TABULARA, TALANA, YALANA
BALTA

+
IRKÇILIĞA, SÖMÜRÜYE, ŞERİATA
HAYIR!..
+
Sorumlusu: Av. Hayri BALTA
+
e-posta: hayri@bilgebalta.com
Site adresi: www.bilgebalta.com
+
ÖYKÜLER
1. Kitap
+
YİTMİŞ BİR ADAM
Ankara – 2005
x
DEĞERLENDİRME
GÜZEL BİR KİTAP
"YİTMİŞ BİR ADAM"
Sayın avukat Hayri Balta; “Yitmiş Bir Adam” adlı kitabını zahmet edip bana da göndermiş.
Bir solukta okudum ve onun özentisiz, içtenlikli yazım biçimine hayran kaldım.
İçtenlikli bir düşün adamı. Özentisiz, konuştuğu gibi yazan bir aydın ve duyarlı bir kişi.
Yüreğindeki duygu ve düşüncelerin; tertemiz, duru, yapmacıktan ve özentiden uzak sözcüklere dönüştüğünü görecek, yaşam ile düş arasında sevgiyi kutsallaştıran bir öyküyü bulacaksınız onun bu kitabında.
İşte, yaşamla düş arasında sevgiyi kutsallaştıran şiir gibi bir öyküler:
Ali Nejat Ölçen, TÜRKİYE SORUNLARI. S. 72, s. 54
İ Ç İ N D E K İ L E R:
|
A. “Aboo! Komünistler Geliyor!” Ağa Korkusu (Azilname) Amerika’da Bir Türk Çocuğu Aramızda Tanrı Var Ayakyolunda B. Balta’nın Özgeçmişi Babasının Kızı Benimkiler Bırak Kuyruksuz Kulaksız Olsun Bilgisizliğin Hızı Bizim Oduncu Ç. Çok mu Acı Abi! D. Denizden Sonra Dosya Yok E. Eziyete Hayır! G. Giriş Gidiş, O Gidiş... Genel Müdürün Düşü Gözyaşı H. Hava 35 Derece Sıcak Homongolus İ. İkinci Müdürün Karşılıksız Aşkı, İyi Hal Belgem Nasıl Gasp |
Edildi, K. Kapıcının Derdi Kapıcı Merdo Kilimci Kara Korkunun İçine Etmek Köylü Bakkal M. Mandrake Menekşeler Menteci Muhakkak, 70 Milyonu Çıkaracak Ö. Okur Yazar Belgesi “Ölmeden Önce Ölmek” Ölmek Özlemi Önsöz S. Sıcaklık Ş. Şakir Efendi T. Teğet Geçmek U. Uyuma Diyeceğim V. Vaize Git Vaize Y. Yamalı Çoraplar Yitmiş Bir Adam
|
1932 yılında Gaziantep'te doğdu. 10 yaşında iken annesi öldü. Babası, eşinin ölümüne dayanamayarak yaşama küstü.
Çocukluğunun kış günlerini Gaziantep'in Tabakhane semtinde; yaz günlerini de Gaziantep'e yakın İbrahimli köyündeki üzüm bağlarında geçirdi.
Yaz günlerinin gecelerinde kayan gök taşlarını görünce "Tanrım! Ölen annemi geri gönder!" diye dileklerde bulundu... Dileklerinin yerine getirilmemesi üzerine sükut-u hayale uğradı ve Allah’ı aramaya başladı...
1945 yılında Gaziantep lisesi Ortaokul 1. Sınıfa giderken yapılan bir temizlik yoklamasında Türkçe öğretmeninin: "Gömleğin kirli, git değiştir gel!" deyince, çok da istediği halde, bir daha okula gidemedi...
Okula gidememesine karşın; okuma ve öğrenme tutkusu ile yanıp tutuştu. Okuyamamış olmasının eksikliğini; günlük gazeteleri, haftalık ve aylık dergilerle kitapları okuyarak gidermeye çalıştı.
Okuldan koptuğu yıllarda geçimini dericilik ve kilimci kalfalığı yaparak sağlamaya çalıştı... Çalışmaktan artan boş zamanlarında futbol oynadı. Kendisi futbolu değil de futbol kendisini bıraktığı zaman futbol hakemlik kursunu bitirdi.
Stajyer olarak yönettiği ilk maçta taraftarlarca geleneksel tezahürat yapılınca futbol hakemliğini de bıraktı.
25 yaşında Gaziantepli olgun insan (insan-ı kâmil), tasavvufçu, tekke ve tasavvuf müziği ustası Dindar Filozof Dr. Emin Kılıç Kale'den; Ahlak, tasavvuf, yaşam ve müzik dersleri aldı... O toplulukta kimi zaman tef çaldı ve kimi zaman da ney (nay) üfledi.
Bu toplulukta “fırınlara girip çıktı”, "ölmeden önce öldü", "yeniden doğdu". Bu topluluğa "ölü" olarak girdi "diri" olarak çıktı.
Ne var ki; vahye karşı aklı, dine karşı bilimi, teokrasiye karşı laikliği, şeriata karşı cumhuriyeti, yaratılış teorisine karşı evrim teorisini, idealizme karşı materyalizmi, bireyciliğe karşı toplumculuğu seçince Hocası ve öğrencileri ile düşünce ve görüş ayrılığına düştü. Bu nedenle de bu topluluktan, çok ağır hakaretlerle, kovuldu...
Dünya görüşü nedeniyle kavmiyetçi ve ümmetçi kişilerce hakaretlere ve iftiralara uğrayarak komünistlikten yargılandı.
Yargılama sonunda hakkında "Hayri Balta, Atatürkçü ve aydın bir kimse!" (Gaziantep Sorgu Hakimliği. E. 962. K. 127/16) diye karar verildi. Böylece Türkiye’de mahkeme kararı ile “Atatürkçü ve Aydın” sayılan bir kişi oldu.
Ne var ki aklanmasına karşın 10'a yakın işyerinden kovuldu. 10'a yakın ev değiştirmek zorunda kaldı ve en sonunda da 11 Mart 1971’de Ankara’ya göçtü.
1965 yılında, 33 yaşında iken, Gaziantep Lisesi Akşam Ortaokuluna başladı. 1969 yılında dört yıllık olan bu okulu sınıf ve okul birincisi olarak bitirdi.
Gaziantep Akşam Lisesi 1. Sınıfında okurken "Kavmiyetçi ve ümmetçi" kişilerce rahat verilmemesi üzerine Gaziantep’ten ayrılmak zorunda kaldı.
Gaziantep’ten ayrıldıktan bir gün sonra 12 Mart 1971’de Ordu, yönetime el koydu. Böylece 12 Mart'ın hışmından kurtulmuş oldu. Eğer o tarihte Gaziantep'te olsaydı başına gelecek vardı...
Ankara'ya gelir gelmez Anafartalar Akşam Lisesi 1. sınıfına kaydını yaptırdı ve Genel-İş Genel Merkezi Hukuk Bürosunda yazman, bir süre sonra da muhasebe bölümünde muhasebeci ve daktilo olarak çalıştıktan sonra muhasebe şefliğine yükseldi.
Gündüzleri çalıştı, akşamları akşam lisesine gitti. 4 yıllık Anafartalar Akşam lisesinde bitirdikten sonra Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Akşam Türkçe Bölümüne kaydını yaptırarak derslere gidip gelmeye başladı. 15 gün sonra yaşının geçmiş olduğu gerekçesiyle okuldan kaydı silindi. Bunun üzerine yılmadı bir yıl da üniversite sınavlarına çalıştıktan sonra 1974’te Ankara Hukuk Fakültesine girmeyi başardı ve hem çalışıp hem okuyarak 1979 yılında Hukuk Fakültesini bitirdi ve bir yıl da staj gördükten sonra 1980 yılında avukatlığa başladı.
Hukuk Fakültesi öğrencisi iken: 27 Mart l977 yılında ölüm döşeğindeki babaannesini görmek için gittiği Gaziantep'te, gece yarısı evinin önünde, faşistlerce kurşunlandı... Sağ göğsünden giren kurşun akciğerinin üst lobunu delerek kürek kemiğinden çıktı. 15 gün ağzından kan geldikten sonra "hayatî tehlikeyi" atlatarak yeniden yaşama döndü. Hâlâ zaman zaman kurşun yarasının acısını hisseder ve düşlerinde yakın mesafeden ateş edilen tabanca sesi ile uyanır...
Avukatlık yaptığı sırada Atatürkçü Düşünce Derneği'nin kurucu yönetim kurulunda ve seçimle gelen ilk iki Yönetim Kurulunda Genel Sekreter yardımcısı olarak görevli iken 11 Mart 1991 tarihinde ağır bir kalp krizi geçirip kalbinin % 70'i çalışamaz bir duruma gelince ADD’deki görevinden ayrıldı ve avukatlığı da bıraktı.
Emeğinin başka geliri olmadığı için eşi ve dört çocuğu ile geçim zorluğu çekti. Ankara'da iki kışı, ailesi ile birlikte, odunsuz, kömürsüz, sobasız geçirdi...
65 yaşına kadar yoksul olarak yaşadıktan sonra babaannesinden kendisine 1 trilyon değerinde taşınmaz kaldı. Bu mirastan kendisine yeteri kadarını aldı, kalanını dört kızına verdi...
Şu an dört kızından 6 torunu bulunmaktadır. Torunlarından biri Bilkent’te Siyaset Bilimi doktorası yapmaktadır. Bir tanesi de İnşaat Fakültesinde okumaktadır.
Yaşamı boyunca; hastalığında bile, bir Aydınlanmacı olarak düşünce özgürlüğünü, laikliği ve Cumhuriyetin kazanımlarını korumaya çalışmıştır. Laikliği savunmak için birçok dava açmış ve açılmasına da neden olmuştur.
Gaziantep yerel gazetelerinin, bir ikisi dışında, hemen hemen hepsine günlük yazı verdi. Kimisi kapandığı için, kimisinden de bir süre sonra, yazılarına yer verilmediği için ayrıldı.
Ankara'da ise Barış ve Ulus gazetelerinde ve kimi dergilerde yazdı.
"S.S.S. (Sevenler-Soranlar-Sövenler)" adlı basılı bir kitabı vardır ve bu kitabı, kitapçılarda, bir tane bile satılmamıştır. Salt bu nedenle Guines Rekorlar Kitabına girmeye hak kazanmıştır.
Fotokopi baskı “Kızma Yok” adlı bir kitabı yanında 150'ye yakın büyüklü küçüklü basıma hazır klasör ve dosyaları bulunmakta ise de satılamayacağı düşüncesi ile bunları bastırmamaktadır.
2001 yılından beri “TABULARA, TALANA, YALANA BALTA” sloganı ile kendisine ait www.hayribalta.cjb.net adresli sitesinde aydınlanma savaşımı yapmaktadır.
Düşünce ve inanışlarından ötürü hakaretlere, küfürlere ve tehditlere karşın; vahye karşı aklı, dine karşı bilimi, teokrasiye karşı laikliği, şeriata karşı cumhuriyeti, yaratılış teorisine karşı evrim teorisini, idealizme karşı materyalizmi, bireyciliğe karşı toplumculuğu savunmaktadır.
Ne var ki çok az kişi tarafından anlaşılabilmiştir. Şimdi bile dinciler tarafından dinsiz; dinsizler tarafından da dinci sayılır...
Adresi: Av. Hayri BALTA,
Tl. 0 312 255 92 21
E - Posta: hayribalta@superonline.com
Site Ad. : www.hayribalta.cjb.net
X
ÖNSÖZ
Yazar, fıkra gibi öykülerinde iddialı değildir. Yazdıkları gözlemleridir, gerçektir. Okuyun ister anı gibi, ister fıkra, öykü, söyleşi gibi... Hangi niyetle okursanız okuyun, düşündürür sizi...
+
Yazar, bu kitaptaki 8 öyküsü ile “İşçi Öyküleri” adlı yarışmaya girmiştir. 8 öyküsünden biri bile dereceye girememiştir.
Yazar; elbette, hangi öykünün derece alacağını Edebiyatçılar Derneği Seçici Kurulu kadar bilemeyecektir...
+
Yazar, bu kitabını, hemencecik bulunması amacıyla alfabetik olarak sıralamıştır. Son öyküsünün başlığı olan “Yitmiş Bir Adam” kitabına ad olarak vermiştir. Adı geçen öykünün altında bulunan açıklama ilginçtir. İşte yazar bu nedenle yitip gitmiştir, kendisine de yazılarına da önem verilmemiştir.
+
Bu kitabın basılması için beni heveslendiren Öykücü-Şair Em. Öğretmen Can Dostum Fevzi GÜNENÇ’e, yine bu kitabın basılması için bana destek verip basımı için çaba gösteren öğretmen ve polis emeklisi sayın Binali TAŞLIÇAYIR’a ve bu kitabı basan Motif basımevi sahibi Zekeriya GÜNDOĞDU’ya, Basımevi çalışanlarına teşekkürü bir borç bilirim.
Hayri Balta, 6.4.2005
X
GİRİŞ
Türlü akımlara göre öykü yazılır. Ne ki her yiğitin yoğurt yiyişi başka olduğundan sanat akımlarına bağlı yazarların (ve bağlı olmayanların) öykü anlatışında bir ayrıcalık göze çarpar.
Öykü, boyutu ne olursa olsun, doğaya ve insana özgün bir bakış, bir eleştiri: Yaşamımıza yeni anlamlar, yöntemler, yorumlar getiren bir yazım anlatım sanatıdır.
İster içten ister dıştan anlatılsın, ister bir kişiyi, ister bir toplum kesitini konu edinsin, genellikle öykünün özentisiz, yalın, gerçek, inandırıcı, kısa, vurgulayıcı ve çarpıcı nitelikleri olması yeğlenir.
Ben öyküde iki nitelik ararım: Bir kez yazarın gölgesi bile öykünün satırları arasında sezilmeli, yapıt canlı, somut, özgür bir yaratık olarak okuyucusuna seslenebilmelidir.
Bir de öykü, tarihsel devrimci akış doğrultusunda, karanlık düzenlerin gözlerine tutulmuş ışık, gölgedeki zorbalara sıkılmış yumruk, haksızlıkla, kötülükle savaşacaklara yol gösterici, güçsüzlere güç, pısmışlara (sinmişlere) yürek ve de sorunlara çözüm olmalıdır.
(Kemal BİLBAŞAR. Türk Öykücülüğü Özel Sayısı. Türk Dili Dergisi. Sayı. 286, Temmuz 1975)
X
1
“ABOO! KOMÜNİSTLER GELİYOR!”
Genel-İş Sendikası üyelerinden Hasan dayı şube başkanının odasına girdi. Ikındı, sıkındı, söze girdi:
-Başkan duydum ki adaylığını koymuşsun, bir de bakmışız ki milletvekili olmuşsun.
-Evet, şansımızı deneyeceğiz. Kısmetse biz de milletvekili olacağız.
Hasan dayı başkanın karşısında duruyordu. Başkanın gösterdiği yere oturdu. Hasan dayı oturduğu yerde iki büklümdü. Şube başkanı sessizliği bozdu:
-Ee söyle bakalım Hasan dayı, ne var ne yok, anlat azıcık?
-İyilik, güzellik, sağlığına duacıyık?
Hasan dayı köyden kente göçmüştü. Yoksuldu, kimsesi yoktu, her nasılsa belediyede çöpçü olmuştu.
Hasan dayının dilinin altında bir bakla vardı. Başkanın gözünden kaçmadı. Hasan dayıyı konuşturmak için sordu:
-Nasıl buldun adaylığımı, ben milletvekili olabilir miyim?
-İyi buldum. İyi buldum ama, hakkında kötü şeyler duydum.
Başkan beklemediği bir yanıt almıştı. Şaşırmıştı:
-Neler duydun hele anlat bakalım. Bizi nasıl kötü biliyorlar, söyle de bilelim?
Hasan dayı sağa sola baktı. Oturduğu yerden kalktı. Başkanın yanına vardı, kulağına yaklaştı:
-Başkan sana komünist! diyorlar, doğru mu?
Başkan da bu söylentileri duymuştu. Ne var ki Hasan dayı söylentilere inanmıştı. Bu kez kendisi sordu:
-Komünist nasıl olurmuş Hasan dayı, onlara sordun mu?
-Ne bileyim ben evinin kapısında şapka asılı ise evde başka bir erkek var diye evine girmezmiş; namus tanımazmış, içerdekinin işi bitsin diye beklermiş. Vatan-millet bilmezmiş. Zengine, mala-mülke düşmanmış, Allah’a, kitaba inanmazmış. Bir komüniste oy verenin mal mülkü olmazmış, karnı doymazmış, yüzü gülmezmiş, cennet yüzü görmezmiş...
Hasan dayı daha söyleyecekti. Başkan sözünü kesti:
-Sen köyden kente niçin geldin?
- Geçinemediğimden.
-Köyde toprağın var mı?
- Bizim gibi marabanın çifti, çubuğu olur mu?
-Karnın doyar mıydı, yüzün güler miydi?
-Ağa yanında çalışırdım, karnım doymazdı, yüzüm gülmezdi.
-Peki şimdi kente geldin, iş buldun. Sözde aylık alıyorsun. Evin var mı, karnın doyar mı, yüzün güler mi?
--Evim yok, kiradayız... Ailecek dardayız. Çoluk çocuk bir odada yatarız. Eşimle ben çocuklar uyurken yıkanırız.
Başkan daha fazla dayanamadı. Son sözü yapıştırdı:
-Bak benim vardır altımda arabam, oturacak evim, geçinecek maaşım. Hadi diyelim söylediklerin doğru, komünistlik gelirse senin kaybedecek neyin var adaşım?
Bil ki yurdumuzda komünistler hiçbir zaman iktidar olamaz. Halkımız onları iktidar yapmaz.
Ama birkaç komünist meclise girerse. Korku düşer sermaye partisine. “Aboo! Komünistler geliyor!” diye korkarlar. Komünistler meclise girmesin diye çalışanları doyururlar.
Onlara aldandıkça; onların kasası, karnı doyacak. Çocukları Amerika’da, Avrupa’da okuyacak. Seninse soyun sopun, yedi sülâlen senin gibi yoksul kalacak.
Hasan dayı, düşündü düşündü, ağzından şu sözler döküldü: “Bizi kandırıyorlar başkan; bizi kandıranlar dost değil düşman!”
Gaziantep, 22.11.1973
X
2
AĞA KORKUSU
(AZİLNAME)
Adliyeden çıktım, işyerine geldim. Sekreter: “Masamın üzerinde bir zarf olduğunu.” söyledi, noterden gelmiş. Açtım, baktım bir azilname.
Adamın biri beni vekaletten azletmiş. Ama ben bu adamı anımsayamıyorum. Hemen dava dosyalarına baktım. Beni azleden kişi ile ilgili bir dava açmamışım. Bekleme dosyalarını karıştırdım, beni azleden kişinin adını göremedim. Vekil edenler klasörüne baktım, adı geçen kişi bana vekalet vermemiş. Hesap defterine baktım böyle bir adamdan para almamışım. Hemen notere gittim. “Bir yanlışlık olmasın. Benim böyle bir vekil edenim yok. Bu nasıl olmuş, şuna bir bakalım!”
Noter, elimdeki azilnamenin sıra numarasına baktı, bakar bakmaz azilnamenin aslını buldu. Yanlışlık yok, gerçekten bana vekalet verilmiş ve bu vekaletnameye dayanılarak azledilmişim.
Ama ben; bana vekalet vereni, sonra da beni azledeni anımsayamıyorum. Aldı mı beni bir düşünce; bu nasıl oldu, artık bende unutkanlık mı başladı? Bu vekaletname bana verilmiş ama bende vekaletname yok. Vekalet verenle ilgili en küçük bir not bile yok.
Sonra birden kafama dank etti. Hay Allah layığını versin!. Bu Ankara Yenimahalle ilçesine bağlı Bağlıca köyünden...
Bağlıca köyünden bir köylü gelmişti. Üç ağanın davarları; adamın tarlasına dağılmışlar, arpasına, yulafına gömülerek bir güzel ziyafet çekmişler. Ziyafetten arta kalanları da ezmişler, çiğnemişler, dümdüz etmişler. Tarlada ekin adına bir şey kalmamış. Hayvanlara dava açacak değilsin ya, ağalara ve çobanlarına dava açmalısın.
Davacı köylümüz bana gelmeden önce, Yenimahalle Kaymakamlığına dilekçe vererek zararlarını belgelendirmiş. Bereket bana gelmeden önce bunu akıl etmiş. Kendisinden başka ekinleri zarara uğrayan iki kişi daha varmış, ama onlar dava açmak istemiyorlarmış, çünkü ağadan korkuyorlarmış. Ama kendisi korkmuyormuş, dava açmalıymışım. Ben de sevindim, “Aferin, dedim, köylü dediğin böyle olmalı! Ağadan beyden korkmamalı, hakkını aramalı.”
“Peki, dedim. Dava açmaya korkanların kendileri bilir. Kimseden zorla vekaletname alamazsın. Ancak sen davanda kararlı isen senin davanı alırım, zararını da tazmin ederim. Bana da dava bedelinin yüzde onunu verirsin.”
Aslında ben bu tür davalarda yüzde 25 alırım. Çünkü işin içinde ağalarla kapışmak var. Avukat da olsa adamı köye keşfe gittiklerinde bir güzel dövebilirler. Bu tür davalarda meslektaşlarımın ara sıra dayak yediklerini de duyuyordum. Ama serde biraz solculuk var ya. Yüreğimiz ağalara karşı sert, ezilenlere karşı yufka ya... Bu nedenlerle köylümüzün cesaretini ödüllendirerek vekalet ücretinin asgarisini aldım. Öylesine sevindi ki notere vekaletname çıkarmaya giderken sanki uçuyordu.
Noterden geldi. Elinde vekaletname. “Hemen kaymakamlığa git!. Tespit için verdiğin taksi parasını, bilirkişiye ve memurlara ödediğin yollukları da belgelendir. Böylece ekinden doğan zararların yanında tespitten doğan masraflarını da alırım.”
Sevinerek koşa koşa gitti, bir de baktım süklüm büklüm geldi. Öfkesi gitmiş, süngüsü düşmüştü. “Ne o dedim, kaymaklıkta ağaları mı gördün?”
Anlattı. Bilirkişi kendisine demiş ki: “Cafer demiş, aklını başına topla. Köyün ağaları ile uğraşılmaz. Hiç bi’şey yapmasalar bile önümüzdeki sene bütün ekinlerini dümdüz ederler. Diğer bağının, bahçenin de altından girer, üstünden çıkarlar. Üstüne üstlük sana da bir güzel dayak attırırlar. Belki de seni kim vurduya getirirler...” deyince aklı bokuna karışmış. “Ben dava açmaktan vazgeçtim. Ağalarla uğraşamam.” diyor...
Kendisine cesaret vererek: “Korkma bir şey yapamazlar, bir şey yaparlarsa bir de ceza davası açarım. Memlekette hukuk var, yasa var.” dedimse de anlatamadım. Nerdeyse bizim Cafer altına edecek. Bize de, Cafer’e bez yetiştirmek düşecek!
Kendini haklı çıkarmaya çalıştı: “Sen ağaları bilmezsin. Köylük yerde ben ağalarla uğraşamam. Zararın neresinden dönersen kar! Bunu sineye çekmekte yarar var.”
Baktım olmayacak: “Al öyleyse şu vekaletnameni ve belgelerini.” diyerek bende bulunanların hepsini kendisine verdim. Kendisi de “Allah senden razı olsun! Ne muradın varsa versin!” deyip gitti.
Dava açmadığım için davayı da Cafer’i de unutmuşum. Aradan aylar geçtikten sonra azilnameyi alınca hatırlayamamıştım.
Anlaşılan ağa korkusu bizim Cafer’i endişelendirmiş. “Ya bu avukat benden habersiz giderek noterden vekaletname fotokopisi isterse. Ağalara dava açarsa, benim başımı ağalarla belaya sokarsa...” korkusu ile hiç de gereği yokken tutup beni azletmiş ve bir de azil için ücret vermiş. Anlaşılan ağaların kendisine şöyle deyeceklerini düşünmüş: “Ulan, neyine güvendin de bizi dava etmek için avukat tuttun? Senin de, tuttuğun avukatın da...”
Kentlerde yaşayanların da korkusu olur ama, hiç olmazsa ağa korkusu yok. Meğer neymiş bu ağa korkusu köylüler için. Şu gariban köylünün ekinlerinin talan olması da, yaptığı masraflar da, vekalet verirken ve azlederken verdiği noter ücreti de kesesine kaldı.
İşte azledilişimin öyküsü. İşte memleketin ağası, işte köylüsü... Neymiş bu korku? Kentlerde mafya korkusu, köylerde ağa korkusu, hepimizin üstünde Derin Devlet korkusu... 30.8.1986
X
3
AMERİKA’DA BİR TÜRK ÇOCUĞU
Yıl 1984. Damadım, kızım bir görev nedeniyle Amerika’nın Oregon eyaletine gittiler. Yedi yaşlarında bir kızları vardı; onu da zorunlu olarak yanlarında götürdüler. Karı-koca orada çalışmaya başladılar...
Elbette ilkokul çağına gelmiş kızlarını okutacaklardı. Gittikleri yerde de doğal olarak ilkokula yazdırdılar...
Bizim okullarımızda olduğu gibi orada da öğrenciler, her Pazartesi ilk derslerinde bayraklarının önünde istiklâl marşını söylerlermiş... Ancak onlar, bizim burada olduğu gibi okulun bütün öğrencilerini okulun bahçesine toplamazlarmış. Bayrak karşısında istiklâl marşı söyleme törenini her sınıf kendi aralarında ayrı ayrı yaparmış.
Okulların açıldığı gün ilk derste benim 7 yaşına basan torunum Gizem de aralarında olmak üzere Amerikan bayrağını asarak ulusal marşlarını söylemeye başlamışlar.
Ne var ki benim torun, ayağa kalkmadığı gibi Amerikan istiklâl marşını da söylememiş. Denebilir ki bilmediği için söylememiştir. Hayır öyle değil...
Torunum Gizem’in ayağa kalkmadığını gören öğretmeni, hemen töreni durdurarak, Gizem’in yanına gelmiş. “Yavrum, sen niçin ayağa kalkarak arkadaşlarına katılmıyorsun?” demiş. Gizem’in verdiği yanıt çok ilginç: “Ben Türküm! Türkler yalnız kendi bayrağı karşısında ayağa kalkar ve yalnız kendi bayrağının karşısında kendi marşını söyler. Bir yabancının bayrağı karşısında kalkıp da yabancının marşını söylemez!..”
Öğretmeni neye uğradığını şaşırmış. Kendi yorumunca çocukta bir uyumsuzluk var sanmış. “Peki, demiş, şimdilik sen ayağa kalkma, istiklal marşını da katılma...” diyerek diğer öğrencilerle birlikte töreni tamamlamış. Ancak, olayı okul yönetimine de aktarmadan edememiş...
Olayı öğrenen okul yöneticileri bir Türk çocuğundaki bu ulusal bilincin nereden kaynaklandığını merak etmişler. Gizem’in annesi ile babasını okula çağırmışlar... Bizimkiler okula çağrıldıklarını duyunca: “Ne var acaba?” diye kaygılanmışlar. Merakla ve telaşla okula koşmuşlar. Okul müdürü ve diğerleri bizimkilere şaşkın şaşkın ve de hayran hayran bakarak olayı anlatmış.
“Bu yaştaki bir çocuğa ulusalcılık duygusunu nasıl aşıladınız ki: ‘Ben ancak kendi bayrağım karşısında ve kendi ulusumun istiklâl marşı söylenirken ayağa kalkarım!’ diyebiliyor...”
Bizimkiler gururla: “Biz Türk’üz! Biz Türkler böyle yetiştik ve çocuklarımızı da böyle yetiştiririz. Bir başka ulusun bayrağı karşısında değil; ancak, kendi bayrağımız karşısında kendi ulusal marşımızı söyleriz!” demişler...
Bunun üzerine okul yöneticileri hayranlıklarını gizlemeyerek “Öyleyse tören sırasında sizin kızın sırasına bir Türk bayrağı koyalım. Tören başlayınca kızınız ayağa kalkarak ulusal marşını içinden okusun... Sesli okursa bizim öğrencileri şaşırtır!” demişler...
Bu olaydan sonra bizim Gizem okula gidip geldiği sürece bayrak törenlerinde Türk Bayrağını sırasına koyarak ayağa kalkıyor ve kendi ulusal marşını söylemeye başlıyor...
Bu olay Amerikan’ın Oregon eyaletinde günün konusu olarak aylarca konuşuluyor ve bir Türk çocuğunun kendi ulusal değerlerine bağlılığını kendi çocuklarına örnek olarak gösteriliyor.
Gaziantep, Sabah, 29.8.1997
X
ARAMIZDA TANRI VAR
Bu bir öyküdür, ama biraz da gerçek payı vardır.
Ankara’da bir partinin şenliği vardı. Şenlik, Keçiörendeki düğün salonunda yapılacaktı.
Küba büyükelçiliğinden, Kore Halk Cumhuriyeti’nden gelenler de olacaktı. Beni de çağırmışlardı.
Şenlikte, kapitalizmin acımasızlığından, son aşamasının emperyalizm olduğundan söz ediliyordu. Konuşmalar uzadıkça içerde hava almak zorlaşıyordu.
Salondaki sigara dumanları beni boğuyordu; bizim solcular, kapalı alanda sigara içmeye bayılıyordu.
Bunun üzerine yukarıdaki salona çıktım, pencereyi açtım. Dışarıya bakarak temiz hava aldım.
Birinin arkamdan yaklaştığını anladım. Yaklaşan kişi, “bir dakika bakar mısınız” dedi. Dönüp baktım.
Gencecik, esmer güzeli bir kızdı. Sepetindekiler; partisinin kendisine satmak üzere verdiği rozetler, kitaplardı.
Kitapları tek tek pencere kenarına serdi, özelliklerini saydı, adını ve yazarını söyledi.
Bense sevecen ve hayran bakışlarla kendisini izliyordum: ”Acaba bu kız, güzelliğinin ayrımında mı” diyordum.
“- Bu kitaplar bende var. Çoğunu da okudum bir zamanlar…”
Yanıt verdi:
”- Ben kitap, rozet satmak istiyorum sana; sense, herkesin gösterdiği gerekçeyi gösteriyorsun bana…”
Hatırı kalmasın diye, sattıklarından satın almaya karar verdim. Bunun üzerine kendisine:
“- Senin adın nedir” dedim.
Kendisiyle ilgilenmeme sevindi:
“- Adım, Sevgi…” dedi.
“- Sevgi hanım, bir bakayım, bende olmayandan alayım!..”
Zaten sepetindeki bende olmayan iki üç tane kitap vardı. Bunların parası beni sarsmazdı.
Gözlerinde ışıklar yanıp söndü.. Çünkü, bugün kendisi için çok önemli bir gündü.
Satmış olduğu kitaplar, rozetler sayesinde partisine gelir sağlamış olacaktı. Partisine başarısını gösterecekti, kendisini kanıtlayacaktı.
İki kitap, bir rozet seçtim:
“- Borcumuz ne kadar?” dedim.
Kitapların ederini topladı:
“- Sana indirim uygulayacağım” dedi. İndirim yaptıktan sonra o günün parasıyla 150 bin lira istedi..
Dönüş için dolmuş parasını ayırdıktan sonra cebimde kalan 150 bin lira idi.
“- Sevgi hanım, sizi kırar mıyım. Sevgi, benim Tanrım! Şu iki kitapla rozeti aldım…”
Ne demek istediğimi anlamaya çalıştı. Yüzüme baktı: Kendisine ilan-ı aşk ettiğimi sandı..
Oysa düşünmeden söylediğim söz kutsal kitaplardan birinde yazılı idi. (İncil, 1. Yuhanna, 4/16): ”Her olayda sevgi yanında yer alın, sevgiye sarılın, nefrete yer vermeyin, sevgiyi yeğleyerek (tercih ederek) baş tacı edin!..” demekti.
Siyah saçlarının altındaki o güzel ve sevimli çehre; dudaklarındaki kırmızı ruju ile benziyordu bir meleğe..
Kara saçları arasında uzun kirpikleri, kara gözleri, kara kaşları… Kırlarda açan gelinciğe benziyordu, kırmızı dudakları.
Bu güzellik, baştan çıkarıp atardı en aklı başında olan erkeği. Anladı. kendisini hayran hayran, sevecen bakışlarla izlediğimi.
Sevgi hanım olsa olsa 25 yaşlarında vardı. Benim yaşım ise altmışına merdiven dayamıştı. Bu yaşa gelinceye değin böyle bir şey olmamıştı.
Kendisi ile ilgilenmeme öylesine sevinmişti ki…
”- Seni sevdim!” demesi ile beni sersemletmişti…
“Sevdim!” sözünü duyar duymaz sanki bayılacaktım. Böylesine bir mutluluğu tatmamıştım, tattım...
“Seni sevdim!” sözünü eşimden bile duymamıştım. “Sevdim!” sözünü ilk defa duyuyordum, şaşıp kaldım.
“- Ben de seni sevdim!”dedim; ama der demez utandım.
Bu yaşta böyle bir sözü kendime yakıştıramadım, saçımdan, sakalımdan utandım.
Ben utandım, o sevindi…
“- Ver telefonunu ben seni ararım” dedi.
Telefon numaramı verdim. Nasıl verdiğimi ben de bilemedim.
Bir süre birbirimize bakıştık, sonra ayrıldık.
Merdivenlerden inip giderken döndü baktı. Aman Allahım! O ne güzel bakıştı.
Hayran hayran ben de kendisine baktım, az daha düşüp bayılacaktım.
Gülerek salladı elini…
“- Görüşürüz!” diyerek merdivenlerden indi, gitti.
O an, altmış yıllık ömrüme bedeldi. Hani derler ya: ”Öyle bir an yaşanır ki, hayali cihan değerdi…"
Yaşamın en mutlu anını yaşamıştım. Sevmek, bu denli mi tatlı olurmuş, tattım.
Bir hafta geçmedi. Bir telefon geldi. Sesinden anladım: Sevgi idi.
Dediği yerde, dediği saatte buluştuk. İkimiz de birbirimizin yüzüne bakmaya çekiniyorduk, mahcuptuk.
Kızılay, Emek işhanında çalgılı, içkili bir lokantaya girdik. Karşılıklı oturup yemek yedik, şarap içtik., dans ettik…
O güzel yüzüne bakmaya utanıyordum. Nasıl bu duruma düştüm diye şaşıyordum.
Benim gibi irade sahibi biri, nasıl oldu da böyle kendini yitirdi..
Hemen aklımı başıma topladım. Durumumu kendisine anlattım.
“- Hastayım, yaşlıyım, evliyim; dört kız, altı da torun sahibiyim. Bunlar aramızda aşılmaz bir engeldir. Aramızdaki bu aşılmaz engele mâna aleminde Tanrı denir!”.
Ne demek istediğimi anlamadı. Kendisini ret ettiğimi sandı, alındı.
“- Sevgi gelince cümle eksikler biter, sen bu sözü duysaydın eğer…”
Ne diyeceğimi şaşırdım. Söyleyecek söz bulamadım.
“-Tanrı sevgi ise sevmeli. Sevenler arasına Tanrı girer mi?” dedi ve dansı bırakıp gitti..
Eren Bilge, 1.4.2008
(G. T. 7.4.2008)
X
5
AYAKYOLUNDA
MİLLİYET Gazetesinden: WC SEFASI: Vatandaş Antalya otogarında “Deniz WC” tabelalı tuvalete girmiş… Fişini bize postalamış. Tam 500.000.TL…. Diyor ki:
“Asgari ücretin saat karşılığı 375 bin lira… Memurun ek saat ücreti 200 bin Tl… Tuvalet yarım milyon.
Memur tuvalette işini görmek için 2.5 saat ek çalışma yapmak zorunda. Acaba Antalya Belediyesi zamları onaylarken vatandaşın da durumunu düşünüyor mu? Üstelik de halkçı belediye…” (Milliyet. 21 Mayıs 2003, Melih Aşık)
Yukarıdaki yazıyı okuyunca 1974 yılında, Gaziantep Sabah gazetesinde, yazmış olduğum aşağıdaki yazı geldi aklıma. O zamanlar, aşağıdaki yazımı okuyanlardan kimileri,”Yazacak başka bir konu mu bulamadın?” demişti bana.
Bir yazar çelişkileri yansıtmazsa topluma, yazar denilebilir mi ona?
+
Halk dilinde şöyle bir deyim vardır. “…’ün aklı sıçarken¸…’ün aklı kaçarken başına gelir!” İşte bu öykümüz de bu halk deyimi dillendirilir.
Bu deyimde gerçek payı vardır. Öykümüzde bu deyimin gerçekliği anlatılır.
İnsanoğlu bu, ayakyolunda dış etkilerden kurtulmuş olarak rahat rahat düşünür. Bu öykümüzde de kahramanımız sıçarken düşünür.
+++
Bu üçüncü girişi idi bir öğle sonu ayakyoluna. Derin derin düşünüyordu dirseklerini dizlerinde, ellerini yüzünde.
Ayakyolunun kapısında, büyük bir levha. Küçük abdest 25, büyük abdest ise 50 kuruş diye yazar tabelada.
Daha önce iki kere girip çıkmıştı, büyük yaptığı için her girişte 50 kuruş vermişti.
Bu üçüncü girişiydi; elli kuruş daha verecekti. Böylece bu gün için verdiği 150 kuruş edecekti. Bu da kendisine zor gelecekti.
Bir türlü aklı almıyordu ayakyolunun paralı olmasına. Çok zoruna gidiyordu para vermek ayakyoluna.
Köyünde öyle değildi. İstediği yerde, bir çalının bir tümseğin ardına geçerdi. Hem sıçardı, hem işerdi. Kimse de kendisinden para istemezdi. Karışan, sıkıştıran olmazdı. “Çabuk ol hemşerim! Seni mi bekleyeceğiz?” demezdi. Altından üstünden, ardından önünden, püfür püfür yel eserdi. İşini bitirince silinmesi gereken yerlerini taşla silerdi. Üstelik de bir kuruş bile vermezdi. Şimdi ise her sıçmada verdiği bu 50 kuruş kendisini deli edecekti…
Köyü aklına gelince Ankara’ya niçin geldiğini düşünmeye başladı. Köyünde ortaokulu bitirmişti. Babasının bütçesi yetersiz olduğu için ilçedeki lise’ye gidememişti.
Bu köy gibi yerde çürüyüp gitmek istememişti. Bir büyük şehirde bir şehirli gibi yaşamayı özlemişti. Gençliğine, yakışıklı oluşuna, güzelliğine güvenerek Ankara’ya gelmişti.
Gençti, güzeldi, yakışıklı idi. Her aynaya bakışında kendini beğenirdi…
Okuduğu romanlarda, izlediği filmlerde, kendisi gibi genç, güzel, yakışıklı delikanlılar bir dul kadının gönlünü çelerdi. Kendisi de genç ve yakışıklı olduğuna göre niçin, bir artistin, bir şen dulun, bir zengin kızının ilgisini çekmesindi.
Bir hemşerisinin aracılığı ile bu mağazada tezgahtarlığa girince çok sevinmişti. Bu mağazadan alış-veriş yapan zengin bayanlardan, kızlardan biri ise nasıl olsa kendisini beğenecekti. Böylece hayalleri gerçekleşecekti, köşeyi dönecekti…
Aldığı ücret ayda 550 liraydı. Zararı yok, kıt-kanat geçinip dayanmalıydı. Nasıl olsa günün birinde güzelliği, gençliği, yakışıklılığı bir bayanın gözüne çarpacaktı. Onunla pasta salonlarına gidecek, parklarda gezecek, en sonunda kadın onu evine davet edecekti.
Ah bir kere ilgilenen olsaydı kendisiyle, gerisi kolaydı. Ama aylar-yıllar geçmiş kendisi ile ilgilenen olmamıştı. Yüzlerce kadına-kıza satış yapmış, yüzüne bakan olmamıştı, birine olsun çengel atamamıştı.
Aldığı ücret lokantadan yemesine yetmiyordu. Çoğu zaman simit ya da peynir ekmek yiyordu. Kimi zaman iki liraya bir lahmacun alınca midesi bayram ediyordu. Ne var ki aldığı ücret her gün lahmacun almaya yetmiyordu. Bu nedenle poğaca, sandviç gibi hazır yiyeceklerle idare ediyordu. Nasıl olsa bir gün köşeyi dönecekti, gelecek kendisine gülecekti.
Bugün de 50 kuruşluk iki tane poğaça ile öğle yemeğini savmıştı. Üstünden de mağazadaki su soğutucusundan üst üste iki bardak su içmişti. Şimdi ise karnı ağrıyordu. İki de bir karnı gidiyordu.
Mağazadaki soğutucudan su içmeseydi... Karnı böylesine ağrımaz, ishal olup karnı gitmezdi… Ama soğuk suyu içince karnı ağrımaya başlamıştı. İki kere ayakyoluna girip çıkmış yine de rahatlayamamıştı.
Şimdi yediği yemeğin parasını hesaplıyordu. İki poğaça ellişerden 100 kuruş etmişti. İki ayakyolu için 50’şer kuruştan 100 kuruş vermişti. Bir 50 kuruş da şimdi verecekti. Bu üçüncü girişi idi. Bakalım akşama değin daha kaç kere yüz numaraya girecekti. Böyle giderse sermayeyi kediye yükleyecekti… Anlaşılan, bu gidişle yediğini çıkarmak yemekten daha pahalıya gelecekti.
Demek ki yemek için verdiği paradan çoğunu çıkarmak için veriyordu. Bu işe ise bir türlü aklı ermiyordu. Düşünüyor, düşünüyor işin içinden nasıl çıkacağını bilmiyordu.
“İşini çabuk gör hemşerim!” diye tuvalet görevlisi kapıya vurarak, kendisine seslendi. Görevlinin sesini duyunca irkildi.
“Artık ayakyolunda bile rahat vermiyorlar adama!” dedi. Hemen çıkması gerekiyordu; kaldı ki, ıkınıp sıkındığı halde bir pürtük çıkaramıyordu.
Hemen toparlanarak çıktı. Daha içi dışına çıkmamıştı. “Oh!” diyecek kadar boşalmamıştı. Yarısından çoğu içerde kalmıştı.
Kendisini sıkıştıran görevliye baktı. Görevlinin suratı asıktı. Nerdeyse içerde çok kaldığı için kendisine tokatlayacaktı.
Tuvalet ücretini verirken görevliye, görevli öfke ile homurdanarak seslendi kendisine: “Herkes içerde senin kadar kalırsa biz nasıl hesap vereceğiz işverene!”
Gaziantep Sabah gazetesi. 18.8.1974
X
6
BABASININ KIZI
Babasının kızının adı Yener. Yener, Hacettepe Güzel Sanatlar Bölümünü başarı ödülü ile bitirmiş bir grafiker.
Bütün fiziksel-ruhsal yönleriyle babasına benzer. Ne gözünü budaktan sakınır, ne de sözünü esirger.
Babasınınki gibi yuvarlak, iri, kahverengi gözler; yarı ciddi, yarı sevecen ışıklı yüzler.
Yalanı, dolanı, dünya malında gözü yoktur. “Aman zengin olsam” dememiştir, gönlü toktur.
Eşini kendi seçmiştir, düğün dernek dememiştir, çeyizim olsun istememiştir. Nikah törenine gelinlik bile giymeden günlük giysisi ile gitmiştir..
Nikah törenine anası-babası, üç yakın arkadaşı ile birlikte beş kişi gelmiştir. Anası-babası dışındaki üç arkadaşından ikisi tanıklık etmiştir.
Yakın akrabalarına bile haber vermemiştir. Herkes hayret etmiştir, “Bu kız deli mi ne!” demiştir.
Babasının kızı ise yapılan dedikodulara gülüp geçmiş, “Evlenen benim, onlara ne oluyor?” demiştir.
Babasının kızı Yener; bir gün Ankara Samanpazarı’nda bulunan SSK Dispanserine gider.
Samanpazarı Ankara’da Osmanlı’dan kalma bir çarşı. Esnafın, tüccarın dükkanı karşı karşı. Daha çok hac malzemeleri, ölü malzemeleri satan esnafla dolu bir çarşı.
Hacısı, hocası, abidi, zahidi, sakallısı, sarıklısı, takkelisi, cüppelisi... Esnafı, tüccarı gözden geçirir gelen geçen herkesi...
Babasının kızı patronu ile ters düştüğü için işten ayrılmıştı. Çünkü patronu namaz kılmadığını, oruç tutmadığını başına kakmıştı.
Yeni bir iş arıyordu, üzgündü, tedirgindi, gergindi. Dokunsan ağlayacak, “nasılsın” desen patlayacak gibiydi.
Hava soğuk mu soğuk, insanlar donuk mu donuk. Babasının kızı her yerini sıkı sıkıya kapatmış yalnızca başı açık, saçları dağınık.
Önünü kesti orta yaşlı, kısa boylu, toparlak biri. Yener dalgın dalgın gittiği için sandı ki adamın yolunu kesti, yol verdi, kenara çekildi.
Adam oralı değildi, Yener’in önüne geldi. Tepeden tırnağa süzdü, baktıkça hayran oldu “Aman Allah’ım bu ne güzel yüz!..” dedi.
Düşündü güzel yüzlü bu kızla nasıl diyaloga girişeceğini. Sandı ki söylediği sözler üzerine kız kendisi ile diyaloga girecekti.
“Nur yüzlü, güzel gözlü kızım, bak ne güzel giyinmişsin. Sen Müslüman değil misin, niçin dini bütün kızlar gibi saçını, başını gizlemezsin?
Tam damarına basmıştı Yener’in. Zaten soğuktan gergindi. İş aradığı için tedirgindi. Kendisini dolaylı yoldan taciz eden bu edepsiz de kimdi? Babasının kızına böyle söz söylenir miydi!
“Bana baksana sen, yaptığın tacize girer. Seni şimdi savcılığa şikayet edersem, derdest eder. Çekil git yoluna! Önce yüzünü yıka, sabun değsin şu kirli top sakalına, ondan sonra karış insanlar arasına...”
Adam neye uğradığını şaşırmıştı. Hiç beklemediği bir yanıt almıştı. Elinde olmayarak sağa sola baktı.
Öfkeli kadın sesini duyan kimi esnaf, tüccar, yoldan gelip geçenler ikisine bakıyordu. Neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordu.
Zılgıtı yiyen adam kendilerine en yakın olana dedi: “Çattık, belaya!”
Adam yanıtladı: “Sen belaya çatmadın; çattın babasının kızına!”
Yener, “Babamı tanıyan bu adam da kim?” diye dönüp baktı, tanımadı. Adam “Niçin babasının kızı” dedi anlamadı.
Zılgıtı yiyen: “Kimdir bu kızın Babası?”
Adam yanıtladı: “Daha tanımadın mı?..”
Samanpazarı’nın soğuk havasına bir soğuk hava daha esti. Herkes sesini soluğunu kesti. Evli evine, esnaf tüccar işine, yolcu yoluna gitti... 18.12.2004
X
7
BENİMKİLER
Tanıdığım birkaç parlamento muhabiri var. Zaman zaman Parlamento dönüşü bana uğrarlar. Hal hatır sorarlar, gördüklerinden, duyduklarından gerekli gördüklerini anlatırlar. Vardır anlattıkları içinde ilginç olanı. İşte anlattıklarından ilginç olanları:
- Haberin var mı, sizinkilerden biri (CHP’den söz ediyor), ön seçimlerde ikinci sırayı alınca Ankara’ya koşmuş.
- Ee koşmuşsa koşmuş, koşmuş da ne olmuş?
- Dur be kardeşim patlama. Seninki gelmiş Ankara’ya. Gitmiş doğru Çankaya’ya. Dayalı döşeli bir ev kiralamış ki aylığı 2.300.- lira...
- Derdi neymiş?
- En kötü olasılıkla dört tane çıkarırız. Yedimiz değilse bile dördümüz garanti Ankara’ya koşarız demiş...
- Bak hele sen şuna.
- Kolay değil Çankaya’dan dayalı döşeli ev kiralamak. Bir yıllık kirasını da peşin ödemiştir muhakkak.
- Vermiş mi bari bir yıllık kirayı... Bizim milletvekili adayı...
- Bir yıllık mı vermiş, iki yıllık mı vermiş, onu bilemem. Ama seninki milletvekili olmuş diyemem. İkinci sırada olmasına karşın seçilememiş, eli boşlukta, hevesi kursağında kalmış...
- Desene yandı gülüm keten helva. Milletvekili olamadığına göre nasıl gelecek bu adam Ankara’ya. Ya imzaladığı sözleşme ne olacak? Ayda 2.300 lirayı nasıl verecek?.. Hele bir yıllık kira bedelini, önden verdi ise nasıl geri alacak?..
- Dur yahu, ne ki bunlar. Nasıl verirse versin, nasıl alırsa alsın ilgilendirmez bizi, elbet bir çözüm yolu bulurlar. Daha bitmedi anlatacaklarım var.
- Anlat bakalım hele daha ne yapmış bu bizimkiler?.. Söyle bakalım daha ne halt etmişler?
- Seninkilerden milletvekili olanı, Meclis lokantasında yemek yemiş, çekmiş kafayı. O gün meclis başkanı seçilecekti. Adı okundu, bu da oy verecekti.
- Verebildi mi bari.
- Ayakta zor duruyordu. İki arkadaşı kendisini oy sandığına götürüyordu, götürme denemez buna sürüklüyordu.
- Ee olacak bu kadar. Milletvekili olmak kişiyi zafer sarhoşu yapar...
- Kardeşim bu zafer sarhoşu değil rakı sarhoşu. Milletvekili oldu ya sonradan görmenin çocuğu. Görmemişin bir oğlu olmuş, çekmiş çükünü koparmış...
- Olur o kadar, milletvekili olmak bile insanı sarhoş yapar. Adam milletvekili, bir iki duble atmışsa ne olmuş?
- Abi, ben gördüğümü söylüyorum. Niçin kayırırsın seninkileri bilmiyorum.
- Yok canım kayırmıyorum. Bu kadarı da olur diyorum.
- Ne ise şimdi şunu da dinle. Senin Partinin milletvekilleri meclis başkan adaylarına oy vereceklerine Meclis Kantininde sigara kuyruğuna girmişler... Seninkiler kuyrukta beklerken sağılar meclis başkanını seçmişler.
- Çok görme canım! Bayram üstü seçim bölgelerine gidecekler, seçmenlerine sigara ikram edecekler. Böylece milletvekili olduklarını gösterecekler.
- Ee canım sen de seninkilere hiç toz kondurmuyorsun. Yumurtada leke var bizimkilerde yok diyorsun. Ne desek hoş görüyorsun. Gördüklerimizi anlatmayalım mı yani, hadi bize eyvallah!... 6.11.1973
x
8
BIRAK KUYRUKSUZ KULAKSIZ OLSUN
Çok güzeldir Mevlâna’nın Mesnevisindeki öyküler. Mesnevi’deki öyküleri okuyanlar düşünür, güler.
+
Adamın biri hamama gider; amacı hem temizlenmek, hem de göğsüne bir aslan şekli dövdürmek ister.
Dövmeci geçer adamın başına. “Yat, der sırtüstü şu göbek taşına.”
Boyası bir yanda, iğnesi bir yanda, başlar aslan yapmaya.
İğneyi batırdıktan sonra boyaya, başlar adamın göğsüne batırıp çıkarmaya...
Adam bir dayanır, iki dayanır batırılan iğnenin acısına, anlar ki daha çok dayanamayacak bu acıya.
Sorar dövmeciye:
-O yaptığın ne?
- Aslan’ın ayağıdır bu yaptığım. Üç tane daha yapacağım!
- Demek üç tane daha yapacaksın. Olmaz sen benim canımı yakacaksın. Bırak ayaklarını, benim aslan ayaksız olsun! Sen başka yerden başla, ayaklar kalsın…
Dövmeci netsin, neylesin. Adamın buyruğu kesin.
Müşteri her zaman haklıdır. Dövmeci para kazanmalıdır.
Dövmeci müşterisinin hizmetinde, başlar yeniden aslan resmi çizmeye.
Ama batıp çıkan iğneler, adamın göğsünü deler.
- Şimdi neresidir yaptığın? Yeter canımı yaktığın…
- Bu kez de kuyruğundan başladım. Elbette yanacak canım!..
- Bırak kuyruğunu, aslan kuyruksuz olsun... Başka yerden başla kuyruğu kalsın…
Dövmeci çaresiz, anladı ki müşterisi densiz. Yeniden başlar dövme yapmaya isteksiz.
Adamın canı yeniden yanar; dayanamaz yine sorar:
- Bu yaptığın neresi?
- Kulağının kepçesi…
- Bırak kulağını, sen ustasın, kulaksız da aslan yaparsın… Bırak kulağı da kalsın…
Dövmecinin tepesi atar, mürekkep şişesini kapar, iğneyi de kutuya atar, ayağa kalkar: “Ben vazgeçtim aslanım, aslan yapmaktan; git başkasına, belki o ayaksız kuyruksuz, kulaksız yapar!..”
+
Mesnevide çoktur bu tür anlatılar. Mevlâna öğretmek istediğini öykülerle okuyucunun kafasına sokar.
+
1946 yılından beri demokrasi yapmaya çalışıyoruz. Ama demokrasinin kurallarına uymuyoruz.
Demokrasinin kuralları sınıflar arası dengenin sağlanmasıdır. Sorarım size TBMM’de esnaf, işçi, köylü var mıdır? Demokrasinin tam olması için esnaf da, işçi de, köylü de TBMM’de yer almalıdır.
Böyle bir öneri getirene pişkin pişkin yanıt verirler:
- Emekçiler olacak da ne olacak. Emekçiyi getirince emekçiler de çalacak!
Çaresiz başlıyoruz çalan varsıllarla demokrasi yapmaya. Kendi seçtiklerimize yaranmışlık taslamaya…
Demokrasi denince akla; düşünce ve kanaat özgürlüğü, düşünceleri ifade özgürlüğü gelir. Bizimi demokraside düşüncelerini ifade etmeye kalkanların başına bin türlü belâ gelir.
Düşünce ve kanaat özgürlüğü olmadan, duygu ve düşünceler anlatılmadan demokrasi nasıl olur? Bırak şimdi müzevirliği, sırası gelirse onlar da olur…
Yeter ki her düşünce yayılmasın, her kitap yazılmasın. Emekçiler okuyup da uyanmasın…
Hamamdaki adam nasıl ayaksız, kuyruksuz, kulaksız aslan isterse; bizim egemenler de demokrasi olsun da istediğimiz gibi olsun derler. Ancak bu kafa ile demokrasimiz gitse gitse nereye gider?..
Demokrasi isteniyorsa kurallarına uyulmalıdır. Her topluluktan, her sınıftan insanlar TBMM’de yer almalıdır… Her türlü düşünce korkusuzca açıklanmalıdır. 19.7.1973
X
9
BİLGİSİZLİĞİN HIZI
O gün, gazeteler hız ve dikkatsizlik yüzünden 19 kişinin öldüğünü yazıyordu. Gazetelerin bu haberi yazdığı günün sabahında Ankara’dan İstanbul’a Ford marka bir arabada iki kişi yol alıyordu...
Sürücünün dudakları kıpır kıpırdı. Sürücü dua ediyordu. Ancak okunan dua bir türlü bitmiyordu. Duayı okuyan, dua okuduğunu yanında oturan bilsin istiyordu.
Yanındaki, duasını yarıda kesmemek için sesini çıkarmadı. Duasını bitiren sürücüye soruyu yapıştırdı:
“Anlaşılan, yola çıkarken dua okuyorsun. Yaptığın duaya güvenerek de hızlı gidiyorsun?”
Sürücü, sorudan kendisine övünç payı çıkartmıştı. Anlatmaya başladı:
“Bana bu duayı Ankara’nın en büyük vaizlerinden biri öğretti. Okurum her yola çıkışımda; 7 kere ayetül kürsü, 1 kere Elham, 3 kere de kulhuvallahi... Bu duaları okuduktan sonra; bir aşağı, bir yukarı, bir sağıma, bir de soluma üflerim. Sonuncusunu da yutarım. Ben bunu hep yaparım. Bunları yaptıktan sonra korkmadan yola çıkarım... Ben bunu çok denedim. Bu kadar yolculuk yaptım, evvelallah hiçbirinde kaza yapmadım.”
Yanındaki sordu:
“Eğer bu iş dua ile olsaydı, bütün sürücüler bu duayı okuyarak yola çıkardı. Bu duayı okudukları için hiçbiri de kaza yapmazdı. Böylece trafik kazalarına çözüm bulurduk. Hepimiz sağ selamet istediğimiz yere varırdık. Bütün dindarlar yola çıkarken senin gibi dua okumakta. Ama yine de kaza yapmakta. Bak bu gün bile 19 kişi yaşamını yitirdi. Hepsi de trafik kazasına kurban gitti.”
Sürücü bir süre düşündü. Yanındakine döndü:
“Şimdi vaiz efendi, bize şunu da söyledi. Bu duayı okuyun; bu duaya rağmen kazaya uğrayıp ölürseniz korkmayın...”
“Bu ne demek oluyor? Ölen adam nasıl kork muyor?”
“Olur ya, bu duaları okuduktan sonra kazaya uğrar da ölürsen, artık sen trafik kazası kurbanı değilsin?” Bil ki artık sen bir şehitsin, doğru cennetliksin... Ölmene neden vadenin yetmiş olması. Trafik kazası da bahanesi...
Yanındaki sözünü kesti:
“Ya trafik kazası kurbanı değil de nesin?”
Bir ara kilometre saatine baktı sağdaki. 120’yi gösteriyordu hız göstergesi.
“Arkadaş, saate bakıyor musun, hızın 120 saatte. Trafik kurallarına göre senin hız limitin ne?”
Sürücü güldü.
“Sen de amma korkakmışsın be!” dedi. “Bu arabaya saatte 120 kilometre ne ki?...”
Sözlerinin gerçekliğini göstermek için oturduğu koltukta şöyle bir doğruldu. Direksiyonu eliyle sağlama aldı, arkaya doğru kaykıldı. Araba birden bire hızlandı. İbre, saatte 120, derken 160’ta kaldı.