TABULARA, TALANA, YALANA 

 BALTA 

 

+

 IRKÇILIĞA, SÖMÜRÜYE, ŞERİATA

 HAYIR!..

+

Sorumlusu: Av. Hayri BALTA

+

e-posta: hayri@bilgebalta.com

Site adresi: www.bilgebalta.com

+ 

AYDINLANMAYA KATKI

+

(TANRI KAVRAMINA  

ve

DİN KURUMUNA AKILCI BİR BAKIŞ)

İÇİNDEKİLER:

1. AKLIN İŞLEVİ

2. EVREN ve YASALARI

3.  YARATAN MADDEDİR

4. TANRI

5. SÜRYANOS

6. VAHİY

7. KURAN

8. TEVRAT ve İNCİL

9. DİNDE ÖLÜ, DİRİ

10. YENİDEN DOĞMAK

11. OLGUNLAŞMAK

12. AYDINLANMAK

X

1- AKLIN İŞLEVİ:

1.      İnsanda aklın işlevi;  geleceğini sağlama almak için doğruyu, güzeli, iyiyi bularak yaşamına uygulamaktır. Bu arada doğa olaylarına karşı önlem almak; akla, ahlaka ve hukuka uygun yaşamak kendi lehinedir. Asıl önemlisi atalarından kendisine kalan din, gelenek, görenek gibi alışkanlıkları akıl süzgecinden geçirerek  yaşadığı çağa uygun olanını yeğlemektir. Bu arada kendisini her bakımdan geliştirip yetiştirerek olgun bir insan olmak (İnsan-ı kâmil) yolunda çaba göstermektir.

2.      Akıl: insanı, tutum ve davranışından doğabilecek tehlikelerle, ekonomik, siyasal, toplumsal koşullar nedeniyle olası (muhtemel), sıkıntı ve zorluklardan koruduğu oranda işlevini yerine getirmiş sayılır. Eğer kendini toplumun sık sık değişen koşullarına göre yenilemeyerek atalarının dinine ve toplumun geleneklerine, göreneklerine bağlı olarak yaşamayı yeğlerse akıl verilerine  uymadığından güçlüklerle karşılaşması büyük bir olasılıktır. Böyle bir durumda insan; kendini hayal ve umutla aldatarak yoksulluk ve sefalet içinde ömrünü tüketmek zorunda kalır. İnsan; kendisine ve insanlığa yararlı olmak amacı ile üretici ve yaratıcı olmak zorundadır; bunun için de; aklın, ahlakın  bilimin, sağduyunun ve  vicdanının verilerine göre kendisini yönlendirmesi gerektir ki; kendine ve topluma karşı sorumluluğunu yerine getirmiş olsun.

3. Bir insanın yaşadığı sürece; sağlını koruyarak, dünya nimetlerinden yararlanması yasal olmak koşuluyla en doğal hakkıdır. İnsan günün her saatini değerlendirerek kendini yetiştirmeli, eksiklerini gidermeli ve ilgi duyduğu alanda bilge ve bilgi sahibi olarak bildiklerini yaşama uygulamalıdır ki sonunda başı eğilmesin yüzü kızarmasın. Asıl ve en önemlisi; kendi çıkarlarına aykırı olsa da,   gerçeği, doğru olanı, güzel olanı, iyi olanı yapmayı yaşamında ilke olarak kabul etmelidir.   Eğer gelecekte başı dik, yüzü ak olsun istiyorsa; bu günün eylem taşlarını dikkatli döşemeli ki, yaşadığı gün içinde    ve sonrası günlerde mutlu bir yaşam sürdürebilsin.    

4. İnsan bir eylemde bulunurken, bir isteğine kavuşmak isterken, davranışlarının hesabını sonraki günlerde muhakkak vereceğini göz önüne almalıdır. İnsan kendisini  utanca ve zora sokacak davranışlardan kaçındığı oranda Tanrı bilgisine ulaşır. Tanrı ise bir kavram olup dinlerin topluma empoze ettiği gibi maddî bir varlık değildir.  Tanrı; ne peygamber göndermiş, ne de kitap indirmiştir. Bütün dinsel kavramlar zahirî din bilginlerinin anlattığı gibi değildir. Bütün dinsel kavramlarının ezoterik bir içeriği vardır.  Öyle sanıldığını gibi öldükten sonra yaşanacak ve hesap verilecek bir dünya yoktur. Ne varsa hepsi bu dünyadadır. Bu dünyada sorulmayan bir hesap öldükten sonra sorulamaz. Çünkü “Tanrı; Ölülerin değil dirilerin Tanrısıdır.” (İncil. Matta. 22/33. Markos. 12/27. Luka, 20/38)

5. İnsan, ekmeğini kazanmaya çalışırken ilişki içinde bulunduğu insanlarla ters düşmemek için bencillik duygusunu ayarlamalıdır. Kendi hakkını koruduğu kadar başkalarının da hakkına saygı duymalıdır. Yapılması gerekeninin doğrusunu, iyisini, güzel olanını kendi aleyhine de olsa yapmaktan çekinmemelidir ki huzur ve mutluluk içinde yaşabilsin. İnsan iradesine hakim olduğu sürece üstesinden gelemeyeceği hiçbir zorluk yoktur. Böyle bir din anlayışının Tanrısı akıldır, sağduyudur, vicdandır, bilgidir, bilimdir. Din yolunda mesafe almak isteyen kişi; doğa yasalarına, toplum kurallarına ve kendisini korumaya çalışan duygularına (vahiy, ilham, içe doğuş, Cebrail, Ruhül Kudüs, kutsal ruh…) uyduğu takdirde Tanrı yolunda olduğu kabul edilir; aksi takdirde Şeytan'ın (kötülüklerin) yolunda sayılır…

+

2- EVREN ve YASALARI:

1.      Allah diye korktukları, korkuttukları sanal (maddî varlığı olmayan, muhayyel...) varlığı çok güçlü olarak yansıtırlar. O denli güçlü yansıtmışlardır ki bir tabu olmuştur. Hiçbir şekilde karşı gelinemez, sorgulanamaz... Bu kavramın yaratıcısı İbrahim Peygamber’dir. Göğe bakarak mukayese etmiş. Yıldız gitmiş, ay gitmiş, güneş gitmiş... Bunun üzerine İbrahim peygamber “Muhakkak bunu getirip götüren güçlü bir varlık var.” demiş; mukayese ile var olduğuna inandığı varlığın adını da Allah koymuştur. Oysa var olan, yaratan, güçlü olan maddedir (Evren ve doğa yasaları...)

2.      Bilindiği gibi Evren’in (Doğa’nın) yasalarını hiçbir güç değiştiremez ve yasalarına karşı gelemez. Örnek verirsek: Yanardağın patlamasını, depremleri, yıldırım düşmesini ve doğal yıkımları, Tsunami (afetleri) gibi... Bir örnek daha: Doğum saati gelen bir canlının doğum yapmasını hiçbir varlık önleyemez. Sanal ve kavramsal varlık (Allah) gelse bile.

3.      Dinciler; doğayı,Tanrı ile özdeşleştirirler ve işlerine geldiği zaman da Doğa’nın üstünde bir varlık olarak göstermeyi de unutmazlar.  Oysa bu ikisi bir değildir. Birisi varlıktır, gözle görülür elle tutulur; diğeri bir kavramdır, sanaldır... Doğanın ve yasalarının dışında, maddeden ayrı güçlü bir varlık yoktur. Güçlü olan doğa yasalarıdır. Bir kavram olan sanal varlık ise, yukarıda İbrahim Peygamber örneğinde, olduğu gibi insanların; mukayese sonunda vardıkları bir yargıdır. “Bu evi yapan biri olduğuna göre bu dünyayı ve canlıları da yapan biri olmalıdır...” denmiştir.  Bu yargı; bilgisizliklerinin,  hayal güçlerinin, korkularının ürünüdür.

4.      Evren, belirli kurallara uyarak devinip durur. Doğa, kendi yasalarına uyarak her saniye devinimini ve yaratılıcılığını gösterir. Din edebiyatında bu oluşuma simgesel olarak "Tanrı" (Allah) denir ve şöyle anlatılmaya çalışılır: "...O, her gün (her an) yeni bir hal ve iştedir." (K. 55/29) Diyanet İşleri Mushaflar Kurulunca onaylanan Ahmet Tekin'in çevirisinden okuyalım: "Göklerde ve yerde bulunan sorumlu ve akıllı varlıklar, muhtaç oldukları şeyleri, güvenliklerinin ve hayatiyetlerinin devamını ondan isterler, ona başvururlar, ondan medet umarlar. O her gün her an, sayıya, hesaba, sığmayacak işlerin, oluşların, işleyen düzenin, sorumlulukların içindedir, ilmi ve kudretiyle tecellidedir." (K. 55/29)

5.      Dinciler; doğa olaylarının Tanrı'nın (Allah'ın) isteği üzerine olduğuna inanırlar.. Örneğin; bir dine bağlı olanlar toplu halde yağmur duasına çıkarlar. Sanırlar ki dua ettiklerinde Allah kendilerine acır; dualarını kabul ederek yağdırdığı yağmurla, kuraklığı ve susuzluğu giderir; oysa boşuna… Bütün Tek Tanrı’ya inanlar bir araya gelerek  yağmur duasına çıksınlar bir damla yağmur yağdıramazlar. Buna karşın; gök gürlemesini, şimşek çakmasını, yer oynamasını (depremi) Allah'ın bir "rahmeti ve korkutma" aracı olarak kullandığını söyleyerek insanları korkutup imana getireceklerini sanırlar. Tanrı’nın, bu tür felaketlerle insanları yola getireceğini sanırlar…

6.      Yeni Asya yazarı Mehmet Kutlular ile Cüppeli Ahmet bu nedenle hapis yatmışlardır. Bunlar konuşmalarında “Allah’ın İzmit'te deprem yaparak Allah yolundan sapan Atatürkçü laikleri cezalandırdığını...” ileri sürmüşlerdir. Bu iki kişinin hapis cezası almalarını bir örnek olarak sunuyorum; yoksa düşünceleri ve inanışları nedeniyle cezalandırılmalarını onaylamıyorum. Bu olay nedeniyle anlatmak istediğim bunların depremi bahane ederek halkı korkutarak imana getirme çabalarıdır. Oysa bilim kanıtlamıştır ki deprem olayları bir doğa olayı olup kendi yasalarına göre oluşur. Allah istese de olur istemese de olur. Hiçbir varlığın bu işleyişi değiştirmesine olanak yoktur... İnsanları yarattığı ileri sürülen Allah; kutsal kitaplarının hiçbirinde “Şurada, şurada fay hattı vardır; aman oralara ev yapmayın!” dememiştir.

7.   Doğa yasalarının üstünde bir güç yoktur... Değil Müslümanlar, Hıristiyanlar, Yahudiler olmak üzere hepsi bir araya gelseler; hep birlikte Allahlarına yalvarsalar. "Ne olur Allah’ım, şu deprem afetinden bizi kurtar!” deseler, “Şu yanardağdan fışkıran lavların insanları kızgın ateş seli altında kömür yaparak öldürmesini engelle!” deseler, ya da bizim Kilisenin kulesine ya da bizim Caminin minaresine yıldırım düşürme deseler" sonuç değişmez. Depremler yine olur, yanardağlar yine patlar, yıldırımlar yine düşer ve de Müslüman, Hıristiyan, Yahudi, Budist, Teoist, Zen-Budist demeden hepsini alıp götürür. İsterse yeryüzünde yaşayan insanların tümü Müslüman olarak dağa çıkıp yalvarsın; sonuç yine değişmez ve doğa yasaları hükmünü yerine getirir. Doğa olayları yine  olur ve etkisini sürdürür. Demek istediğim Doğa’nın yasaları ayrı; Tanrı’nın kuralları ayrıdır... Doğa yıkımlarına (afetlere) karşı dua etmek çözüm değildir. Çözüm, aklı, bilimi ve tekniği kullanarak Doğa’ya karşı önlem almaktır. Örneğin paratoner yapmak gibi, yanardağ çevresini boşaltmak gibi ya da fay kırıklarının bulunduğu yerlerde ya da oynak ve kaygan zeminlere ev yapmamak gibi, ya da Japonya’da olduğu depreme dayanıklı evler yapmak gibi... Bütün bu olaylarla doğa yasalarını bilmek ve önlem almakla baş edilir.

8.   Evren’in (Doğanın) yasaları hakkında yargıda bulunmak dinlerin işi değildir; Evren yasalarını araştırmak bu konuda görüş bildirmek bilimin; bu konuda  yorumlarda bulunmak bilim adamlarının işidir. Bunlar bilimin konusudur. Tinsel (manevi) kişiliği olanların bilim dışı yargıda bulunmaları doğru değildir. Bir örnek: İncil’de ve Kuran’da, yıldız kayması, “Tanrının, meclisini gizlice dinlemeye gelen şeytanlara attığı taşlar olarak açıklanır...(İncil. Luka, 10/l8 / Kuran. l5/l8, 67/5, 72/9).

9.  Kuran’ın gök gürlemesi ve şimşek çakması gibi olaylara getirdiği  açıklama çok ilginçtir. Gök gürlemesi, şimşek çakması, “İnsanları korkutmak ve umutlandırmak için Tanrının baş vurduğu yollardan biri..." (K. l3/l2-l3) olarak gösterilir ki bu görüşler bilim dışıdır. Bu ayetler de gösterir ki Kuran Tanrı sözü değildir. Tanrı sözü olmuş olsaydı gök gürlemesinin, şimşek çakmasının, yıldız kaymasının asıl nedenleri açıklanmış olurdu. Kutsal kitaplar gerçek anlamda Tanrı sözleri değildir. Eğer kutsal kitaplar gerçek anlamda Tanrı sözleri olsaydı; Tanrı, böylesine bilime aykırı ve kendisine yakışmayacak şekilde sözler söylemezdi. Yıldız kaymasının atmosfere giren taşların atmosfere sürtünerek yanmasının, gök gürlemesinin, şimşek çakmasının, yıldırım düşmesinin insanları korkutmak ve umutlandırmakla bir ilgisinin olmadığını bilirdi.

10. Belki, Mekke-Medine'de yaşayan insanlar; gök gürlemesinden, şimşek çakmasından korkar ama, Amazon ormanlarına ya da kutuplarda yaşayan insanlar nasıl korkutulacak? Büyük Okyanus ve Atlas Okyanuslarında yaşayan insan olmadığı halde oralarda da gök gürler, şimşek çakar.  Bu nedenle Tanrı, insansız coğrafyada gök gürlemesinin, yıldırım düşmesinin hiç kimse tarafından görülemeyeceğini bileceği için oralarda gökleri gürletmez, şimşekleri çaktırmazdı. Amazon ormanlarında ve Okyanuslarda yaşayan insan yok ki korkup da imana gelsinler... Kaldı ki bir tek insanın yaşamadığı denizlerde ya da çöllerde bile depremler olmakta, gök gürlemekte, şimşek çakmakta, yıldırımlar düşmekte, yanardağlar lavlarını fışkırtmaktadır...

11. Tanrı bilgisine erenler; yukarıdaki tümcelerin: (K.15/18. 67/5. 72/19. 13/12-13), Tanrı tarafından söylendiği kabul edemez. Çünkü Tanrı'nın, bilemeyeceği bir olay yoktur. Bütün kutsal kitaplar, peygamberlerince söylenen sözlerin derlenmesinden oluşturulmuştur. Bu konuda az aşağıda ayrıntılı bilgiler verilecektir. Bilime aykırı bu açıklamaların nedeni şudur. O zaman bilim gelişmediği için "gök taşlarının atmosfere girişinin ve şimşek çakmasının ve gök gürlemesinin" nedenleri insanlar tarafından bilinmiyordu. Ama şimdi bir ilkokul öğrencisi bile gök gürlemesinin, yağmur yağmasının, yıldırım düşmesinin nedenlerini bilmektedir...  Kuran bu aykırılıkları: "Herhangi bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veyâ unutturursak, onun yerine daha hayırlısını veyâ onun benzerini getiririz." (K. 2/106) tümcesi ile gidermeye çalışmakta ise de, gün be gün gelişen bilimsel buluşlar kendilerini zora sokmaktadır. Kaldı ki geleceği bilen Tanrı, sonradan değiştireceği ayetleri önce söylemezdi. Böyle ayetlerin varlığı kendisinin her şeyi bilen ve hatta düzenleyen niteliği ile  bağdaşmaz. Ayetlerin daha hayırlısının gelmesi demek peygamberin günün koşullarına, olayların akışına göre bulduğu çözüm yollarıdır.

12.  İslamcılar; Tevrat, Zebur, İncil için Tanrı sözü denmesine karşın; Müslümanların okumasını önlemek amacı ile "Onların zulmedenleri, kendilerine söylenen sözü başkasıyla değiştirdiler. Biz de o zâlimlere, zulümlerinden ötürü gökten azâp indirdik." (K. 7/l62) tümcesi ile açıklamaya çalışırlar... Oysa Kuran’da, yukarıda adları geçen kitapların da Allah kelamı olduğu söylenmektedir. Bunun yanında “Allah’ın sözlerini değiştirecek kimse yok!” (K. 6/115) denmektedir.  Bütün kutsal kitaplar Tanrı'nın (Allah'ın) sözleri olsaydı bu kitapları kim değiştirmeye kalkabilirdi. Tanrı'nın koyduğu kuralları insanların değiştirmesine olanak var mı? Sonra Tanrı, koyduğu kuralların değiştirilmesine izin verir mi? Her şeyi gören, bilen bir Tanrı’nın, kendi kitapları değiştirilirken görmemesi olabilir mi? Görmemiş olması Tanrı'nın niteliği ile bağdaşır mı? Öyle ise Tanrı’nın (Allah’ın) sözleri değiştirilmiştir demek akıl karı mı? Bu aynı zamanda Tanrı’yı tanımamak, onu yetersiz bir varlıkmış gibi göstermek değil mi? Bu çelişkiyi bu güne değin açıklayan bir dinci-diyanetçi çıkmamıştır.

13.  Az yukarda geçen ayetteki "Biz" sözcüğüne dikkat... Nasıl oluyor da tek olan Tanrı, Ben yerine "Biz" diyerek başkaları ile birlikte olduğunu söyleyebilir? Bu durumda tek Tanrı demenin anlamı kalır mı? Buyruklar "bir" olanca verilir, birden çok varlıklarca verilmez... Neden "ben" yerine "biz" kullanılmış? Merak edilmez mi?... Bütün bu soruların yanıtını din konusunda araştırma yaparak ön yargıdan (peşin hükümden) kurtulanlar, ve Tanrı’yı “Kişinin kalbi ile kendi arasında bilenler” (K. 8/24) verebilir. Bu sözler boşa söylenmiş sözler değildir, derin anlamları vardır, iş bunları bilip öğrenmekte ve yaşamına uygulamaktadır. Bütün bu anlatımlar Tanrı sözünün, gerçek anlamda değil de simgesel anlamda alınması gerektiğini göstermektedir. Kutsal kitaplardaki ayetlerin simgesel anlatımlar olduğunun bilinmeden kutsal kitapların sıradan insanların anlamasına olanak yoktur. Tanrı bilgisine ermeyenler, Din duygusundan yoksun olanlar her zaman olduğu  gibi birbirlerini Tanrı adına, Din adına öldürmeye devam edecekler ve öldürdükçe de Tanrı’ya hizmet ettiklerini sanacaklardır...

3 - YARATAN MADDEDİR:

1.      Ruhçular demekle maddenin dışında GÜÇLÜ BİR VARLIK arayanları amaçlıyorum. Ruhçular kapsamı içine herhangi bir dine inananlar da girer. Gördüğümüz madde dışında, bir varlık arayanlara; düşüncecilik (idealizm, ruhçuluk) denir ve bu düşüncede olanlara düalisttir. (ikicilik)

Bu düşünceye göre bir yaratan bir de yaratılan vardır. Allah ve kul… Bu İslam tasavvufuna göre  ikiciliktir. Tasavvufçular bu ikiciliği kabul etmezler. Bunlar yaratıcı olarak EVREN'İ (DOĞA'YI) kabul ederler.  Vahdet-i vücut...

Tasavvufçuların bir bölümüne göre ise; Evren’in merkezi insandır. İnsan olmasaydı hiçbir varlık olmazdı. "Allah Var! deyen insandır."  Bunlara göre görünenlerin hepsi insanın hayal dünyasındandır. İnsanın dışında madde diye bir varlık yoktur. Bu görüşün felsefedeki adı ise Solipsizmdir (Tekbencilik...)

Gelmiş geçmiş düşünceler içinde çürütülmesi en zor olan ve en sakat dünya görüşü budur. Yurdumuzda bu düşüncesinin temsilcisi Harun Yahya mahlasını kullanan Adnan Oktar’dır. Bir kısım tasavvufçular içinde de bu görüşte olanlar da vardır. Örneğin Enel Hak diyenler…

Sayın Öğreticim Dr. Emin Kılıç Kale de bu felsefede olan bir tasavvufçu idi.  Düşünceyi maddeye indirgerdi.  Ona göre “İnsan olmasaydı madde olmadığı gibi yaratan da olmazdı.” O da: “Allah var deyen de, yok deyen de insandır. İnsan olmasaydı Allah olmazdı... Ben olmasaydım siz de olmazdınız..." derdi. Bunlara felsefede tekbenci (solipsizm) denir ki en iflah olmaz ruhçular bunlardır. Özetle: Tanrı ile insanı özdeşleştirirler.

Bunlara “Değil mi ki bizim dışımızda madde denen bir varlık yoktur; haydi şu gelen otobüsün önüne atla, eğer otobüs seni  çiğnemezse sen haklısın!” desen seni cahillikle suçlarlar.

Şeriatçılara gelince; bunlara göre bir yaratan ve bir de yaratılan vardır. "Bizim dışımızda bir madde vardır ve bu maddeyi yaratan Allah'tır..." derler.  Bu tür dinciler ritüellerle (tapınma törenleri ile) yetinirler ve bu ritüelleri Tanrı’ya olan borçları olarak görürler. Borçlarını yerine getirdikleri takdirde ölünce Cennet’ gideceklerine inanırlar. Oysa batınî (materyalist) görüşteki tasavvufçular Tanrı’yı kendi dışında arayanları ikiliğe düşmüş sayarlar.  Batınî materyalist tasavvufçular; bir yaratanın, bir de yaratılanın olmasını kabul edemezler.

2. Ruhçu düşünceye karşıt düşüncede olanlara ise maddeciler (materyalistler) denir. Bunlara göre maddenin dışında hiçbir güç yoktur. Düşünce (Ruh)  olarak varlığını hissettiklerimiz maddenin göremediğimiz yönü ve işlevidir. Madde olmasaydı işlevi de olmazdı. Dolayısıyla yaratan ve yaratılan yoktur. Var olanın sonradan yok olması (ölüm…) ise maddenin biçim değiştirmesidir. Doğum; var olan maddenin  görüş alanımıza girmesi; ölüm ise maddenin görüş alanımızdan çıkmasıdır.

3.      Her inanç sahibinin kendine göre bir Tanrı'sı vardır. Bu Tanrı kişinin hayal dünyasına göre oluşur. Bir keresinde birlikte çalıştığımız genç kızlardan birine "Tanrı denince aklına ne geliyor?" diye sorduğumda bana ne dese beğenirsiniz: "Tarık Akan gibi yakışıklı bir erkek geliyor!" Yüzüne dikkatle baktım; şaka yapmıyordu, özden söylüyordu.

Madde yani Doğa ile Tanrı kavramının hiçbir ilgisi yoktur. Tanrı kavramı başkadır; madde başkadır. Yine Tanrı’sal olaylar başka; Doğa olayları başkadır. Bunlar birbirine karıştırılmamalıdır. Bunlar, ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Ne var ki ruhçuların (dincilerin) hiç biri bu gerçeği kabul etmeye yanaşmazlar. Bütün doğal oluşumları Allah'tan bilirler. Onlara göre; bütün doğa olayları Tanrı’nın takdiriyle, dilemesiyle, istemiyle olur. Öyle ki Tanrı; bütün doğa olaylarını kullarını terbiye etmek amacıyla yaratır. Bütün doğa olaylarını Allah'ın, günahkar insanlara bir uyarısı (ikazı) olarak değerlendirirler ki işte bu anlayış Tanrı ve din bilgisinin yokluğundandır… Diyelim bütün insanlık Müslüman oldu ve Kuran’ın, dinin bütün emirlerini eksiksiz yerine getirdi; ama buna karşın, yine doğa olayları olur ve sürer gider…

4. Şeriatçılara göre Allah'ın izni olmadan “kuş kanadını kımıldatamaz, yaprak dalından düşmez.” Böyle demekle kalmayıp bir canlının yazgısını daha insan doğmadan 40 yıl önce Allah tarafından belirlendiğini ileri sürenler de kendileridir.  Oysa bu görüşlerin Tanrı bilgisi  ve Din ilmi ile hiçbir ilgisi yoktur. Din; tamamen, insanla ilgili olup; insanı ahlak sahibi olmaya, ruhsal gelişimi tamamlayarak hayvansal eğilimlerinden kurtulmaya yönlendirir.

Din, eski dünyanın insanlarını eğitmek, her bakımdan yücelip olgunlaşması için yapması gerekeni öğütleyen eski bir eğitim sistemidir.  Dinler yalnızca insanın olgunlaşması ile ilgilenir. Bunun yollarını gösterir. İyi olandan ya da kötü olandan birini seçmeyi insanın özgür iradesine bırakır. İnsan iyi olarak kabul edilen kavramları kendi yaşamına uygularsa; Tanrı yolunda, kötü olanları yaşamına uygularsa Şeytan’ın yolunda sayılır.

Tanrı kavramı; bütün doğrulukları, erdemleri, güzellikleri, insansal duyguları, yüce davranışları, üstün değerleri, genel doğruları ve iyilikleri kapsar.

Şeytan kavramı da; bütün kötülükleri, olumsuzlukları, erdem dışı hareketleri kapsar. 

Eğer insan; dinlerin ilkesi olan doğruluğu, dürüstlüğü, güzelliği, iyiliği, erdemli olmayı, alçak gönüllüğü, haksız kazanca karşı olarak helal kazançla yetinmeyi ilke olarak kabul ederse yüce olan, saygı duyulan, genel doğrulara ve üstün değerlere bel bağlamış olur ki buna da Tanrı yolu denir.

Hıristiyanlıkta kendini bu yola adayanlara “Tanrı’nın oğlu!” denir. Öyle ki Hıristiyanlığa göre “İsa yolundan gidenlere de Tanrı’nın oğlu olmak yetkisi verilmiştir.” (İncil. Yuhanna. 1/12,13).

Bu demektir ki; kim doğruluk, dürüstlük, iyilik, erdem gibi yüce erdemleri, genel doğruları, üstün değerleri yaşam ilkesi olarak kabul ederse, “Tanrı’nın çocuğu” sayılır.

“Hayır efendim, ben çıkarıma bakarım. Bana ne başkasının mutluğundan, ben köşeyi dönerim, keyfime bakarım. Yasa, ahlak, edep, erdem tanımam ne pahasına olursa olsun önce kendi zevkimi tatmin ederim. Bana ne başkalarının ezilmişliğinden ve yoksulluğundan... Ben kendi mutluluğuma, kendi cebimi doldurmaya bakarım, zevkimi sefamı sürerim. Cinselliğim, sırtım, boğazım gerisi bana ne lazım!” derse; kötü olan, yanlış olan, genel doğrulara, üstün değerlere aykırı olan bir yolu yeğlemiş olur ki bunlara da “Şeytanın çocuğu” denir.  

5. Bu özetlediklerimi din ilmi ile uğraşan çok az kişi bilir; çünkü bu tür bilgiler “Ey baba sana şükrederim ki; bu şeyleri (bilgileri) akıllılardan ve hikmetlilerden gizlenmiştir.” (İn. Luka. 10/21)

Televizyonda din hakkında konuşanların ve gazetelerde din hakkında yazanların bu konulardan haberi yoktur.  Olsa halka gerçekleri söylerlerdi. Halkı batıllarla, hurafelerle uyutmazlardı. Çünkü bilmeyen söylemezse rahatsız olur; bilen ise, söyledikçe rahatsız olur…

Bunların gerçekleri bilenleri bile  halkın batıla inanmasına, hurafelere kapılmasına göz yumarlar. Yeter ki toplum da huzur olsun, kargaşa, din kavgası çıkmasın. Buna karşın yine din kavgası çıkar; daha doğrusu bunların halka yalan yanlış bilgi vermesinden dolayı çıkar.

Bunlar sayesinde insan olması gerekenden uzaklaştırılır. Toplum batılla, hurafelerle oyalanır ve iki yüzlü bir yaşam yolunu yeğlenerek kötülüğün, bencil duygularının  (şeytanın) tutsağı olup çıkar.

Bu nedenle din cahilleri olur olmaz nedenlerle; şu kafir, şu dinsiz, şu dinden dönmüş deyerek gözüne kestirdiklerinin canına kıyar... Başka inançta olanların ganimet adı altında mal varlığını yağmalar. Karısını kızını, oğullarını ve kocalarını önce tutsak eder sonra de köle ve cariye olarak kullandıkları gibi köle yapıp satarak mallarına mal katarlar ve bunu da halka “Allah'ın emri ve dinin gereği böyle!” diye zorla da olsa kabul ettirirler... Oysa din bu değildir...

6. Önce şu gerçeği belirtelim ki Batınilik, öncelikle bir düşüncedir, bir felsefedir.Bunlar Vahdet-i vücut görüşüne uyarlar. Vahdeti vücuda göre görünen mevcudatın tümü yaratandır. Bu görüşe göre: “Evren yaratılmamıştır, kendiliğinden vardır; ne başı vardır, ne sonu vardır. Ahret yoktur; ne varsa evren içindedir. Yeniden dirilme, yargı günü diye bir şey yoktur. Cennet, insanın dünyayı gönlünce yaşamasıdır; cehennemse, yine insanın dünyada çektiği sıkıntının adıdır. Tanrı yoktan var edici, yargılayıcı bir güç değildir.” (İsmet Zeki Eyüpoğlu’nun ‘ALEVİLİK-SUNNİLİK’ Dr. Yayın’ından l989 yılında aktaran Yusuf Ziya Bahadını, 25.7.1988 tarihli Cumhuriyet, s.17)

Günümüzden binlerce yıl önce söylenen bu düşünceleri günümüzde açıklamak, ölümlerden ölüm beğenmekle eş anlamlıdır. İşte bu Batınilik, gün gelmiş devletin resmî dini olmuştur. Kısaca anlatmakta yarar var. “Hicretten sonra 218 yılında Me’mun, Bağdat Valisi İshak Bini İbrahim’e uzun bir emir göndererek işe başlıyordu. Az aşağıda bu emrin niteliği şöyle açıklanıyor: Mutezile bir adım daha attı. Bu üçüncü adım çok korkunçtu. ‘Kur’an Mahluktûr’ (Yani Muhammed’in sözüdür...) demeyenler mürtetler gibi öldürülecekti! Kanları helaldi.” (KURAN TARİHİ ve Kuran Hakkında Ansiklopedik Bilgiler, Osman Keskioğlu, Nebioğlu Yayınevi, Birinci bası. s. 232 – 244)

Anlaşılıyor ki O tarihlerde,  Me’mun zamanında, Kuran’a, Allah kelamı deyenler kelleden oluyordu. Kuran mahluktur; yani Peygamber sözüdür deyenler kelleyi kurtarıyordu. ‘Kuran Allah kelamı’dır’ deyenler hapishanelere atılarak dayaktan geçiriliyordu.

Az yukarda, adını verdiğim kitaba göre: Valiye gelen emirlerden biri de şöyle: “Sorguya çekip imtihan yapmanın dokuzuncu günü Me’mun’un dördüncü emri geldi. O emirde şu keskin ve sert emirleri veriyordu: ‘Bişr Bini Velid’i çağır, eğer Kuran mahlûktur (Peygamberin sözüdür) demezse boynunu vur ve kellesini bana gönder!”

İbrahim Bini Mehdi hakkında da aynı korkunç emri veriyordu. Bu ikisi eğer “Kuran mahlûktur!” derlerse hemen halka ilân et, herkese duyur!” 

Ebül-Avam hakkında ise şöyle diyordu: ‘Dayağı görünce öyle güzel bir cevap verir ki, bülbül gibi öter! Şayet vermezse ensesinde kılıç oynayacak!”

Burada ders almamız gerektiren konu şu: Demek ki tarih boyunca bu tür görüş açıklamaları, tartışmalar olmuştur. Görüş açıklaması doğaldır. İnsanın, aklı vardır, düşünür ve düşüncelerini de açıklar. Beğenilmese de her türlü görüşe açıklama hakkı tanınmalıdır. Ayıp olan, kötü olan düşünce açıklaması değildir. Ayıp olan, kötü olan hangi düşünce olursa olsun düşünceleri susturmak için kelle kesmek, suikast yaparak öldürmektir. Oysa atalarımız bu konuda ne demişti: “Düşüncelerin çatışmasından gerçek ortaya çıkar.”

7. Ne var ki bağnaz olanlar, yobaz olanlar, şeriata aykırı bir düşünüş ve görüş açıklamasına dayanamazlar. Hemen zorbalığa başvururlar. Günümüzden binlerce yıl önce yapılmış olan görüş açıklamalarına yasak koymanın, açıklayana suikast yapmanın bir sonuç vermediğini görmezler. Bunlar Yunus Emre’nin şiirlerinde ayıklama yapan Molla Kasım tayfasından olup karanlıkta bocalayan cahillerdir.

Şurası bir gerçektir ki İslam tarihinde; batıniler de olsa, zahiriler de olsa düşünce açıklamalarını önlemek ve ifade özgürlüğünü kullandırmamak için kelle alma yoluna gitmişlerdir.

Bu acımasızlık, bağnazlık, bu yobazlık ne zamana kadar sürüp gidecektir?

İnsan ne zaman düşünce ve inanç özgürlüğünü rahatça açıklayabilecektir. Ne zamana değin insan düşünce ve görüşlerini açıkladığı için dışlanacaktır? Bu Doğa’ya (Allah’a...) çok büyük saygısızlıktır. Eğer insanoğlu düşünebiliyorsa bu yetenek ona Doğa (Allah) tarafından verilmiştir. Demek ki düşünce açıklamalarına karşı gelenlerle ifade özgürlüğünü engelleyenler Tanrı’ya karşı gelmekle eş değerdedir.

Batılı düşünürün açıkladığı düşünce yüceliğine ne zaman ulaşılacaktır? Ne demişti o düşünür? “Düşüncelerine karşıyım; ama, düşüncelerinizi açıklamanızı sonuna kadar savunacağım!..” (Voltaire)

Şimdi bu açıklamalardan, bilgilerden sonra konumuza dönelim: Burada görülüyor ki biz aydınlanmacılar yeni bir şey söylemiş olmuyoruz. Bu görüşler günümüzden binlerce yıl önce de dile getirilmiş olan düşüncelerdir. Şimdi de söyleniyor, gelecekte de söylenecektir. Hiçbir güç de düşüncelerin açıklamasını önleyemeyecektir. Ancak ara rejimlerde olduğu gibi, geçici bir süre için geciktirebilir, ama sonunda Doğa’nın istediği olacaktır.

Ne var ki günümüzde kimilerinin görüş açıklamalarına ve ifade özgürlüğüne tahammülleri yoktur. Görüşlerini açıklayanlara, bağnazlar ve yobazların egemen olduğu bir ülkede, ölümlerden ölüm beğendirmeye kalkıyorlar... İsteniyor ki kalıplaşmış düşünceler olduğu gibi kabul edilsin. Hiç düşünülmesin, hiç kuşkuya düşülmesin. İleriye dönük, insanları refah içinde ve mutlu yaşamaları için hiç gelişme ve değişim olmasın. Ne söyleniyorsa gerçeğini araştırmaya gitmeden kabul edilsin, inanılsın...

Örnek verirsek şu yaratılış konusu... Ruhçulara (dincilere) göre, Allah dünyayı yoktan var etmiştir. Bu yargıya şu gözlemden varılmıştır. İnsan oğlu gözleri önündeki oluşumları yoktan var olma sanıyor. Masayı yapan olduğuna göre Evreni de yapan bir varlık olmalı diye akıl yürütüyor. İbrahim Peygamber’in; yıldızlara, aya, güneşe bakarak; karşılaştırma (mukayese) yoluyla bir Tanrı’nın varlığı kanısına vardığı gibi. Yarattığı bu sanal varlığa da Allah adını veriyor. Allah adını verdikten sonra da durmuyor. Bütün iyi nitelikleri ona yakıştırıyor.

Ne var ki masa yoktan var edilmiyor, var olanlardan var ediliyor. Tahta olmasa, çekiç, keser olmasa, çivi, tutkal olmasa çok iyi bir usta da olsa ne yapabilir. Çok iyi bir ustanın masa yapabilmesi için elde araç ve gereç olması gerek değil mi? Şeriatçılara göre ise: “Allah olmasını istediği şeye ‘ol’ der, o da hemen oluverir.” (K. 36/82)

Ortada bir madde yokken “Ol!” demekle bir nesne ortaya çıkabilir mi? Hani bilim “Hiçbir madde yoktan var olamaz; var olan da, yok olamaz!” (Maddenin Sakınımı Yasası. Lavezion) demiyor mu idi... Bilime mi inanalım, dine mi?

Yine ruhçulara göre Allah yoktan var ettiği gibi var olanı da yok eder. Oysa yoktan var oluş olmadığı gibi var olanın yok oluşu diye bir oluşum yoktur. Bütün olanlar görünmeyenlerin görünüre çıkması; görünür olanın da görünmez duruma gelmesidir.

İnsanoğlu da görünmeyenin görünüşe çıkmasını yoktan var olma; görünenin de görünmez oluşunu var olanın yok olması sanıyor. Örneğin şu insanın ölmesi olayını ele alalım. Ölüm insan bedeninin işlevini yitirmesi olayıdır. İnsan ölünce kendisini tutup toprağın altına koyarlar. Kurtlar, böcekler cesedi yer. Toprağın altında sanki cesedi yok etmekle görevli kurtçuklar, böcekler ordusu vardır.

Kimisi gelir etini yer, kimisi gelir kaslarını yer, kimisi gelir sinirlerini yer. Böylece ceset olarak var olanlar hayvanların kanına karışarak kaloriye ve enerjiye dönüşür. Hayvanlar tarafından yenilmeyenler de çürür toprağa karışır; ama, yok olmaz, niteliğini değiştirmiş bir madde olarak yine varlığını sürdürür. Biz insanlar da onun yok olduğunu sanırız. “Allah, varı yok etti!” deriz.

Oysa yok olma diye bir oluşum yoktur. Örnek olarak bir insanın yaratılışına bakalım. İnsan ana karnına düşmeden önce babasının er bezlerinde oluşmaktadır. Tıpkı tükürük bezlerinin tükürük  üretmesi gibi, erbezleri de sperm ürütmektedir. Üretilen bu spermler canlı ve hareket halinde olup ana karnında bulunan yumurtalara ulaşma anını beklemektedir. Ne zaman ki döl yoluna dökülür; oradan bütün spermler yarışa geçerek ana karnında bekleyen yumurtaya doğru koşar; yumurtaya ulaşanlar cenin olma hakkını kazanır. Diğerleri için yumurtanın kapısı kapanır ve böylece milyonlarca sperm ölür. Bütün bu olaylar bizim görüş alanımızın dışında olduğu için biz insanoğlu bunların yoktan var olduğunu sanırız.

İslamiyet’in doğuşu sırasında tıp gelişmediği için spermin nerede üretildiğini bilinmediğinden spermin kaynağını olarak çeşitli tahminler yapılmıştır. Bunlardan biri de spermin “...erkeğin sırtı ile kadının göğüs kafesinden...” çıktığı sanılmasıdır. Okuyalım: “Öyleyse insan neden yaratıldığına bir baksın. Atılan bir sudan yaratıldı. O su erkeğin sırtı ile kadının göğüs kafesinden çıkar.” (K. 86/5-7: İsmail Hakkı Bursevî)

Bu ayet Allah tarafından söylenmiş olsa idi; Allah spermin nerede oluştuğunu bilir ve isabetli bir şekilde söylerdi ve Tıp bilimi de bunu yalanlayamazdı? Oysa bu gün değil doktora; kime sorarsanız sorun; spermin, erkeğin erbezlerinde oluştuğunu bilir.

Bu ayet de gösterir ki Kuran,  Allah kelamı değildir. Biliyorum  şimdi bana büyük bir tepki gösterilecektir. “Yani şimdi sen Kuran’ın Allah kelamı olduğunu inkar mı ediyorsun?” Şimdi siz bana tepki göstermeyi bırakın da Kuran’daki şu ayete yanıt verin. Okuyalım: “Şüphesiz o, şerefli bir peygamberin sözüdür.” (K. 69/40. İsmail Hakkı Bursevî). Diyanet, Suuidi, Diyanet Vakfı, İsmail Hakkı İzmirli, Yaşar Nuri Öztürk ve bazı çevirmenler de çevirilerinde de “Bu Kuran şerefli bir peygamberin sözüdür.” diye çeviri yapmıştır. Ne var ki kendi düşüncelerini gerçekmiş gibi sunan kimi çevirmenler ise; Örneğin: Hasan Tahsin Feyizli, “(Allah’tan getirdiği) sözüdür.” derken, Muhammed Esed: “Bu Kuran şerefli bir elçinin (vahyedilmiş) sözüdür” demektedir.) Bu konuda elimde bulunan bütün Kuran meallerini incelediğimde her birinin birbirini tutmayan yorumlar yaptığı görülmektedir. Çok azı “Bu Kuran, şüphesiz şerefli bir peygamberin sözüdür...” demektedir.

8. Tanrı sözü, gerçek anlamından başka bir anlamda kullanılır. “Tanrı Kelamı” deyiminin tasavvuf açısından mecazi bir anlamı vardır. Örneğin “Materyalist Batınilere  göre Kuran; gerçek anlamda Tanrı sözü değildir; Tanrı’nın peygambere verdiği üstün akıldan doğmuştur. İnsanlığı kurtaracak olan da bu üstün akıldır. Her akıl, Hak’kı kavrayamaz; çünkü akıllar birbirini tutmaz. Hak’kı kavramada kılavuz da bir işe yaramaz; çünkü, onların da gösterdikleri de birbirine benzemez. Şu halde Hak, ancak üstün bir akıl aracılığı ile aydınlanır. Bu akıl, imamdır (Öğretmen demek istiyor...). İmam (Öğretmen) üstün akıl ile teviller yapar ve gerçeğe ulaşır.” (Şeyh Bedrettin Varidat. İnceleme ve çeviri: Cemil Yener. Elif Yayınevi. 1970. s. 49)

Bu konuda daha geniş bilgi edinmek isteyenler Ahmet Eflaki tarafından yazılan “Ariflerin Menkıbeleri”  adlı Milli Eğitim Bakanlığınca  Şark İslam Klasikleri adı altında yayınlanan iki ciltlik kitabı incelemelidir. Bu kitap incelendiğinde görülecektir ki beşeri duygularından (nefsinden) kurtularak alçak gönüllü bilgelerle, masivadan (Tanrı’dan başka her şeyden...) vazgeçenler “Tanrı” sıfatı ile onura edilir. Onların söyledikleri insanlığın üstün değerlerini içeren sözlerine de “Tanrı sözü” denir.  Yoksa insanın dışında maddi bir varlık; insana; şunu şunu şöyle yap diye vahiy göndermemiştir…

9. Şimdi “Ariflerin Menkıbeleri” adlı kitapta Tanrı kavramının Mevlana  tarafından nasıl incelendiğine bakalım. “Tanrı’yı bilenin dili körleşir; yani, tam derviş, velilerin huzurunda dille ve kalple hiçbir şey söylemez; çünkü, fakirlik tamamlanınca o Tanrılaşır.

Devamla: “Hakikati görenlerin önünde söz söylemek hatadır. Çünkü bu bizim gaflet ve noksanımızın delilidir...”

Devamla Kuran’a atıfta bulunarak: “Senin faydan, görenin önünde susmaktır.” (Ariflerin Menkıbeleri. s. 306) der.  Ne demek isteniyor. Demek istiyor ki: Bir insan benlikten kurtularak fakirleşince; yani haddini ve kendini bilirse, dinlemesini bilirse o yücelerek olgun bir insan olur; yani, Tanrılaşır...

10.  Ruhcu görüşte olanlar  Bing-Bang teorisine; yani, Evren büyük patlama ile oluştu teorisine dört elle sarılıyorlar. Hadi diyelim Evren büyük patlama ile oluştu. Büyük patlama dendiğine göre demek ki ortada patlayacak bir madde var. Olmayan bir şey nasıl patlar.

Bu Ruhçular ve Dinciler, Allah Evren’i yoktan var etti dedikleri an çıkmaza giriyorlar. Öyle ya, değil mi ki bir yaratıcı aranıyor. O yaratıcıyı kim yarattı? Bu soruya tek geçerli yanıtı bilim veriyor. Bilim diyor ki “Hiçbir madde yoktan var olamaz; var olan da yok olamaz!” (Lavezion, maddenin sakınımı kanunu. Lavezion).

Bu bilim verisi bin kere söyleniyorsa da anlamak istemeyen anlamıyor. “Allah için böyle soru olamaz. O yaratılmış olsaydı Allah olmazdı!” diyorlar. Aynı biçimde biz de yanıt veriyoruz. “Madde yaratılmış olsaydı madde olamazdı!” dersek ne denecek?.. Onların Allah için böyle deme hakkı var da biz aydınlanmacıların madde hakkında böyle deme hakkımız yok mu?

Haydi diyelim ki bir yaratıcı var. Kendi ifadelerine göre Allah “Biz insanı en güzel şekilde yarattık!” diyor. Okuyalım: “Biz insanı en güzel şekilde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısı kıldık. Yalnız inanıp yararlı iş işleyenler bunun dışındadır. Onlara kesintisiz ecir vardır.” (95/4-6)

Şimdi bu tümce üzerinde düşünerek biraz açalım. Allah , İnsanı en güzel şekilde yarattıktan sonra niçin onu aşağıların aşağısı kılıyor? İnsanı aşağı kılan kendi olumsuz eylemleri ise; insanı aşağı kılan, insanın kendi eylemi olmuyor mu?

“Biz insanı eksiksiz yarattık?” ayeti üzerinde de düşünmemiz gerekiyor. Kör, sağır, topal, hilkat garibesi olarak doğanlar da var. Peki şu iki başlı doğan Siyam İkizlerini kim yarattı? Siyam İkizlerinin, neresi güzel...

“Biz insanı eksiksiz yarattık!” ayetine göre insan aynı zamanda akıllı olarak yaratılıyor. Peki öyleyse eksiksiz ve akıllı yarattığı insanlar için niçin Peygamber gönderme gereksinimi duyulur. Niçin insanlara Peygamberleri aracılığıyla kitap indiriliyor?..

Hadi Peygamber gönderme, kitap indirme Allah’ın şanındandır diyelim… Niçin Afrika’da yaşayan  “Piğmeler” için, Güney Amerika’daki, Amazon ormanlarında yaşayan yerliler için, Avustralya’da yaşayan Oberjinler için,  niçin,  bu güne değin bir peygamber göndermemiştir?... Bir kitap indirmemiştir… Onların bizlerden çok korunmaya ve aydınlatılmaya gereksinmesi var…

Bir de şu var. Niçin her Peygamberine ayrı nitelikte birbirini tutmayan ve birbiri ile çelişen kitaplar indirir. Bu çelişkiler inananlar tarafından “Değiştirilmiştir” (Tahrif edilmiş, Muharref..) savı ile giderilmeye çalışılırsa da Allah bu kadar aciz midir ki gönderdiği kitaplar değişikliğe uğrarken eli kolu bağlı dursun. Bir köy muhtarı kadar bile tepki göstermemiş olsun...

Eğer Peygamber göndermek, kitap indirmek gerekse niçin aklı olanlara değil de aklı olmayanlara Peygamber gönderip kitap indirmiyor... Niçin indirdiği kitaplara sahip çıkmıyor? Sonra melekleri ile birlikte Peygamberi Muhammed’i öven Allah “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber Muhammed’i överler...” (K. 33/56) dediği halde onun Ehli Beytini tundan tuna atar. Dünürlerinin, damatlarının, torunlarının öldürülüp, ehli beytinin kılıçtan geçirilmesini önlemez. (Ömer’in, Osman’ın, Ali’nin öldürülmesini, Kerbela olayını anımsayınız...) Buradan çıkışla övdüğün Peygamberinin Ehli Beytine bile hayrı dokunmayan bir Allah’ın bize ne hayrı dokunabilir?..

11.  Yukarıdaki tümceler kendi arasında da tutarsız. “Biz insanı en güzel şekilde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısı kıldık.” Allah’a ne oluyor da en güzel şekilde yarattığı insanı tutup aşağıların aşağısı kılıyor. Bu Allah’ın insanlardan ne alıp veremediği var. Bu Allah’ın Allahlığına yakışır mı? Şöyle dese daha doğru olmaz mıydı? “Biz onu en güzel şekilde yarattık ama o kendisini, kendi eylemleriyle, aşağıların aşağısı kıldı...”

Bir de şu var yüce olduğundan kuşku duyulmayan, Levh-i Mahfuzda yazgımızı belirleyen bir Allah bizi niçin sınava tabi tutuyor? Biz insanları biyolojik bir bilgisayar gibi kodlayan kendisi değil mi? Biz insanlar da mekanik bilgisayar gibi verilen komutlar üzerine hareket etmiyor muyuz?

Sonra yüce olduğundan kuşku duyulmayan Allah’ın bizi niçin kendisine tek yanlı iltihakı bir işlemle borçlu kılsın. Niçin biz insanların kendisi için yatıp kalkmamızdan, bir takım yoksunluklara katlanarak dünya nimetlerinden yoksun kalmamızdan mutlu olsun. Bu kadar yarattıkları varken niçin insanları kendine borçlu kılsın?

Sonra mükemmel, merhametli olan bir Allah, “Hırsızın elini kesin!” der mi? Her suçun belirli bir sürede geçerli bir cezası vardır. Bir hırsızın eli kesilirse cezası ömür oyu sürmüş olmayacak mı? Eli kesilen adama kim nasıl, niçin iş versin. Eli kesilen insan nasıl geçinsin? Bir suçun cezası bu kadar ağır ve uzun süreli olabilir mi? Hangimiz küçüklüğümüzde, gençliğimizde başkasının malına el uzatmadık...

Al bir tane daha... İnsana cinsellik duygusunu veren kendisi. Cinselliğini kullanan bir kişinin niçin taşlanarak öldürülmesine cevaz versin. Allah bu denli duyarsız mı kendi yarattığı insanının taşlanarak öldürülmesini buyursun...

İslam inancına göre; dinini değiştiren öldürülür; o da diri diri ateşe yakılarak öldürülür. Sonra “Ateşte yakmak Allah’a özgüdür. Önce öldürün, sonra ateşe atın denir...” Bu olaylar Hadislerde anlatılır. Dinini değiştirenlere yapılan uygulamalar için Hadis kitaplarını okuyunuz.  Peki, merhamet simgesi olması gereken bir Allah insanın düşünce ve inanç özgürlüğüne niçin saygı duymaz da. Dinini değiştiren bir kişiyi ateşlere atarak sonsuza kadar ateşlerde yakar... (K. 2/ 217) Bütün bunlara şunun için değiniyorum. Artık Allah doğmamıştır, doğurmamıştır. Cebbardır, Rahmandır, Rahimdir... ilahir deyeceğimize “Allah nedir, nerededir?” sorusuna yanıt vermek zorundayız...

12.  Çağ değişmiş; artık Allah anlayışımızı da değiştirmeliyiz. Bunu ben şimdi söylemiş olayım da; ister beğenilsin, ister beğenilmesin... Ama biliyorum ki geleceğin insanları bana hak vereceklerdir.

Ruhçulara (Dincilere) göre yaratılış bitmiştir. Oysa, bilime göre, gerçeklere, gözlemlere göre, yaratılış sürüp gitmektedir. Şu an binlerce tür yüzeye çıkmakta ve binlerce türün de soyu (nesli) bitip yok  olmaktadır... Yine şu an yine binlerce yıldız doğmakta ve ölmektedir.

Şu habere birlikte göz atalım: "GEZEGEN OLUŞUMUNDAKİ SIR NİHAYET ÇÖZÜLÜYOR: Amerikalı astronomlar, gezegenlerin oluşum sürecinde şimdiye dek 'eksik halka' olarak  nitelenen aşamayı gözlemlemeyi başardılar. Colorado Üniversitesi astronomlarından Henry Throop, 'eksik halkayı' Amerikan uzay teleskopu Hubble sayesinde bulduklarını açıkladı. Astronom Throop'un açıklamasına göre, dünyadan yaklaşık 1500 ışık yılı ötedeki Orion nebulasında (bulutsu) oluşmakta olan 3 yıldızın  çevresinde, normalden en az 100 kat daha büyük yıldızlararası toz parçacıkları,  adeta yokuş aşağı yuvarlanan kartopunun büyümesi gibi bir araya toplanarak gezegeni oluşturan madde topunu yaratıyor. Amerikalı astronomların gözlemledikleri olayın gezegenlerin oluşum sürecini yansıttığı doğrulanırsa dünyamızın yer aldığı güneş sistemi benzeri  yapılar evrende çok sık görülen sıradan bir nitelik kazanacak; yani evrende,  çok sayıda güneş ve dünya bulunması ihtimali sınırsız artıyor." (Hürriyet gazetesi, l5.10.l987, s.17)

Bir de şu haberi okuyalım: "UZAYDA BİR YILDIZ DOĞUYOR: Uzay teleskopu Hubble'ın NASA'ya gönderdiği fotoğrafları inceleyen bilim adamları,  güneş sisteminde yeni yıldızların oluştuğunu açıkladı. Yoğun bir gaz ve toz  bulutu arasında doğan yeni yıldızlar, güneşin 300 bin katı parlaklıkta ışık saçıyorlar. Dünya'dan 200 bin ışık yılı uzaklıkta olan "iri cüsseli" yıldızların gökbilimciler için yeni ve zengin bir araştırma kaynağı  olması bekleniyor. REUTERS" (Sabah gazetesi, 25. 7. 1988, s.5)

Bu bilimsel veriler gösteriyor ki yaratılış (oluşum) sürüp gitmektedir. Oysa dinlere göre yaratılış (oluşum) bitmiştir. "OL" denince ve her şey olup bitmiştir.

13.  Öyle tümceler vardır kutsal kitaplarda akıl alacak gibi değil. Burada  yalnız Kuran'dan alıntı yapalım: "Allah, bir şey yaratmak istediğinde "OL" der  ve o şey derhal olur." (Bkz. K. 2/117, 3/47, 59, 16/40, 19/35, 36/82, 40/68  ve 54/50). Bu tümceler de hep "OL!” denince her şeyin olduğu belirtiliyor.

Görüldüğü gibi Allah,  "Ol" demiş, olmuş; oluşum diye bir süreç söz konusu  değil. Oysa oluşum bir sürece bağlıdır ve süreç sürüp gitmektedir. Asıl önemlisi "Ol" deyince bir şey  olmaz. Olabilmesi için ortada bir materyal olması gerektir. Örnek masa yapmak  için bile çivi, tahta, tutkal, testere, ölçüm aygıtı gerektir.

Yoktan hiçbir  şey olmaz. Bunu bilim kanıtlamıştır: “Hiçbir madde yoktan var olamaz; var olan da, yok olamaz…” (Lavezion. Maddenin Sakınımı Yasası)

Ol deyince hiçbir şey olmaz. Olabilmesi için koşullara gereksinim vardır. Bu arada materyal yanında, oluşum için, bir de süreye gereksinim vardır.

Zaman ve oluşum koşulları gerçekleşmeden bir canlı "Ol deyince olmaz." Örneğin: Bir yumurtadan bir civcivin çıkması için bile belirli bir süreç yanında belirli koşulların olmasına gerek vardır. Bu gerçekliği tavuk bile bilmektedir. Tavuk, kuluçkadan kalkıp yemini yiyip suyunu içer içmez  hemen kuluçkaya koşar. Kuşlar, bu oluşum zorunluluğunu bildiğinden dişisi yemlenmek ve su  içmek için kuluçkadan kalkar kalkmaz erkeği gelip hemen kuluçkaya yatar.

Yine hayvanlarda ve insanlarda doğum olayının gerçekleşebilmesi için  belli koşulların olması gerektir. Bir yavrunun olması için erkek ve dişinin  bir araya gelerek sevişip birleşmesi gerek. Sonra da gerek hayvanlarda ve gerekse insanlarda bu birleşmeden sonra belirli bir sürecin geçmesi zorunluluğu vardır.

Yavrunun doğması ile de süreç tamamlanmıyor. Yeni bir süreç başlıyor. Emekleyecek, yürüyecek, heceleyecek, konuşacak ve yine başka süreçler başlayacak.

Görüldüğü gibi ol denince olan bir şey yok. İnsanların ve hayvanların bu gerçekliği bildiği halde Tanrı'nın  bilmemesi olası mı? Eğer dedikleri gibi kutsal kitaplar Tanrı tarafından  indirilmiş olsaydı her şeyi bilen ve gören Tanrı'nın "OL" deyince "Olur" sözcüğünü kullanmaması gerekirdi.

14.  Burada bir gerçeğe daha değinmek zorunluluğu var. Değil mi ki Tanrı  "Ol!" deyince oluyor. Tanrı, İslam dini için 14 asır önce; "Hak geldi batıl  yok oldu!", "Hak din İslam'dır", "İslam olunuz!", demiş, ama, l400 yıldır  bütün insanların Müslüman olmasını sağlayamamış. Tersine; İspanya’ya, Hindistan’a kadar yayılan İslam devleti küçüle küle Mekke, Medine ve çevresinde kalmıştır.

Sonra dünyada bulunan insanların yalnızca 2 milyarı Müslüman. Hani “Ol! denince olurdu.” Niçin bütün dünya 1400 yıldır halâ Müslüman olmadı… Allah da “Hak dinin İslam olduğunu...” söylemiş miydi... Bu nasıl oluyor?

Hani “Allah  her şeye kadirdi... Hani Hak gelmiş batıl yok olmuştu?" Şimdi kimileri  zamanı gelince o da olur!" diyebilir. Peki, her şeyi yapmaya muktedir olan bir güçlü varlığın  zamana ne gereksinimi olabilir ki... “Ol!” desin bu iş olsun.

Ne var ki dünyamızın nüfusunu oluşturan insanların beşte dördüne yakını gayr-i Müslim. Peki, Tanrı "OL!" demiş de insanlığın hepsi  niçin Müslüman olmamış. Bir parça aklı olanın bunları düşünmesi gerekmez mi? Bu soruya  ne zaman nasıl yanıt verilecektir? Kaldı ki İslam da aklımızı kullanmayı emretmiyor mu? “Allah, murdarlığı (küfrü) akıllarını kullanmayanlara verir.” (K. 10/100)

Yine her şeye gücü yeten bir Tanrı'nın aracıya, kitaba ne gereksinim duysun ki? Dünyayı, Evreni yaratırken Peygamberlere, kitaplara mı gereksinim mi duydu ki...

Kaldı ki bu gün bile peygamber göndermediği, kitap indirmediği yüzlerce topluluk var.  Örneğin Eskimolar, Afrika ve Avustralya’daki Oberjinler, Amerika’nın Amazon ormanlarında yaşayan yerliler, Afrika’da yaşayan piğmeler… Adamlar hala değil puta tapmak Allah nedir bilmiyorlar, gereksinim de duymuyorlar. Doğal bir  yaşam içinde Allahlılardan ve Allahsızlardan, kitaplılardan ve  kitapsızlılardan daha huzurlu bir yaşam sürdürüyorlar. Hiç olmazsa huzursuzluk, mutsuzluk  nedir bilmiyorlar...

Bütün bunlar gösteriyor ki dinler toplumsal bir olaydır. Toplumlar geliştikçe zıvanadan çıkıyorlar; zıvanadan çıktıkça da bir dine gereksinim duyuyorlar. Bir birlik ve mutluluk oluşturmak için kendilerine göre bilgisizlikten, korkudan kaynaklanan bir Allah yaratıyorlar. Bir  Peygambere gereksinim duyuyorlar, kutsal kitaplar diye tutturuyorlar ve  tutturdukça da birbirlerine giriyorlar, birbirlerinin canını alıyorlar, malını paylaşıyorlar, karısını kızını, oğlunu cariye köle olarak kullanıyorlar  ve satıyorlar.

Bu peygamberler içinde cariye ve köle kullananlar olduğu  gibi köle ticareti yapan peygamberleri de görüyoruz. Bu konuda bilgilenmek istiyorsanız İlhan Arsel'in kitaplarına, özellikle Şeriat ve Kadın” ve “ Kölelik” adlı kitaplarına bakabilirsiniz.

Bütün bunlar gösteriyor ki Tanrı böyle bir zulme ve vahşete ortam hazırlamaz. Din adına cinayetlere, kan ve gözyaşlarına vesile olamaz. Bu nedenle kutsal  kitaplarda bizlere tanrı sözü diye dayatılan öğretilere gözü kapalı inanmamalıyız. Bunların içinden günümüzün ahlak ve hukukuna uyanları almalıyız. Bunun için de kutsal kitaplardaki beşeri olan, siyasî olan ve ilâhi olan ayetleri bilmek ve ayırmak zorundayız. Bunun yanında  Tanrı kavramının  ne anlama  geldiğini, hangi kavramları kapsadığını bilmemiz gerekiyor ki kutsal kitaplarda yazılanları anlayabilelim…

15.  İlerdeki sayfalarda Tanrı kavramının ne demek olduğu açıklanacaktır. Tanrı  Sözü dinsel bir kavramdır. Her bilimin kendine göre bir terimi vardır. Din ilminin de (biliminin değil) kendine göre terimleri vardır. Bunlar bilinmeden Tanrı ve din konusunda ahkam kesmek cehaletin belirtisidir. Her Allah’a inanırım diyen, her dindarım deyen dinsel terimlerin ne anlama geldiğini bilmez. Bilse farklı inanç sahiplerini kâfir olarak görmez.

Anadolu erenleri “72 milleti bir görmeyen bizden değildir!” sözünü boşa söylememiştir.

Eğer kutsal kitaplar gerçek anlamda Tanrı sözü olsaydı “Haram aylar çıkınca müşrikleri nerede bulursanız öldürün!”  demezdi…

“Fitne kalmayıp yalnız Allah’ın dini kalana kadar onlarla savasın.” (K. Enfal. 8/39. K. 9/5) demezdi.

"Ey İnananlar! Yahudi ve Hıristiyanları dost olarak benimsemeyin, onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onlara dost olursa o da o da onlardan dır. Allah zulmeden kimseleri doğru yola eriştirmez." (K. Maide; 5/51) demezdi.

“Yaratılanı sevin yaratandan ötürü!” derdi. Bu sözleri bunlar asırlarca önce Anadolu ermişleri söylemekten çekinmemişlerdir.

Tanrı her şeyi bilen olduğundan böyle insan hakları ilkesine  aykırı tümceler söylemezdi. Çünkü günümüz insanlığı İnsan Hakları Evrensel bildirgesinde “Herkes, ırk, din, cins, dil, din bakımından eşittir” demektedir. Elbette bir Tanrı’ya insanlardan daha değerli ve güzel sözler söylemek düşer.

16. Tanrı sözü denmesinin (Tanrı kelamı) bir gerçekliği vardır. Ancak bunlar mecaz anlamdadır. Tanrı sözcüğünün ne demek oldu ilerdeki sayfalarda açıklanacaktır. Eğer mevcut dinler gerçekten Tanrı din olsa idi böyle Yahudi, Hıristiyan, Müslüman diye kollara ayrılmazdı. Aslında, Tanrı ve Din’i bir’dir. Tanrı da, Din de bir olduğuna göre dinler arasındaki bu ayrılık nereden doğmaktadır. Bu din dedikleri Tanrı’nın dini değil; Peygamberlerin şeriatıdır. Bu da halk arasında Musa şeriatı, İsa şeriatı, Muhammed şeriatı diye geçer…

Tanrı ve Din anlayışı dinli dinsiz bütün insanların yaratılışında vardır.

Bütün insanlarda var olan Din duygusu; Akıl yürütme, acıma, paylaşımcılık, sevgi, vicdan gibi yüce duygulardır. Bu duygulara sahip olan insanlık bir bütün teşkil eder ve ayrımcılığa düşmez.

Ne var ki kendi görüşünü Tanrı dini olarak insanlığa dayatanlar yüzünden insanlık asırlardır birbirinin canına kıymıktadır. Var olan Tanrı (Burada Tanrı: Akıl sahibi, sağduyulu, kültürlü ve vicdanlı…) bundan rahatsız olmaktadır. Bu nedenlerle var olan bütün dinler ilahî olmayıp toplumsaldır. İnsanlar toplum yararına gördükleri davranışları ve olayları alışkanlık haline getirmiş ve giderek de bu alışkanlıklar kutsallaştırılarak din haline gelmiştir.

17. "Ol DER  ve O ŞEY DERHAL OLUR" (K. 2/117, 3/47, 59, 19/35, 36/82, 40/68) deniyor.  Bu yargı ise bilimine aykırıdır. Çünkü bir varlığın oluşması için zamana ve koşullara gereksinim vardır. Ne var ki, kutsal kitapların açıkladığı bu yargıyı yine kutsal kitaplar yalanlıyor. "Ol!" demesiyle olur deyen kutsal kitaplar; kendi kendileri ile çelişkiye düşerek, dünyanın, yerin  göğün yaratılması için bir zaman geçtiğini yazmaktadır. Bu konuda Kuran'ın Tevrat'tan aktardığı şu tümceleri (ayetleri) okuyalım:

"Allah yeri iki günde yarattı. (K. 41/49)

"Allah iki günde yedi gök yarattı." (K. 49/12)

“Yer ve gök altı günde (veya devrede) yaratıldı.” (K. 7/54, 10/3, 11/7, 25/59, 32/4, 50/38, 57/4) Görüldüğü gibi "OL!" demekle olmuyor. Bir şeyin oluşması için zamana gereksinim oluyor.

18.  Yukarıdaki paragraftaki tümcelerde (ayetlerde) bir de söylem üzerinde durmak gerekiyor: Hepsinde de konuşan Tanrı değil; Tanrı’nın dışındaki üçüncü bir kişidir. Eğer  söyleyen Tanrı olsaydı:

" Bir şey yaratmak istediğimde "Ol DERİM   ve O ŞEY DERHAL OLUR" 

"Yeri iki günde,  gökleri de iki günde yarattım."

"İki günde yedi gök yarattım."

“Yeri ve göğü altı günde (veya devrede) yarattım.” derdi.

Açıkça görülüyor ki konuşan birinci tekil kişi; yaratan ise üçüncü tekil kişi durumunda görülüyor. Bu söylemlerden anlaşılıyor ki, buradaki sözün sahibi İslam  Peygamberidir. Allah konuşmuş olsaydı O’nun birinci tekil kişi olarak konuşması gerekirdi.  Bu tümceleri  söyleyenler insanoğlu yani peygamberler. Tanrı'nın büyüklüğünü, gücünü , yüceliğini anlatmak ve halkı korkutmak  için O'nu her şeye gücü yeten bir varlık olarak gösteriyorlar. Ve inanmaya yanaşmayanı da kâfir olarak niteliyorlar. İnsanlar da ölüm korkusu ile düşünmeden körü körü inanıyor. “Efendim, burada konuşan Tanrı değil; insandır!” diyemiyor.

Burada üzerinde durulması gereken bir gerçek daha var. O da: Bilime  göre hiçbir şey "Ol!" deyince olmaz. Niteliğin değişmesi için nicelik birikimi olmalı. Bu da belirli bir süreç gerektirir.  Kaldı ki elde bir özdek (madde-materyal) olmadan hiçbir şey olmaz. Yoktan hiçbir  şey üretilemez. Bir şeyin olması için onun ham maddesinin olması gerekir. İletişim bu denli gelişmişken, bilim bu denli ilerlemişken her şeye  körü körüne inanmak ve insanın aklını kullanmaması insana yakışmaz.

19.  Ruhçular, Dinciler, iki de bir; din, bilim ile çatışmaz diyerek kendilerini aldatırlar. "Allah dünyayı yoktan var etti!" derler. Örneğin Emir Fevzi Mardin tarafından yazılan Kuran'ın Türkçesi, 2. Basım, Yelken Matbaası-İst. 1976, s. 100: "Gökleri ve yeri yoktan icat eden odur."  diyor. Aynı söylem kutsal kitaplarda da geçer. Ama bilim böyle demiyor. Bilim insanlara "Hiçbir madde yoktan var olamaz!" diye öğretiyor. Fen ve tabiat bilgisi derslerinde de öğrencilere böyle öğretiliyor; ama  "Din ve ahlak Dersi" kitaplarına göre öğretim yapan öğretmenler de Kutsal  Kitaplar’a uyarak:: "Allah dünyayı yoktan var edendir!" diyor.

Bu ise  çocuklarda ikilem  yaratıyor. Ruhsal dengeleri bozuluyor. Ortaya iki kişilikli bir öğrenci çıkıyor; öğretmenine başka, çevresine başka şeyler söylüyor. Milli Eğitim Bakanlığının din uğruna öğrencilere biyoloji dersinde başka Din ve Ahlak Bilgisinde başka bilgiler vermesi pek de doğru bir öğreti olmasa gerek. Millî Eğtimim  öylesine birbirini yadsıyan öğretilerde bulunmaya hakkı olmasa gerek…

Bizler hiç bir zaman bu ikileme düşmemiştik. Çünkü bizler Atatürk zamanında öğrenim görme şansını yakalamıştık. Şimdi ise Din ve Ahlak dersinde  "Allah'ın yoktan var ettiğini.." öğrenen öğrenci diğer derslerde : "Hiçbir  madde yoktan var olmaz! Var olan da yok olamaz..." (Maddenin sakınımı yasası) yasasını öğrenerek ruhsal çatışma içine düşüyorlar. İki kişilikli insan olarak yetişiyorlar. Din ve Ahlak Bilgisi dersinde “Allah her şeyi yoktan var etti.” Derken biyoloji-fizik-kimya dersinde “Hiçbir madde yoktan var olamaz.” diyorlar.

Çocuklarımızı böyle bir  ikileme düşürmeye ne hakkımız var. Şimdi "Din" ile "Bilim" çelişmez denebilir  mi?  İşte bu nedenlerle de din ve bilim birbirine ters düşüyor. Bunlar nasıl görmezden geliniyor? Daha bu konularda sayısız örnekler var. Bunlar, az  da olsa kafası çalışan birinin dikkatinden kaçmaz.

Kaldı ki, Kuran'a göre bile: "Ol!" deyince olma kuralına aykırı söylemler da var. Dünyamız, göklerimiz, "Ol" deyince olmamış. Yer ve göklerin  yaratılması için günlerce emek verilmiş... Okuyalım: "Allah, yeri 2 günde yarattı." (K.41/9) Burada yerin göklerden önce ve iki günde yaratılmış olduğuna dikkatinizi çekerim. Bir başka tümcede de şöyle deniyor: "Allah, 2 günde 7 gök  yaptı." (K.41/12)

Dikkat: Gökler yerden sonra yaratılıyor ve ayrıca Allah yeri yaratırken de 2 günde, 7 göğü yaratırken de iki gün emek sarf ediyor. Oysa yeri bir ölçü olarak kabul etsek.; Gök, yere göre sayıya gelmeyecek kadar büyüktür. Gecenin karanlığında başınızı kaldırıp göğe bakmanız yeterli. Güneşler, samanyolları, yıldızlar sayıya gelmeyecek kadar çok. Gökle yerin aynı sürede  yaratılması olanaksızdır. Bunun nedeni o günün koşullarında bilimin (uzay bilimini) bu düzeyde olmaması idi. Çünkü o zaman bütün insanlık bunu böyle biliyordu.

Bir tümce daha:  "Yer, gök 6 günde (veya devrede) yaratıldı." (K. 7/54, 10/3, 11/7, 25/59, 32/4,  50/38, 57/4) Oysa "Allah, yeri 2 günde yarattı." (K.41/9) ve"Allah, 2 günde 7 gök  yaptı." (K.41/12)  2 günre yeri, 2 günde de gök’ü yarattığına göre yer ve gök’ün 4 günde yaratıldığı söylenirken bu ayette (7/54) yer gök 6 günde yaratıldı deniyor. Ve bu iki söylem birbiri ile çelişiyor.

Bir de şu tümceye (ayete) dikkatinizi çekmek istiyorum. Hani Allah “Bir şeye ol deyince olur”du? ((Bkz. K. 2/117, 3/47, 59, 16/40, 19/35, 36/82, 40/68  ve 54/50). Bir yerde  üstünde dura dura hem de birkaç tümcede "BİR ŞEYİN OL DEYİNCE " olduğu  söyleniyor. Sonraki tümcelerde (ayetlerde) de yerlerin göklerin olması için  günlerce emek verildiği söyleniyor? Bu konu bir başka vesileyle yukarıda da incelenmişti.

Günlerce demekle de yetinilmiyor;  bir de bu günlerin bizim zamanımız ölçülerine göre binlerce yılı kapsadığı ileri sürülüyor. Okuyalım: "…senin Rabbinin katında 1 gün sizin saymakta olduğunuz 1000 yıl gibidir." (K.22/27) dendiğine göre bir zamana  gereksinim varmış ve bizim katımızda binlerce yılı kapsayan süre Allah katında bir günmüş... Hani "Allah, bir şeyin olmasını isterse "OL" demesi yetiyordu?" Bir yılımız  Allah katında 1000 yıl olduğuna göre, bu “Ol! deyince olur” sözcüğünü nasıl yorumlayacağız. 

Öyle bizimkilerin sandığı gibi “Ol!” deyince elektrik  ampulü yanarmış gibi bir şey olup bitmiyor. Bu bir süreçtir ve bu oluşum insanlar için gereklidir. Bu demek oluyor ki insanların “iki günü bir” olmamalıdır. İnsan, her geçen gün geçen güne göre mesafe almalıdır. Kendini geliştirmelidir, eksiklerini görüp gidermelidir.

20. Bin yılımız Allah nezdinde 1 gün sayılsa bile sonuç değişmez. Süre oluşunu değişmiyor. Olum, "Ol!" denince olmuyor; bir süreye bağlı oluyor… Burada bilime aykırı bir önemli noktaya daha değinmek gerekiyor. Zaman kavramının oluşması için önce güneşin ya da ayın olması gerekir. Çünkü zaman; güneşin, ayın görünüp kaybolmasına göre belirlenir. Güneş ve ay olmadan zamanın belirlenmesine olanak yoktur. Yer, gökten daha önce "Önce yer yaratıldı ve de 2 günde"  dendiğine göre; daha Güneş, Ay olmadan zaman hangi ölçüye göre belirleniyor.

Bilindiği gibi zaman dünyamızın ve ayın güneş çevresindeki devinimlerine  göre belirlenir. Bir de Allah’ın bir gününün bizim ölçülerimize göre 1000 yıl sayıldığı takdirde  içinden hiç çıkılmaz. "Bir şeyin olması istenince, ol demesi yettiğine” göre zamana ne gerek var.

Bir parça aklı olan ve bu aklını da çalıştıran kişinin bilime aykırı bu çelişkileri görmemesi olanaksızdır. Ama bunlar ne diyor. "Aklınızı imana kurban edin!" diyor. "İnsan aklını kullanmakla gerçeğe varamaz!" diyor, "Gerçeğe imanla varılabilir!" deniyor. "İnsan, aklını kullandığı  takdirde huzura eremez!" deniyor... “Nedenini, niçinini araştırmayın” deniyor.

Özetle: “Akla aldırış etmeyin, siz Kuran’ın söylediklerine inanın, akla değil vahye sarılın deniyor. Yoksa, yoksa  Allah 'a karşı geldiğiniz için yoldan çıkar, kâfirler taifesine katılır, zındık olur cehennemde cayır cayır yanarsınız, deniyor... Bütün bunların Türkçe'si: "Aklınızı çalıştırmayın, uyumaya devam!.." İşte böyle böyle korkutuluyor insanlar. Bunun sonunda da İslam dünyası  batı dünyasından geri kalıyor. Bunun da adı “Allah’ın Müslüman kulunu denemesi oluyor!” Yeter artık daha fazla aldatmayın bu masum halkı...

Aklını kullanmayacaksa; niçin vermiş bu aklı insana bu Allah?

Medyadaki aydınlarımız: "Din  işini kurcalamayınız!" derken; politikacılarımız da: "İnançlara saygı!" diyor. Peki, ey politikacılar, inançlara saygılı iseniz; niçin hırsızın elini kesmiyorsunuz, niçin kısasa kısas yapmıyorsunuz? Niçin faizi yasaklamıyorsunuz? Şeraitin emri yalnız tesettür değil ya…

Bu soruları yüzlercesine çoğaltabiliriz. Siz bu  söylemlerinizle yalancı durumuna düşmüyor musunuz... Ben şeraitçi olsam elbette size oy vermem, vermediğim gibi verdirtmem de…

Aklı kullanma konusunda kutsal kitapları şöyle diyor: "O, aklını kullanmayanlara kötü bir azâp verir." (K.10/100). Yine bunun gibi aklın önemini vurgulayan yüzlerce ayet var. Bu demektir ki:  Aklını kullanmayanlar gerçeği göremez, gerçeğe ulaşamaz; kendini yönetemez, insanlığı yönetemez...

Bir aklını kullanan (laik) batı toplumlarına bakınız  bir de vahy'i akıldan üstün tutan doğu toplumların yaşamına bakınız. Bizimkiler aklı, bilimi dışlamaktan başka bir şey bilmiyorlar. Sanıyorlar ki Allah’ın emri saydıkları şeriat kurallarına uydukları takdirde Allah’ın nazarında saygınlık kazanacaklar. Bu amaçla da güzelim dünyayı cennet yapmak dururken öldükten sonra gidecekleri bir cennet hayali peşinde koşuyorlar.

Hem öbür dünyada cennet hayali peşinde koşuyorlar; hem de aklı kullanmaktan söz ediyorlar.  İnanmayın, yalan  ha!..

21. Bizimkiler  hem şeriat kurallarına uyulmasını hem de aklın kullanılmasını isterler. Ancak, şeriatçılara göre aklın kullanılması demek; aklın, yalnızca Kuran ve Hadis hükümlerinin öğrenmeye ve öğretmeye hasredilmesi demektir. Bunun dışında bilimle uğraşılmasını istemezler. Bu konuda tanınmış İslam alimlerinden Molla Cami şöyle der: “Kendimize; maddeye ve dünyaya ait bilgi edinmek, Hak’ka ve hakikate varma yolunda engeldir.” (Ortadoğu Din Kültürü. Şükrü Günbulut. Kaynak yayınları. Birinci Baskı 1996. s. 208)

İslam âleminin en büyük alimlerinden Gazali de  bilim konusunda şöyle demektedir. Kurtuluşa erecek ve umduğunu bulacak olanlar ise, öbür dünya bilginleridir... Bütün derinlik ve incelikleri anlayacağım diye fenle (bilim ve teknikle) uğraşma.” (Ortadoğu Din Kültürü. Şükrü Günbulut. Kaynak yayınları. Birinci Baskı 1996. s. 208)

Oysa İslam'ın temel kitabı aklın kullanılmasını ister. "O, aklını kullanmayanlara kötü bir azâp verir." (K.10/100). Ali Rıza Demircan bu tümceyi (ayeti) şöyle yorumluyor: "Allah alçaltıcı pislikleri, aklını kullanmayanlar üzerine bırakır." derken, Yaşar Nuri Öztürk' de bu tümceyi (ayeti) şöyle yorumluyor: "Aklını kullanmayanlar  azaba uğrarlar." Ne var ki bunlar, insana "Aklınızı kullanın!" derken asıl söylemek istedikleri: Aklınızı Kuran ve sünnet kurallarını öğrenmeye özgüleyin (hasredin) demek istiyorlar. Siz, aklınızı Allah'ın  söylediklerini öğrenmeye ve şeriatın emirlerini yerine getirmeye hasredeceksiniz,  demek istiyorlar.

22. Bir çok mealci; Kuran 10/100 aşetini "O, aklını kullanmayanlara kötü bir azâp verir." (K.10/100) diye Türkçeleştirirken  daha gerçekçi olan İslam alimleri bu tümceyi (ayeti) şöyle Türkçeleştiriyorlar: “Allah’ın izni olmadıkça,hiçbir kimse inanamaz ve O, anlamayanları pisliğe götürür.” (K.10/100) Molla Cami ve Gazali’nin yukarıdaki açıklamaları Kuran’a daha uygundur.

Çünkü kutsal kitaplardan Tevrat bile söze “Ve Rab Allah adama emredip dedi: Bahçenin her ağacından istediğin gibi ye; fakat iyilik ve kötülüğü bilme ağacından yemeyeceksin; çünkü ondan (bilme ağacından) yediğin gün öleceksin.” (Tevrat. Tekvin. 2/17)

Tevrat’taki hükme en uygun bir tümce de (ayet de) Kuran’da bulunmaktadır ve bu tür tümce çoktur. Okuyalım: “Ve hakkında hiçbir bilgin olmayan şeyin ardına düşme; kulak, göz ve kalp; gerçekte, insan bütün bunlardan sorguya çekilecektir.” (K. 17/36) Kuran’da bu tür ayetler de çoktur. Bu ayetlere Allah’ın emri diye uyduğu için İslam dünyası bilimde, teknikte geri kalmıştır.

Eğer, bilmediğiniz şeyin arkasına düşerseniz işin içinden çıkamazsınız, büyük günah değilse bile küçük günah işlemiş olursunuz, diyorlar.  Oysa bilim; bilmediğin şeyleri öğrenmeye çalışmaktır. Bilinmeyeni bilmeye çalışmak bilimle uğraşmak demektir. Şeriattaki “bilmediğiniz şeyin arkasına düşmeyin” emri: Din kurallarının, din verilerinin dışına  çıkarsanız kâfir olursunuz demektir.

Böylece insanı  yaşamın gereklerinden ve gerçeklerinden koparıyorlar. Bu nedenle bu dünya geçici kabul edilerek insanlarımızı öbür dünyaya hazırlıyorlar. Bilim ve teknikte ilerleyerek yeni yeni buluşlarla bu dünyayı cennete çevireceklerine yoksulluk ve sefalete sürüklüyorlar. İnsanlarının daha sağlıklı ve rahat yaşamasını sağlayan batı aleminin de başına taş yağacağını sanıyorlar.... 

Bunların bu söylemlerine inanmamalıdır. Bunlar Doğa (Allah) tarafından insana bahşedilmiş olan insan aklını dumura uğratıyorlar. Bunlara göre akıl, yalnızca şeriat verilerini öğrenip uygulamaya özgülenmeli... Şeriat verileri dışına çıkıldığı takdirde Cehennem azabına uğrayacaklarını sanıyorlar. Bu söylemleri ile insanlarımızı korkutuyorlar. Ama  çağın gerisine düşermişiz,, kafir dediğimiz ülkelere el açarmışız, onlardan  kredi beklermişiz umurlarında değil.  Geri kalmış olmaktan utanmaya da gerek  yok. Nasıl olsa öbür dünyada; onlar, ateşlerde yanacak… Bizimkiler ise Cennette hurilerle  yatıp kalkacak...

23. Halkımızın yüzde sekseni yoksulluk sınırı altında, yüzde yirmisi açlık sınırı altında yaşıyormuş... Okuma yazma oranı düşükmüş, okul, doktor bulmakta güçlük çekiliyormuş, devlet ve sigorta hastanelerinde fiş kuyruğunda, doktor kuyruğunda, ilaç kuyruğunda canı çıkıyormuş,  emekliler emekli aylıklarını almak için banka önlerindeki kuyruklarda patır patır düşüp ölüyormuş, geçinmek için fuhşa sürüklenenler artıyormuş... Bunların hiç mi hiç önemi yoktur, önemli olan geçici olan bu dünya değil; ebedi olan öbür dünyadır: İşte “Hak din İslam!" diye bizlere dinlerini dayatanların yaşam felsefeleri budur...

24. Teselli de ediyorlar yoksul insanlarımızı bilgiç bilgiç: “Kafirler bu dünyalarını kazanmışlar; öbür dünyalarını yitirmişlerdir; ama sizler öbür dünyayı kazanıyorsunuz.” Diye saf insanlarımızı kandırıyorlar. “Önemli olan bu dünya değildir; önemli olan öbür dünyadır, ebedi yaşamdır!” diyorlar... Her gün medyada (radyo, Televizyon ve yazılı basın…) bu anlayışla karşımıza çıkıyorlar. Böyle bir anlayışla mücadele eden bizler ise Allahsız, kafir, dinsiz, imansız sayılıyoruz, iyi mi? Halkımızı bu  şekilde aldatanlar gerçekten acınacak durumdalar...

25. Oysa önemli olan bu dünyadır. "Bu dünyası berbat olanın, eğer varsa,  öbür dünyası da berbat olur" diyorum. Eğer bu  ben bu dünyada; kimseyi aldatmadan, haksız kazanç sağlamadan refah içinde kimseye muhtaç olmadan yaşarsam, varsa öbür dünyada “Niçin refah içinde yaşadın diye hesap sorarlar mı bana?” Bu dünyada mutlu, refah içinde yaşarsan,  kimseye muhtaç olmadan bir yaşam sürdürürsen öte dünyada yer vermezler mi  adama?. Nedir ikide bir Allah sevgili kulları yoksullardır, demek. Bütün evliyalar hakkında anlatılan menkıbelerde onların yoksullukları övülür ve adeta insanlarımız yoksulluğa, miskinliğe özendirilir.

25. İnsanlarımıza böyle bir anlayış aşılamak tam bir aldatmacadır. Bu nedenle biz aydınlatmacılar; hayal aleminde yaşarak kendilerini sanal bir varlığın emir ve direktiflerine bağlayarak kendi dünyasını heder etmekle kalmayıp insanlarımızın yaşamını da heder etmeye çalışanların sağlıklı bir ruh yapısına sahip olduklarına inanmıyoruz. Sanal bir ruhsal varlığa inananların hayal dünyalarındaki gerçeğe aykırılıkları bulup bulup insanlarımızın önüne seriyoruz. Bu yüzden de bu hayal dünyasında yaşayan insanlar tarafından dışlanıyoruz...

26. Bu hayal dünyasında yaşayanların günümüzde en önemli temsilcileri günümüz din alimi sayılan profesörleridir. Bunlar çağdaş görünerek ülkemizi  şeriat karanlığına sürükleyenlerin başında gelmektedir. Bakmayın siz aydın görünüşlerine, çağdaşlık söylemlerine... Bir kişinin kafasının içi değişmedikten sonra ne denli çağdaş görünürse görünsün işe yaramaz. Önemli olan  kişinin kafasının değişip değişmediği, kafasının çağdaşlaşıp çağdaşlaşmadığıdır. Bunlar günlük yazılarında televizyondaki ve radyolardaki söylemlerinde halkımızı gerçeklerden koparıp hayal alemine atmaktadırlar.

27. Bunların en çağdaş ve akılcı görüneni  halkımıza "Kur'an Müslümanlığı" adı altında yeni bir Müslümanlık sunmaya çalışan Yaşar Nuri Öztürk’tür. “Kuran Müslümanlığı” diyerek insanlarımızı şeriata bağlamak istiyor. Kuran’daki akılla, bilimle,   insan haklarıyla, demokrasiyle  ve laiklik ilkesi ile  çatışan kurallara hiç mi hiç değinmiyor...Kuran’daki kendi görüşlerini doğrulayan ayetleri alıyor, diğerlerini görmezden geliyor ve de kimi ayetleri işine geldiği gibi Türkçeleştirip önümüze koyuyor.

28. Bu adam Türkiye'de ve dünyada Kuran nizamını hakim kılmaya çalışanların başında gelmektedir. Erbakan bunun eline su bile dökemez. Erbakan'ın, Cumhuriyetin yeni kuşağı karşısında inandırıcılık yanı yoktur; ama bunun varır, çünkü bunun, aydın ve çağdaşlık görünümü altında inandırıcılık niteliği de vardır.

29. Şimdi CHP'den, İstanbul'dan, seçilebilecek bir yere konmuştur. Ben burada yazıyorum. Bu adam halkımızı din ve mezhep çatışması içine sokacaktır.  Bu adamın halkımıza giydirmek istediği ideolojik  giysi: "Kuran Müslümanlığıdır." Kuran Müslümanlığının neleri içerdiği de gelecek yazılarımızda açıklanacaktır. Bu adamın bütün düşüncelerinde akla ve mantığa aykırı çelişkiler vardır.

30. Bir yorumunu getirmek istiyorum. "Kendi Dilinden Son Peygamber" adlı  kitabından alıyorum ki malımızı bilelim ve ondan sonra arkasına düşelim. Bu  kitabında diyor ki: "Muhammed, depo ettiği cinsel enerjiyi kendi zevkleri için kullanmayı terk ederek onu insanlık hayrına yönlendirmekle de insanoğlu  için emsalsiz bir fedakarlık göstermiştir."

31. Uydurma bu kadar olur. Ayıp be, insan dediğin gerçeğe (Allah'a) saygılı olmalıdır. Muhammed'i olumlayacak başka bir özelliğini bulamadın mı da böyle şeyler uyduruyorsun? Niçin insanları aptal yerine koyuyorsun. 27'e yakın kadını ve cariyesi  olan ve kadınlarının sırasını gözeten bir kişi cinsel enerjiyi nasıl depo edebilir? Sonra depo edilen cinsel  enerji insanlık hayrına nasıl kullanılabilir?  Bir kişi eşi ile insanlık hayrına nasıl cinsel ilişkiye girebilir... Dünyada, gelmiş geçmiş hiçbir erkek, insanlığı ne kadar severse sevsin, insanlık hayrına ereksiyon olamaz.

32. Burada hangi mantıksızlığı ele alalım: Demek ki, Muhammed bir zamanlar cinsel enerjiyi kendi zevkleri için kullanıyormuş da; sonradan, cinsel enerjisini kendi zevkleri için kullanmaktan vazgeçerek depo etmiş ve emsalsiz bir fedakarlık göstermiş... Sonra da bu depoladığı cinsel enerjiyi insanlık hayrına yönlendirmeye başlamış. Hem de emsalsiz bir fedakarlık göstererek...  Buna inanmak için gerçekten aptal olmak gerek. Hangi insan, 27'e yakın karısı ve cariyesi olur da cinsel enerjisini  depo edebilir.

33. Hem, "Her gün bir eşi ile yatarak onlar arasında eşitliği gözettiğini söyleyen" ve kimi zaman da bütün eşleri ile cinsel ilişkiye girerek “Tanrı bana 40 erkeğin şehvetini verdi” diye övünen bir peygamber nasıl olur da cinsel enerjisini depo eder? "Kendisinde, kırk erkek gücü olduğunu anlatan kitaplar" İslam alimleri tarafından yazılmamış mı? Kendisinin “Bana bu dünyada üç şey sevdirildi: Güzel kadın, güzel koku, namaz…” hadisini nasıl unutabiliriz… Bu güzel kadınların yalnızca yüzüne bakarak mı cinsel enerjisini depo etmiş…

34. Şimdi soruyorum. Normal yapıda olan insanlardan hangisi (erkeği ve  dişisi) cinsel enerjisini insanlık hayrına depolayabilmiş? Hangi canlı sidiğini (idrarını) depolayabilir ki cinsel enerjisini depolayabilsin.  Cinsellik  de insanlar için; yeme, içme,  işeme gibi bir gereksinimdir... Cinselliğini depo eden  insan sağlığı yanında akıl dengesini de yitirebilir, ikilem içine düşer, normal  çalışmasını ve yaşamını sürdüremez, sağlıklı çalışamaz.

35. Cinsel enerjisini depo ederek doyumsuzluk çeken insanlar çabuk yaşlanır ve çabuk çöker... Dahası, saldırgan olur,  anormal davranışlarda bulunur. Bu nedenle halkımız arasında cinsel açlık  çekenler için: "Bekarlık, dulluk, kadınsızlık, erkeksizlik başına vurmuş!" denir Yine cinsel enerji insanlık hayrına nasıl depo edilebilir. Bir cinsellik başkasının hayrı için depolanabilir mi? Bir cinsel enerji başkasının hayrına kullanılabilir mi? Cinsellik insanın kendisi için olmazsa  başkası için hiç olmaz...

36. Denemesi zor değil. Çiftlerden birine, "Ne olur, insanlık hayrına gel
şu çok çirkin ve de çok zavallı piri fani ile ya da dişleri dökülmüş şu zavallı kocakarı ile birleş!" densin... Eğer hayvanlığı güçlü değilse, ölü  değilse (Ölü konusu ilerde açıklanıp işlenecektir), şehvetin tutsağı değilse  imkanı yok cinsel ilişkiye giremez. Ya da herhangi bir cinse: "Gel şu  sevmediğin kişi ile insanlık hayrına bir gece sabahla!" dense buna hangi cinsel enerjisini depolamış kişi yanaşabilir... Bu işi ancak ölü ve şehvet düşkünü kişiler yapabilir. Bu "Ölü" ve  şehvet tutsağı yaratıklar hayvanlardan daha aşağıdırlar. Bunlara örnek olarak: Yaralı leyleğe, köpeğe, bir eşeğe, keçiye, ineğe tecavüz eden kişileri  örnek gösterebiliriz. Bunlara insan taslağı, insanımsa, işaret çubuğu (tasavvufi bir deyimdir) denebilir ancak.

37. Bunlar Allah'ın yarattığı olamaz, Allah'ın yarattıkları bu işleri yapamaz. Bu işleri yapsa yapsa doğanın  yarattıkları yapar ancak. Allah'ın yarattığı ile doğanın yarattığı konularını bilmek  din ilmine ilişkin bir konudur. Bu konuyu dinini dayatmak isteyenler değil benim gibi dinini yaşamak isteyenler bilir ancak ve bu konu "sırrullah"tır...  Anlayan varsa beri gelsin.. Kendisine saygılar sunayım, önünde saygı ile  eğileyim...

38. Cinsellik her zaman ve her koşulda insanın kendisi için olur, başka türlü olmaz.  Böyle bir adamın arkasına düşen kişinin ya da  toplumun varacağı nokta; akıl dışılık  ve şeriat olacaktır... Aman dikkat!... Bu nedenle diyorum ki bütün kutsal kitaplar peygamberlerin görüşüdür. Örneğin Tevrat, yalnız Musa’nın sözleri değil; ondan sonra gelen peygamberlerin, azizlerin de sözüdür ve bunlara Peygamber denmediği halde bunların sözleri de Tanrı kelamı olarak kabul edilmiştir.

39. İncil de Tevrat gibi İsa’nın ve kendisinden sonra gelen havarilerin sözleridir. Havariler peygamber olmadığı halde Kuran’da bunlara da, İsa’nın anası olan Meryem’e de, peygamber olmadığı halde, vahiy geldiğini ve bunlar içinde en önemlisi Yahudi iken yüzlerce Hıristiyan’ı ihbar edip tutuklattırdıktan sonra İsevi olan Pavlus’un: “Rab değil, ben söylüyorum!” (İn. Kor. 1.Mek.7/12) dediği halde söyledikleri de Tanrı kelamı sayılmıştır. Burada Rab dediği; halkın sandığı gibi yukarıdaki bir Allah değil, İsa’dır... Hıristiyanlar İsa’yı Rab, Allah olarak bilir…

40. Kuran da İslam Peygamberinin sözleridir. Bu gerçeği de yine Kuran’dan öğrenmekteyiz. Önce bu konuda Kuran’da yazılmış ayeti okuyalım. “Şüphesiz Kuran, çok şerefli bir peygamberin sözüdür. (K. 69/40, 81/19). Görüldüğü gibi bütün kutsal kitaplar din büyüklerinin sözleridir. Ancak, inandırıcılık sağlamak için Tanrı kelamı denmiştir. Aslında “Tanrı Sözü” (Allah kelamı) simgesel bir anlatımdır. Din büyüklerin ahlaka, inanca, insanların huzur ve mutluluğu için söylediği sözlerine “Tanrı Sözü” denir ki bu insanın içine doğuş (vahiy) şeklinde ifade edilir.

41. Duygularına (Hislerine, nefsine) hakim olarak doğru dürüst, erdemli bir yaşam süren insanlar olgunlaşır ve Tanrı’ya yaklaşır (vuslat). Bunlara olgunlaşmış insanlar anlamına insan-I kâmil denir. Olgunlaşan insan iradesine hakim olur. Bir ikilem içinde kaldığı zaman; içinden gelen bir ses kendisini olumluluğa yönelten bir ses duyar ki buna içe doğuş (vahiy) denir.  İnsan kendisini olumluluğa yönelten sese uyduğu zaman tutum ve davranışından dolayı başı ağrımaz. Ekonomik durumu ne olursa olsun huzur mutluluk içinde yaşar gider.

42. Olgunlaşan ve Tanrı’ya (doğru, dürüst, erdemli yaşam…) sarılan insanların başı ağrımaz.  Din ilminde; Tanrıya sarılan (daima doğru, dürüst erdemli bir yaşam..) vuslata ermiş olarak kabul edilir. Bu ise Kuran’da “Nefsini temizleyen kurtulmuştur!” (K. 91/9) diye ifade edilir.  Bu bir ilahi ayettir. Kuran’da bu tür ilâhi ayetler çoktur. Marifet beşeri, ilahî ve siyasî ayetleri birbirinden ayırmak ve ilahî ayetlere sarılmaktır. İlâhi ayetleri kendisine kılavuz olarak kabul edenlerin iki günü bir olmaz ve daima olgunlaşır ve yücelir..

43. Eğer, bütün kutsal kitaplar din büyüklerinin sözleridir dense inandırıcılık sağlanamayacaktı… Bunun sonucu olarak da dinsel kuralları uygulamaya kimse yanaşmazdı...  Bunun içindir ki Allah kelamı nitelemesi ile kutsallaştırılarak dine inandırıcılık ve itaat sağlamışlardır. Eğer kutsal kitaplar  Allah kelamı olmuş olsaydı; günümüzden iki yüz yıl önce ortaya çıkan Laiklik ilkesi gereğince din duygusu insanların vicdanına hapsedilemezdi ve din kuralları uygulanmadığı takdirde Allah; “Benim kuralları niçin uygulamıyorsunuz?” diye insanların başına taş yağdırırdı…

44. Bu cümleden olmak üzere bu gün Türkiye Cumhuriyetinde de Kuran hükmü olan 232-234 ayetin, çağımız insan hakları ve hukuk anlayışı ile bağdaşmadığı gerekçesi ile uygulanmamaktadır. Eğer dedikleri gibi Allah’ın sözleri olmuş olsa idi TC’nin haddine mi düşmüştü Allah’ın koyduğu kuralları uygulamamak… Kaldı ki Kuran’da şöyle deniyordu: “Hüküm Allah’ındır. O’nun hükmünü takip edip bozacak yoktur. O, hesabı çabuk görür.” (K. 13/41)

45. Kuran’ın 232-234 ayeti; günümüz insan hakları, hukuk ve ekonomi kurallarına aykırı olduğu için ülkemizde uygulanmamaktadır. Tek bir örnekle yetineyim: Kuran’da faiz kesin olarak yasaklandığı halde günümüz sağcı ve solcu iktidarlarınca faiz yasaklarına uymuyor ve bütün kredi  olaylarında faiz uygulanıyor. Oysa Allah; emrine karşı gelenin hesabını çabucak göreceğini söylüyor.. “O, çok hızlı hesap görendir.”  (K. 13/41).

46. Bu örnekleri, okuyucularımı düşünmeye yöneltmek, aklını işletmek  amacı ile veriyorum. Kaldı ki din de insanlara aklını kullanmayı öğütlemiyor mu? Okuyalım, Kuran: “O, aklını kullanmayanlara kötü bir azâb verir.” (K. 1/100) demektedir. Değil mi ki dinimiz bize aklımızı kullanmamızı emrediyor; bu takdirde aklımızı kullanarak sorunlara ir çözüm getirmemiz gerekiyor… Aklımızı kullandığımız takdirde  işin içinden nasıl çakacağız. İşin içinden ancak Tanrı kavramının ne anlama geldiğini bilmekle çıkabiliriz. Tanrı ve din ilminde ilerlemiş olanlar bu işin içinden kolaylıkla çıkabilmişlerdir. Örneğin Tanrı ilmini bilen Şeyh Bedrettin bu konuda çok güzel açıklama getirmektedir. “Kuran Muhammed’in sözüdür. Ancak Allah kelâmı demeyen kâfir olur!..” (Bk. VARİDAT)

47. Eğer Tanrı, din edebiyat ve felsefesinde araştırma yaparak ezoterik (Batınî, gizli, ilm-i ledün…)  bilgisinin ne demek olduğunu bilirsek bütün dinsel terimlerin halkın verdiği anlamlar dışında birer anlamı olduğunu anlarız. Bu anlamları ancak dini tahkiki yapanlar bilir. Şimdi ben; Beyazidi Bestami, Hallaç-ı Mansur, Nesimi, Muhiddin Arabi, Yunus Emre ve Şeyh Bedrettin gibi ilm-i ledün konusunda gerçeklere ermiş din bilginlerine özenmekle ve onların sözlerini aktarmakla din ve  İslam düşmanlığı mı yapmış oluyorum. Ne kadar cahilce bir yargı…

48. Yunus Emre bile, günümüzden 700 yıl önce halka gerçeklerin söylenmemesi üzerine vecde gelerek şöyle demekten kendini alamamıştır:

“Oruç namaz zekat hac cürm ü cinayettirir

Fakir bundan azattır has ül heves içinde.

Aynen yakîn görüptür

Yunus mecnun oluptur

Bir ile Bir oluptur Hakk-al yakîn içinde”

Yunus’un eski dilde söylediklerini günümüz dili ile söylersek: : “Hac, namaz, oruç, zekat bana göre anlamsız olup bu yükten kurtuldum!” diyor,

49. “Ben aynen yakîn (Allah’ı anlayıp bilmek…) mertebesinde olduğum için kendimden geçerek Allah’la iç içe Hakk’el yakîn (Allah’ı anlayıp bilme yanında onu yaşamak, yaşamımna uygulamak…) olmuşumdur…” demektedir. Eğer Yunus Emre, günümüzde yaşayıp da bu sözleri söylemiş olsaydı din bilgisinden habersizlerin oluşturduğu yasa gereğince dine hakaret nedeniyle kovuşturulmaktan ve belki de ceza almaktan kendini kurtulamazdı.

50. Yunus bu deyişlerini ile dinsel ritüellerle Allah yolunda mesafe alınamayacağını; işin içinde başka işler olduğunu, bunun için din yolunda yürümek isteyenlerin nefsi ile mücadele ederek gerçekleri öğrenmeye çalışması gerektiğini söylemektedir.  Bu konuda Ebu Sait’in u sözleri çok önemlidir:: “O’nu kullukta arayan bulamaz. O’nunla hemencecik buluverir.” (TEVHİD’İN SIRLARI. Muhammed Bin Münevver. Kabalcı yayınları. 2003. s. 294)

51. Bu sözü biraz açlım: Tanrı’yı yalnızca ibadetle bulamazsınız; kinden, kibirden, öfkeden, nefretten, hasislikten, kıskançlıktan, dedikodudan, uzaklaşarak; doğrulukla, dürüstlükle, iyilikle, bağışlamakla, insanlara iyi davranmakla ve kimsenin hakkını yememekle bulabilirsiniz. Bu nedenle diyorum ki bu saydığım olumlu kavramlar yanında bütün olumlu kavramlar Tanrı’yı simgeler. Bu olumlu kavramları yaşam ilkesi olarak uygulayanlar Tanrı’ya yaklaşmış olur… 

52. Bu arada şöyle bir soru sorulabilir. “Yunus Emre’nin ve diğer din bilginlerinin şeriat