika...

- Bakımsız değil bağımsız dış politika demek. Bağımsız dış politika demek başka devletlere sormadan karar alabilmek demek.

- Demek, biz başka devletlere sormadan karar alamıyor muyuz pek..

- Alamıyoruz ya... Kıbrıs’taki soydaşlarımızı, Pakistan’daki dindaşlarımızı koruyabiliyor muyuz?

- Sahi haa, demek ki biz bağımsız bir ülke değiliz. Bağımsız olmazsak gümbürder gideriz... Memleket elden giderken biz de birbirimize düşeriz...

Afallayan Hacivat’a; Karagöz, “çat!” Bir tane yapıştırır:

-         İşte buna bağımsız politika denir...

Gaziantep, Toplum. 22.9.1965

(G. T. 1.9.2005)

x

10. KARAGÖZ’ÜN SİLAHI

 

Karagöz, Hacivat’ın evine bir taş atar.

- Çık dışarı Hacı Cavcav...

Hacivat pencereden başını uzatır:

 - Ne o Karagöz’üm nedir derdin?

- Uzatma Hacı Cavcav, sana aşağı gel dedim.

Hacivat kapının önüne gelir, gelir gelmez Karagöz yakasına yapışır.

- Boşalt cüzdanı, sökül paraları...

- Ne parası Karagözüm?

- Haberin olsun, Gomünizmle Mücadele Derneği üyesi oldum. Halkın malını mülkünü, gomünislerden korumak için para topluyoruz.

-Aman Karagözüm, ne malım var ne mülküm... Devlet var, hükümet var, ordu varken komünistlerin malımızı mülkümüzü alması mümkün?..

- Sen bilirsin Çelebi. Vermezsen seyreyle sen başına gelecekleri... Seni gomünist diye mimleriz. Bizim gomünist diye mimlediğimizi emniyet  fişler... Ondan sonra siyasî polis peşine düşer.

- Aman Karagözüm etme eyleme. Benim gomünistlik neyime. Neyim var ki para verem size..

- Yalan söyleme Çelebi. Tapulu evin, küllükte külün, mezarlıkta ölün, cebinde enfiye kutun.  Hepsi için vereceksin 500 milyon...

- Aman Karagözüm. Bu 500 milyon benim varım, yoğum...

Karagöz, yakasına yapıştığı Hacivat’ı sallar:

- Ben onu bunu bilmem, boşalt ceplerini yoksa gitmem.

- Karagözüm, dostluğumuz, tuz ekmeğimiz var, seninle bu kadar...

- Tuz ekmek hatırına 500 milyon diyorum. Ha unuttum, 500 milyon da ırz ve namusun için istiyorum...

- O neden?

- Namusunu, ırzını koruyacağız Gomünistlerden...

- Ama Karagözüm, gazeteler yazıyor, sizin derneğin bir şube başkanı genç bir kızın ırzına geçmekten tutuklanmış. Peki, ırz düşmanı bizim ırzımızı nasıl koruyacakmış?..

- İnanma Hacivat gazetelerin yazdıklarına. Gazetecilerin hepsi hayta. Aslında o başkanımız, 7-8 yaşlarındaki kızların eteğinin altında gomünist parmağı var mı yok mu onu arıyormuş... O gomünist uşağı haytalar başkanımıza iftira atmış. Sen şu bir milyonu vericin mi? Yoksa seni mimletip fişleteyim mi?

- Dur Karagözüm eve gideyim. Halı kilim, neyim varsa satıp size vereyim.

Hacivat gider, Karagöz sinsi sinsi güler.  

- Ulan Hacı Cavcav bende bu silah, sende bu korkaklık varken; Gomünistlerden koruyacağız diye çok para sağarız senden... Yaşasın silahımız , yaşasın derneğimiz. Kim bize karşı gelirse onu mimleriz...

Karagöz gülerek bir takla atar. Ayak ayak üstüne atar, sırt üstü yatar...

Gaziantep, Toplum. 28.7.1965

+

40 yıl önce kullanılan bu silah bu gün de Kürtler için kullanılacaktır. Çünkü “Devlet devletliğini yapmazsa evimizde mi oturacağız? Beyler titreyin ve kendinize gelin...” demeye başladılar. Bakınız; 9.9.2005 tarihli Milliyet( Hasan Cemal) ve Vatan...

(G. T. 15.9.2005)

X

11. YURDUMUZDA AYDINLANMA

 

Ortaokulu birinci sınıftan bırakması çok zoruna gidiyordu. Birlikte okuduğu arkadaşları; şimdi, avukat, doktor, mühendis olup memlekete dönüyordu. Bu durumu gördükçe de kahrolup çılgına dönüyordu.  Arkadaşları okuyup bir meslek sahibi olmuştu. Kendisi ise onun bunun kapısında minnetle rica ile iş bulmuştu.

O gün televizyonlar şöyle bir duyuru yapıyordu. “Aydınlanmanın yolu okumaktır.” deniyordu.

Dedi kendi kendine: “Bir ortaokul diplomasına bile sahip olamadıysan, okuyup aydınlanmanın yolu da tıkanmadı ya!..”

Sonbaharın güneşli bir Pazar günü okuyup aydınlanmaya karar verdi. Solcuların okudukları kitapları okuyarak aydınlanma yoluna giderse başına olmadık işler gelecek, en  azından akla gelmedik işkence görecekti.

Milli Eğitim Bakanlığının önerdiği kitaplardan okumalı idi. Ne kebap yanmalı, ne şiş göverme idi. Böylece okuduğu kitaplar başına iş açmazdı. Evini bassalar bile yasak kitap bulamazlardı.  

Hemen evden çıkarak büfeden bir tane İslamiyet dergisi, bir tane Sızıntı, bir tane de Zafer dergisi aldı. Bu dergilerin daha önce Milli Eğitim, Gençlik ve Spor Bakanlığınca gençlere önerildiğini duymuştu.

Eve döndü. Aldığı derginin birinin arka kapağında, şöyle yazıyordu: “Az ye, az iç, az uyu, az konuş, çok zikret, çok düşün, tefekkür et. Tarikat denilen bir meslek var ya, bu mesleğin köküdür bunlar. Bazı insanlar derler ki, bu tarikat nerden çıktı? Müslümanlık yetmiyor mu? Bunun aslı Kuran ve Hadis’tir. Çünkü tarikattan gaye istikamettir. İstikameti emreden Kuran’dır.”

Ortaokul birinci sınıftan terk gencimiz bu satırları okuyunca sordu kendi kendine: “Benim tarikatım var mı?” Yanıtını yine kendisi verdi: “Yok!”

Tarikatın aslı Kuran ve Hadis olduğuna göre; demek ki Allah’ında, devletin de, milletin de emrine göre bir tarikata girmek gerekti.

Kaldı ki kendisi de çok içki ve sigara içmesinden yakınıyordu. Geleceğini hiç de parlak görmüyordu. Kendisini sigaraya, bira’ya  vermişti. Canı sıkıldıkça okuyacağına içiyordu. İçtikçe çok yeyip çok uyuyordu. Üstelik bir de parasından ve sağlığından oluyordu. Arkadaşları bile kendisine çıkışıyorlardı “Gençliğine kıyma!” diyorlardı.

Bir tarikata girerse hiç olmazsa ıslah-ı nefs eder, içkiyi, sigarayı bırakırdı. Böylece günah işlemekten kurtulup hidayete ererdi. Belki de Allah kendine “Yürü ya kulum!” derdi.  Tarikatta ilerler, bir post sahibi bile olurdu. Post sahibi olunca evi müritlerle dolardı. Müritler evini armağanlarla, mutfağını bal kaymakla doldururdu. Böylece geçinmenin yolunu da bulmuş olurdu. Okuyup meslek sahibi olan arkadaşlarından daha saygın olurdu.

Bu düşünceler kendisine çok çekici geldi. “Hangi tarikata girsem acaba?” dedi. Oturduğu gecekondu mahallesinde kara sakallı, cüppeli, sarıklı delikanlılar gün geçtikçe çoğalıyordu. Kendisi ise onların arasında bir yabancı gibi kalıyordu. Bu gençlerin çoğu da Sitelerdeki mobilya üretenlerin işyerlerinde çalışıyordu. Onlardan birine rica etse kendisini seve seve tarikata götürürdü.

Dergileri göz atmaktan vazgeçti. Sedire sırt üstü uzandı. Gözlerini tavana dikti. Düşüncelerinde bu güne değin karşılaşmadığı bir aydınlanma oluyordu. Sakallı, sarıklı, cüppeli halini göz önüne getirdikçe kendisi bile kendisine saygı duyuyordu. Sonra elinde bir de tespih olması gerektiğini düşündü. Hacı Bayram’a giderek kendisine şöyle doksan dokuzla koyu sarı bir kehribar tespih alırsa  önündeki bütün kapılar açılırdı. Allah’ın gözüne girerdi, devletin, milletin gözüne girer hidayete ererdi.  Gerisi sonra kendiliğinden gelirdi...

Sırt üsttü yattığı sedirde hayaller kurarken  uyumuştu. Müritler başına toplanmış “Huu!” çekiyordu. Gencimiz uykuda bile hidayete ererek aydınlanmaya başlamıştı... İşte yurdumuzda gençlerimiz böyle aydınlanıyordu...

Bilge Balta, 1.10.1985, (G. T. 1.10.2005)

X

12. SOLCUNUN KORKUSU

 

Greve karar veren Gaziantep Genel-İş Sendikasının Saray Yazlık sinemasında geçtiğimiz Pazar yaptığı toplantıyı tesadüfen öğrendim. İzlemek için toplantı salonuna girdim.

Toplantı olağan sürüyordu. Diğer sendikalar ortak bildiri ile grevi destekleyeceklerini bildiriyordu. Ne var ki yakalarında Eski Muharipler Cemiyeti rozeti taşıyan kemik yığını halindeki temizlik işçilerinin boynu bükük halleri beni tedirgin etti. Olur muydu, bir devlet, bir millet kendi gazilerine çöpçülüğü layık görür müydü?

Bunun yanında Genel-İş Sendikası üyelerinin büyük çoğunluğunun köyden göçme ırgatlar oluşu ve konuşulanlarla, konuşmalarla ilgisizliği beni düşündürüyordu. Kültürden yoksun işçilerle nasıl olur da sosyalist bir iktidar kurulabilirdi...

Konuşmacı sendika başkanları da patır patır dökülüyordu. Hiç biri ne dediğini bilmiyordu. Hepsi de hamasi nutuklar attıkça işçilerimiz çoşuyoru..

Bu arada toplantı salonunda dolaşıp duran fotoğrafçı dikkatimi çekti. Yuvarlak kafalı biri, fıldır fıldır ediyor gözleri. Ama bu fotoğrafçının fotoğraf görülmeye değerdi.

Bu fotoğrafçı mikrofonu eline alanın burnunun dibinden fotoğrafını çekiyordu. Sonra sahneyi çıkıyor, salondakileri süzüyor; bir sağ yandakileri, bir sol yandakileri görüntülüyordu. Sonra sahneden inerek biraz önce görüntülediklerinin, üçünün-dördünün bir adım  yakınından, tölebine (maklaşına) getirip getirip fotoğrafını çekiyordu. Toplantıya gelenlerin en küçük bir kıpırdanışları, çoşkuları taşkınlıkları bu fotoğrafçının objektifinden kaçmıyordu.

Bu ara toplantıya Belediye Meclisi üyesi Av. Selahahattin Çolakoğlu da geldi. Belediye işçilerinin yaptığı toplantıya bir Belediye Şehir Meclisi üyesinin gelmesi en doğal hakkı idi. Gönül isterdi ki başta Belediye Başkanı olduğu halde Encümen Üyeleri de geleydi.

Söz orda değil bizim fotoğrafçı koşarak geldi. Selahettin Çolakoğlu, daha kıçını yere kor komaz, elli santimden, burnunun dibinden, fotoğrafını çekti. Selahattin Çolakoğlu bile bu fotoğrafcıya “Ne bu telaşın, tabakhaneye bok mu yetiştiriyorsun!” diyemedi.

Bu ara ben korkmaya başladım. “Ya şimdi benim de burnumun dibinden fotoğrafımı çekerse...”  diye... Öyle ya, ben de mimlilerdenim... Salonu benden yana dönüp taramaya başlayınca ben başımı eğerek saklanıyordum önümde oturanın arkasına. Korkuyordum, “ya şimdi gelip  benim de fotoğrafımı çekerse  burnumun dibinden...” diye. Görseydi beni benim de burnumun dibinden çekerdi fotoğrafımı mal bulmuş mağribi gibi... Oysa benim için korkacak bir durum da yoktu. Çünkü benim emniyetteki dosyada yeteri kadar fotoğrafım vardı. Peki, öyleyse bu korkum nedendi?

Korkumun nedeni: O gün nasıl oldu bilmiyorum sakal tıraşı olmamıştım. Oysa sabahları kalkar kalkmaz tıraş olurdum. İstiyordum ki dosyamda sakallı bir fotoğrafım olmasın, bakanlar da “sakal traşı olmayan solcu mu olurmuş” demesinler diye...

Acaba diyordum kendi kendime: “Kendi halkından böylesine korkar mı başka devletler de?..”

Sonra ben bu fotoğrafçıyı CKMP toplantısında da gördüm. Bu fotoğrafçı öylesine işgüzar bir fotoğrafçı idi ki sağcısının da, solcusunun da fotoğrafını çekip çekip sarmalıyordu. Örneğin CMKP kongresine katılan Ali Taşar’ın, Av. Selçuk Selim Kahraman’ın, Av. Ahmet Gökçek’in, Ali Şenboyar’ın, daha adını bilmediğim katılmacıların...

Fotoğraflar boşuna çekilmiyordu. Zamanı gelince kullanılmak üzere istifleniyordu. Gaziantep, Sabah. 29.6.1967

Bilge Balta

X

 

13. DAVA DÜŞTÜ

 

Duruşma günü öğleden sonra vekil edenim geldi. Adamın iki kişide 1,5 milyon  TL alacağı vardı. Borçlular borcunu ödemediği için icra takibine geçilmişti. Borçlular mal bildiriminde bulunmayınca İcra Ceza Hakimliğinde dava açmıştık.

Vekil edenim sordu: “Dava ne oldu?” Söyleyecek söz bulamıyordum. Çünkü öğleden önce duruşmaya gittiğimde, duruşma günümüz olmasına karşın, dosyamızın numarası duruşma kapısında asılı bulunan listede yoktu.  Mübaşire baktırdım, yargıcın önünde bulunan dava dosaları içinde de yoktu. Bu nasıl olurdu?

İcra kalemine gittim. Esas defterine baktırdım. Baktık ki dava düşmüş ve dosyamız işlemden kaldırılmış. 

Sordum: “Nasıl düşebilir, duruşma günü bu gün?” Yazı işleri müdürü: “Hayır abi, duruşma gününüz 27.11.1986. O gün de duruşma yapılmış, siz de gelmediğiniz için dava düşmüş.

Ceza davalarında bir usul var. Duruşma günü davacı ya da vekili gelmeyince dava düşer ve dosya işlemden kaldırılır.

Bir düşüncedir aldı beni. Nasıl olmuştu da böyle olmuştu? 18.11.1986 günlü duruşmada sanıklara dava dilekçesi tebliğ edilemediği için duruşmamız 23.12.1986’ya ertelenmişti. 23.12.1986’ya ertelen duruşma günü nasıl olur da 27.11.1986 tarihine alınabilirdi?

Ankara  Mahkemelerinde hiç görüşmüş mü idi 9 gün sonrası için duruşma günü verilmesi; en az 1 ay sonraya ertelenirdi duruşmalar...

“Şu dosyayı bulun!” dedim görevlilere. Kalemdekiler dosyayı aramaya başladılar. Bulamayınca “Birkaç gün sonra gel!” dediler. Eskiden, hükümet dairelerinde “Bu git yarın gel!” denilirdi. Artık öyle demiyorlar “Bu gün git, birkaç gün sonra gel!” diyorlar. Kalkınıyoruz, kalkınıyoruz, ileri gidiyoruz derler ya... Demek ki bizim ilerlememiz böyle....

Dosya bulunamayınca umarsız umutsuz döndüm. Şimdi ben vekil edenime ne söyleyeceğim. Adam karşıma dikilmiş, haklı olarak, davasının sonucunu soruyordu. Az uz değil, masrafları ile birlikte 2 milyon Tl’lik bir alacak söz konusu...

Boynumu bükerek “Dava düşmüş!” dedim. Adamın gözleri fal taşı gibi açıldı. Anmalı anlamlı ve soğuk soğuk baktı. Bakışlarıyla “Beni kaça sattın?” der gibiydi. Kanım içine aktı... Adam sokrana sokrana çıkıp gitti...

Bir ay sonra mahkeme kararı geldi. Kararda aynen şöyle diyordu. “... şikayetçi vekili tarafından 27.11.1986 tarihli duruşma sırasında dosya borcunun şikayetten sonra yatırıldığı beyan edildiğinden, borç ödenmiş olmakla, davanın düşürülmesine karar verilerek dosyanın işlemden kaldırılmasına...”

Yani borç ödenmediği için ödenmiş gibi görünüyor. Adam beni baroya şikayet etse beni meslekten atarlar...

Kararı okur okumaz hemen mahkemeye gittim. Kararı göstererek dosyayı istedim. Bereket hemen bulup getirdiler. Dosyayı alarak yargıcın yanına gittim. Durumu anlatınca, başladık dosyayı birlikte incelemeye.

18.11.1986 günlü duruşma tutanağında aynen şöyle yazıyor: “... duruşmanın 23.12.1986 günü saat 10.00’da yapılmasına...”

Öyleyse nasıl olmuş da bir ay sonraya ertelenen davaya 9 gün sonra bakılmış. Yargılama yapılmış ve ben gelmişim ve de “Paramızı aldık!” demişim.

Yargıç başını kaşımaya başladı. Belli ki onun da kafası karışmıştı. Kafasını kaldırdı bana baktı. Ben de kendisine bakıyordum ne deyecek diye... Yargıç benden daha zor durumda idi. Kendisini şikayet etsem o da meslekten atılırdı...

Düşündü, düşündü “Nasıl olmuş da böyle olmuş? Benim de aklım yetmedi. Temyiz etmenden başka yolu yok!” dedi.  Ben de temyiz ettim.

Şimdi temyiz sonucuna bekliyorum. Vekil edenime söyleyecek söz bulamıyorum. Sağdan soldan duyduğuma göre vekil edenim “Av. Hayri Balta, beni sattı!” diyerek benim kendisini nasıl sattığımı anlatıyormuş...

Bilge Balta, 5.3.1987

X

14. ÇEKİRDEKÇİ DEDE

NE GEZER DÜŞÜMDE

 

Gaziantep’teki İşçi Partililer, Çekirdekçi Dede’yi çok iyi bilirler...

Çekirdekçi Dede ile aynı sokakta otururduk. Sokağımızın adı Belediye kayıtlarına göre Hasan Palta sokağı idi. Semtimiz halkı ise; sokağımızdaki evlerin kanalizasyonu sokağın ortasındaki arıktan aktığı için ve bir de bizim sokaktan çok az kimse gelip geçtiği için, sokağımıza Bokluca Ören derdi.

Bizim evimiz Bokluca Ören’e girişte ilk evdi. Çekirdekçi Dede’in oturduğu ev ise Kaleoğlu  çıkmazının dibindeydi. Anlayacağınız çocukluğumuz birlikte geçti.

Çekirdekçi Dede, babasının zemine oturtulmuş tek katlı evinde yaşardı. Babasından kalan tezgahlarda dokuduğu kilimleri satardı. Kilimcilik mesleği para getirmez olunca inek beslemeye başladı. Geçimini sağlamak için beslediği ineklerin sütünü satardı. Bir kere süt üreticileri arasında yapılan yarışmada kendi inekleri ile birincilik almıştı.

Sonra vazgeçti süt üreticiliğinden. Geçimini sağlamaya başladı çekirdek leblebiden. Genellikle Çınarlı Parkı üstündeki Şehitler Abidesi önünde bulunurdu ikindi üzerleri. Güneş batıp akşam olunca, şimdiki Beğendik Marketinin bulundu yere sürerdi, tablası yüklü bisikletini.

Ama ikimizin de büyük bir suçu vardı. Suçumuz; inanç sistemimizde, hurafelere, masallara ve safsatalara yer vermemekti. Bu da bizim komünist sayılmamıza yeterdi. Bu nedenle Çekirdekçi Dede’nin çevresinde gezinen bir sivil polis kendisini izlerdi, öfkelenirdi, diş bilerdi. 12 Mart 1971’de bu öfkesini giderdi. Ne var ki o da benim gibi komünist olarak tutuklandığında komünistlik nedir bilmezdi...

Çekirdekçi Dedemiz çekirdek leblebi de para getirmez olunca nesi varsa sattı savdı; satın aldığı araba ile taksicilik yapmaya başladı. Ne var ki hiçbir zaman dört başı mamur yaşamadı. Kıt kanat yaşarken çocuklarından birini de okutmayı başardı.

Bu Çekirdekçi Dedemiz aynı zamanda güzel dama onardı. Kendi kendine de uzay felsefesi yapardı. Zaman zaman da özlü sözler söylerdi. Sık sık da “Mezara dinsiz gidilir!” derdi.

Geçen gün Gaziantep’teki yakınlarımla telefonla konuşurken bir arkadaş “Başın sağ olsun!” dedi bana “Çekirdekçi Dede geçindi!” Hiç beklemiyordum çekirdekçi Dede’nin birden bire ölmesini. Sırım gibi idi, zerre kadar göbeği, bir dirhem fazla eti yoktu. Benden de iki yaş küçüktü. Nasıl olmuş da ölmüştü...

Çekirdekçi Dede’nin ölüm haberi beni çok etkilemiş olmalı ki evvelsi gün düşüme girdi. Bir de baktım karşıdan geliyor. Hem de bana gülüyor. Kendisine: “Yahu sen sen ölmemiş mi idin ne geziyorsun burada?”

Her zaman ki gibi anlamlı anlamlı güldü Heyri Usta deyerek bana.

“- Öldüm ama öbür dünya kapıcıları beni almadılar oraya...”

“- Ne deyerek almadılar seni oraya?”

“- Allah eski yasalarını kaldırmış (nesh etmiş); yeni yasa çıkarmış; artık gerçek hayatta yoksulluk çekerek ölenleri ahrete almıyorlarmış. Git  refah içinde yaşa da gel!” diyorlarmış...

Beni bir düşünce aldı. Refah içinde yaşamak nasıl olurmuş aklıma takıldı.

“- Nasıl olurmuş refah içinde yaşamak diye sormadın mı?”

“- Sordum bana dediler ki; dön dünyaya, bak 4 Aralık 2005 tarihli Hürriyet’teki Emin Çölaşan’ın yazısına...”

Konuşmanın burasında eşimin sarsması ile uyandım. “- Kalk!, diyordu, nefes nefesesin!.. Korktum, sandım ki uykuda öleceksin!”

Gerçekten nefes nefesi idim. Üstelik baştan aşağı da terlemiştim. Eşime öfkelendim:

“- Ne diye uyardın Çekirdekçi Dede ile konuşuyordum, konuşmamı böldün!”

Hemen duvardaki takvime baktım. 4 Aralık 2005’i gösteriyordu. Demek ki Çekirdekçi Dede bu günkü Hürriyet’ten söz ediyordu....

Kahvaltıdan sonra gazete satıcısına koştum. Bir Hürriyet gazetesi alarak Emin Çölaşan’ın köşesini okumaya başladım. Aynen şöyle yazıyordu:

“Şarkıcı Petek Hanım, sevgilisi gazeteci Can Bey, Hülya Hanımın boşandığı kocası Kaya Bey ve iki arkadaşları, İstanbul’da bir restoranda yemek yemişler. Şipşak ödenen hesap tam 3 milyar 697 milyon Törkiş lira...”

Gerisini okumadım, Çekirdekçi Dede’nin ne demek istediğini anladım. Demek ki Allah bile bu dünyada yeri olmayanlara kendi dünyasında yer vermiyor. Çekirdekçi Dede bana: “Heyri Usta, yoksulların ahrette de yeri yok!” diyor...

Bilge Balta, 6.12.2005 (G. T. 7.5.2005)

+

Ustaların ustası, Sevgili Bilge Balta,

Çekirdekçi Dede öykünü çok büyük tatlar alarak sonuna dek duraksamadan bir nefeste okudum. Öykün benim dünya ahret felsefemle örtüşüyor.

Ben de hep derim ki: "Yoksullar öbür dünyada cennete giremezler. Neden? Çünkü cennete girebilmek için İslam akaitlerine göre hayırlar işlemek, sadaka vermek vb gerekir. Yoksul adamda bunları verecek para nerede? O yüzden cennet de bu dünyada parası olup da hayıra harcayanlarındır. Tabii ki onların hayır anlayışları da değişik oluyor. Örneğin eğlence yerinde uğruna para harcananlar da bir nevi yoksuldur. Onlara harcamak da sevap sayılır. Bu kadar ayrıntıya da bakılmıyor zaten ahrette galiba."

Kalemine sağlık.

Daha nice böyle güzel öykülerinde buluşmak dileğiyle.

FEV,.6.12.2005

x

15. ÇALTAKLI ODUN 

 

Havalar ısınmıştı. Çiçekler açmıştı. Ceketler, kazaklar çıkmıştı. Doğa gibi in­sanlar da açılmıştı.

Bir akşam üzeri gariban işten döndü­ğünde; eşi, çocukları bulundular dilekte:

 “Baba bizi, yemekten sonra gezdirir misin?”.

Çocukları kıramadı, dedi: “Olur, yemekten sonra gezelim?”

Sofrada ekmek vardı, su vardı, bulgur pilavı yardı. Önceleri suyun yanında ayran da olurdu. Bahar günleri ayran ne gü­zel içilirdi. Garibanın bütçesi elverişsiz ol­duğu için sofradan ayran da gitmişti.

Sonra muhakkak bulgur pilavının yanında bir de sulu yemek olurdu. Ama şimdi sulu ye­mek de suyunu çekmişti.

Önceleri yeme­ğin üstünden meyve yenirdi. Sofraya elma, portakal, mandalina gelirdi. Şimdi onlar da gelmeyecek yerlere gitti. Bir rüya ol­muştu, bir hayal olmuştu ailenin geçmişi….

Yemekten sonra iki oğlan iki kız giyecek kavgası yapıyordu. Oğlanlar ayrı, kızlar ayrı babaya yakınıyordu: “Baba! Ayakkabım küçük, giysimde var bir delik!” Kız çocukları ise istiyorlardı yeni bir terlik.

Ba­baları bu suçlamalardan: "Siz istediniz gez­meyi!" diyerek yakayı sıyırıyordu; ama taş gibi çöken umarsızlık yüreğini eziyordu.

Evin kadını ise eziklik içinde bir kocasına, bir de çocuklara bakıp içleniyordu. Ve içinden: ”Gözü kör olasıca herif, ne bana gün gösterdin ne de ço­cuklara!.” diyordu.

Sonunda çocuklar giyecek bir şeyler buldular. Takıp takıştırdıktan sonra hep bertikte yola koyuldular.

Hava gerçekten güzeldi. Sıcaklar 25   yıldan bu yana görülmemiş şekilde birdenbire yükselmişti. Öyle ki bir bahar gecesinde bile dondurmacılar dondurma sergilemişti.

Çocuklar dondurmayı görürler de durur mu…”Baba bize dondurma alır mısın?” demeden olur mu?..

Baba, bocaladı durdu almakla almamak arasında. Dondurma almazsa yazık olacaktı çocuklara…

Çocuklar dizildiler büyükten küçüğe dondurmacının önünde. Adam şaşırdı kaldı dondurmacı: “Dondurmalar kaçlık olsun, nasıl olsun?” deyince.

Adam: “Karışık olmasın, her külaha bir kaşık olsun. Çocuklar da fındıklı mı, fıstıklı mı, çikolatalı mı, muzlu, sade mi istekte bulunsun…”

Her çocuk ayrı ayrı istekte bulundu. Kimi çikolatalı dedi, kimi fıstıklı istedi. Eşi ile kendisi de sade dedi.

Dört çocuk, bir ha­nım, bir de kendisi altı külah dondurma etti.

Dedi: “Borcumuz ne kadar?” Dondurmacı: “Her külah 2.5 liradan 15 lira ver yeter!”

Adamcağız neye uğradığını şaşırdı. Ama iş işten geçmişti. Çocuklar dondurmayı yalamaya başlamışlardı bile. Hoş, yalamasalardı bile, “Ben vazgeçtim diyemezdi ya!”

Beli 15 yerinden kırıla kırıla 15 lirayı verdi. Parayı erdi ama dondurmanın tadını hissetmedi.

Az sonra çocuklar dondurmayı yala­yıp yuttular. Dönüp babaya kafa tuttular: “Baba, nereye gittiğini bilemedik! Paran yoktur diye birer tane daha isteyemedik. Daha ge­çen yıl biz bir külah doldurmayı bir liraya yemiştik.”

Baba ne diyeceğini şaşırmıştı. Hayat pahalılığı yoksul halkın canına tak demişti. Bir dondurma için ailecek 15 lira vermişti. Bakalım gelecek günler neler getirecekti…

Baba, şimdi elinde kalan dondurma külahını (kornetini) çıtır çıtır yiyordu. Yediği dondurma külahı sanki boğazından çatlaklı odun gibi geçiyordu.

Bilge Balta, 13.4.1975

(G. T. 26.12.2005)

x

16. DOKTOR ve ODUNCU

 

O tarihte gazeteler; “Karabük'te odunun tonu 67.250.- tl.den satılıyor…" diye yazıyordu.

Doktorluğa yeni başlamıştı. Çankaya'da, Kızılay'da muayenehane açacak parası olmadığı için de işyerini Gecekondu bölgesinde açmıştı. İki yıldan beri de çalışı­yordu, tanınıyordu, geçiniyordu.

Kış yaklaşıyordu. Kömürü daha önce almıştı. Aklına odun takılıyordu. “Kar-kış, yağmur bastırmadan odunu içeri atsam!” diye düşünüyordu. Eşi ise kendisine takılıyor­du, "Koskoca doktorsun, kaloriferli ev yerine sobalı evde oturuyorsun!..."

Doktorun aklına devamlı müşterilerinden Oduncu Reşo geldi. Oduncunun adı Reşit olmasına karşın herkes kendisine Reşo derdi. Reşo denmesi de kendisinin hoşuna giderdi.

Oduncu Reşo'nun; kendisini, eşini, yeni doğmuş bebeğini muayene et­mişti, hastalıklarını gidermişti.

Reşo kendisini her gördüğünde eline sarılarak öpmeye kalkardı, duanın birini bırakır birini yapardı. Bunlardan cesaret alan doktor, Oduncu Reşo'nun kendisine kolaylık göstereceğini sandı.

Odunca Reşo; Doktorun geldiğini görünce gözleri ışıldadı. Hemen ayağa kalktı. Derme çatma yazıhane­sinin önüne çıktı, iki büklüm olarak doktora bir temannah çaktı.

Yanında çalışan kamyoncular, odun kırıcılar, taşıyıcılar da kendi­sini taklit ettiler. Onlar da selama durdular. Doktor bun­dan gönendi. Oduncuya "Odun alacağını…” söyledi.

Oduncu Reşo: "Odun işi kolay. dedi.. Hele bir otur. Bir çayımı iç. Senin bu kadar iyiliğini gördüm. Sayende hayat buldum. İstediğin odun olsun. Bende odunun en iyisini bulursun.”

Doktor çayını yudumlarken “bir ton odunun kendisine kaça mal olacağını” sordu. Oduncu Reşo: "Senden para almasak da olur doktor beyim. Sen varken parayı neyleyeyim.”

Biraz düşündü: "Sen ki bizim aile doktoru­sun! Ardiyemdeki bütün odunlar sana helal olsun!"

Doktor ne diyeceğini şaşırmıştı. Oduncu Reşo'nun gösterdiği yakınlıktan hoşnut kalmıştı. İlk sözü: "Sen borcumuzu söyle Reşo. Bir ton odunu içeri kaça atarız?" oldu.

Oduncu Reşo, başladı art arda konuşmaya: "Sana tam tartarım bir. İyisinden ve­ririm iki. Kurusundan veririm uç... Küçük küçük kırdırı­rım dört, evinin önüne boşalttırırım beş. İçeri taşıttırı­rım altı, odunları da dizdiririm yedi.”

Doktor, Oduncu Reşo’nun sözünü kesti, aşırı ilgiden işkillendi.  "Sen borcumuzu söyle hele!" dedi.

Reşo saymaya başladı: "Senden bir ton odun için 110.000 lira alırım. 10 bine kırdırırım, 10 bine kamyonetle evin önü­ne yığdırırım, 10 bine içeri taşıtır dizdiririm!"

Doktor neye uğradığını şaşırmıştı. Yıllardır tedavisini yaptığı hastası Oduncu Reşo'nun kendisini kazıklamaya çalıştığını anlamıştı. Hiç sesini çıkarmadı. "Odun almaktan vazgeçiyorum." dedi ayağa kalktı.

Oduncu. Reşo doktorun arkasından bakıp söyleniyordu: “Sen beni, muayene edip, iki tıktık yapıp, bir reçe­te çiziktirip 20 bin lira isterken biz bir şey demeyiz, tık diye öderiz. Hanımı mua­yene edersin, yirmi bin liramı alırsın, bebeği muayene edersin, yirmi bin liramı alırsın; ama biz odun almaya gelince, istediğimiz parayı vermez kızırganırsın… Biz sana seslendik mi? Doktor bey bu para çok dedik mi…”

Ama yine de doktoru kaçırmak istemedi. Arkasından yetişti. Kolundan yapıştı, "Gel, dedi, sana yir­mi binini lira ikram edeyim. Hepsi için 120 bin lira ver, yeter deyim!" deyince; doktorun, Oduncu  Reşo'ya olan güveni gitmişti iyiden iyiye…

Doktor dönerek geriye. "Parasız da versen almam artık!" dedi. Hızlı adım­larla uzaklaştı gitti.

Aynı semtte hiç tanımadığı bir başka oduncuya: "Bir ton odunun kendisine kaça mal olacağını…” sordu. Hiç tanımadığı oduncu: "Abi, başında dur tart