D E N
(DENLİ – DENSİZ )
TABULARA, TALANA, YALANA
BALTA

BU SİTE; DİNÎ, EDEBÎ, FELSEFÎ, SİYASÎ,
DEMOKRAT, LAİK, MADDECİ ve
EZBER BOZAN
BİR SİTEDİR
+
ŞEERİATÇILIĞA, IRKÇILIĞA, SÖMÜRÜYE HAYIR!..
+
Sorumlusu: Av. Hayri BALTA
E-POSTA Adresİ: HAYRİ@BİLGEBALTA.COM
Site adresi: WWW.BİLGEBALTA.COM
+
GÜNLÜKLER 2
İçindekiler
|
A. Asabiyet Aşağılanmak B. Babam, Hoca’nın Yanında Baldırımdaki Yara - Baltasına Sap Olamamış Bir Balta, Yerin Dibine Bata Bebek Rahat Bebek Sorunlu Bende Bir Hal Var Bir Kilo Zeytinyağı C. Cehaletimin Boyutları D. Dayanacağım Deliklerden Soğuk Giriyor F. Faraler ve Kitaplar G. Gerçek Yolcusu
|
H. Halâ Nefsin Esiriyim İ İçdaralması İnönü Geliyor K. Kızımız Oldu Kuşakçıbaşı’ya Uyarı N. Nefisle Mücadele Notlar R. Rahatsızlık S. Sınavı Başaramadım Sinirlerim Bozuk T. Tabakhaneye Dönme Korkusu Y. Ya Hoca ya İş - Yoksulluk ve Cehalet İçinde Bir Yaşam |
x
İÇDARALMASI: [Alm. Angst] [Fr. angoisse] [tng. ariguisb/: Bir neden olmadan duyulan, belli bir nedene bağlanmayan, tersine başlıca niteliği belirsizlik olan korku; bir kaygı, daralma duygusu.
İçdaralması varoluşçu felsefenin kavramlarından biridir. Özellikle Kierkegaard ve günümüzde Heidegger içdaralmasını varoluşun (hiçlik) karşısında temel durumu olarak öne sürmüşlerdir.
Kierkegaard'da içdaralması insanın kendi varoluşunu uyandırma aracıdır. Heidegger'e göre de ancak içdaralması, varoluşu yokluk uçurumunun önüne koyar.
Ancak yokluk uçurumu üzerinde bulunan, kendi varoluşu için kaygılanmış olan kimse var olanın (Selende) dar sınırını aşıp varlığa adım atabilir ve ancak bu korku içinde kalmaya yüreği olan kimse, kendinde olan iç çekirdeği, kendi varoluşunu açığa çıkarır. (FELSEFE TERİMİLERİ SÖZLÜĞÜ. Prof. Dr. Bedia Akarsu, Savaş Yayınları.Genişletilmiş Üçüncü Baskı. )
+
AÇIKLAMA:
Günlüklerim bölümündeki bu yazılar anılarımın tamamlayıcısıdır.
Günlüğümün aynı zamanda benim cehaletimin boyutlarını, bunalımlarımı ve nereden nereye geldiğimi göstermektedir..
x
ALDIĞIM KARARLAR (1)
- Hangi huyumdan memnun değilim?
- Kahvelere gitmekten, çayına oyun oynamaktan, gereksiz kişilerle oturup gereksiz sözlerini dinlemekten…
- Ne yapabilirim?
- Kahveye gitmemeliyim… Kahvelerde oyun oynamamalıyım.
- Bu karara ne zaman başlayabilirim?
- Bu günden itibaren… (Ama mecbur kalınca kahveye gidilebilir…)
23.9.1957
x
ALDIĞIM KARARLAR (2)
- Niçin mutlu değilim?
- Kültürlü ve iş sahibi arkadaşlarımın olmadığı için…
- Ne yapabilirim?
- Kötü arkadaşları terk ederek iyi arkadaşlar bulmaya çalışmalıyım… Bunun için de şimdiki arkadaşlarla ilgimi kesmeliyim. Kültürlü ve temiz insanlarla arkadaşlık kurmalıyım.
- Ne zaman başlamalıyım…
- Bu günden itibaren. (Ancak, selamlaşmak ve ayak üzeri konuşmak olabilir…)
28.9.1957
x
ALDIĞIM KARARLAR (3)
- Niçin üzülüyorum?
- Lokanta ve sazlarda içki içerek fazla para harcayıp aynı zamanda şuurumu kaybederek, ne söylediğimi bilmediğim gibi, en serseri insanlarla buluşmak sempatisini duyuyor, geç vakitlere kadar kahvelerde en aşağılık kişilerle tanıştığım gibi hal ve hareketimle hiçte mütenasip olmayan hareketler yapıyorum. Ve birde içkinin sıhhatin üzerinde yaptığı tesir ertesi günü çalışmama imkan vermediği için halden takatten kesilerek, azap çektiğim gibi hiç bir şeyin tadını alamamakla kalmayıp akşamki olan en ufak hadisenin tesiri fikrimi karma karış ederek bana vicdan azabı çektiriyor
- Ne yapabilirim?
- Mümkün mertebe arkadaşlarla içki içmekten çekinip ayda yılda tesadüf icabı iktisatlı olursa ağırbaşlı içmeye çalışıp diğer hallerde içmek arzusu duyduğum zaman evde içmeye çalışacağım ve bu kararımı bu günden itibaren tatbik edeceğim. Kati surette içki yasaktır...
21.10.1957
x
NOTLAR
11.3.1958: Dr. Emin Kılıç Kale’ye intisap tarihi…
+
26.3.1958: “Sigara içmeyeceğim” diye ikrar verdiğim halde içtiğim için; Hoca bana, 50 kuruş para cezası vererek “Allah'a secde…” yaptırdı.
+
26.4.1958: Teknik Ziraat Md. lüğünde: Cumhur Yaşar'ın yanında çalışmaya başladım.
+
+
18.6.1958: Huzursuzluğum; bana öyle azaplı dakikalar, haftalar, aylar yaşatıyor ki en büyük günahkâr benim kadar azap çekemez…
Dâva: Üstünlük hissi, gurur, kendini beğenmişlik, başkasının fikirlerine saygı göstermeme, hasetlik, kıskançlık, başkalarının beni geçeceği korkusu, benden bilgili olması, benden çok okuması, becerikli olması beni deli ediyor sanki.. Ne fecî… Ne acınacak bir durum… Cehalet çok korkunçmuş meğer…
+
22.6.1958: Bu gün ilk olarak “Tertip” yaptık. Tertip dediğimiz; Hoca’nın Maanoğlu köprüsüne bitişik bahçesinde bir Pazar günü piknik yapmaktır. Bu tertip 15 günde bir yapılırdı. Bir at arabasına masa, sandalye, mangal, kömür gibi piknikte gerek olanlar yüklenir ve bahçeye masalar kurulur, ya yemek ya da kebap yapılır yenirdi. Bu arada Hocanın yaptığı konuşmaları ve verdiği dersleri dinlerdik. Akşam karanlığı çökünce de getirdiklerimizi yeniden at arabasına yükler dönerdik. Getirip götürdüğümüz eşyalar Cumhur Yaşar’ın evinde depolanırdı.
Akşam eve dönerken at arabasının önünde elinde gemici feneri tutan bir arkadaş arabaya yol gösterirdi ve bu görüntü görülmeye değerdi.
+
9.7.1958: Bugün kız kardeşim Yüksel nikahlandı. Yüksel'in nikah fotoğrafı çekilirken biz de Meliha ile birlikte güvelik ve gelinlik elbiselerimizi giyerek fotoğraf çektirdik. Çünkü Babaanmem, “Biz gavur muyuz!” diyerek bizim fotoğraf çektirmemizi engellemişti. Bu da eşimin çok zoruna gitmişti. Yüksel’in nikah fotoğrafı çekilirken hazır biz de çektirelim dedik. İşte yaşadığım ailenin kültür durumu…
+
9.7.1958: Bu gün derste Hoca bana şöyle dedi:
“- Futbolcu, iyi perde basıyorsun!”
Dergahta benim ilk adım: Futbolcu idi…Çünkü Hoca’ya futbol sahalarından çıkarak gelmiştim. O da bana futbolcu adını takmıştı. Aslında bu adı ne boş işlerle uğraştığımı göstermek için takmıştı. Ona gre futbol ahlak ve karakter yıkıcı bir oyundu…
+
9.7.1958: Kuşakçıbaşı’nın (Hayri Mutlu) elini çarşısın içinde öptüm. 0 da benimkini öptü. (Sözde nefsimizi terbiye ediyoruz, gururumuzu körletiyoruz…)
x
11.7.1958: Aynı işi beş gün dahi açmadan yaptığım için tarifi imkânsız sıkıntı, huzursuzluk ve vicdan azabı çekiyorum. Sabahlara kadar sıkıntı içinde kıvrılıp, sağa sola dönüp duruyorum.
x
12.7.1958: Derste müthiş şekilde Romatizmam yüzünden ayaklarım sancıdı. Ayaklarımın bu romatizması iki de bir depreşiyor ve dayanılmaz ağrı çektiriyor.
x
16.7.1958: Babam ve kardeşim sarhoştular. Onların bu hali beni çok üzüyor. Babamın ve kardeşimin içki içerek sarhoş olması da hep yokluktan ve yoksulluktandır… Sıkıntıdan ne yapacaklarını bilmiyorlar; öfkelerini içkiden çıkarıyorlar.
x
18.7.1958: Talip Güzelhan’la birlikte ilk musiki sınavını verdik. Artık notaları okuyabiliyorduk.
x
27-7.1958: Teknik Ziraat Md.lüğünde (26.4.1958) Cumhur Yaşar’ın yanına çalışmak üzere girmiştim. Bu gün Teknik Ziraat Md.lüğündeki görevimden ayrılıyorum.
x
28.7.1958: Ekrem Güzelhan’ın yanında (Çekirdekçi Dede) kilim işlemeye girdim. Kilimcilik baba mesleği. Hiç de seve seve yapamadığım bir meslek. Ben bu dar çemberden nasıl kurtulacağım. Bir türlü bilemiyorum.
+
4.8.1958: Ekrem'in yanından ayrılarak Adil dayımın aracılığıyla Rıfat Apa yanında nakliyeci kâtipliği yapmaya başladım.
+
7.8.1958: Refleks olarak yalan bir kere söylediğim için vicdan azabı çekiyorum.
Rıfat Apa, benim için dayıma: "- Muameleleri geç kavrıyor, biraz da ağır," demiş. Doğru içinde yaşadığım koşullar beni aptallaştırmış durumda. Ne söylese hakkı var patronumun…
+
13.8.1958: Gece hiç halim olmadığı halde derse gittim ve bir sıkıntı bastığı için, Dede'den (Cumhur Yaşar) izin alarak dersten ayrıldım. Doğru bir davranış değildi ama ne yapayım rahatsızım…
+
15.8.I958: Şehvetin esaretinden bir türlü kurtulamıyorum. Deli olacağım, sanki... Kendimi halsiz ve suçlu hissediyorum. Boynumun ve adalelerimin beni rahatsız etmesini cinselliğe bağlıyorum…
+
17.8.1958: Tertipten gelirken bir teşbihim yüzünden Hoca bana:
“- Her pisliğe girmiş çıkmışsın ama hissin ölmemiş!” dedi.
Yeni Çığırdaki ilk olarak teybe ses verildi ve sonra da çalınarak dinlenildi. Hep birden teypteki sesi dinlerken kendimizi Amerikan filmlerindeki Afrika yerlilerine benzettim.
+
25.8.1958: Akşam, CHP İl merkezindeki; Tabakhane Bucağı Başkan seçimlerinde, kendini gösterme çabası içinde çırpınanları görünce CHP’den umudu kestim.
+
27.8.1958: Babam sarhoştu ve Emin Kılıç’ın derslerine gidip geldiğim için bizi evden kovmakla tehdit etti.
+
5.9.1958: Çıbanım beni hiç rahat bırakmıyor. Her gün iki tane iyne vuruyor Hoca bana…
Vasıf Güllü'nün yanına Baklavacı tezgahtarlığı yapmak üzere işe girdim. Hem kasiyerlik, hem tezgahtarlık ve hem de garsonluk yapıyorum… Yevmiyem ise brüt sekiz lira…
Patronun kredisini kurtarmak üzere kefil olduğum için 25 kuruş ceza verdi Hoca bana….
+
10.9.1958: Bir arkadaşın işi için aracı oldum. Bu hareket ağrısız başımı ağrıya sokmaktır.
+
12.9.1958: Kuşakçıbaşı'nın, dersi kaynatmasına ortam hazırladığımız için hepimize 25 kuruş sıra cezası kesildi…
+
16.9.1958: Gazete bayisine 24 saat için ödünç verdigim parayı, ancak 48 saat sonra alabildiğim için ödünç para vermemeyi kararlaştırdım…
+
17.9.958: Hüsnü hat (Güzel nota yazmak) sınavını verdim. Hoca numune olarak getirdiğim bir sayfalık notalarıma bakarak:
“- Bu yazabilir!” dedi ve bana yazmam için kendi defterini verdi.
Yolda, Kuşakçıbaşı:
“- Hoca Hazretlerinin sana kendi defterini vermesi çok manalıdır!..” dedi. .
+
19.9.1958: Baklava satışını bitiremediğim için "müzakereye" (Kendi aramızda yaptığımız müzik çalışmaları) gidemedim.
+
22.9.1958: Hoca, muayenehanede fanilik ve benim pazar günü çalışmamam hakkında önemli bir ders verdi. Eğer Pazar günleri çalışırsam (Yeni Çığırdan) tart edeceğini şu şekilde açıkladı:
“- Ölüme mahkûm adamın Yeni Çığır'da işi yok!” dedi…
+
24.9.1958: Hasan, (kardeşim) Antakya'ya gitmek için bilet almış. Orada iş bulup çalışacak.. Kendisini Aysel’le birlikte İstanbul'a gitmeye zorlukla ikna ettim. Bu akşam saat 10,10'da Aysel’le (kardeşim) birlikte İstanbul'a hareket ettiler. Bense İstasyona uğurlamaya gitmeyerek derse gittim. Derste onların gidişini düşündüm hep. Sanki ciğerlerim de onlarla birlikte sökülüp gidiyordu.
+
24.9.1958: Sokakta acir yediği sabit olduğundan Padişah'a para cezası verildi.. 25 kuruş…
+
24.9.1958: Derste konuştuğu için A. Cumhur Yaşar'a ceza verildi…
+
24.9.1958: Padişah'a, Padişah demeyip de Mehmet dediği için Dede’ye (Cumhur Yaşar’a) 25 kr. ceza verildi...
+
26.9.1958: Cumhur Beyin evinin bahçesinde musiki çalışmaları yapıyoruz. Hoca’ya, İzmir'den özel olarak çekirdeksiz üzüm göndermişler. Hoca da Yılmaz'la bize bir tabak göndermiş. Cumhur Yaşar kendi eli ile bizlere üzüm dağıttı.
Üzümü yedikten sonra çeltiğini gayri ihtiyari yere atmışım. Bu hareketimi gören Mehmet Tekerlek (Padişah):
“- Çeltik ve pislikler rast gele atılmaz. Zannedersem ilerde büyük bir çöp tenekesi var...”
O an yaptığımdan utanarak:
“- Ben mi attım? Doğru, haklısın!..” dedim. ve çeltiği yerden alarak götürüp çöp tenekesine attım.
Yerime oturduğumda Kuşakçıbaşı:
“- Kara ağızsın, kara ağızsın!” demişti. Ayrıca bana alaylı alaylı, aşağılayıcı bakışlarla bakıyordu. Yani bana: “Sen hamsın, adam olamazsın!” diyordu.
Onun bu davranışı bana iyi bir ders olmuştu...
Aynı gün yolda gelirken Menderes'in İzmir ve Balıkesir nutuklarını tartıştık. Kuşakçıbaşı’n söylediği sözleri reddedip de benzerini benim söylemem ve nefse kapılarak “- doğrusu budur!” diye konuşmam affedilir hatalardan değildi.
+
26.9.1958: Vasıf Güllü'ye hastalığım nedeni ile doktorun pazar günleri çalışmama izin vermediğini, söyledim, kabul etti. İlk aylığımı aldım. 160 lira. 100 lira da borçluyum.
+
27.9.1958: Vasıf Güllü bir tane sincap almış. Çırak da geçerken dükkâna girerek sincap kafesini masanın üzerine koydu. Ben ise Sincap’a fıstık yedirmekle meşgul iken tezgahın başında unuttuğum müşteri:
“- Bu nasıl işi! Beni, müşteriyi filanı bıraktın, sincapla oynuyorsun, olur mu yahu?” diye asık suratla bana çıkıştı.
Doğru söylüyordu. Sesimin çıkar hali .kalmamıştı.
Müşteri, bana iyi bir ders vermişti. Sağ olsun! Önce iş…
+
Vasıf Güllü'nün evindeki sincap kafesten kaçmış. Yenge hanım telefonla durumu bildirdi. Eve vardım. Sincap'ı tutarak kafese koydum. Sincabı kafesi ile beraber getirerek sahibine teslim ettim.
+
Ali Kimya (Tabakhaneden bir arkadaş…) karısı ve bacanağı ile salona baklava yemeğe geldiler. Ismarlamış oldukları baklavayı yerken, kendilerle diğer müşterilerle meşgul olduğumdan fazla meşgul oldum ve bu arada radyoyu açtımsa da iş çokluğundan ses düğmesini açmayı unutmuşum. Bir de baktım ki gülüyorlar. Ali, bana dönerek:
“- Hayri çavuş, şu radyoyu açsanız da dinlesek!..”
“- Haa! Affedersiniz unutmuşum!” dedimse de Ali Kimya'da bir gurur ve diğerlerinde içten içe alaylı bir gülümseme.
Giderlerken nezaket ve centilmenlik gösterisinde bulunan Ali Kimya:
“- Allah’a ısmarladık Hayri Çavuş!..” dedikten sonra gittiler.
Çavuşluğum da askerliğimi çavuş olarak yapmamdan geliyordu…
Ali Kimya'nın bu davranışı bana hiç kimseye ayrı muamele yapmamak gerektiğini öğretti…
+
Dersten çıktıktan sonar Tabakhane’de Talip ve Mehmet’le “sefalet var mı, yok mu?” tartışması yaptık. Onlar “Var!” diyor, ben “Şimdi yok!” diyorum. Onlar “Sefalete doğru gidiyor,!” diyor; ben; “O ayrı mesele.. Şimdi var mı yok mu?” diyorum. Ve ben diyorum ki “Sefalet olması için işsizliğin olması lâzımdır!” diyorum. Oysa sefaletin daniskasını ben, ailemle birlikte yaşıyordum. Baktım akılsızca bir tartışma yapıyorum, sustum..
Sonra kendi kendimi yargılamaya başladım: Hani? Ben bilirim, benimki doğru iddiasında bulunmayacaktın? herkesin fikrine saygı gösterecektin…Hani herkesi sevecek, haset ve kıskanç olmayacaktın, karşılık beklemeyecektin. Ne gezer, "nefsinin esiri olan. bir adamda bunlar…”
+
Cumhur Bey öğle üzeri dükkâna geldi:
- Hayri, ablam, ücretini vermek, şartı ile benden hediyelik baklava istetmiş. Nasıl yapsak acaba? diye sordu.
- Ne kadar olacak?
- Üç kilo.
- Bu size pahalıya .mal olur. Üç kilo baklava eder 21 lira. Üç lira kutu parası, posta parasını de ekleyince 25 liradan fazlaya mal olur.
Cumhur Yaşar, Kısaca:
- İstemişler, göndereceğiz!..
Bu “istemişler, göndereceğiz" de çok manalar gizli idi. Bana şok tesiri yaptı ve aklımı başıma getirdi.
+
29.9.2008: Cumhur Yaşar’a, sefer tası ile yemek vermeye başladık.. Eşim, her gün yemek pişirecek ve bir sefer tası yemeği Cumhur Yaşar’a verecektik. Çünkü Cumhur Yaşar bekardı… Yemek yapanı yoktu…
+
30.9.1958: Ben hanımın esiri olmuşum. Ben iradesi en zayıf insanım. Bende hiç mi hiç irade yok. İradesi çok zayıf bir adamım… Yatarken aklıma gelmeyen; yattıktan sonra kalbimi, ruhumu, vicdanımı ezim ezim ezen bir ruh halim var…Heva ve hevesimizle mücadele ediyoruz ya…
Hele şu kalbim yok mu, patır patır attıkça (Ekstrasistol…) ödüm kopuyor. Stresten olsa gerek…
+
Hoca, ders günlerinin haftada bir gün olmasına karar vermiş. Kuşakçıbaşı da Söğütlü kahvede bize tebliğ.etti.
+
Vasıf Abi üzerime aldığım işi tam yapamadığım için:
- Bu kadar da olmaz ki be Hayri!” diye çıkışarak vazifeyi başka bir işçiye devretti. Bir türlü kendime gelemiyordum… Şaşkın, şaşırmış durumdayım…
+
1.10.1958: Hüseyin Özboya (Teyzem kızının kocası) bana bir dolma kalem hediye etti.
Vasıf Güllü, kasa hesabını yaparken, benim hesabı şaşırmam üzerine:
“- Üzülüyorum!” dedi; durup yüzüme baktı ve dükkânın gerçekten pis olan yerlerini göstererek:
“- Sen de görüyorsun ya!..” dedi
Haklı idi. Ben ise "Halkadan Parıltılar" adlı tasavvufi kitabının sarhoşu olmuştum.
Cumhur Bey yemeğini almaya gelmedi. (Birbirimizi bulamamışız…)
+
İhtiyarî olan derse gidemedim. Hem taksim dersi olup olmadığı da belli değil.
Tevfik Hoylu arkadaşımdan bir mektup geldi. Kendisine olan borcumu eve vermemi rica ediyordu.
Babam: sarhoştu ve saat 12'de evdeki radyodan Arabistan’dan yayın yapan Arapça ajans haberlerini dinliyordu. Bilmem ne anlar ki…
+
3.10.1958: Akşam üzeri, dükkâna Kamil Ağa geldi ve masalardan birine oturdu.
Vasıf Güllü, Kâmil Ağaya:
“- Baklava kalmadı…”
Kâmil Ağa. beni gösterme gayretini gösterirken, ben:
“- Arkadaşımdır…” dedim.
Vasıf Güllü tekrar Kâmil Ağa'ya hitaben:
“ - Hadi dışarı! Hayri'nin işi daha bitmedi...” dedi.
Kâmil Ağa dışarı fırladı ve Vasıf Güllü bana dönerek:
“- Rezilin biri, barlarda olmaz kepazeliği çıkarır.
“- İyi ettin öyleyse, ben bu huyunu bilmiyordum… dedim.
Başka çarem yoktu çünkü... Kamil Ağa dediğim özürlü bir adamdı. Ara sıra derslere gelir sessizce oturup giderdi. .
+
Babam fena sarhoştu. Sızıncaya kadar kendi kendine söylendi durdu Annem öldüğünden beri (Annemin ölüm tarihi:1942 Aralık) hep böyle 16 yıldır içip içip ağlıyor, evlenmedi de…
+
4.10.1958: Aylığımı aldım; 160 lira. 100 lira borçluyum. Talip’le birlikte Tertip kurmakla görevlendirildik. “Tertip” demek toplu halde piknik yapmaktır ki bu piknik her zaman Hoca’nın Maanoğlu köprüsünün bitişiğinde olurdu ve 15 günde bir yapılırdı.
+
5.10.1958: Tertip başarılı oldu sayılır. Yalnız iki tabakla bir maşa kayboldu. Hata olarak, açık ekmek almadığım ve kendi kafama göre soğan ve maydanoz aldığım için cezalandırıldım. En çok canımı sıkan Hoca ile konuşurken ayağa kalkmışım. “Hoca otur, otur!” demişti. Ayağa kalkmağa hiç gerek yoktu.
+
Talip Güzelhan'a karşı olan çekingenliğim bitti sayılır. O nefsin bana zulmü bitti, zannederim. Kuşakçıbaşı ile yolda gazete okuduğumuz için 25’er kuruş ceza aldık…
+
5.11.1958: Kâmil Ağa'nın çay içerken şekerleri cebine koyduğunu Tertipçi başı olmam dolayısıyla Hoca'ya söyledim. Kâmil Ağa'ya 25 kuruş ceza verildi.
Tertip teslimi iki tabak, bir maşa eksik çıktı.
+
6.11.1958: Sabahleyin erkenden kaybolan.tabakları aramak için bostana gittim. Bulamadım.
Dükkana geldiğimde Vasıf Güllü bana:
“- Senin Hocan masonmuş, doğru mu?..” dedi.
Biraz düşündüm:
“- Mason olup olmadığını bilmem, ama; Allah kelâmı ağzından düşmez!” dedim.
“- Dinsizmiş, namaz, oruç bilmezmiş, kimsenin de yapmasını istemezmiş... Doğru mu?”
“- Hayır, öyle bir şey yok. Yalnız bu hocaların gittiği yol, din yolu değil… der… İsterseniz size de ispat eder..”
“- Yok? Ben onunla münakaşa yapmam…”
Gitti salondaki masalardan birine oturdu. Düşündü, düşündü; aradan 15 dakika geçti:
“- Cemiyetiniz resmi mi, gayr-i resmi mi?”
“- Hayır bir cemiyet kurmuş değiliz…Biz öyle toplanır, düşünür, söyleşiriz…”
Vasıf Güllü, bi’şey demedi… Demek ki ikide bir beni aşağılamasının nedeni bu Emin Kılıç’a gitmemmiş… Ayrıca kendisinin namaza gittiğini ve oruç tuttuğunu da görmemiştim…
Bu konuşmayı akşam derste Hocaya anlattım. Güldü ve:
“- İyi cevap vermişsin. Cevaplarında falso vermemeye dikkat ve hazır ol…Belki seni işten atabilir de…”
+
8.10.1958: Eski klüp arkadaşları gelerek dükkanda benimle alay etmeye çalıştılar. Benim bu gibi insanlara daha kısa cevap vermek lazım. Hatta hemen başımdan savmam lazım.
+
Eczacıbaşı baklava yemeye geldi: Vasıf Güllü’ye:
“- Bizi bundan sor…” deyince
“- Bana niçin itimat etmiyorsun?” dedi.
“- Bizce senin fikrin mühim değil; çünkü sen orayı bilmiyorsun…” dedim.
Vasıf Güllü Eczacıbaşı’ya dönerek:
“- Bu emin Kılıç nasıl bir adam?” dedi…
Mübarek adam, sanki bu bekliyormuş gibi hemen söze başladı:
“- Evvela onunla akidelerimiz arasında çok fark var. Sonra ne olduğu belli değil. Yalnız Türkiye’de musikide üzerine gelecek yok. Yutmuş sanki Türk musikisini…
Belki yarım saat Hocamız hakkında verdi veriştirdi. Meğer derslere gelip gidermiş ama art niyetli imiş. Ben de sandım ki lehimizde konuşacak…
Vasıf Güllü:
“- Kapatalım, gitsin!” dedi.
“- Biz kapatamayız, çünkü herkes kendi arzusu ile gidiyor. İnşallah biri kapatılması için istida verir kapattırır da biz de rahat ederiz, onlar da…”
Bu olayı müzakerede arkadaşlara anlattım. Biraz sonra Hoca Hazretleri de geldi, ona da anlattım:
“- Sana kim dedi Vasıf Güllü’ye, bizi Eczacıbaşı’dan sor diye…” dedi. Devamla bana:
“- Hani bana verdiğin söz vardı. Sen beni ne hakla unutabilirsin. Sen orospu tabiatlasın. Aynı anda iki sevgili seviyorsun kuş beyninle…”
İki saatlik ders boyunca bana verdi veriştirdi. Beni anamdan doğduğuma pişman etti. Bu kadarını hak etmemiştim. Bu başıma gelen bir kaza idi…
Ben ise bu azarları dinlerken “Ne ettim de Vasıf Güllü’ye bizi, Eczacıbaşı’ndan sor dedim” diye kendimi suçlamaya başladım.
Kendi kendimi yiyordum. Aşağılık duygusundan kurtulamadığıma yanıyordum. Şimdi bana altından kalkamayacağım bir ceza verir diye korkuyordum.
Dersten sonra arkadaşlar bana:
“- Daima dayağı biz mi yemeliyiz, biraz da sana!..” dediler.
Yolda, Kuşakçı başı:
“- Bu yaptığın buraya olan sevginin azlığından…” dedi. Zaten bu arkadaş başkasının başına gelen kötü olaydan daima zevk duyar ve kıs kıs gülerdi.
“- Bana her şey diyebilirsiniz. Fakat ‘sevgin yok!’ deyerek beni aşağılayamazsın.” dedim.
Bu sözleri söylerken sinirlendiğimin farkına vardım. Halbuki sinirlenmemem gerek yoktu. Ne yapayım ki daha hamdım, sinirlerime hakim olamıyordum. Çünkü ben sinirlendikçe o, zevkten dört köşe oluyordu. Benimle alay ediyordu. Bir daha sefere kızmamalıyım…
+
9.10.1958: Şeytani tarafım Talip, Mehmet Ali ve Kuşakçıbaşı arasında gidip geliyor. Bunlar tarafından aşağılandığımı hissediyorum ve bu yüzden de onlardan rahatsız oluyorum.
+
10.10.1958: Baklava kutularını eksik saydığım için Vasıf Güllü bana:
“- Bu kadarını olsun yapmamalısın Hayri. Bunu, Kazım, Necdet, Mustafa dahi yapmaz değil mi?”
Adı geçenler benimle birlikte çalışanlardı…
“- Evet!” diyebildim ancak. Çünkü yerden göğe kadar haklı idi. Kafam karma karışık. Hala Kuşakçıbaşı’nın ‘Senin Yeni Çığır’a sevgin az!’ demesi, benim fikrimi allak bullak ediyordu.
Hala kurtulmadım bunların etkisinden. Kendimi onlarla mukayese etmeyi. ben de istemiyorum ama ne yapayım elimde değil. Niçin onlarla kendimi mukayese edecekmişim, niçin onları sevmeyecekmişim, neden?
Bu ruh hali beni deli ediyor, sıkıntı, huzursuzluk içimi yakıyor. Çıbanımın ağrıları yeniden başladı.
İşlerimin yoğunluğundan derse gidemedim…
Çok kötü durumda olduğum halde, dünya kadar borcum bulunduğu halde, yine kitap alıyorum. Bu huyumdan vazgeçmem gerektiği halde vazgeçemiyorum.
Şimdiden sonra taki Türk Ansiklopedisi bitinceye kadar kitap alma yok. Ansiklopediyi de ayda on adet almak şartı ile…
+
11.10.1958: Yüksel'in çehizinde bulunması için dayıma (Adil Öztemir) gittim… Teyzem de orada idi. Dayım, Hocamız aleyhinde atıp tuttuktan sonra alaya alarak taklit etmeye başladı.
Tabi Hocanın usul vurmasını taklit ederken de bir acayip oluyordu. Sonra Vasıf Güllü’nün benin hakkımda kendisine söylediklerini anlatmaya başladı. Güya ben işi bırakıp Hocaya gidiyormuşum. İşi bırakmamam lazımmış. Pazar günleri de çalışırsam ne olurmuş…Hoca’yı terk edersem bana pirim verirmiş, hisse verirmiş, bilmem ne…
Dayım yerde duran çantamı kaptı, açtı. Ben de ileri atılarak çantamdaki hatıra defterimle,not defterimi kaptım.
“- Bunlar benim hatıra ve not defterim…”
“- Getir göreyim…”
“- Hayır bunları göstermem…”
Aniden ayağa kalktı, üzerime gelerek:
“- Hocanın yanına gittiğin müddetçe seni yeğenlik defterinden sildim.” diyerek bana kapıyı gösterdi. Ben hiç sesimi çıkarmadım. Kapıdan çıkarken arkamdan bağırıyordu:
“- … Hocan, dayından daha kıymetli… Haydi bakalım… Nereye gidersen git!”
Derste Hoca hazretleri patronla aramda bir hadise olup olmadığını sordu. Ben de olanları olduğu gibi anlattım.
Yalnız dayım bana bir Yeni Çığır fotoğrafı gördüğünü söylemişti. Ben de “Bunu sana kim gösterdi diye sormuştum”
İşte Hoca hazretleri beni bu noktadan yakaladı. Bir buçuk saat:
“- Sen ne hakla soruyorsun, kim gösterirse göstersin…” diye verdi veriştirdi.
Cumhur bey beni müdafaa etmek istedi. Ona 125 kuruş ceza ile lakabı elinden alındı.
Hoca, bana da 25 kuruş ceza verdi ve beni korkaklıkla itham etti.
Hoca’nın böyle basit bir olayı mesele yapmasını bir türlü aklım almamıştı.
Bu olaydan sonra Talip’le bana evin zilini çalmadan kapıyı açan anahtar verildi. Böylece terfi etmiş olduk.
+
12.10.1958: Yüksel'in çehizi bu gün gitti. Bu işte Abdullah Çörekçi abimin büyük çabası oldu. Bahşişi falan o veriyordu. Sanki kız babası idi. Yoksulluk işte böyle; insanın kızkardeşi gelin oluyor ve biz yoksulluk nedeniyle hiçbir harcama yapamıyoruz.
Akşam evde bir altın davasıdır koptu. Yüksel için verilen takılar daha gelin gitmeden elinden alınmıştı.
Öğleden sonra Kuşakçıbaşı ile buluştuk. Bostanda gazete okuduk. Sonra da Hoca’nın muayenesine gittik. Derste ayağımın koktuğunu fark ettim. Dersi bırakıp eve geldim.
Evde halâ altın davası sürüyordu.
+
13.10.1958: Çıbanımın ağrısı beni rahatsız ediyor.
Bana bu evlilik hiç yaramıyor. Belim, boynum, her yerim ağrıyor. Sıkıntı ve huzursuzluk beni bitiriyor. Kalbimde de rahatsızlık var. Ara sıra ağrıyor ve hızlı hızlı çarpıntı oluyor.
Vasıf Güllü bu gün de bana yine sitem etti. Güya durgunmuşum, ufak hatalar yapıyormuşum, Pazar günleri çalışmalı imişim. Ben de cevap olarak:
“- Medeni milletler ve insanlık aleminde bir hafta çalışan bir adama, bir Pazar istirahat verirler. Oysa siz benim gibi hasta bir adamın bir pazarına dahi göz dikiyorsunuz. ..”
İşten sonra eve gelirken yolda Kuşakçıbaşı ile karşılaştık. Alnında çıkan bir yarayı Hoca Hazretlerine göstermeye gidiyordu. Birlikte gittik. Hoca Hazretleri yaraya baktı:
“- Bir şey yok! O yaraların devamıdır…” dedi.
Sonra bana döndü ve şu talimatı verdi:
“- Taaki Dayın gel seni affettim deyinceye kadar dayınla selamı sabahı keseceksin. Babana, babaannene, kayınbabana “Gittiğim yolu beğenmiyorsanız siz bilirsiniz, deyeceksin. Benim bu yoldan dönmemin imkansız olduğunu söyleyeceksin…” dedi.
Sonra söz Vasıf Güllü ile olan konuşmaya geldi. Onunla olan Pazar tatili konusunda yaptığım konuşmayı anlattım. Beğendi, bir şey demedi.
Hocadan ayrılırken ayaklarına kapanarak öptüm, ayaklarına yüzümü sürdüm. Kuşakçıbaşı da ellerinden öptü. Bütün bu konuşmalarımızı biz Hoca Hazretlerinin karşısında ayakta durarak yaptık. Sonra da muayenehaneden çıktık. Öyle anlaşılıyor ki artık kendimi kaybetmeye başladım.
+
14.10.1958: Hoca hazretlerinin vermiş olduğu vazifeleri yaptığımı Hoca Hazretlerine bildirdim.
Musiki eserlerini defterini yazmaya başladım.
Babam yine sarhoştu. Karşımda ağlayıp durdu. Her gün her gün bir başka olay. Dayanılacak gibi değil…
+
16.10.1958: Sabaha kadar üç kere uyanarak tahta biti kırdım. Elli tane kadar vardı. Bu tahta biti yoktu, nereden çıktı bu tahta biti…
Rıfat Apa’da kalan ücretimi almak için atölyesinde belki üç saat bekledim. Sonunda geldi. Alacağımın yarısını verebileceğini söyledi. Çaresiz kabul ettim. Abisi Kamil Apa’ya bir not yazarak “Bunu göster, alacağını ondan al!” dedi. Gittim, aldım… Ne iş bu iş. İnsan ücretini istediği halde alamıyor…
+
17.10.1958: Sabaha karı eşim, gece yengeliğinden döndü.
Babaannem de katmerden payına düşeni gitmiş düğün evinin kapısından atmış…
Eşim:
“- Ayrı bir ev tutup bu evden ayrılacağım.” diyor. Hangi kazancımızla ev tutacağız.
Aldığım ücret kiralık evde oturup da geçinmeye yeter mi? Yalnız mutfak giderimiz günlük 5 lira. Hngi gelirle gecineceğiz…
İşverenim Vasıf Güllü, yeniden bana çıkışmaya başladı. Dayımla aramızda geçen tartışmaya değinerek:
“- Dayın haklı!” dedi.
“- Olabilir, fakat ben sizler gibi düşünmüyorum. Sizler gibi görüş sahibi oluncaya kadar oraya devam edeceğim!”
“- Ama ekseriyet orayı doğru bulmuyor.”
“- Ekseriyetin görüşü her zaman doğru olmaz!”
“- Dayın senin iyiliğini istiyor. Size çok faydası dokunan bir dayı!”
“- Evet, orası öyle inkar etmiyorum. Fakat, onun bana iyilik etmesi, ona, körü körüne itaat etmemi gerektirmez.”
“- Aklı selimini kullanmalısın Hayri!”
“- Kullanıyorum ya,,, Dayım bana, ‘Oyunu CHP’ye atma, AP’ye at dese ben de oyumu AP’ye atarsam aklı selimimi kullanmış mı olurum…”
Birdenbire konuyu değiştirdi:
“- Gel sana lisan öğreteyim!”
“- Daha doğru dürüst Türkçe bilmeyen bir adamın; İngilizce öğrenmeye hakkım var mı?” dedim.
Kendisi ise,
“- Hayat pahalılığı almış başını gidiyor. Sen ise nimeti tepiyorsun. Yoksa Hocan, Allahlığına seni de mi inandırdı?” diyerek dükkandan çıkıp gitti. Bereket, hiç kızmıyordu…
Vasıf Güllü ile aramızda geçen bu konuşmamızı Hoca’ya anlattım.. Bir şey demedi.
+
18.10.1958: Sabahleyin işe giderken Talip Güzelhan önüme çıktı:
“- Kadir Hoca tarafından verilen vazifeyi unutmuşsun. Bu yüzden mahkemeye çekileceksin…”
“- Hangi vazifeyi unutmuşum?”
“- Mahkemede anlarsın!”
Benim zor durumumdan mutlu oluyordu. Sonra da şöyle dedi:
“ -Cumhur bey işi olduğu için gelip boş sahanları almamış!” haberin olsun dedi.
Çünkü biz, pişirdiğimiz yemekten bir sefer tası yemek veriyorduk bekar olan Cumhur beye...
+
19.10.1958 Tertip’e gittik. Tertip iyi geçti. Hoca beni, çay yapmakla görevli olan Kuşakçıbaşı’ya “Yamak” olarak verdi.
Tertipten sonra, annesi evinde bulunan eşimi alarak eve geldik; ama, içimde büyük bir sıkıntı var…
Biraz sonra babam sarhoş olarak geldi ve kapımıza dayandı. Bağırıp çağırmaya başladı…
“- Hoca’ya gidip gelmen bir suçtur. Sen Allah’ı inkar ediyorsun, Müslümanlıktan çıktın, mürtetsin…Allah seni yerle bir etsin…” dedikten sonra başladı do, re, mi, fa, sol diye solfej okumaya… Böyle deyerek beni alaya alıyordu.
Tam iki saat akla hayale gelmedik beddualar etti.
Eşimi bir sancı tuttu. O geceyi zor sabahladık.
+
20.1.1958 Akşam yaşadığım olayı Vasıf Güllü’ye anlattım. Ayrı bir ev tutarak baba evinden ayrılacağımı söyledim. Hemen bana 100 lira verdi. Hiç beklemiyordum.
“- Hayatta her şey olur. Dayanıklı olmalısın!” dedi.
Evini kiraya verecek olanla görüştükten sonra sıra Hoca’nın rızasını almaya gelmişti.
Hoca da;
“- Git ayık bir zamanda Babanın da rızası al!” dedi.
Ayık bir zamanda Kuşakçıbaşı ile babama gittik. Kuşakçıbaşı tanığımız olacaktı:
“- Baba biz evden ayrılıyoruz. Senin rızanı almaya geldik!”
“- Git Allah selamet versin! Ben Allahsız adama evlat deyemem!” dedi.
Babaannemin ve babamın halası kızının ısrarlarına karşın Arabacı; Abidin’in at arabasına Talip Güzelhan’ın da yardımı ile eşyalarımızı yükledik. Aylığı 50 lira olan tek odalı küçük bir odaya yerleştik. Taşındığımız oda, eşimin teyzesi kızının evi idi. Tuvaleti, mutfağı ortaklaşa kullanacaktık. Biz de daha önce kömürlük olarak kullanılan bir odada oturacaktık.
+
23.10.1958: Cumhur Yaşar’dan 20 lira ödünç aldım.
+
24.10.1958: Tek odalı ev bize saray gibi gelmişti. Çünkü aile dırdırından kurtulmuştuk. Ne var ki geçim sıkıntısı huzurumuzu bozuyordu.
İşte iken kardeşim Hasan geldi.
“- Eve gelmen gerekiyor!..” dedi.
O sırada kahvede oturan işvenim Vasıf Güllü’ye gittim:
“- İzin verirsen yarım saat için eve gidip gelmem gerekiyor.”
İzin vermedi, yanıtı ilginçti:
“- Öyle ama sen gidersen ben ne kağıt oynayabilirim ne kağıt oynayanları seyredebilirim!..” demesin mi…
+
25.10.1958: Babamın evinden ayrıldıktan sonra; babam, sağda solda, sokakta, kahvede benim aleyhimde atıp tutuyormuş. Ne Allahsızlığım, ne dinsizliğim, ne de kâfirliğim kalıyormuş…
Bu sıralarda kardeşim Hasan durumu çök kötü idi. İşsiz, beş parasız. Çok perişan… Ona yardım edememiş olmak beni bitiriyor.
Yeni evde rahatım ama gelirim giderlerimi karşılamıyor… Kardeşim Hasan’ın durumu beni üzüyor.
+
26.10.2008: Belediye hoparlörü ikindiye kadar çağrı yaptı, başımızı ağrıttı. Neymiş, iki tane bakan ilimizi ziyaret edecekmiş Haluk Şaman, Nedim Ökmen…
Akşam derste ve gündüz muayenehanedeki İngilizce dersinde Yılmaz Kale’nin güreş sporu yapıp yapmadığının tartışması yapıldı.
Bütün kanıtlar aleyhine olduğu halde:
“Ben güreş yapmadım, yapmıyorum!” dedi.
Ama kendisinden “Güreş yapmayacağına ilişkin” ikrar alındı. Öyle ki güreş yapanlarla bile konuşmamaya söz verdi.
Akşam, gündüz yapılan derslerde Talip ve diğerleri hakkındaki düşüncelerim beni rahatsız etmedi. Buna sevindim. Çektiğim huzursuzluk yeter artık. Dile kolay bu tam yedi aydır kendi ruhumla boğuşuyorum. Kuşku, zan… Elimde olmayan takıntılar.
Çok şükür, şimdi rahatım biraz…
+
1.11.1958: Yarına Tertip (piknik yapmak) olduğu için bu akşam ders yok…
Eve geldiğimde Güner ile Hatice (baldızlarım) vardı. Eşimin sancısı tutmuş acılar içinde kıvranıyordu. Ara sıra da kusuyor ve bana çıkışıyordu:
“- Benim çektiğim bu acılardan birini çekseydin ölürsün!..” diyordu.
Sonra yine başlıyordu: “Anam, anam ölüyorum!” diye çektiği acıları dile getiriyordu. Ara sıra böyle olur, sonra kendiliğinden geçerdi.
Talip Güzelhan’dan duyduğum rahatsızlık geçmeye başladı. Talip’in bir huyu vardı. Ne zaman kendisine yaklaşmaya çalışsam benden uzak dururdu. Ben kendisini kazanmaya çalıştıkça benden uzaklaşırdı. Başkalarına bülbül gibi şakıdığı halde bana gelince susardı. Bense halâ kendisini kazanmaya çabalıyordum.
Hasan’nın (küçük kardeşim) durumuna üzülüyorum, İşsiz, beş parasız gezip duruyor. Aklı fikri kahvede ve kağıt oyununda.
Ayrı evde oturuyoruz. Ayrı ev dediğim de daha önce odunluk ve kömürlük olarak kullanılan bir oda. Babam “Kafir oldun!” diye beni evden kovunca mecbur olduk bütçemiz oranındaki bu kömürlükten bozma küçücük odada yatıp kalkmaya… Buna rağmen kıt kanaat geçinip gidiyoruz; ama borcumuz çok…
Vasıf Güllü’nün eski sertliği kalmadı. Hoca’ya gidip gelmeme karışmıyor…
+
13.11.1958: Halit Güllü’nün dükkanı kapalı olduğundan bu gün baklava satışımız çok oldu ve erkenden bitti. Ben de bu boş geçen geceden istifade ederek Cumhur beylerde nota yazdım. Hadi beyle Kuşakçıbaşı da geldi.
Dersten sonra eve giderken kayınvalidemlerde bulunan eşimi almaya gittiğimde yeni diktiği elbiseyi giyip bize gösterdi. Güzel dikmişti. Beğendik.
+
14.11.1958: Borç içinde kıvranıyorum. Yokluk çekiyorum. Eğer Vasıf Güllü’nün yanında çalışmasam geçinmeme imkan yok.
Beş gündür koltuklarımın altında yara çıkıyor. Bir türlü iyileşmiyor. Hoca hem iğne vuruyor hem de merhemle tedavi ediyor. Bacağımda ki yaralar da iyileşmedi. Zaman zaman o da sancı veriyor.
Kız kardeşim Yüksel gelin gitti gideli kendisi ile görüşemedik. Bu da bana başka bir sıkıntı veriyor. Bari davet edelim. Bakalım nasıl olacak.
Kardeşim Hasan ise benden de perişan. Kahveye gidip geliyor ölesiye. Aç, beş parasız, işsiz…
Geçen gün kapıya dayandı sarhoş olarak. Gül yüzlü kardeşimi eve koymamış babam…
On günden beri doğru dürüst bir yemek bile yememiş, açmış…
Biraz sonra yanımızdan ayrıldı. Kendisini biraz teselli ettim. Fakat tesir etmeyeceği anlaşılıyor.
Babam, Abdülkadir Hoylu (Maliyede Memur) ve Hasan kardeşim kirada oturduğum eve geldi. Hoca’ya gittiğim için bana çıkıştılar. Ben ise hiç yanıt vermedim. Çünkü sarhoşlardı. Çok geçmeden gittiler. Ne olacak bu halim, önüne gelen bana kafa tutuyor…
+
15.11.1958 Babam yolda karşılaştığı Kuşakçıbaşı’nın arkasından: “- “Allah bir, resulhak… aman yarabbi!...Emin Kılıç Kolundan…” diye bağırıp çağırmış. Tabii Kuşakçıbaşı seslenmemiş.
Akşam üzeri babam; “Hasan buraya geldi mi?” diye bizim evin kapısını çaldı. Eşim kendisini içeri aldı. “Hoş geldin baba!” dedim. Başladı söylenmeye:
“- Allah birdir. Resullullah Allah’ın elçisidir. Bunun gibi saadetli bir iman ve inancı terk ettin. Sana her gün beddua ediyorum. Dayınla görüşüp seni işten attıracağım. Belki de seni öldürürüm. Saray gibi evi bırakıp bu kömürlükte oturmaya utanmıyor musun?”
Ben de:
“- Babam değil misin? Her şeyi yaparsın!” demi…
Bana öfke ile :
“- Tam emin Kılıç kolundan olmuş!” dedi ve öfke ile kapıyı çarparak çıktı gitti.
+
16.11.1958 Cumhur Yaşar Beyin evinde etli çiğ köfte yanında bir de kadayıf yapıldı. Böylece hem yemek yedik hem de söyleşi yaptık ki çok yararlı oldu.
Zaman geçtikçe her işimde iyiye doğru bir gelişme hissediyorum. Ah bir de şu huzursuzluk ve tedirginlikten kurtulabilsem.
Çıbanlarıma gelince koltuğumun altındaki iyileşiyor; bacağımdaki yara ise huzursuzluk veriyor.
Borçlarımı ödeyemediğim için rahatsızım. Hâlâ borç içinde kıvranıyorum. Zaten ne zaman borçtan kurtuldum ki…
Zar zor geçinip gidiyoruz. Eğer Vasıf Güllü’nün yanında çalışmamış olsam işimiz çok daha zor olacaktı…
+
17.11.1958 Akşama doğru dükkana Ertan Deniz geldi. Ne konuştuk hatırlayamıyorum ama; birden bire bana, dışardan Ortaokul sınavlarına girmemi önerdi. Ertan’ın bu önerisini Cumhur Yaşar’a açtım. “Çok iyi olur!” dedi. Bakalım Hoca nasıl karşılayacak…
Ben hasta bir adamım. Kimsenin benden daha ileri gitmesine ve yükselmesine katlanamıyorum. İstiyorum ki en iyi ben olayım. Başkasının yanlışlarını görmekle rahatlıyorum. Ne kadar kötü bir huy! Ama bunu da atlatacağım.
+
18.11.1958 Kendimi çok kötü hissediyorum. Başım ağrıyor ve kalbim çarpıyor… Kendimi öylesine dermansız hissediyorum ki bir gazete okuyacak gücüm yok. Bir de boynum ağrıyor herhangi bir gazete veya kitap okurken…
Daima kendime şu soruyu soruyorum: Niçin huzursuzum. Niçin böylesine bitkin ve yorgunum.
Sabahları geç kalkıyorum. Geç kalkınca da huzursuzluk duyuyorum… Bu huzursuzluktan kurtulmak “için erkek kalkmalıyım!” kalkamıyorum…
İnsan yorulmaz mı ya…Hiç durmadan okursa, Gazete, dergi, eski ve yeni yazı… Ne bulursa okumaya ve öğrenmeye çalışırsa olacağı bu…
+
19.11.1958 İçinde bulunduğum huzursuzlu söylemeye gerek yok. Borç boğazımı aşmış. Doktorun eşimin hastalığı için yazmış olduğu ilaçları bile alamadık. Ayrıca babamın her gece içip sarhoş olması beni derinden etkiliyor. Kardeşim Hasan’ın çalışmaması, parasız pulsuz gezmesi ve kahvede vakit geçirmesi bana üzüntü veriyor. Benim bu sıkıntılı durumum ne zaman bitecek ki…
+
20.11.1958 Cumhur Yaşar beyin yemeğini bu gün getiremedim. Nedeni ise yokluk…
Bu gün şeker ve tekel maddelerine yüzde elli oranında zam geldi.
Bütün bunlara rağmen halkın fikr-i sabitesi değişmez. Çünkü pahalılığı hükümetten değil Allah’tan biliyor. Pahalılığı Allah’ın üzerine atanlara “Yahu Allah niçin pahalılık yaratsın? Bu halktan ne alıp vereceği var!” deyen de yok…
Menderes’e hiç söz söyletmiyor. O iktidar olmanın gereğini yapıyor. Demokrasinin şöyle bir tanımı yaparsak; Demokrasi halkın, seçtiklerince yönetilen bir yönetim değil mi? Menderes de bunu uyguluyor işte.
+
21.11.1958 Baklava satışı bitmediği için Cumhur beydeki derse gidemedim. O kadar da çok gitmek istiyordum ki…
Koşullar beni cezalandırıyor. Çünkü ben, oraya benden başkasının gitmesini istemeyen bir insanım. Diğer arkadaşlar gidiyor, ben gidemiyorum. Bu da bana ağır geliyor.
Yapmamam gereken bir iş yaptım. Dükkana gelen Demokrat partililerle tartışmaya giriştim. Sözde “Hükümet parayı kıymetlendirmek için zam yaparak halktan parayı çekiyormuş.” Ne iyimser insanlarız biz…
Sarhoşun biri baklava almaya geldi. Baklavasının paketlerken bana “Soytarı!” demesin mi? Ölür müsün, öldürür müsün?.. Bereket hiç ses çıkarmadım, yalnızca yüzüne bakıp durdum… Acaba bu da mı Emin Kılıç’a gittiğim için bana kafa tuttu..
+
22.11.1958 Baklava satışı bitmedi. Daha iki tepsi baklava var. Derse gitmek için dükkanı kapadım. Anahtarı Büyük Klüp’te oyun oynayan Vasıf Güllü’ye (patron) verdim.
Ders çok güzel geçti. Talip’in verdiği rahatsızlıktan kurtuluyorum. Bu arkadaştan rahatsız olmamın nedeni; bu arkadaşın bana hep tepeden bakmasıdır. Gösterdiğim dostluğa dostça yanıt vermiyor. Hep araya mesafe koyuyor. Yaklaşmak istedikçe benden kaçıyor..
Yediğim yemek mideme dokundu. Sabaha kadar kıvranıp durdum…
Karşılaştığım insanlarla çok serbest ve düşünmeden konuşuyorum. Demokrat Partililerle tasavvuf dahil her konuda tartışıyorum. Oysa bizim yolda bu davranışlar cezayı gerektirecek davranışlardır.
Haram yemekten de çekinmiyorum. Birkaç gündür tartıp bedelini kasaya atmadan baklava yiyorum. Daha önemlisi daha önceleri yapmadığım bir işi yapıyorum. Ne oldu bana da böyle oldum… Bir de kusursuz bir insanmışım gibi derse gidiyorum… Hoca duysa muhakkak beni en ağır şekilde cezalandırır…
Her sabah uykudan geç kalkıyorum. Geç kalkınca da dükkanı geç açıyorum. Dükkanda da istedim gibi verimli çalışamıyorum.
+
23.11.1958 Bu gün Pazar, tatil günü; ama ben yine uykudan geç kalktım. Saat 10’du. Nota defterine nota eserleri yazdım. Saat 13’te evden çıktım. Spor sahasına gittim. Maçların ilk devresini izledikten sonra eve döndüm. Demek ki hala futboldan kopamamışım. Hoca duysa ne der bana acaba?
+
24.11.1958 Sabaha kadar yine belim sancıdı. Dükkanda çalışırken de sancı vardı. Dükkanı kapatıp da sokakta soğuğa değince sancım daha da arttı. Bu sancı evdeki rutubetten olsa gerek.
Kardeşim Hasan’ın işsiz gezmesi ve kahvelerde oturması beni çok rahatsız ediyor ama elimden gelen bir şey yok. O denli çaresizim ki...
+
25.11.1958 Bir de duydum ki kardeşim Adana’ya gitmiş… Muhakkak Adana’da iş bulup çalışacağını sanıyor… Bu olasılık beni delirtiyor. Çünkü onun başka bir ilde çalışmasına dayanamam ve ayrılığına dayanamam.
+
6.11.1958 Kardeşim Adana’dan geldi. Davranışlarında doğal olmayan bir hal var. Onun bu lümpen yaşamı beni deli ediyor... Ona yardımcı olamadığım için kahroluyorum...
Halamın kocası Arap enişte sarhoş olarak dükkana geldi. Dükkana girmeden beni çağırdı.
“Buyur enişte Bey!” dedim..
Kafasını hafifçe kaldırdıktan sonra:
“Niçin kercivani kercivani (alaycı alaycı) Enişte Bey dedin?”
Benim kendimi savunmama meydan vermeden:
“Hadi savuş git!” diyerek beni kovdu.
Oysa ben sevecenlikle ve saygı ile enişte Bey demiştim… Herkes benden rahatsız oluyor. İşte insan yoksul olunca önüne gelen böyle kafa tutmayı kendinde hak görüyor.
Muhakkak halamın kocasını da doldurmuşlardır Emin Kılıç'a gidip geliyor diye..
Baklava satışından sonra eşimi arkadaşı İclal’ın (Tokatlı) evinden aldım. Saat 12 idi eve döndüğümüzde. Evimizdeki termometre sıcaklık derecesini 8 olarak gösteriyordu… Bu soğukta birbirimize sarılarak yatmaktan başka yol yoktu…
+
YA HOCA, YA İŞ!..
28.11.1958 Bu gece kayınvalidemlerde yattık. Çünkü eve dönecek takatim yoktu. Kusacak gibi oluyordum oturduğum yerde. Sabaha kadar dönüp durdum yatağımda. Başım da ağrıyordu. Kalp ağrısından ve çarpıntısından bir türlü uyku tutmadı gözümü. Zar zor, uyur uyanık sabaha kadar yatağımda dönüp durdum. Nedeni bilinmeyen bir sıkıntı var içimde..
Sabahleyin kayınvalidemle kapı kapı dolaşarak kiralık ev aradık. Kiracı olarak oturduğumuz ev tek odalı. Ne banyosu var, ne mutfağı…
Baktığımız evlerden bir tanesi hoşumuza gitti. Onun da kirası benim aylığım kadar… Çaresiz bakıp durduk…
Vasıf Güllü dükkanı açmış beni bekliyordu:
“Her gün, her gün 9.30’da dükkana gelinmez ki… Senin için Emin kalfa ile kavga ediyoruz. Ya Emin Kılıç Kale’yi ya da işi terk etmelisin!..” demesin mi ilk söz olarak…
Böylesine sıkıntılı bir geceden sonra patronun ‘yaş iş ya da Hoca’ demesi işin tuzu biberi oldu. Öneri bana ağır geldi. Onur kırıcı idi. Hocamı terk etmem isteniyordu.
“Bu kafa ve görüş bende olduktan sonra Dr. Emin Kılıç’ı terk etmeme olanak yok!” dedim…
Bu konuşmamızı dükkanda oturan Karamaça (Saip Aksoy) da dinliyordu. Karamaça biz gençlerin futboldan tanıdığı bir büyüğümüz idi. Hem antrenörlüğümüzü, hem de hakemliğimizi yapardı. Benim konuşmam üzerine gülerek:
“Dili ile de söylüyor; ‘bende bu kafa oldukça!..” diyor…
Bunun üzerine Vasıf Güllü yeniden söze karıştı:
“Doğru, doğru… Bu babasını, velinimeti dayısını, oturduğu evi bıraktı. Benim de sözümü dinlemiyor. Bu sevdasından vaz geçer diye bekliyorum. Yoksa, bunu burada bir gün çalıştırmam…”
Ne çile bu. Gece öyle, gündüz böyle…
Akşamki kalp rahatsızlığımı bildirmek üzere Hocaya gittim. Yüzünü ve hırsızlık olayını duyunca muayene olmayı unuttum. Hocanın da muayenesine hırsızlar girmiş. Bir doktorun muayenesinde ne bulacak bu hırsızlar ki… Neyse hepsini de yakalamışlar, karakolda ifade veriyorlarmış...
Ancak patronumla olan konuşmayı ve onun bana dayatmasını anlatmadan duramadım…
Hoca:
“Gerekirse ayrılırsın; gerekirse it işi de olsa yapacaksın! Çünkü itlerin arasından it olarak geldin. Dayan, korkma, bozulma…” dedi.
Oysa ben kendimde en küçük bir değişiklik göremiyorum.
Yeniden dükkana geldim. Karamaça ile Doğan Büyükbeşe de dükkanda idi. Vasıf Güllü ile birlikte yeniden bana akıl vermeye, yol göstermeye başladılar…
“Oradan ayrılamam. Gerekirse gazete, portakal satar, kundura boyacılığı yaparım… Ben orada yeni bir dünya görüşüm buldum. Bu dünya görüşümü değiştiremem…”
Bunun üzerine üçü de:
“Sen bilirsin!” diyerek seslerini kestiler.
Ben ise işten atıldığım kanısında idim. Bu düşünce ile Vasıf Güllü’ye dönerek:
“Öyleyse bana izin… İzin verirseniz artık gideyim!.”
Vasıf Güllü gülerek:
“Soyun da işine bak!..” dedi.
Vasıf Güllü ertesi gün SSK kaydımı yaptırdı. Ben de kendisine dün olanları anlatınca, gülerek:
“O, dündü!” demesin mi?
Vasıf Güllü yine de olgun ve hoşgörüsü sahibi… Bu kadar çekişmeden sonra beni işe kabul ediyor… Öfkesini yenmesini bilen bir patron…
+
FARELER ve KİTAPLAR
30.11.1958 Amerikan Hastanesi Müdürü Mr Ayzli’nin evine davetli idik. Akşam üzeri gittik. Hoca ile şuradan buradan konuştular. Birer çay içtikten sonra Hocanın evinde döndük. Hocanın evinde musiki çalışması yaptık.
Kadir hoca, “İyi usul vurduğumu!” söyledi, bu da beni sevindirdi.
Dersten sonra eşimi annesi evinden alıp evimize geldiğimizde kitaplara bir göz attım ki fareler kenarından kıyısından kemirmeye başlamış. Eğer kayınvalidemlerde iki üç gün daha kalmış olsa imişiz kitapların altından girip üstünden çıkacaklarmış… Yoksulluğun sonuçları bunlar, katlanacaksın işte…
+
İNÖNÜ GELİYOR
7.12.1958 Pazar. İnönü geliyor. Gaziantep işgal altında sanki. Her sokak başında çifter çifter polis… Polisler, sokaktan ana caddeye bir tek kişi dahi bırakmıyor. Peki bu CHP’liler İnönü’yü nasıl karşılayacaklar.
Ben, Şentepe’ye kadar, sanki evime gidermiş gibi, sakin ve yavaş adımlarla gittiğim için bana karışmadılar. Ancak kenar mahalle sokaklarından fırlayanlar bostan aralarından ve bağlar içinden koşarak Şentepe’de toplanıyorlardı.
İnönü’yü Karşılayanlar çok fazla idi...
Bir ara İnönü’yü Mecit Bey’in evinin balkonunda gördüm Bir yurttaş bağırıyordu: “Kurbanım sana!” diye.
İnönü ise: “Varolun, bin yaşayın… Dağılın, gidin evinizde yatın!” dedikten sonra balkondan içeri girdi. Anlaşılan geceyi Mecit Bey’in evinde geçirecek…
…
Akşam Şefika teyzemlere gittik. Eşim Şefika teyzeme elbise dikiyordu, bitiremeyince geç kaldık ve zorunlu olarak orada yattık. Yüksel kardeşim de bizimle idi.
Eşimin gece yarısı sancısı tuttu. Beni uyutmadı…. İkide bir kısık sesle “Sabah ne zaman olacak yarabbi!” diye sızlanıyordu…
Bir de baktım Yüksel de yatağında sessizce ağlıyor. Nedeni sordum:
“Babamı düşümde ağlarken gördüm… Ben de onun için ağlıyorum!”…” dedi.
Gündüzüm, gecem, yakın çevrem hep böyle; ya sarhoş olur ağlar, ya da düş görür ağlar… Ya da durup dururken ağlar…
+
TABAKHANEYE DÖNME KORKUSU
8.12.1958 Baklava satışı çok erken bitince dükkanı kapatıp Tabakhaneye gittim. Kardeşim Hasan’ı kahvede kağıt oynarken gördüm. Onun kahvelerde oyalanması beni çok üzüyor. Ne yapalım ki dericilikten başka yapacağı bir iş yok. Dönüp dolaşıp dericilik yapıyor. İş bitince de kahveye koşuyor… Gece yarılarına kadar kağıt oynuyor.
Vasıf Güllü, hala Emin Kılıç Kale’ye gidip gelmemden rahatsız… Eğer beni işten atarsa; benim de dönüp dolaşıp geleceğim yer burası; yani Tabakhane… ya dericilik ya da kilimcilik. Bu olasılık bile beni tedirgin etmeye yetiyor.
+
CEHALETİMİN BOYUTLARI
15.12.208 Geçen gün Yüksellerde idik. Babam da vardı ve yine sarhoştu.
Yüksel’in kayınbabası babamla aramızı bulmak istedi. Babam da: “Gavurluğu terk etmeden onunla konuşmam!” diyerek ayrıldı. Emin Kılıç Kale’nin derslerine devam etmekle gavur oluyordum ona göre…
Vasıf Güllü, babası Sait Güllü (Sait Güllü, anamın dayısı olur…) felç geçirdiği için dükkana uğramaz oldu.
Yine bu gün Amerikan Hastanesinde fıtık ameliyatı olan Ayzli’yi ziyarete gittik. Hiç belli etmiyordu; demek ki, fıtığı varmış.
Akşam üzeri de Talip, Mehmet Ali ve ben Kuşakçıbaşı’nın evinde Saba makamındaki saz semaisine çalıştık. Kuşakçıbaşı ile ben Ney üfledik ve diğerleri de usul vurarak eseri okudular.
Bu musiki çalışmaları benim ruhsal rahatsızlığımı az da olsa gideriyor.
26 yaşına gelmişim hala cehalet içinde bocalıyorum. Cehalet içinde olduğumun ayrımına varmam beni huzursuz ediyor. Soydan gelme bir ruhsal rahatsızlık var ve ben bundan kurtulmaya çalışıyorum. Bu da cehaletten kaynaklanıyor. Bu cehalet yalnız ben de değil aile boyu bir cehalet içindeyiz.
Bu cehalet ruhsal bozukluğa neden oluyor. Herhangi bir kimsenin benden daha bilgili olmasına katlanamıyorum. Dinsel anlamda buna nefis denir işte. Ne var ki çevremdekilerin bakışlarından bile rahatsız oluyorum. Cehaletimin bilincinde olduğum için kendime güvenim de yok.
Kunduramın içine su geçiyor, ayaklarım buz kesiyor. Konu komşudan ateş dileniyoruz. Para yok ki kömür alıp yakasın… İşte ben böyle bir ruh yapısı içinde yeniden doğuş mücadelesi veriyorum.
+
AŞAĞILANMAK
16.12.1958 Kuşakçıbaşı ve Mehmet Ali’nin beni aşağılayan bir bakışları var; bakarken de, beninle alay edermiş gibi gülümseyerek bakıyorlar. Sanki baktıkları kişileri aşağılıyorlar. Yoksa Bana mı öyle geliyor; bilmiyorum…
Onların bu bakışları artık beni eskisi kadar rahatsız etmiyor. Bu sonuca ulaşmak için dokuz aydır ruhsal bocalama içindeyim. Şimdi kaldı diğerlerinin etkisinden kurtulma çabam…
Çevremdeki öğrencilerin beni geçerek aşağılamasından korkuyorum. Bir şeyi benden daha önce öğrenirlerse benimle dalga geçeçekler sanıyorum. Musiki çalışmalarında sesleri bile beni rahatsız ediyor. Oysa onların beni rahatsız etme gibi bir niyetleri yok. Ne var ki bütün bunlara karşın korkuyorum.
Belki bu ruhsal rahatsızlığımı bir başkasına açıklasam biraz rahatlarım ama çevrem de güvenilecek bir kimse yok ki açılasın…
+
ASABİYET
18.12.1958 Borç harç kötü mötü bir soba kurduk.
Vasıf Güllü, benim çok para aldığımı ve buna karşın benim borç harç içinde yaşamış olmama aklının ermediğini söyled