TABULARA, TALANA, YALANA
BALTA
IRKÇILIĞA, SÖMÜRÜYE, ŞERİATA
HAYIR!..

Sorumlusu: Av. Hayri BALTA
E-POSTA Adresi: hayri@bilgebalta.com
Site adresi : www.bilgebalta.com
X
(GÜNLÜK 1 ARŞİVDEDİR)

KOMÜNİZM PROPAGANDASI YAPAN MEMUR
Haber aldığımıza göre, Şehrimiz Milli Eğitim dairesinde memurluk yapan Hayri Balta adlı şahsın komünizm propagandası yaptığı öğrenilmiş ve bu yüzden dolayı yakalanarak adalete sevk edilmiştir. GAZİANTEP YENİ ÜLKÜ GAZETESİ 19.1.1962
X
(Başyazarın mektubunu düzeltmeden yayınlıyorum...)
KOMİNİST ZANLISI HAYRİ BALTA’NIN MEKTUBU
Sayın Başyazar Anlaroğlu,
1 Ahmet Bucaklı arkadaşımız vasıtasıyla, hakkımda yanlış kanaate sahip olduğunuzu öğrendim…
Bir gazetecinin, hele bir başyazarın, izlenimlerinin sağdan soldan duyduğu dedikodu!ara dayanmaması gerekir. Eğer böyle olursa bu gazetecilik meslek ve haysiyetinin içi ne çiş etmek olur…
2. Böylesine bir dedikoduda, gazeteci odur ki: Eline kağıdı kalemi alarak, bizzat (veya görevlendirilecek bir arkadaşı) olayın kahramanına gelir. “Hakkınızda şöyle böyle söyleniyor" diyerek bir röportaj veya mülâkat yoluna gider…
3. İşte örneğin bir kaç gün Önce Sabah Gazetesinin yaptığı yola gidilir: Muhabirini yolladı. 7,5 saat süren bir mülakattan sonra öğreneceğini öğrendi ve öğrendiklerini yazmaya başladı…
4. Saygı değer kardeşim, siz de bu yoldan yürüseniz ne olurdu…Vakit geçmiş sayılmaz; lütfen siz de aynı yoldan yürüyünüz…
Sevgilerimle…
(Musikide Hayat Dersleri Öğrencisi Aydın YENER (Hayri BALTA)
+
Başyazarın notu:
Bay Hayri Balta,
Sağı, solu mektupla rahatsız etmenin âlemi yok! Git kendini muhakemede savun!
Mektubunu neşretmekle sana en büyük iyiliği yapıyoruz.
Şimdilik Allah taksiratını affetsin diyeceğim.
Başyazar Anlaroğlu - GAZİANTEP YENİ ÜLKÜ GAZETESİ 18.2.1962
+
Not: Gazeten olduğu gibi alınmış herhangi bir düzeltme yapılmamıştır. Adamlar KOMÜNİZM yazmaktan aciz…
X
HEYECANLI BEKLEYİŞ
Doğrusu iyi dayanıyor Eşim… Çekilecek şey mi aile yaşamım benim…
Yoktur evde ağza atacak; odun kömür gibi yakacak…
Üç çocuk, bir de babam…
Ailemin geçimi içindir bütün çabam…
Doğrusu iyi dayanıyor eşim Yener…
Çekilir mi yoksulluk içinde bir yaşam…
İçimde bir acı var, yanıyorum. Hiç aklımdan çıkmıyor bana kurulan bu tuzak… Bunların bana tuzak kurduğunu fark edememiş olmamı hiç hazmedemiyorum.
Yeryüzünde benim gibi basireti bağlanmış ikinci bir adam olabilir mi?
Hele şu gazetelerde hakkımda yapılan ifşaat anonslarına ya da tehdidine bir anlam veremiyorum doğrusu. Ben uyurken ne hesaplar yapıyormuş bu adamlar.
Bir yıl boyunca ne söylemişsem not etmişler anlaşılan. Şimdi de bunları gazetede yayınlayacaklarını yazıyorlar.
Çok şeyler söylemişim muhakkak. Hatırlayamıyorum şimdi ne söylemiş olduğumu… Söylenmemesi gereken sözleri nasıl olmuş da söylemişim, ona yanıyorum…
Beni gördükleri zaman elleri ayakları dolaşıyor. Kaçacak delik arıyorlar, utanıyorlar, kıpkırmızı oluyorlar. Buna karşın aleyhimde yazılar yazmaya hazırlanıyorlar. Ne biçim adam bunlar?..
Olacak iş mi bu? 27 Mayıs düşmanı, gerici ve çağdışı zihniyet sahibi insanlar toplumda söz sahibi olsunlar Benim gibi cahil birini; komünist diye yaftalayarak emniyeti ve yargıyı peşime düşürsünler… Buna bir anlam veremiyorum.
Gerçi tutuklanmayacağıma, tutuklu olarak alıkonulmayacağıma, yapılacak duruşma sonunda, hakkımda men’i muhakeme kararı verileceğine ve temize çıkacağıma bütün benliğimle inanıyorum.
Ama yine de bir korku, bir heyecan var içimde. 24.2.1962
X
KONUŞACAK YÜZÜ YOK!
Millî Eğitim Müdürlüğünün Halkevi karşısındaki Kitap Satış dükkânın önünde, Necdet Sevinçle karşılaştık.
Selam verdim, almadı… Her herhangi bir şey de demedi. Beni görmemezlikten geldi.
“Ne oo! Selamımızı da mı almıyorsun artık?” dedim…
Hiç seslenmedi, kafasını yere dikerek uzaklaştı gitti.
Ne deyebilirdim, konuşmazsa zorla konuşturacak değilim ya. 25.2.1962
+
DAYAN
Ne sağdayım, ne de aşırı solda
Dayan Hayri Balta dayan
Çok iş gelecek başına bu yolda
Ne sağla, ne aşırı solla ilgim var
Her ikisinden de
Ürkekliğim var, ürkekliğim var...
H. B. 25.2.1962
X
EMEKÇİ KARDEŞİM
Çoktan geçmiş otuz yaşını
Çekse koparır öküz başını
Ayağında çarpana
Her adımda sallanır da sallanır
Şalvarının ortası…
Bir karton kutu elinde,
Girdi Öğretmenler Lokal’ine
Görenler baktı kötü kötü”
“Bunun ne işi var, dedi, Öğretmenler Lokali’nde!”
O ise ekmek parası derdinde
Ayağında çarpana, kıçında şalvar
“Aspirin Bayar, Aspirin Bayar…
Emekçi kardeşim Aspirin Bayar satar!..
H. B. 25.2.1962
X
BİR BU EKSİKTİ
31.3.1962: Millî Eğitim Müdürlüğü Okul Yaptırma Bürosu’nda yazman olarak çalışıyorum. Benimle birlikte Müslim Yeniay adında bir inşaat Teknikeri var. Bir de Ahmet Bucaklı adında Yapı Kalfası.
Durup dururken Ahmet Bucaklı bana:
“Sana bir şey soracağım… Kızmayacağını biliyorum…”
“Sor ne soracaksan. Kızmam…”
“Senin baldızın var mı?”
“Var!”
Bocalayıp duruyordu. Dilinin altında bir şey vardı, söyleyemiyordu…
“Söyle, söyle… dedim, Çekinme…”
“Sen, baldızını satıyormuşsun, öyle mi?”
Bu dedikodular gazetelerin hakkımdaki yayınları üzerine çıkıyor böyle… Kim bilir daha neler söyleniyor aleyhimizde…
“Yok, böyle bir şey… Kim söylemişse yalan söylemiştir…”
“Ne bileyim ağam… Hatta o çocuk bana böyle der demez… Yok yahu!. Ben Hayri Beyi tanırım, bizim yazmanımız… Ben o adamın karakterini bilirim. Öyle bir şey olsa saklamaz… dedim. Dedim ama yine de bir de sana sorayım dedim…”
Güldüm sessizce… Bu Ahmet Bucaklı ne safmış böyle… Hemen de inanıyor her söylenene…
“Yok, öyle bir şey… Olsa alır parayı sana da satardım. Hazır müşteri çıkmışken…”
Bana sakin ve sabırlı olmak düşüyordu. İşyerinde kavga çıkarırsam beni işten atmak isteyenlerin eline tutamak vermiş olurdum. Ben bu düşünceler içinde ya sabır çekerken… Ahmet Bucaklı anlatıyordu:
“Eşimle cinsel bakımdan uyuşmazlığımız var. Bu nedenle sık sık kavga ediyoruz… Eğer eline bir kadın geçerse bana haber ver. Onu ikinci eş olarak alacağım… Buna eşimi de razı ettim. Bana ses çıkarmayacak…”
Anlaşılan o ki; hâlâ beni kadın satıcısı olarak görüyor Ahmet Bucaklı… Ölür müsün, öldürür müsün? Yoksa ağzının üstüne bir tane indirir misin?..
Ağzının üstüne bir tane indirirsen, adımız işyerinde kavga çıkartmış olacak… İşveren de tutup bizi dışarı koyacak…31.3.1962
+
Hayri Abi,
Evet, Yılmaz Güney'i de böyle tahrik etmişlerdi.
Saygılar…
A. Yalçın Efe, 15.7.2009
X
SAYGI DUYULACAKLAR…
Öğle sonu işten çıktıktan sonra doğru eve… Üç çocuğun arasına düştüm. Elçin ağlar, Gülçin ağlar, Elgin ağlar…
Biri üstüme sıçrar, diğeri dizime oturmaya kalkar. Boğuşurlar, dövüşürler…
Elgin’in ağzında yara çıkmış. Susmaz da susmaz…
Öyle diyorum; şunun şurasında iki saattir çocukların arasındayım. Ya anaları ne yapsın bunlarla… Gece gündüz bu çocukların arasında… Yemeklerini mi yedirsin, Gülçin’le, Elgin’in memesini mi versin?.. Ağıtlarını mı dinlesin, Altlarını mı temizlesin... Üçünün birden bezini mi yıkasın? Hangi birine yetişsin…
Ya evin diğer işleri; kap kaçak, çamaşır yıkamak… Evi temizleyip süpürmek, komşudan su getirmek, yemek pişirmek… Sofrayı açıp toplamak, üstünden bulaşıkları yıkamak… Hep bu kadıncağızın üstünde…
Her gün, her saat bu böyle… Aşk olsun doğrusu; deli olmak işten bile değil bu ortamda… İyi dayanıyor doğrusu… Dayanmak denmez buna çile çekmek denir aslında… Adını da bu nedenle Yener koydum ya…
Ne yapsam tırnağı olamam ben bu kadının… Bir saat dayanamıyorum bizimkinin yıllardır çektiğine…
Böyle bir kadına saygı duyulur yalnızca. 28.4.1962
+
Ne kadar kadir kıymet bilir bir insansın Sevgili Eren Bilge ustam...
Sen 47 yıl önce buydun. Yarım yüzyıla yakın zaman içinde ne değişti? Değişen bir şey var: Kadınlar şimdi fazladan bir de çalışıyorlar. Ama erkek yine de değerini bilemiyor kadınının.
Yazıklar olsun o erkeklere. Böylelerine hiç olmazsa bir günlüğüne ev kadınlığı cezası vermek gerek. O zaman anlarlar belki acımasızlıklarını.
Bu arada çektiği bütün çilelere yiğitçe göğüs geren o güzel anneye, Meliha ablaya kocaman bir tutam ışık yollayalım buradan.
Sevgi... Saygı...
FEV, 28.7.2009
X
TERTİP
Hoca’nın Mâanoğlu köprüsü bitişiğindeki bahçesinde piknikteyiz.
Hoca, yaptığımız bu pikniğe Tertip derdi. Hoca’nın bahçesinde, 15 günde bir, Gaziantep deyimiyle sahre yapardık. Hocanın bütün öğrencileri pikniğe katılırdı. Yemek pişirip yerdik.
Bu piknikte konuklarımız da var. Osman Aksoy, Av. Celal Kadri Barlas, Av. Hayri Öztaş..
Az sonra Hoca da geldi. Hepimizin ve konuklarımızın da gelmiş olduğunu görünce sevindi. Sevinci gözlerinden okunuyordu…
Hemen sehpalar açıldı, notalar sehpaya yerleştirildi. Musikiye geçildi. Hocamız, neşelendikçe meşki kesiyor ve aklına geleni söylüyor:
“Musiki haram diyorlar; evet, o musiki haramdır. Bu musiki ise haram değildir. Çünkü bu musiki Allah diyor. Haşa!. Onların dediği Allah değil!..”
Hoca ayağa kalktı, sözlerine anlamlı anlamlı gülen Celal Kadri Beyin yanına giderek elini, ardı ardına, iki kere öptü…
Hoca, sık sık İngilizce üç kelime söyler. Sonra bunların Türkçesini de söyler: Dini-Felsefi-İlmî… Görüşlerinin bu açıdan olduğunu söyler. “Hiçbir şey olmasın ki bu üç kelimenin süzgecinden geçmemiş olsun!” der.
Hoca devamla anlatıyor:
“Tasavvufla uğraşan bir kişi herhangi bir sorunla karşılaşınca hangisi diye düşünüp bir karara varmalıdır. Tasavvufun görevi budur.
Horozu buldun mu hallonmayacak sorun yok. Öküzü boynuzundan yakalamasın. Bende o kuvvet var…
İsmail Hakkı şöyle buyurur:
Derviş yapacağın üç şey vardır:
1. Az konuşmak,
2. Az yemek
3. Az konuşmak
Güneş kadar vücuda zararlı bir şey yoktur.
İsa’nın en büyük düşmanı Hıristiyanlardır…”
+
Tuhafıma giden bir nokta var. Hoca, bu Osman Aksoy’la bunca yıldır arkadaş olduklarını söyler… Hoca’nın yaşı şu,Osman Aksoy’un yaşı şu…
Bu zamana değin birbirlerini anlayamamış olmaları şaşırtıcı bir olay. Hala yeni yeni fikri tartışmaya giriyorlar. Öyle sanıyordum ki birbirleri ile tartışacak konuları kalmamış olmalı idi bu zamana değin. Ama bir fikir birliği yok aralarında…
+
Hoca konukları ile biz de ayrı bir yerde topluluk oluşturmuşuz.
Yılmaz anlatıyor:
“Babam bana, Kuran-ı hatmettirdi. Din hocamla Cuma namazına gitmeme de ses çıkarmazdı. Hatta Polat ile Yıldız bacım iki kere hatmettiler Kuran’ı…
Bunu sözler üzerine Boyacıbaşı:
“Nasıl izin verdi de sen o eski yazıyı öğrendin. O Kuran’a emek verdin… Olur mu böyle şey!.. Yazık değil mi sekiz yaşında bir çocuğa Kuran öğretmek…”
Yılmaz:
“Babam, demek ki bir şey görmemiş!” dedi ve konuyu değiştirdi.
Yılmazın bu anlatımları bana inandırıcı gelmedi… 30.7.1962
X
YAŞANMAMIŞ AŞKLAR
Türk Amerikan Derneğinin düzenlemiş olduğu Tarsus Koleji’nin konserindeyiz. Musikide Hayat dersleri öğrencilerin hemen hemen hepsi gelmiş… Kimileri eşlerini de getirmiş…
Yer gösteren bir bayan gezinip duruyor ortalıkta. Güzel mi güzel… Sarışın, uzun boylu, etli canlı… Göğüslerini ite ite yürüyor ortalıkta. Özellikle seçmişler anlaşılan…
Şimdi, hızla geçip gitti yanımdan, parfüm kokusu da koşturuyor arkasından..
Bir de baktım çatık kaşlı… Bir daha kendisine bakasım kalmadı. Ne yapayım ben; beni, suratıyla döven güzeli… Kendisine ilgim kalmadı, bütün neşem kaçtı.
Ben bu düşünceler içinde iken aynı sırada beş koltuk solumda oturan gözlüklü bir bayanın beni izlediğini gördüm. Başımı çevirdim, görmezden geldim. Ancak biraz sonra dönüp baktım ki hâlâ bana bakıyor, şaştım kaldım. Elimde olmayarak gülümsedim. Gülümsememe gülümseme ile karşılık vermesin mi?
Erkek milleti değil miyiz? On karımız olsa da bir yenisini kaçırmak istemeyiz…
Ara sıra başımı çevirip kaçamak bakışlar atıyorum. İster inanın, ister inanmayın o, hâlâ bana bakıyor…
Bilmem, bütün aşklar böyle mi başlar… Nasıl yaşanır böylesine imkânsız aşklar. Ne çıkar kuruca kuruya kaçamak bakışlardan. Konuşma olmazsa, tanışma olmazsa, gülümseme olmazsa, gezme olmazsa, sevgi olmazsa…
Duygularımızı olsun dile getiremiyoruz… Aramızda beş koltukluk bir uzaklık var, bunu bile aşamıyoruz.
Bakışacağız, bundan öte izin yok bize…
Konsere bitti. Bir şey anlamadım pek. Gâvurca söyleyip durdular. Çek, çek, çek… Sek, sek, sek… Rak rak, rakırak… Kumbaya kumbaya diye uzatıp durdular.
Bizlerin bir şey anlayıp anlamadıklarına aldırmadılar. Kendileri çaldı, kendileri oynadı. Bize de yalnızca sessiz sedasız bakmak kaldı.
Herkes dağılıyordu. Kara gözlüklü bayan salondan çıkarken dönüp dönüp bana bakıyordu. 29.4.1969
+
Eren Bilge Ustam,
"Yaşanmamış Aşklar" güzel olmasına güzel de... İnsan yazarımızın kendisine ilgi gösteren bayana bu kadar duyarsız kalabileceğine inanmıyor. Keşke bir adım fazla atsaydı da kendisiyle birlikte okuyanlar da mutlu olsaydı.
Hayret, kara düsen nasıl olmuş da sevgiyle bakışma özgürlüğünü olsun engelleyememiş.
Ayrıca kulağımız alışık olmadığı o güzel seslere sonsuza kadar öyle yabancı kalmadı, değil mi?
Keşke bugünün notu olarak eklenseydi.
Sevgi, saygı..
Fevzi Günenç, 3.8.2009
X
AYIBI OLAN AYIPLAR…
Müdürle görüşmem gerekiyordu. Millî Eğitim Müdürlüğüne gittim… Müdür Bey yoktu, beklemem gerekti.
Beklerken, dairedeki bir memur arkadaş yanıma yaklaştı. Dairemizde çalışan birinden söz ediyordu.”Onun doğru dürüst biri olmadığını” söylüyordu…
Oysa sözünü ettiği arkadaşı; çalışkan, iyi iş çıkaran biri olarak bilirim.
Sordum:
“Nesi var? O da mı komünist yoksa?” diye takıldım…
“Yok!, dedi, Komünistten de beter!..”
Devam etti:
“Böyle adamlar ayıplarını kapatmak için çok çalışırlar.“ dedi ama ayıbını söylemedi.
Ben de:
“Ama bir insan böyle de karalanmaz ki! Ayıbının ne olduğunu söylemen gerek!..” dememe karşın arkadaşın ayıbının ne olduğunu söylemedi. Ben de daha fazla ısrar etmedim. Söylemesin içinde kalsın, kendinin olsun…
Böylece adamcağız hakkında bir kuşku yaratmış oldu…29.4.196
X
BAŞ AĞRISI
Öğleye doğru ağrıdı başım.
Düşündüm, neden ağrır acaba bu başım
Ağrıması için bir şey mi yaptım?..
Akşamdan kalma, rakı sigara içmiş değilim.
Uykusuz kalmamışım,
Gece sabaha kadar çalışmamışım...
Niçin ağrır bu başım…
Akşam, yağlı, yağda kavrulmuş kızartma gibi yiyecekler de yemedim.
Sabahleyin de çok yemedim, şimdi de aç değilim…
Peki, niçin ağrır bu başım…
Şaştım…
Birden geldi aklıma… İki günden beri yüznumaraya gitmemiştim…
Doğru yüznumaraya gittim…
…
Oh! Rahatladım.
Ağrımıyor artık başım.
Demek ki durduğu yerde ağrımazmış bu başım.
Bir nedeni varmış anladım.
X
BU NASIL MİLLİYETÇİLİK
Öğle sonu uyudum biraz. Geçti başımın ağrısı. Buna karşın içimde bir sıkıntı…
Yatmadan önce Millî Yol adlı haftalık bir dergi okumuştum. 27 Nisan 1962 tarihli ve 14. sayı… Kapağın ardında tarafsız, milliyetçi siyasi dergi diye yazıyor.
Bunların, Milliyetçilik gibi genel bir kavramının ardına gizlenmesini bir türlü hazmedemiyorum. Sanki biz milliyetçi değilmişiz gibi...
Milliyetçilik; Atatürkçülüğü de, Türkçülüğü de kapsar tartışma götürmeden…
Bunlar; milliyetçilik adı altında kendi dünya görüşlerini dayatıyorlar. Atatürkçü aydınlara, 27 Mayıs devrimini yapanlara komünist diye saldırıyorlar…
Solcu, solak dediği yayınlar gençliğin özgürlük savaşını sahiplenirlerken; bunlar, bir yıl önceki 27 - 28 olaylarını bir kalkışma, bir isyan olarak yansıtıyorlar… Boşuna mı yapıldı bu gençlik hareketi…
Bu gençler; Cumhuriyeti,Türklüğü korumak için göğüslerini kurşunlara siper etmediler mi? Atatürk kazanımlarını korumak değil mi idi amaçları?..
Millî Birlik Komitesi üyelerine hakaret, İnönü’ye hakaret, Türkün bağımsızlığına sahip çıkanlara hakaret, aydınlara hakaret, ilerici gençlere hakaret…
Türkçülüğe ve milliyetçiliğe sahip çıkmalarını bir türlü anlayamıyorum bu dergiyi çıkaranların…
Necdet Sevinç de bu derginin yazarlarından, muhabirlerinden… Bunun bana yaptığı da ortada… Gel de bunların milliyetçiliğine inan… 30.4.1962
X
“MANEVİYATIN BİTTİĞİ YERDE HAYVANİYET BAŞLAR.”
30.4.1962 Zekeriya Beyaz’la karşılaştım gazete alırken. Anlamlı anlamlı bakıştık… “Selamünaleyküm!” dedi bana… “Günaydın!” dedim gıcıklığına.
Türk olanın Türkçü olanın diline sahip çıkması gerektiğini söylemiştim onlara. Diretiyorlar… “Selâmünaleyküm!” demekle… Arap hayranı bunlar…
Bu Zekeriya Beyaz bana tuzak kurup tertip hazırlayanlardan. Bana komünist deyenlerden. Çok sinsi, tam bir Arapçı… Acınacak bir hali var bunun. Yarın toplumun başına belâ olacak bu adam…
+
Millî Eğitim Müfettişlerinden biri benimle Hoca’ya şöyle bir mesaj gönderiyor:
“Maneviyatın bittiği yerde hayvaniyet başlar.”
Bizleri, dinsiz, mason, komünist olarak biliyorlar ya…
Hoca da yanıt veriyor ve aşağıdaki satırları bana dikte ettiriyor.
“Öteden beri adettir. Madde mâna diye söz edilir. Bu ikilik çok eski çağların kalıntısı olup etkisi büyüktür. Bu ikiliğin yarattığın anlayışın o cağlarda alıp yürümesi gayr-i tabi görülmez.
1. Fakat o çağlar sağduyu gereği olarak artık gerilirde bırakılmıştır.
2. Bütün şark âleminin direnmesine rağmen yine geride bırakılmıştır, bırakılacaktır. Bırakılmamasının çare ve ilacı mutlak olarak yoktur.
3. Hele Rönesans’tan sonra (En az 400 yıl önce) hâla madde – mâna ayrılığı yapmak, “Maneviyatın bittiği yerde hayvanlık başlar” yollu şüphesiz iyi niyetli düşünce tarzları ve benzeri hükümler muhakkak gayr-i ilmi olmaya mahkumdur.
4. Lütfen şu küçük örneğe dikkat edelim. Sirke bir maddedir. Maddesi icabı da özellikleri vardır. Sirkenin maddi kısmını özelliklerinden ayırabilir miyiz? Yani sirkenin maddesi olmadan hassalarını tasavvur edilebilir mi? Ya da sirke hasseleri varken sirke maddesinin olmamasına imkân olur mu? Söylemeye hacet yok ki bu küçük çaplı örnek ne büyük çaplı örneklere yol açar… Yollar açıldıkça bizler de o yollarda Rönesans’tan sonra ki düşünce tarzlarına sadık kalarak, yolculuk yaparsak, ne güzel sahalarla karşılaşacağız. Bunu bilvesile haber vermek isterim.
5. Bu yolculuğu yapacak olanın “yiğit olması şarttır. Böyle bir yiğit o güzelim sahalara eriştiğinde ne ile karşılaşır biliyor musunuz? İki cins insanın
(1) Dışı gibi içi de insan olan insan,
(2) Dışı insan görünüşlü olduğu halde içi hayvan olan insan…
Sözüm bitti demektir. Ben sizi yerinizde olsam bundan böyle yukarıdaki satırların ışığı altında, madde – mâna ikiliği ile uğraşacağıma bu iki cins insanın nedenleri ile uğraşırım.
Derin saygılarımla,
MHD Öğreticisi
Dr. Emin Kılıç Kale
+
Not: Bu mesajı istediklerinize takdim edebilirsiniz…”
+
İlköğretim Müfettişi Hamdi Turan, dışardan ilkokulu bitirme sınavına giren öğrencilerimizden birine sınavda, durup dururken, Hocamızla ilgili tartışmaya girmiş “Maneviyatın bittiği yerde hayvanlık başlar” demiş ve: “Git bu mesajı Hoca’ya söyle!..” diye de tembihlemiş. O da gelip söyleyince Hoca da yukarıdaki satırları yazdırdı.
Şimdi öğrencimiz küçüktür. Köyden kente göçmüş bir ailenin çocuğudur. Köyünde okul olmadığı için öğrenim görmemiştir. Adı Kerim Özgündüz olan bu öğrencimiz kilimci kalfalığı yapmaktadır ve tek amacı bir ilkokul diploması almaktır.
Girmiş sınav odasına. Biliyorlar Emin Kılıç Kale’nin öğrencisi olduğunu.
Sormuş Başöğretmen:
“Türkiye’nin kaç Allah’ı var?”
Yanıtlamış öğrencimiz:
“Değil Türkiye’nin dünyanın bir Allah’a var!”
“Ama Hoca’nız, Türkiye’nin üç Allah’ı var! diyor…” deyince öğrencimiz hemen yanıtı yapıştırıyor:
“Onu gider kendisinden sorarsınız?” diyor.
Bunun üzerine Hamdi Turan adlı müfettiş de “Maneviyatın bittiği yerde hayvanlık başlar!” mesajını gönderiyor. 30.4.1962
X
LAKLAKI İLE GEÇEN GÜNLER
Millî Eğitim müdürlüğü Sicil Bürosu, hiçbir özür dinlemeyeceğini söyleyerek, Cumartesi Pazar günleri de çalıştırmak istiyor beni.
Ben ise Okul Yaptırma Bürosu’nda çalışıyorum. Şefimiz İnş Müh. Asım Ahi ise; “Gitmeyeceğimi…” söyledi onlara…
Sonra da bana: “Gitmeyeceksin, ellerinden ne gelirse yapsınlar…” dedi. Böylece ben kaldım arada…
Ne tembel adam bunlar… Zamanında işlerini yapmıyorlar, laklakı ile gün geçiriyorlar. İşler birikince de beni yardıma çağırıyorlar. İstiyorlar ki bir hamlede bütün işlerini bitireyim…
Oysa beş tane daha daktilo var ellerinin altında. Beş daktilo bu dile kolay… Neler yapmaz bu beş daktilo bir günde… Ne var ki iki üç daktilo başına buyruk. Söz geçiremez onlara kimse... Diğer ikisi de işe yaramaz. Kala kala ben kalıyorum ortada… “Ver Hayri’ye, ver Hayri’ye…” Girdim gireli bu böyle…
Bir yerden daktilo mu isterler, “Git Hayri!”
Ne biçim adam bunlar. Hele o sicil yazmanı 9’da gelir; 10’da işe başlar. 12’ye çeyrek kala kitler çekmeyi, dolabı… Sonra da oturur tatil zilin çalmasını bekler.
Öğle sonu çalışmasında da böyle yapar bu adam… Öğle sonları daha da erken kitler çekmeceyi, dolabı… Saat 17’de çalışma bitecek… Bu başlar 16,30’da o odadan o odaya, o masadan o masaya…
Yüzlerine bakmamak için çaba gösteriyorum. Bunlarla bir arada çalışmak bana ağır geliyor.
Eğer çalışma günlerinin hakkını verseler beni Cumartesi ve Pazar günleri çağırmalarına gerek kalmaz.
Asım Bey, gayet haklı bana izin vermemekle. O da görüyor bunların çalışma saatlerini laklakı ile geçirdiklerini.
Asım Bey; “Gitmeyeceksin!” dedi ya… “Gitmeyeceğim…” Bakalım bana ne yapacaklar. 6.5.1962
X
YOKSULU DÜŞÜNÜR MÜSÜN…
Uyudum öğleden sonra. İçimde bir sıkıntı var akşamüstü.
Bu Hasan ne yaptığını bilmiyor. Sözlerinin nereye varacağını düşünmeden konuşuyor. Beni azarlayarak üzüyor. Benim çektiğim sıkıntıları görmüyor.
Sıkıntımın nedeni: Adımız komünistte çıktı ya… Rahat vermeyecek bunlar bana…
Bu aşağılık insanlar başıma iş açtılar. Bana iftira attılar. Eziliyorum ben bu iftiranın ağırlığı altında.
Sonra da şöyle diyorum kendi kendime: “Aman açsınlar da görelim. Bu sıkıntıdan kurtulurum hiç olmazsa, yeni duruma göre bakarım başımın çaresine…”
+
Bu toplumda kişilik sahibi olmak çok zormuş. Bendeki değişimi en yakın arkadaşlarım bile çekemiyor. Her biri türlü gerekçelerle beni suçlamaya çalışıyorlar…
+
Bizim çarşıdaki bakkala acıyorum. Dükkânındaki mallarına bakıyorum. Dükkânındakilerin hepsini bir günde satsa, bedeli bir günlük geçimine yetmez…
Bu toplumda yaşayan insanlar niçin yoksul. Beni bunların yoksulluğu üzüyor. Halkın yoksulluğunu dile getirdiğim zaman da başımıza iş çıkarıyorlar.
Ne yapmalıyız, susmalı mıyız? Susmayacağım işte, elinizden ne geliyorsa onu yapın… 7.5.1962
X
OKUNANLAR ve OKUNACAKLAR
Saat 23’e değin kitap okudum.
Bu hafta içinde okuduklarım: A. K.’in “Asıl Adalet” ve “Hoş geldin Halil İbrahim” adlı iki şiir kitabı ile Fakir Baykurt’un “Yılanların Öcü” adlı kitabı…
Bu kitaplardan sonra Yaşar Kemal’in “İnce Memet”ini okumaya başlayacağım.. Bunu bitirince da sırada masamda duran “Savulun Amerikalı Geliyor”…
Bunun da arkasından sıra Rıfat Ilgaz’ın “Bizim Koğuş” adlı romanı da masamın bir köşesinde. Böylece sıraya koydum okuyacaklarımı…
Neyse ki zevk aldığım iki uğraşım var:
Bir, kitap okumak…
İki, yazı yazmak…
Bunlar da olmasa anlamsız bir şey olacak yaşamak…7.5.1962
X
LİMON GİBİ SIKMIŞ SUYUNU ÇIKARMIŞLAR
Odacı diye bir adam getirdiler. Yüzüne bakamıyor insan. Ölmüş bitmiş, kurumuş… Yokluk, yoksulluk, toplumsal adaletsizlik canına tak demiş. Acıdığımdan “Şunu getir, şunu götür!” diyemiyorum.
İnsanları nasıl olur da bu duruma gelinceye değin sömürürler…
Bunu da bir dairede yalnız ben görüyorum.
“İnsanlar nasıl olur da bu kadar duyarsız olur…” diyorum kendi kendime… 7.5.1962
X
ZÜBÜK
Dayım beni çağırmış. Saat 15’de bekliyormuş mağazasında. Yaptıklarının etkisine bakacak anlaşılan…
Vardım, sordu bana:
“Aysel’in arkadaşı ile gezmesini sen mi istedin?”
“Evet!” dedim. “Haberim var her şeyden…”
Sonra, Necdet Sevinç’in bana yaptıklarını mazur göstermeye çalıştı. Ne var ki özrü kabahatinden büyüktü Dayımın…
“Ben, diyor, medenî cesareti artsın diye izin verdim kendisine… Vali ile konuşsun, Emniyet Müdürü ile konuşsun, Açılsın biraz dedim… Böyle olsun istemedim…”
İtiraf ediyor, tertibin bir parçası olduğunu dayım bana. … Nenemin de haberi var bu işten, Teyzemin de…
Necdet’in tecrübesi artsın diye benim ömür boyu başımı yaktıklarından haberleri yok.
Sonra konu; Necdet’in benim arkamdan Zübük diye bağırmasına geldi.
Necdet’in senin arkandan “Zübük!” diye bağırmasını ben istemedim.
Ya, Necdet Sevinç beni görünce, küstahçasına, “Zübük!” demesin mi arkamdan… Ölür müsün, öldürür müsün? 8.5.1962
X
KÖR SALİH
Kör Salih’le konuştuk Maarif Bahçesinde.
Bana insanlıktan, insanın insanı sömürmemesi gerektiğinden, ulusal gelirden, kapitalizmden ve neler nelerden söz ediyor. Hiç beklemezdim kendisinden..
“İyi niyet, iyi niyet ama neler dönüyor ortalıkta. İnönü’ye, Sıtkı Ulay Paşa’ya atıp tutuyorlar. İnanmam onlara…” diyor.
Sonra İnönü hükümetini de eleştiriyor:
“Yapsalardı yaparlardı şimdiye dek… Bunlarda da bir hayır yok!” diyor.
Sonra da yakınıyor: “Bu ulusun hali ne olacak? Şaştım yahu!”… diyor…
Ve devam ediyor:
“Şimdiye değin Köy Enstitüleri açılmalıydı, toprak reformu yapılmalıydı… İşsiz işçi kalmamalıydı…” diyor…
Şaştım kaldım anlattıklarını dinleyince… İlkokul öğrenimi bile yok Kör Salih’in…
Kör Salih, öyle anlaşılıyor ki gözleri görenden daha iyi görüyor… 8.5.1962
X
HOMO İMİŞ MEĞER…
N ile giderken yolda R ile karşılaştık. R, bize selam verdi ama anlamadığım bir şekilde utangaçtı… Doğal değildi bize selam verişi. Ürkekti, ürkekliği her halinden belli oluyordu.
Benimle yakın bir arkadaşlığı yoktu ama N ile çok sıkı fıkı bir arkadaşlığı vardı. Durup bizimle konuşmadan uzaklaşması dikkatimi çekti. N’ye:
“R ile aranız açık mı ne?” dedim.
“Açık ya! Ben mi kaldım elin homosu ile arkadaşlık edecek?..” demesin mi?
Şaşırmıştım, inanamamıştım… Nasıl olurdu… Öfke ile söylemiş olmasındı…
“Yok, yok gerçekten homo… Bu var ya bu sözde sporcu, sözde centilmen… Bunlar Ankara’ya bir spor yarışmasına gidiyorlar. Üç arkadaşa bir oda vermişler. Geceyarısı bu T’nin önüne elini uzatmış. O da bunu fırsat bilerek hakkından gelmiş… Ne var ki bunu M adındaki üçüncü sporcu görmüş…
Bu böyle bir adam işte… Kim inanır bu adam böyle böyle desem…
Hatta ben bunu yüzüne karşı da söylerim… Hem bir arkadaş aracılığıyla söyledim bile… Gelip de, arkadaş niçin hakkında böyle konuşursun bile demedi…
Hem bizzat hakkında gelen de söyledi bunun homo olduğunu…
Sen inanma onun Allahçı, Ruhçu gözükmesine… Boşuna mı geziyor gencecik çocuklarla… Bu işin keyifçisi olmuş namussuz …
+
İnanamadım bir türlü… Gece uyur uyanık gözümün önüne geldi bu arkadaş…
Arkadaşlığımız yok ama bu R ile; 10 yıldır selamlaşırız. Şimdi aynı dairede aynı odada karşı karşıya çalışıyoruz…
Beni ilgilendirmez… İlgilendirmez ama durup dururken fikrimi kurcalıyor işte…
Ne inanılmaz işler oluyor şu dünyada… 10.5.1962
+
Sayın Balta,
Kısa, özlü ama mükemmel. Kalemine kuvvet.
Devam et lütfen eski anıları taşımaya ama gücün yettiği kadar.
Selam, sevgi, saygı...
Fevzi Günenç, 3.8.2009
X
KURBAN BAYRAMI
Kurban Bayramının ilk günü… Sabahın erken saatinde Köse Kadir’in kahvesinde oturuyorum. Şu an milyonlarca hayvanın yatırılıp boğazlanması geliyor gözlerimin önüne. Ürperiyorum. Sanki çocuklarımı yatırıp kesiyorlarmış gibi acı çekiyorum.
Katmerleşmiş bir cehalet asırlardır sürüp gidiyor. Sanki Allah kan istermiş gibi hayvanların kanı akıtılıyor.
Ne zaman bitecek bu vahşet, bu kıyım…
Bir yiğit çıkmayacak mı bu kıyıma son verecek?..
Hayvanların boğazında bıçakların mekik gibi gelip gittiğini gözümün önüne getirdikçe içim sızlıyor içim…
Şu anda kahvedeki radyo insanlığın adaletinden söz ediyor. Bu gün insanlığın en büyük ibadetinin kutlandığı günmüş…
Ne ibadeti yahu kıyım bu kıyım hayvan kıyımı…
Kitaplarındaki şu ayetten haberleri yok bunların: “Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat O’na sizin takvanız (Allah’a karşı gelmekten sakınmanız) ulaşır.” (K. Hac, 22/37, Diy.)
Ne var ki “kurbanlarınızı kesin!” diyen ayetler de var. Var, var biliyorum;: ama, ben bunların içinden olması gerekeni alıyorum. İnsana yakışanı alıyorum.
Artık bu çağda kurban kesmekle ibadet olur mu? 14.5.1962
X
HOCA BİLE...
15.5.1962
Hoca’nın yanında idim; saat 10’dan 14’e kadar…
Başbakan olsa ne yapacağını, nasıl davranacağını altı maddede topladı:
Esti, yağdı, gürledi… İşe yarar bir şey söylemedi; ülkeyi dikta ile yöneteceğini söyledi...
Bütün bu anlattıklarını duygusal ve kuramsal buldum. Bu hali tandır başında bağ dikmek gibi bir şey…
Bu konuşmalarının sonunda bana: “Söyle nasıl buluyorsun? Sen komünistsin! Gel de komünistliği benden öğren…” demesin mi?
Böylece Hoca’nın da beni komünist olarak gördüğünü anlamış oldum. Oysa ben baskı yönetimimin, diktatörlüğün, esip gürlemenin tamamen karşısındayım. Yazık bana, Hocam bile beni komünist olarak bildikten sonra…
Oysa ben komünist değilim. O müfterilere ve tertipçilere söylediğim gibi şiddetle nefret ettiğim bir rejimdir komünizm. Ben özgürlük içinde kalkınma olsun istiyorum. Ben eğitim sorununun çözümlenmesini; yani, en yoksul bir yurttaşın bile çocuğunu rahatça okutabilecek bir kazanca sahip olmasını istiyorum.
Köylünün, köyden kente göçmüşün gecekondularda yoksulluk içinde ömür geçirmesini istemiyorum. Köy çocuklarının hiç olmazsa orta dereceli bir okul bitirerek meslek sahibi olmasını, kimsenin kimseye muhtaç olmamasını istiyorum.
Köylümüzün tarım alanlarının birleştirilmesini ve bilinçli ve bilimsel bir tarım yapmasını istiyorum. Bu köylülerin kendi topraklarında çalışmasını ve büyük toprak sahipleri tarafından sömürülmemesini istiyorum.
Rasyonel bir şekilde, hayvancılık, ormancılık, meyvecilik, sebzecilik gibi işlerin uzmanlarınca köylüye öğretilmesini ve köylünün de yaşama seviyesinin yükseltilmesini istiyorum.
İşçi sınıfının çağımızın gerektirdiği bir öğretimden geçirilerek yaşam ve çalışma koşullarının güvence altına alınmasını istiyorum. İşsizlik sigortasının çıkmasını, iş bulamayanların da kimseye muhtaç olmadan yaşamasını istiyorum. Yaşamasını istiyorum da ne yapıyorum? Kendi kendime gelin güvey oluyorum. Fikir jimnastiği yapıp duruyorum.
Mülkiyet hakkının kamu yararına kullanılmasından yanayım. Bunu Anayasa da istiyor. Bir kişinin sınırsız mülk sahibi olarak başkalarının emeği hakkında tek seçici olması kabul edilecek gibi değil. Bir kişinin ihtiyaçlarını karşılayacak kadar menkul ve gayrimenkul sahibi olmasından hiçbir sakınca görmüyorum.
Bir babanın bir evi, evinin araç ve gereçleri, kitaplığı, kitapları ve de evinin önünde bir de bahçesi olmasını istiyorum. Babanın da, oğlunun da ihtiyaçlarını karşılayacak kadar mal sahibi olmasında hiçbir sakınca görmüyorum; yani mülkiyet hakkına karşı değilim.
Bütün bu düşüncelerimin özgürlük içinde gerçekleşmesini istiyorum. Eşitlikten vazgeçerim ama özgürlükten asla… Özgürlük insanın en kutsal hakkıdır. İnsan özgür olarak doğduğuna göre özgür olarak yaşamlıdır.
Hiçbir düşünce ve görüşün zorla susturulmasından yana değilim. İnsanların düşünce ve inançlarına müdahale insanlığa saygısızlıktır.
Ne var ki en yakınım, Hocam bile beni komünist olarak görüyor ve biliyor. Çok yazık. 14.5.1962
X
HOCA İLE GÖRÜŞMEME İZİN YOK!
18.5.1962
Milliği Eğitim Müdürü ile görüşmek için içerdekilerin dışarı çıkmasını bekliyorum. İçerde biri var, çıkar çıkmaz ben gireceğim… O da çıkmıyor bir türlü… Beklerken öyle yanıyorum ki teyzem oğlunun bana yaptığı oyuna… İki yüzlülük bu kadar olur… İkiyüzlü bu adam aynaya baktığında kendini nasıl görüyor acaba?
Hadi ben çok saftım aldandım… Benim gibi saf bir adama bunlar bu kadar acımasız mı davranmalı idiler… Ya şu gazetelerde aleyhimde yazdıkları yazılara ne demeli…
Dayımın, yengemin, nenemin, teyzemin eli var bana kurulan bu tuzakta. Söz de beni Emin Kılıç’tan kurtaracaklar ve eşimin koynuna sokacaklar…
İçerde, Müdürümüz Aziz Gözaçan’ın yanında İlköğretim Müfettişi Nurettin Uçkan var. O da içerden çıkmıyor bir türlü… Şimdi giremezsem bir daha hiç giremem Müdürün yanına… Daha fazla bekleyemezdim, kapıyı çaldım, “Gir!” sesini beklemeden itip girdim.
Müdürden Hoca’nın derslerine gitmek için izin isteyeceğim. Çünkü tutuklanıp bırakıldıktan sonra bana Hoca’nın derslerine gitmeyi yasaklamıştı.
Anlattım başıma gelenleri ve bana yapılanın iftira olduğunu… Müdür Bey:
“Ben yetkili değilim valiye git!”
“Efendim, beni oraya gitmekten men’eden sizsiniz; vali değil ki…” dedim.
“Olmaz, Valiyi görmelisin?” dedi.
Daha fazla ısrar edemedim. Valiye gidip niçin beni Hoca’ya göndermediğini soracağım.
Ama saçım, sakalım… Tıraş olmam lazım…
Doğru berbere… Taş taş üstüne olsa bu gün Valiyi görmeliyim. Bakalım ne varmış Hoca’ya gitmemde de bu denli korkutmuş bizim Müdürü bu Valimiz..
Bu kez de Valinin makamımın kapısındayım… Vali’yi de yalnız bırakmıyorlar ki canım. Valinin makamına giren girene, çıkan çıkana… Ben sabırla bekledim. En sonunda “mesai bitti zili” çaldı. Bu zil üzerine içeridekiler Vali ile birlikte çıktılar.
Benimle birlikte bir kişi daha bekliyordu Valiyi. Vali bey bana:
“Bekle, şimdi geleceğim…” diyerek konuklarıyla birlikte aşağıya indi. Anlaşılan Müdür, benim Valiye geleceğimi telefonla bildirmiş kendisine…
Bu arada ben hemen Hoca’nın Karagöz caddesindeki muayenesine gidip durumu anlattım… Döndüğümde baktım ki Valinin arabası hükümet konağı önünde. Hemen yukarıya çıktım. Kapıyı vurarak içeriye girdim.
“Özür dilerim, sizi rahatsız ediyorum!”
Otur, şuraya dedi bana.
Ben de Müdür beyle olan konuşmamı anlattım. “Sizden dedim Hoca’nın derslerine gitmek için izin istiyorum dedim.”
Bu sözlerim üzerine öfkelendi, kıpkırmızı oldu. Anladım ki bana izin yok…
Sonra kendini topladı. Bir Vali’ye yakışır biçimde:
“Ben nasıl derslere git diyebilirim sana. Olayların gelişmesini bekleyelim hele… Şimdi sen git, Müdürün ne derse onu yap!”
Bunun üzerine başka bir şey demem edepsizlik olacaktı Vali’ye karşı.
“Baş üstüne, baş üstüne !” diyerek koşarcasına çıktım Vali’nin yanından
Hiç beklemiyordum bu sonucu.
Hoca ile bu konuyu indirip kaldırmıştık. O, Valinin bizi koruduğunu söylüyordu… Ben ise
“Hayır bizi koruduğu falan yok, o tarafsız davranmaya çalışıyor ancak…” diyordum.
Anlattım Hoca’ya Vali ile olan konuşmamızı. Hoca ise Valinin bu olumsuz davranışına “Plan, aldırma… Vali bizden yana..”diyordu.
Ne planı yahu! “Ben nasıl olur da seni oraya gönderirim!” diyor. Bunun plan neresinde. Gerçeği bir türlü kabullenemiyor Hoca.
Herifler peşimizde, bizi gözetliyorlar. Eğer zerre kadar suç olacak bir davranışımızı yakalasalar bizi içeri alacaklar.. Biz hâla Vali bizi koruyor diyelim…
Ne var ki Hoca; “Valinin bizi koruduğunu, hatta Valinin bize karşı sempati duyduğunu…” o kadar rahatlıkla söylüyordu ki şaştım kaldım.
“Ben aynı kanatta değilim!” deyince ne aptallığım kaldı, ne alçaklığım… Vali bizi seviyor diyordu da başka bir şey demiyordu. Vali bizi seviyormuş da niçin benimle hocanın görüşmesine izin vermiyordu? Burada bir muhakeme bozukluğu vardı.
Hoca, gönderdiği birkaç yazının Vali tarafından kabul edilmesini Vali’nin bize sevgi duymasına yorumluyordu. Oysaki gönderdiği yazılar Hoca’nın dosyasına giriyor. Hoca bu bilmiyor. Hoca hep kendine yontuyor.
İyi adam, güzel adam ama hep kendi çıkarına yorumluyor olayları….
X
VATANDAŞIMIZ
15.2.1962
Bir vatandaş konuyor. Bilgiç bilgiç.
“Benim kızım Fatma Anamızdan yüksek mi ki koluna bilezik taksin. “Hatta takarsan keserim, demişim, kendisine… Fatma anamız koluna bilezik takmadı ki…”
Nerden biliyor Fatma anamızın koluna bilezik takmadığını…
Hem hep 1400 önceki yaşama özenmek neden?
Benim buna bir türlü aklım almıyor…
X
HASAN KAYA ÖZTAŞ
16.2.1962
Öğretmenler Lokalini işleten Kaya Öztaş’ın Sabah gazetesinde bir yazısının çıkması üzerine Yeni ülkü Gazetesinden Kovboy İbrahim yanıma gelerek Kaya Öztaş hakkında yazdığı yazıyı okudu. Kaya Öztaşaş aleyhinde atıp tutuyordu, esip yağıyordu:
“Biz adamın sinkaf… Onların Sabah’ı varsa bizim de Yeni Ülkü gazetemiz var. Biz adamla yayın yolu ile baş edemezsek başka yoldan çaresine bakarız. Daha olmazsa matbaaya çeker icabına bakarız…” derken Kaya Öztaş’a hakaretlerini sürdürüyordu. “Bıçak atmaktan, kırmızı boya çalmaktan!..” söz ediyordu. “Kendisini gel kahve içelim diye matbaaya çağırırmış da, mahzene indirip icabına bakarmış da…”
Kaya Öztaş’ı, 20 öğretmen 20 koldan aramışlar, bulamamışlar. Bulsalarmış icabına bakacaklarmış; ama bulamamışlar… 2. Şubedeki aramışlar Kaya Öztaş’ı; ama bulamamışlar… Kaya Öztaş kaçmış… Gazi Terbiye’de okuyor imiş…
Bir ara dönüp gitmek istedi. Gidemedi, yeniden döndü. Yine kıpkırmızı, kendinden geçmiş bir şekilde: “Beni mi çağırdınız?” dedi.
Sakin ve doğal bir ses tonu ile:
“Hayır!” dedim.
Sessizce uzaklaştı gitti işyerimden... Huzursuz bir hali vardı. Elinde Aziz Nesin’in Zübük adlı haftalık gazetesi vardı.
Sanıyordu ki benim Kaya Öztaş ile temasım vardı. Duyduklarımı Hasan Kaya’ya iletecektim…
Ben de solcuyum ya… Ne denli peşin hüküm taşıyorlar bu solcular hakkında… Akıllarına solcuları yok etmekten başka bir şey gelmiyor..
Kovboy İbrahim bu işe benimle birlikte çalışan Ahmet Bucaklı’nın da canının sıkıldığını söyledi. Ne çıkarmış canım çanım öğretmenler lokalinde oyun oynanırsa… Oyunun oynamak da psikolojik bir ihtiyaçmış…
Kovboy’un yanındaki öğretmen bana: “Kaya Öztaş, hakkımızda atıp tutuyordu…”
Ben de:
“Doğru, atıp tutuyor…” diye kendisine hak verince sesini çıkarmadı.
Benden bunu beklemiyordu. Beklediği benim Kaya Öztaş’a sahip çıkmamdı. İşyerinde tartışmaya neden olur muyum?...
Anladım ki bir odada çalıştığım Ahmet Bucaklı Yeni Ülkü gazetesi ile irtibat halinde… Benim hakkımda onlara bilgi aktarıyor…
Nasıl çembere almışlar bizi…
+
Dün sorgu yargıçlığında ifade verdim. İki saat sürdü. Yargıç soruları uzattı da uzattı.
Sorgu Yargıçlığına girerken; kapıda, Zekeriya Beyaz’ı, Necdet Sevinç’i ve diğer muhbirleri gördüm.
Bir şaşkınlık ve telaş içinde idiler. Nurculardan bir tanık daha vardı; baktım, o gitmiş…
Bu nurcu, bizim derse gelerek Haysiyete sahip çıkmıştı… Anlaşılıyor ki hepsi derslere casusluk amacı ile gelmiş gitmiş…
(Bitmedi, sürecek… 28.9.2009)
X
UNUTKANLIK
17.3.1962: Hava bulanıktı. En dikkatsiz bir kişi bile biraz sonra yağmur yağacağından kuşku duymazdı.
O gün işe giderken “Bu gün havada yağmur ar. Yağmurluğumu alayım!” demiştim.
İşten öğle yemeği için eve dönmek zamanı geldiğinde pencereden baktım ki yağmur ıslatacak derece yağıyor. O an aklıma yağmurluk geldi; ama, ne yazık ki, yağmurluğu (şemsiyeyi) evde unutmuştum. Yağmurluk evde unutulunca kişi ıslanacak ve hatta hasta olmak tehlikesiyle karşı karşıya kalacak.
Bir yağmurluk unutkanlığı nelere mal olacak. Aklına gelmişken yağmurluk almayı unut. Şimdi dışarıda yağmur yağıyor ve ben yağmurluğu unuttuğum için yağmurun dinmesini bekliyorum. Boşu boşuna vakit geçiriyorum.
İşte böyle yağmurluğu almayı unutursan pencereden bakarak yağmurun dinmesini beklersin…
Unutkanlık mı, ihmalkarlık mı?... Ne dersen de…
(Bitmedi, sürecek… G. T. 5.10.2009)
X
MUHBİRLERDEN BİRİ
1.3.1962 Kuşakçı ile birlikte Tabakhaneye doğru giderken Ticaret Sarayı önünde Bekir Kaynak’la karşılaştık. Bekir Kaynak Zekeriya Beyaz ve Necdet Sevinç’le birlikte hareket edenlerden…
Bekir Kaynak, bizi görünce bozuldu, sıkıldı, kızdı, kızardı… Hızlı adımlarla önümüzden geçip uzaklaştı. Bir ara dönüp bize baktı. Suçluluk duygusu içinde biraz da mahcup bur görünümde…
Akşamına bir de baktım Hoca’nın muayenesinde. Anlaşılan bir şeyler sorup bir şeyler yakalamak derdinde.
Adamlar bize çembere almışlar ve bizim hiçbir şeyden haberimiz yok…
X
İŞTEN ATILMAK
2.3.1962 Saat 15’te Milli Eğitim Müdürü Aziz Gözaçan Bey’le koridorda karşılaştım. Bana:
“durumlar nasıl?” dedi.
Ben de:
“İyi, herhangi bir sorun yok!” dedim.
“Bu günkü gazeteleri okudun mu?” dedi ve devamla: “Git bir kere İsmail beyle görüş. Olmazsa bir istifa mektubu yaz!” Böylesi daha iyi olur. Yoksa ben atmak zorunda kalırım… Bu da senin için olmaz!.. “ dedi.
İsmail Bey, Sicil İşlerinde memur… Memurların sorunlarına o bakar.
Bu “İstifanı yaz getir!” sözü beni şok etti. Hiç beklemiyordum. Demek ki hakkında baskı var, korkuyor adamcağız,
Bu durumda benim Vali Beye çıkmam gerektiğini anladım. Ertesi gün sabahleyin erkenden, 8,30’da Valiyi makamında ziyaret ettim. Kısaca olayı anlattım. “İşten atılmamamı, duruşmaların sonuna kadar beklenmesini….” rica ettim.
“Olur!” dedi. Böylece işten atılmaktan kurtuldum…
X
UCUZ KURTULDUK
15.3.1962: Bu gün izinliyim. Çocuklara çiçek aşısı yaptıracağım. Hükümet konağı önündeyiz… Bir ara Elçin yanımdan uzaklaştı. Birde baktım bir araba Elçin’in üstüne doğru geliyor…
Elle işaret ettim. Araba durmadı, Elçin’e doğru geldi, geldi… Bu durumu görenlerin yüreği ağzına geldi ve korkudan bağrışmalar oldu. Elçin bunun üzerine tehlikeyi sezdi ve birdenbire dönüş yaptı ve arabanın kendisini ezmesinden kurtuldu.
Korku içinde bağırarak jeepin arkasından koştu, yanıma geldi.
Hâlâ o sahne gözümün önüne geldikçe araba Elçini çiğneyecek sanarım. Çünkü araba Elçin’i az daha ezecekti. O an elim ayağım titremişti…
Bu Elçin’in ikinci ölümden kurtuluşu:
Birincisinde beş metre yüksekliğindeki yazlık tahtan düşmüştü.
Şimdi ise arabanın kendisini çiğnemeden kurtulmuştu…
X
BİR AJAN
15.3.1962 Emniyet Müdürlüğü önünden geçerken açık kapıdan Zekeriya Beyaz’ı Emniyet Müdür Muavini ile görüşürken gördüm. Zekeriya Beyaz haftada en az bir kere Emniyet Müdürlüğüne gelirdi ve ben kendisini Milli Eğitim müdürlüğündeki pencereden görürdüm. Öylesine bir sevinçli gelirdi ki emniyet Müdürlüğüne görülmeye değerdi…
Ne var ki ben bunun, Emniyet’e ajanlık yaptığını kendi itirafları sonucu öğrendim.
Ne kadar saf bir adamım ben…
X
YAZI KONULARI
10.3.1962
1. Yazdıklarımın vebali yanlış anlayanların boynunadır.
2. Babamın termometresi
3. Çocuklarımıza takılan altınları satarak odun aldık.
4. İkin öncesinden sokaklarda konuşan Sokrat gibi…
5. Andre Jit’in “Ayrı Yol” adlı kitabını okudum. Hannup çekirdeği gibi…
6. Gaziantep’in tanınmış öğretmenlerinin ürke ürke derse girmeleri…
7. Beddua eden Allah K. 3/119, 111. süre.
8. Kötü şefaatte bulunanların ondan payı vardır. K. 4/85
9. Arabacı, kapıcılık yapan, kestaneci, şerbetçi kuşakçı kalfaları, altmışından sonra masıra saran kilimci kalfası,
10. “Biz öğrenciyiz; sen bize vereceğin kitaplarda okuyacağımız yerlerin çiz de öyle ver!..” dyen teyzem oğlu Necdet Sevinç. Meğer altını çizerek verdiği bu dergileri götürüp Siyasi Şubeye verirmiş: Hayri Balta bize komünistlik propagandası yapıyor diye…
11. Benden gazete istemeleri ve Nazım Hikmet hakkında soru sormaları…
12. Teyzemoğlu’nun Necdet Teymur’un kırtasiyeci dükkânında elimde gördüğü İmece dergisini istemesi…
13. Köy Ensititüleri konusundaki tartışmam…
14. Aysel’in sorununu bana bildirmesi…
15. Midesi alırsa insanın yapmayacak şeyi yoktur… Anayasa’nın 20 maddesi…
16. Necdet Sevinç’e okuması için Kuran vermem…
17. Yön dergisindeki grafiği göstermem…
18. Bekir Kaynak’ı, Fakir Baykurt’un Onuncu Köy adlı romanının okuması için görevlendirmem…
19. Derslerine çalışırsan kopya çekme ihtiyacı duymaz; huzur içinde sınavlara girersin. Bu ruh hali, insanın Cennet’e olmasını…
20. Kime komünist diyorlarsa onun kitaplarını okuyun…
21. Niçin yaralı kuş gibi çırpıyorsun?..
22. Necdet Sevinç bana şöyle diyor: “Biz sizinle tanışmakta niçin bu kadar gecikmişiz…” Bu sözleri bana söylerken rol yapıyordu. Sözde ağlamaklı ve üzüntülü bir şekilde tanışmamakla kaybının olduğu söylüyordu…
23. Aziz Nesin’in Adana’ya gelişini protesto eden gericiler; yakalanınca: “Biz onun lehinde nümayiş yapıyorduk!” demeleri. Ne şahsiyetsiz insanlar bunlar…
24. Beni bunlara kitap vermeye iten nedenler: Komünist dedikleri insanların nelerden söz ettiklerini görmeleri içindir…
25. Ayine tuttum özüme, Allah göründü gözüme…
26. Rum genci Suryanus olayı…
27. Yunus Emre’nin bir ben var bende benden içeri… Nesimi konusu…
28. Aklı Selim kitabındaki hadis…
29. Mevlana’nın şiiri….
30. “Ben görmediğim Allah’a tapmam.” Hz. Ali’nin sözü…
31. Üç dükkânın önünü örnek göstermem…
32. Necdet Sevinç, Zekeriya Beyaz ve arkadaşlarına göre göre Millî Eğitim Bakanı başta olmak üzere tüm bakanlar komünist…
33. Bana “Mahkemenin sonucunu bile biliyoruz…” diyorlar.
34. Birinci Şube Şefi, benim için, komşumuz Memik Çavuş’a (Memik Güzelhan) “Asmalı bu adamı asmalı!” demiş. O da gelip bana söylüyor…
35. Gavur Ali, benim hakkında “komünisttir o!” sözleri üzerine: “Öyleyse görüşmeyelim bu Hayri Balta ile…” diyor…
36. Beni birkaç kişi ile görüşürken gören bir memur: “Az daha konuşmasına müdahale edecektim. Zehrini bu masum çocuklara akıtmasın!” diye…
37. Bir yoksul işçinin kahvede sobanın başında katıksız somun ekmek yemesi ve yerken de herkese buyur etmesi…
38. Birinci Şube şefi babama: “Bu mikroların kökünü kurutmalı!..” demiş.
Bu 38 konuda yazı yazmak için not almışım. Ancak olaylar öylesine gelişti ki dönüp bakmaya bile zaman bulamadığım için çoğunu unutmuşum. Tam elli yıl sonra bu notlarıma bakıyorum… Çoğunu unutmuşum… Demek ki insan aklına güvenmemeli. Yazacaklarını gününde yazmalı ya da yazacaklarını bütün ayrıntılıarı ile not etmeli...
X
GÜNAYDIN - SELAMÜNALEYKÜM
12.3.1962: Daireden çıktım. Gazete satıcısı İhsan Genç’in dükkanının önünde duran gazete ve dergilere bakıyordum. Birde baktım Bay Casus Zekeriya Beyaz “selamünaleyküm!” diyerek yanıma sokuldu. Döndüm:
“Günaydın!” dedim.
Sinirlenen Zekeriya Beyaz yeniden:
“Selamünaleyküm!” dedi.
Ben de yeniden:
“Günaydın!” dedim…
Bay Casus yeniden “Selamünaleyküm!” dedi ise de ben hiç sesimi çıkarmadım.
Bay Casus, başladı abuk sabuk konuşmaya. Sesimi çıkarmayarak yanından uzaklaştım… Çünkü “İncil’de domuzun önüne inci atma!” diyordu.
Peygambere yapılan Ayşe iftirası gibi bunlar da bize iftira ediyorlar. Yunus Emre’yi de sorguya çeken bir Molla Kasım gelmedi mi?...
Zekeriya Beyaz'a göre Selamünaleyküm yerine Günaydın deyenler komünist oluyordu... Ne dersin kültür dünyası ancak bu kadar...
(G. T. 16.11.2009)
X
KORKU
19.5.1962 Kapı çalındı. Gelen postacı. Tebligatı imzalattı. Açtım, baktım: “Savcılığın iddianamesi…”
Neye uğradığımı şaşırdım. Hiç beklemiyordum. Beklediğim “takipsizlik kararı” idi.
+
1.6.1962 Maaşımı aldım bu gün. Hiçbir şeyime yetmiyor… Aman ne çok para, aman ne çok para…
Yaşım otuz. Yapmadığım iş kalmadı… Şurası da bir gerçek ki ailemiz içinde ayda 372 lira kazanan çıkmadı bu güne değin. Hep mallarının geliri ile sattığımız malların parası ile kıt kanaat geçinip gittik…
Dört erkeğiz şu evde. 15 yıl içinde dördümüzün kazancı bile hiçbir zaman 350 lirayı bulmadı. Kıt kanaat, yarı aç yarı tok, bazen da büsbütün aç yaşayıp gittik.
Dışardan bakanlarda bizi köylerde, şehirde malı mülkü çok olan zengin bir aile sanıyor; var var,var olan bu malların geliri yok ki…
Bu benim için çok para ama içimde bir korku hep beni rahatsız ediyor. Ya bu davada mahkûm olursam, ya beni işten atarlarsa… Bu korkuyu yaşayanlar bilir.
(G. T. 23.11.2009)
X
ÖNEMLİ OLAN
27.6.1962 Kuran’da Recm konusunu incelerken (K. 5/44-45: “Allh’ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimdir, kafirdir…) o günün koşullarını göz önüne almaksızın aşırı bir hassasiyet göstermemem gerekir.
Bu sırada beni rahatsız eden Elçin’i, Gülçin’i ve de eşimi üzücü davranışım; o anda kendime hakim olamayışımdan olmuştur.
Bu gibi işlerde Kuran araştırmalarım geriye bırakılmalıdır; çünkü Eşimi ve çocuklarımın gönlünü kırmaktansa kitabın kapağını kapatmak daha doğru bir davranıştır.
Önemli olan önce iş, sonra eş ve çocuklar, sonra da akraba ve dostlardır…
(G. T. 30.11.2009)
X
UNUTKANLIK
4.10.1962
Hava bulanıktı. En dikkatsiz bir kişi bile biraz sonra yağmur yağacağından kuşku duymazdı.
O gün işe giderken “Bu gün havada yağmur var. Yağmurluğumu alayım!” demiştim.
İşten öğle yemeği için eve dönmek zamanı geldiğinde pencereden baktım ki yağmur ıslatacak derece yağıyor. O an aklıma yağmurluk geldi; ama, ne yazık ki, aklıma almak geldiği halde, yağmurluğu (şemsiyeyi) evde unutmuştum. Yağmurluk evde unutulunca kişi ıslanacak ve hatta hasta olmak tehlikesiyle karşı karşıya kalacak.
Bir yağmurluk unutkanlığı nelere mal olacak. Aklına gelmişken yağmurluk almayı unut. Şimdi dışarıda yağmur yağıyor ve ben yağmurluğu unuttuğum için pencereden bakarak yağmurun dinmesini bekliyorum. Boşu boşuna vakit geçiriyorum.
İşte böyle yağmurluğu almayı unutursan pencereden bakarak yağmurun dinmesini beklersin…
Unutkanlık mı, ihmalkarlık mı?... Ne dersen de…
(Bitmedi, sürecek… G. T. 7.12.2009)
X
KENDİMLE KONUŞMALAR
17.6.1963 : Ulan bin kere dedik sana. “Tanrı’ya karşı gelme !” diye. Niçin güçsüz istencin (iraden) bu denli.
Bak işte ellerinin içi yanıyor; boynunun damarları ağrıyor, başın zonkluyor, sol kürek kemiğinin üzerindeki bir damar acı acı ağrıyor.
Üstünde bir kırıklık, bir eziklik var. Artık bu sorunu çözümlemelisin.
X
26.6.1963: Sağlığın iyiye doğru düzelmekte. Bunun değerini bil. Bozma, baltalama.
Musikiye girmek için güçlü olmak gere Musikide geride olduğu için boyunduruk takmak istiyorlar sana.
Sen de onur varsa, insanlıktan zerre değin; musikide uçacak değin ilerlemelisin…
İşte bir türlü yaramıyor sana; yine ağrıyor boğazın, boynun, omuzun… Ellerin yine yanıyor acı acı… İsteksiz isteksiz, duracakmış gibi çalışıyor yüreğin.
Başında, gözlerinde ağrı; sen niçin önem veriyorsun bu habercilere…
Bak sağlığın yine bozulmakta, yürek çarpıntıların yine artmakta. Kendine hâkim olmalısın, gidişin gidiş değil…
Aklı başında kimse bile bile Cehennem ateşine girmez. Bu sorunu çözümlemelisin artık.
(G. T. 14.12.2009)
X
BİR AŞK ESİNTİSİ
Hemşirelerin oturma odası.
Odamdan görünmez orası…
Konuşması, gülüşmesi çok güzel gelir kulağa.
Buda yeter beni yıkmaya…
Boyu boslu, yaşına göre çok gösterişlidir.
Çok da güzel görünür göze kâfir.
Her gün gelir bitişiğimdeki odaya.
Göremem kendisini duvar var aramızda.
Dedim ya ancak sesi, gülüşü gelir kulağa,
Bu ses, bu gülüş çok tatlı gelir bana…
Bir kere konuşmadım karşı karşıya…
Tatlı tatlı gülümser her karşılaşmamızda...
Her gülüşünde ürperir her yanım.
Her karşılaşmamızda vites değiştirir canım.
Konuşmalarını, gülüşmelerini sanki bana,
Duyurmak için yapıyor yandaki odada.
Ben pısırık da, pusar dinlerim.
İçimde kalır ilgim, hislerim…
O da bunu bilir.
Üstüme üstüme gelir...
Hissederim ilgi duyduğunu,
Bilirim aramızda birçok engel olduğunu…
Gülüşüne dayanamam ben...
Niçin bu kadar neşeli,
Niçin bu kadar şen…
Hayri Balta, 5.11.1963
(G. T. 21.12.2009)
X
SABRETMEK GEREKİYOR
Düşünüp duruyorum. Şu çocuklar büyüse, söz dinlese, susunuz dediğim zaman sussa…
Ya da iki odalı bir evimiz olsa, odanın birine kapağı atsam… Ya da bir iki ay için kafamı dinlendirecek bir yere gidebilsem. Ya da bağa gidip bir iki ay kalsam diye düşünüyorum…
Hiç olmazsa oralarda sessiz sedasız bir ortamda okuyup yazabilirdim…
Evet, insan, rahatça okuyup yazabileceği bir ortamın özlemini çekiyor.
Geçim zorluğu, çalışmak zorunluluğu, yoksulluk, yorgunluk üst üste geliyor. Okumaya, yazmaya zaman kalmıyor. Bu durumda sabretmekten başka çıkış yollu yok…
Bu geçim zorluğu, darlık, yoksunluk, yokluk bir gün de düzelmez. Zaman gerekir.
Olduğu kadar olsun! Ne yapalım zorla güzellik olmaz ya… Biz de yazgımıza razı olmak zorundayız. Yazgımızı değiştirmeye gücümüz yetmiyor işte.
“Sabreden derviş muradına erermiş!” derler. Ben de sabretmeliyim. Şu an için sabırlı olmaktan başka yolum yok. Dayanmak zorundayım…25.7.1963
(G. T. 28.12.2009)
X
HANGİSİNE YANAYIM
5.11.1963
Kendimi beğenir gibi oluyorum. Ne var ki dönüp kendime bakınca hiç de beğenecek yanım olmadığını görüyorum. Cahilliğimden utanıyorum. Bu cehalet çemberini nasıl kıracağım. O denli bilgisizim ki bunun altından nasıl kalkacağımı bilemiyorum. Ama halk, en yakınlarım bile beni komünist olarak biliyor. Oysa insan komünistim demekle komünist olamaz ki… Komünistlik bir bilgi ve kültür işidir. Akılcı ve bilimsel bir dünya görüşüne sahip olmaktır. Bense şunun şurasında bir ilkokul mezunuyum. İlkokulda öğrendiklerimin yüzde doksanını da unutmuş bir kişiyim.
31 yaşımda olmama karşın bir hiçim. Oysa gazetelerde, dergilerde 31 yaşına gelenler içinde edebiyat, sanat ve kültür alanında adlarını tarihe yazdırmış çok yazarlar, sanatçılar görüyorum.
Ben, kendi cahilliğime mi yanayım; beni komünist olarak bilenlerin cahilliğine mi yanayım?
(G. 4.1.2010)
X
İNÖNÜ’NÜN ÇABASI
İnönü bu gün biz halk çocuklarının değil de; mutlu azınlığın sözcülüğünü ve koruyuculuğunu yapıyor.
Her an yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya olan Hükümetin yıkılmaması için elinden gelen çabayı gösteriyor.
Masanın dördüncü ayağını oluşturmaya çalışıyor. Bizleri de kendisine yardımcı olmaya çağırıyor.
Atatürk’le birlikte kurdukların Cumhuriyetin bütün bütün yıkılmaması için verilmemesi gereken ödünleri veriyor.
İkinci Dünya Savaşında ateşten kurtardığı bir ülkenin bir kardeş kavgasına girmemesi için elinden geleni yapmaya çalışıyor.
Memleket hızla kardeş kavgasına doğru sürükleniyor.
Bekliyorum, bunu önlemeye ömrü yetecek mi? 6.4.1963
(G. 11.1.2010)
X
BİR SÖYLENTİ
17.1.1963
Eşim duymuş gittiği bir düğünde.
Gaziantep’in neresinde bir düğün, neresinde kadınlar arası bir toplantı olursa olsun veya kırda, bayırda, aile bahçesinde bir araya gelen kadınlar; hangi kadının boynunda gerdanlık, dudağında boya, kulağında küpe, kolunda bilezik göremezlerse hemen şöyle diyorlarmış: "Bu kadın da Emin Kılıççılardan..."
Gerçekten böylemiydi, bileziğe, yüzüğe, küpeye, beşibirliğe karşı mı idi bizim topluluk. Ama bir şey dikkatimi çekerdi. Bize gelen kadınlar makyaj yapmazdı.
Bu konuda bir uygulamamız yoktu. İsteyen istediğini takardı, kimse de kendisine karışmazdı. Ama halk bizi böyle algılıyor. Belki de bize mensup olan kadınların gösterişten kaçınacağını sanıyor.
Gerçi bize gelip giden bayanlar içinde ziynet eşyası takanlarla, makyaj yapanlarla karşılaşmadım. Anlaşılan alçak gönüllü (mütevazi) bir yaşam sürdürenlerin, zenginliklerini gösterir ziynet eşyasını takmayı, makyaj yapmayı kendilerine yakıştıramıyorlar ve halk da bizlerin gösterişten sakındığımızı sanıyor…
+
Bir insan gerekçeli yaşadığı sürece yükselir.
Cennet, huzur ve güven içinde olmak demektir.
Hayri Balta,
(G. 18.1.2010)
X
TERS TEPKİ
17.12.1964 Sayın Öğreticimle birlikte evine doğru gidiyorduk.
Tam eski postanenin önünde Necdet Sevinç’le karşılaştık. O da kız kardeşi ile birlikte idi.
Tam yanımızda iken Sayın Öğreticimin yolunu kesti. Yol vermediği gibi bir de koltuk attı…
Bu davranışına hep birlikte gülüştük….
Sayın Öğreticim onun bu davranışını yorumladı::
“Bize ilgi duyuyor. İlgi yalnızca sevgisini göstererek mi olur; ilgi böyle ters tepki göstererek de olur…”
Hoca, Necdet Sevinç’in bu basit davranışını şu yorumunu da ekledi:
“Bizimle ilgilisi olsun da; sevmeyerek olsun!...”
G. T. 25.1.2010
x
X
ŞEYTANISINA
Yaptıkları aklıma geldikçe
Boğdum hayalini hayalimde
Belki bin kere…
Yüreğim kalkıyor yüreğim…
Şimdi ben n’deyim,
Ne edeyim?
Gözü kör olsun feleğin…
Rahat bıraksa beni
Bari hayali…
Hayri Balta. 29.7.1967
X
HUZURSUZLUK
Yaramazlık yaptıkları için Elçin’e, Gülçin’e, Elgin’e darıldım.
Bana akıl verdikleri için babamı ve eşimi kırdım.
Yemek yiyemedim,
Yatamadım,
Dışarı çıkamadım.
Okuyamadım,
Bir satırlık olsun yazamadım.
Hava almak için dışarı çıktım
Konuşacak kimse bulamadım.
Yine eve kaçtım.
Bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de akrep çıktı karşıma.
Girdik akreple savaşıma,
Öldürdük sonunda…
Anlaşılan hiçbir yerde huzur yok bana…
Evde huzur yok, dışarıda konuşacak adam
Böylesine çekilmez mi olurmuş yaşam…
Hayri Balta, 18.8.1967
G. T. 1.2.2010
X
BİR YAZAR,
BÖYLE BİR ORTAMDA NASIL YAZAR
Akşam yemeği:
Peynir, ekmek, kavun yemek istersin.
Evde kavun yok, ekmek kalmamış,
Çarşıya gidersin…
Bakkalda da kavun kalmamış
Ne dersin…
Alırsın ekmeği,
Eve dönersin…
Akşam yemeği::
Mercimekli pilava razı olursun…
Midemde rahatsızlık var: Gastrit…
Mercimekli pilav, gastritli midenin düşmanı,
Akşam, akşam mercimekli pilavı nasıl yersin?..
*
Elçin, Gülçin hava almak için dışarı çıkmak ister,
“Yemeğimizi yiyelim de ondan sonra…” deyince
İkisi birden ağlar…
Akşam yemeği:
Elginin dişi ağrır, ağlar…
Akşam yemeği:
Yener ilaç kutularıyla oynar,
Birini yitirir… Ağlar…
*
Akşam akşam Babam rakı içer:
“Peynirle kavun rakı ile iyi giderdi!” der.
İçerler…
Rakıyı, kavunsuz peynirle içer…
İçer içer, kavunsuz rakı içtiğine içerler…
Ne oldu bilmem bu arada:
“Yalan söylüyorsun!” der.
Yener Babama…
Babam, iki yaşındaki Yener’in bu sözüne
İçerler…
Bütün bunlara canım sıkılır, isterim dışarı çıkmak.
Evden de sıkıcı sokak…
Yeniden dönerim eve; eski tas eski hamam…
Huzursuzluk adına ne ararsan tamam…
Bu kez eşim de katılır koroya,
O da yakınıp durur otururken sofraya…
Akrep öldürmektedir, Kardeşim Hasan da
Yukarda, tavan arasında…
Bunlar bir akşam üstü yaşanır…
Bütün bunlar hemen hemen
Her akşam yaşanır…
Böyle bir ortamda nasıl yazılır?..
Bakalım Hayri Balta.
Bütün bunlara nereye kadar dayanır…
18.8.1967 (G. T. 8.2.2010)
X
CEHALETİMİN BOYUTU
Şu an 35 yaşındayım.
Hâlâ cahilim…
Ne demek,
35 yaşında
Hâlâ cahilim demek…
Elin adamı 35 yaşında filozof oluyor.
Onlarca kitap yazıyor…
Öğrenmek isteyen acele etmesin,
“İlmin başı sabırmış!”
Yeter ki bunu bilsin…
Bile bile bunu bildim.
“İlmin başı sabır!”dedim.
Öğrendikçe cehaletimi anlıyorum.
Cehaletimi anladıkça,
Cahilliğime yanıyorum.
Ve de utanıyorum.
Hayri Balta, 24.8.1967
(G. T. 15.2.2010)
X
DALGINLIK
Dün Güney Ecza Deposundan gelen faturaları ödenmesi için yukarıya gönderdikten az sonra
Çağırdılar beni yukarıya.
“Hayri Bey, bu faturaları gözden geçirdiniz mi? Geçirmediniz mi?
“Geçirdim!”
“Ya bu 300 liralık yanlışlık ne?”
Şaşırdım…
Çok mahcup oldum, utandım.
Kulaklarıma kadar kızardım.
“ Nasıl olmuş da gözümden kaçmış!” diyebildim.
Ama gel sen sor bana bunu...
Abdullah Bey (Abdullah Sinek) ve Mehmet Ağa karşısında olmamalıydı bu…
Aşağı büroma geldim.
Epey bir süre kendime gelemedim.
Yaptığım bu yanlışlığı günlerce aklımdan silemedim.
Sanki büyük bir suç işlemişim gibi kendime kızıp duruyorum.
Ben bu yanlışlığı nasıl yaparım diye kendimi sorguluyorum.
Elim ayağım buz gibi…
İnsan yanılmaz mı, yanılır yanılır da…
Senin suçunu arayanlar arasında çalışırsan,
Yanlışlığın iner başına balyoz gibi…
Hayri Balta, 7.4.1964
(G. T. 22.2.2010)
X
YANLIŞ YAPTIM
Her gün saat altıda kalkmam gerek işe zamanında yetişmem için.
Saat altıyaya beş kala uyanıyorum. Biyolojik saat beni uyarıyor. Uyanıyorum ama gözlerimden uyku akıyor. “Beş dakika daha uyu!” diyen biri var içimde.
Hemen ardından “Şimdi yataktan kalkmalısın! Yoksa, zamanında işe yetişemezsin…” diyen karşıt bir ses…
Buna karşın önceki ses durmuyor. “Gece geç yattığımı, uykunun tatlı olduğunu…” ileri sürerek beni kandırmaya çalışıyor.
Uyumakla uyuyamamak arasında bocalayıp duruyorum. “Biraz daha yatayım, bu gün de traş olmadan gidersem ne olur?” diyerek kendi kendime mazeret uyduruyorum.
Karşı duygu varlığını duyuruyor. “Hemen kalkmalısın. Asil at kendisine kamçı vurdurmaz!..”
Bu ikilem arasında bocalayıp dururken bir de bakmışsın ki saat 6’yı 6geçiyor.
Kendi kendime “Niçin Millî Eğitim Müdürlüğünden ayrıldın da bu Amerikan Hastanesine geldin!.” Diyorum. Bir pişmanlık duygusu beni yiyip bitiriyor.
Evet, çok yanlış yaptım Millî Eğitim Müdürlüğünden ayrılmakla...
Ne güzeldi o günler. Uykumu alıyordum. Günlük gazetelerimi okuyordum. Öğleye değin 3 saat; 1,5 saat öğle tatili yaptıktan sonra işbaşı yapıyor saat 17’de işten çıkıyordum. Yani öğle tatili de içinde olmak üzere günde 8 saat çalışıyordum. Şimdi öğle saati dışında tam sekiz saat çalışıyorum; 7’da işbaşı öğleden önce 5 saat. Öğle tatili iki saat, 14’te işe başlayıp 17’de işten çıkınca okumaya yazmaya zaman bulamıyorum.
Memur statüsünden işçi statüsüne geçmek yanılgılarımın başında gelir. Ne var ki iş işten geçmiştir. Saat 9’da işbaşı yapmak nerde… Saat 7’de işbaşı yapmak nerde…
Hayri Balta, 10.4.1964