TABULARA, TALANA, YALANA
BALTA

+
IRKÇILIĞA, SÖMÜRÜYE, ŞERİATA
HAYIR!..
+
Sorumlusu: Av. Hayri BALTA
+
e-posta: hayri@bilgebalta.com
Site adresi: www.bilgebalta.com
+
DİN 4
ŞERİAT’TA KADIN
İÇİNDEKİLER
|
A. Aişe Anlatıyor Anadolu'nun Özgür Kadını Atatürk'ün Görüşleri B. Başörtüsü Allah’ın Emri De Hulle Allah’ın Emri Değil Mi? Bir Öpücüğe 74 Kırbaç C. Cahiliye Dönemi Canlı Bombalar... Cüneyt Canver’e Mektup Cüney Canver’in TBMM Başkanlığına Verdiği Dilekçe Cüneyt Canver’in Soru Önergesinin Basında Yankısı Ç. Çok Kadınla Evlilik D. Din Tüccarları Çıldırtacak Beni E. Erkeğin Hanımı Üzerindeki Hakları G. Giriş H. Hadislere Göre Kadın: “Hayvan Kadar Değerimiz Yok” Huriler Ve Gılmanlar İ. İranlı Fatma’yı Dinlemezseniz İslam Peygamberi’nin Eşleri İslam Uygulamalarından Örnekler İşyerinde Harem-Selamlık |
K. Kadının Yolculuğu Kadınlar, Kadınlarımız / Kadınlar Bizim Yarınlarımız Kadınlara Dayak Düştü... Kadın Hakları Kadınlarımız... Kadınla Tokalaşılmaz Kadınlardan Yönetici Olamaz Kadın Sekretere Kadın Patron Kayınvalidenin Eli Tutulmaz Kaygılarım Kocanın Kadın Üstündeki Hakkı Koca Zevcesinin Amiri Kuran’da Kadınlarla İlgili Bazı Ayetler L. Laikliğin Önemeni Belirtmek İçin M. Meğerse Palavra İmiş N. Neredesiniz; Ey Akitçiler- Vakitçiler, Ey Dinciler Diyanetçiler? O. Ortaçağ Gelenekleri: S. Söyleyeceklerim Var Ş. Şeriatçı Dayatmaya Karşı T. Z. Zevcenizi İnceleyin |
+
GİRİŞ:
Şeriatın, günümüz ahlak ve hukukuna ters düşen düşünceleri yanında kadınlarımız hakkındaki söylemleri yenir yutulur gibi değildir. Buna karşın özellikle kadınlarımızın kızlarımız sıkma baş gibi şeriatın simgelerini ısrarla korumaya çalışmaları da inanılır gibi değildir.
Şeriat; erkekleri kadınlar üzerine hakim görmektedir (Kuran. Nisa. 4/34) Bunun yanında; mirasta, tanıklıkta, oruçta, namazda kadın ile erkek arasında eşitlik yoktur. Aşağıda bu eşitsizliğe ilişkin Kuran ve Hadis'teki kaynaklarını göreceksiniz.
Bu gerçekler karşısında bize kızacak olanların; bize değil, İslam kaynaklarına kızmaları gerekmektedir.
Av. Hayri Balta,
X
KADINLARA DAYAK DÜŞTÜ...
SON zamanlarda iktidara da kavuşup şahlanan kültürün erkekleri, cennette kendilerini ‘‘huriler’’in beklediğini elbette biliyorlar.
Çünkü işte önümde duran, iktidarı destekleyen tarikatın rehber kitabından aynen okuyorum:
‘‘...Cennetlik bir adam 4000 bakire, 8000 dul, 200 huri ile evlendirilir...’’
Kadınlara bir şey yok mu?
Var:
Dayak...
Erkeklere ‘‘bakire ve huriler’’ verilirken, kadına ‘‘cennetten çıkma dayak’’ düşüyor.
*
Dün ‘‘Dünya Kadınlar Günü’’ idi.
Kadının bin bir derdi-sorunu varken, yakınmaların daha çok ‘‘dayak’’ üzerinde yoğunlaştığının farkına varmışsınızdır.
Zaten o sırada polis copla yanaştı kadınlara.
Eğer baba evine gidip, dövüldüklerini babalarına duyurup, ondan yardım isteselerdi, dayağı babaları atacaktı.
Amcası, dayısı, eniştesi...
Kısacası kadın kime-nereye gitseydi, dayak vardı.
*
Çünkü bu kültürün erkekleri dayağın kadın için ‘‘cennetten çıktığına’’ karar vermişler bir kere.
Onların şeriatı kadını reddeder.
Mirasta olsun, tanıklıkta olsun, evlilikte olsun, kadın ‘‘eşit birey’’ sayılamaz.
Kadın Allah'a sığınmaya gittiğinde... Ya da kaybettiği eşini-oğlunu son kez cami avlusunda uğurlamaya kalktığında dahi, kendi dininin ibadet yerlerinde ‘‘sakıncalı’’dır. İmam da olamazlar, cemaat de olamazlar.
Böylece bu kültürün erkekleri; utanmadan kendi kendilerine ‘‘cennette bakireler ve huriler’’ vaat ederken, kadına ise ‘‘cennetten çıkmış’’ dayağı öngörürler.
*
Üstelik görünürde umut da yok.
Çünkü; 80 yıl önce kadın haklarının öncüsü Türkiye'nin, bir anda çark edip, ülkeyi bu kültüre teslim etmesi umutsuzluğun ta kendisi.
Fotoğraflara ve olanlara bakın; o kültür devlet yapısına dönüştü-dönüşüyor.
İşte tam bu günlere denk geldi; kadınlar ‘‘Dünya Kadınlar Günü’’nü kutlamak istediler.
Polis copla yanaştı.
Çünkü onlara ‘‘dayak’’ düşüyor...
Bekir COŞKUN, ONUNCU KÖY. HÜRRİYET, 9.3.2004
x
NEREDESİNİZ;
EY AKİTÇİLER- VAKİTÇİLER,
EY DİNCİLER DİYANETÇİLER?
Bekir Çoşkun’un 9.3.2004 tarihli Hürriyet’te çıkan yazısını yukarıya alıyorum. İktidarı destekleyen bir tarikatın “Rehber” kitabında şöyle yazıyormuş: ''...cennetlik bir adam 4000 bakire, 8000 dul, 200 huri ile evlendirilir...''
Bir okuyucu soruyor (Bak aşağıda): “Arkadaşlar bu tarikata nasıl ulaşabilirim ? Telefonları falan var mı? Ben davayı satıyorum. Müslüman (hem de bu tarikata bağlı Müslüman) olmaya karar verdim...”
Anlaşılan okuyucumuzun “… 4000 bakire, 8000 dul, 200 huri ile evlendirilir...'' vaadini duyunca ağzının suyu akmış. Hayır, hayır ağzının suyu akmamış böylesine desteksiz atanlara alaycı bir anlatımla tepki göstermiş.
Anlaşılan bu rehber kitabını kaleme anan “avrat delisi”; ya dayak yememiş ya da sayı saymasını bilmiyor.
Ulan, dünyanın gelmiş geçmiş en abaza, en aygır, en azgın erkeği 4000 bakire+ 8000 dul+ 200 huri: 12.200 avratla yatıp kalkmaya çalışırsa o organı; o gün dibinden düşer… Yani böylesine safsataya inanmak için gerçekten insan aklının tamamen eksik olması gerek. Zaten bizim din tüccarları da aklı eksikleri kandırıyorlar; kendilerine inanmayanları da dinsiz diye suçluyorlar.
Bekir Çoşkun, bir de saf saf: “Kadınlara bir şey yok mu?” diye soruyor. Eğer olaya İslam savunucuları açısından bakarsak verilecek yanıt hazır. “EŞİTLİK KADINA ZULÜMDÜR.” (Bak. Türkiye’de CUMA dergisi, 20-26 Şubat 2004. sayı. 107. s. 24. Böyle diyen de ilahiyat fakültesi mezunu bir bayan: Mürşide Uysal)
Şimdi anlıyorum Mürşide Uysal’ın hanımın “EŞİTLİK KADINA ZULÜMDÜR.” demesinin hikmetini… İyi ki İslam’da kadın erkek eşitliği sağlanmamış. Eğer kadına da erkek gibi haklar tanınmış olsaydı ve bir kadına da “4000 bakire, 8000 dul erkek, 200 de gılman verilseydi; o avratların ayakları ebediyen yere basmazdı. Yanına varmak için yıllarca sıra bekleyen erkeğin saldırısından fırsat bulup yemek yemeye, yıkanmaya bile gidemezdi…
Bekir Çoşkun da çok saf canım…Bir de kalkıp soruyor “Kadınlara bir şey yok mu?” diyor. Ne var ki yazıyı güzel bağlıyor: “Kadınlara da cennetten çıkma dayak var!” diyor. Doğrudan değilse bile dolaylı olarak taşı gediğine koyuyor. Çünkü Kuran’da da kadınlar için dayak emrediliyor. Kadınlara dayak için bakınız: Kuran, 4/34.
Şimdi; Akitçilere, Vakitçilere, Dincilere Diyanetçilere soruyorum. “Tarikatın Rehber kitabı tamamen saçmadır. Söylenenler, yazılanlar baştan sona hurafedir, saçma sapan şeylerdir. Cennet de, cehennem de yaşayanlar için söz konusudur. Öldükten sonra gidilecek bir yer yoktur. Hepsi yaşarken söz konusudur. Eylemleriniz; doğru, dürüst, yasalara uygun, insan sevgisi ile oluşuyorsa siz yaşarken cennette sayılırsınız. Yok, hırsınıza kapılarak doğruluktan, dürüstlükten sapar, mala-mülke düşer, yasalara uymaz, insanları aşağılarsanız huzurunuzu kaçıracağınız için cehennemde sayılırsınız.” diyebilirler mi? Var mı dinin bu gerçeğini açıklamak cesareti sizlerde.
İsa bu gerçeği 200 yıl önce şöyle dile getirmiştir: “Allah ölülerin değil; dirilerin Allah’ıdır.” (İncil, Matta. 22/32, Markos. 12/27. Luka. 20/38)
Ah ne olurdu, bizim Akitçiler-Vakitçiler, Dinciler-Diyanetçiler İsa’nın bu sözlerle ne demek istediğini anlayabilselerdi. O zaman hayal âleminde yaşamaktan kurtularak gerçeğe ererlerdi. AB’ye girmek için yalvarmaktan, IMF’ye el açmaktan kurtulurlardı.
Av. Hayri Balta, 9.3.2004
X
DİN TÜCCARILARI ÇILDIRTACAK BENİ
İlkokulda okurken Papazların cennette arsa sattıklarını ilk öğrendiğimde bu dini paraya tahvil edenlerin ne kadar iğrenç yaratıklar olduğunu anlamıştım. Belki de benim din tüccarlarına karşı karşıtlığım ilkokulda okurken bu endülijans olayını öğrenir öğrenmez başlamıştır.
Endülijans da nerden geldi aklıma durup dururken. Anlatayım onu da hemen. Bu günkü Star (9.3.2004) gazetesi; Malezya İslamî Partisinin manevi lideri Niz Aziz Nik Mat’ın cennet vaad ettiğini yazıyordu. Okuyalım:
“İslamcı bir partiye oy verenlerin cennet, İslamî olmayan partilere oy verenler ise cehenneme gidecekler” demiş.
Nik Mat’ın bu sözlerine eski Başbakan Mahathir Muhammed yanıt vermiş: “Ahlaksızlar ve fahişeler sizin partiye oy verirlerse cennete mi gidecekler?” demiş.
Nik Mat’ın saçmalaması, cennet satması ve dini siyasete alet etmesi bana siyasal yasaklı Necmettin Erbakan’ın şu sözlerini hatırlattı.
Necmettin Erbakan da bir zamanlar aynen şöyle diyordu: “… sen Refah partisi’ne hizmet etmezsen hiçbir ibadetin kabul olmaz. Çünkü başka türlü Müslümanlık olmaz. Başka türlü kurtuluş yok. Refah bu ordudur. Bütün gücünle bu ordunun büyümesi için çalışacaksın; çalışmaz isen patates dinindensin.”
Erbakan devamla döktürüyor: “Biz Müslüman’ız. Biz Kuran-ı hakim kılmak isteyene gideceğiz. Hepimiz Refahçı olmaya mecburuz. Çünkü cihad ediyoruz. Şuurla çalışan cennete gidiyor. Çünkü Refah demek Kuran nizamını hakim kılmak için çalışan demektir.” (Bk. Av. Hayri Balta. SSS s. 184. Bu konuda REFAH PARTİSİ KAPATMA DAVASI” Kaynak Yayınları. 1. Baskı. Mart.1988 tarihli kitaba da bakabilirsiniz.)
Bunlar iyice zırvalamaya başladı. Utanmadan cennete gitmenin kendi tekellerinde olduğunu ileri sürüyorlar. Oysa insan öldükten sonra cennete-cehenneme gitmez. Cennet-cehennem insanın eylemleri sonucu oluşan ruhsal bir haldir ve bu dünyadadır. Bu gerçeği yalana tenezzül etmeyen din bilginleri de açıklar... Eğer merak ediyorsanız Şeyh Bedrettin Simavi’nin VARİDAT adlı kitabını bir zahmet okuyunuz. Şeyh Bedrettin Simavi’nin din bilgisine de itiraz edemezsiniz ya… Uğur Mumcu’nun dediği gibi; insan, bilgi sahibi olmadan nasıl fikir sahibi olabilir?
Bu din tüccarlığını kendi halinde inancının yaşayan bir kimse yapmaz zaten. Din tüccarlığı yapmak ahlaksız, dinsiz din adamlarının kârıdır zaten. Bunlar saf insanları; ya cennet vaadi ile kandırırlar cehennem zebanileri ile korkuturlar. Bunlar daha olmazsa biz aydınların “namazını kılmamakla” tehdit ederler. Sanki namazımızı kılmazlarsa bizi toprak kabul etmeyecek…
Elbette Tanrı ve Din bilgisinden yoksun saf inanırlarımız bu tehditlerden korkarak şerlerine lanet ederler bu din tüccarlarının. Kaldı ki eğer gerçekten öbür dünya dedikleri yerde bir cennet-cehennem olsa; inanınız ki, öbür dünyaya adım atar atmaz din tüccarlarının yakasına cehennem zebanileri yakalarına yapışarak: “Gel bakalım sahtekar!” diye icabına bakarlar bu dini siyasete alet edenlerin…
Bakınız bu konuda Yaşar Nuri Öztürk ne diyor (Star,. 9 Mart 2004): “Yaş ekine yayılmış azgın hayvanlar gibidir onlar. Yiyecekleri bir avuç ot için yıkmayacakları çit, çiğnemeyecekleri ekin yoktur. Allah bu ülkeyi ve insanlığı bu şerirlerin şerrinden korusun. Âmin, ya rabbel âlemin!!!”
Dedim ya, yazımın başlığında, “DİN TÜCCARLARI ÇILDIRTACAK BENİ” diye.
Benim bu dini siyasete alet eden din tüccarlarına, cennet satıcılarına, iki de bir namazını kılmayız diye dayatanlara vereceğim bir yanıt olmalı. İşte yanıtım. Eşim, çocuklarım, damatlarım, yakın dostlarım, okuyucularım; ben ölünce, sakın ha sakın tabutumun başında cüppesi-sarığı, sakalı bıyığı olan ve de Arapça dualar okuyacak birini yaklaştırmasın.
Bunların yapacağı töreni de istemiyorum. Ölünce, ya evden ya da morgdan alıp götürün beni bekleyen çukura. Beni toprağa vermeye gelen kişiler içinde en saygın olanı geçsin ölümün başına. Varsa olumlu ve olumsuz niteliklerimi saysın, ondan sonra beni geldiğim toprağa versin.
Bunların dini siyasete alet etmelerini, devlet ve toplumda söz sahibi olmalarını ancak böyle önleyebiliriz. Bunların cennetlerinin de, cehennemlerinin de, kılacakları cenaze namazının da kıymeti harbiyesi yoktur. Artık dini siyasete alet eden bu din tüccarı sahtekarların toplumdan soyutlanmalarının zamanı gelmiştir. Kendi inançlarını özgürce yaşasınlar ama bize karışmasınlar.
Laiklik ilkesinin amacı da budur zaten…
Av. Hayri Balta, 9.3.2004
X
İşte Levent’in şaşkınlığını gösterir yazısı:
Çünkü işte önümde duran, iktidarı destekleyen tarikatın rehber kitabından aynen okuyorum: ''...cennetlik bir adam 4000 bakire, 8000 dul, 200 huri ile evlendirilir...''
Neee ? sahi mi ?
Arkadaşlar bu tarikata nasıl ulaşabilirim ?
Telefonları falan var mı ?
Ben davayı satıyorum. Müslüman olmaya, hem de bu tarikata bağlı Müslüman, olmaya karar verdim...
Bakire ve dulları kendi zevkimize göre seçebiliyor muyuz? Acilen aydınlatsınlar.
Saygılar
Levent, 9.4.2003
X
HURİLER ve GILMANLAR
Sayın hocam,
Cennette müminlere binlerce bakire ve dul verileceğini vazeden "rehber" kitabını yazanlara çok kızıp şöyle demişsiniz:
“Ulan, dünyanın gelmiş geçmiş en Abaza, en aygır, en azgın erkeği 1400 avratla yatıp kalkmaya çalışırsa o organı; o gün dibinden düşer.”
Ohooo, bu da bir şey mi ? İslami yayınlarda öyle örnekler vardır ki, rehber kitabı onların yanında felsefe tezi gibi kalır.
Alın size bende bulunan bir kitaptan seçmeler. Kitabın adı: Envar-ül Aşıkin (Aşıkların nurları) Yazıcıoğlu Ahmed Bican. Osmanlıca orijinalinden sadeleştirenler: H. Mahmud Serdaroğlu - A. Lütfi Aydın. Çelik yayınevi. Istanbul, 1991.
(Bölümler çok uzun olduğu için parça parça alıntı yapmak zorundayım. Parantez içindeki yorumlar bana aittir.)
Sahife 566. HURILER BÖLÜMÜ:
Huriler orada (cennette) yaratılmış cennet kızlarıdır. Bunlar çok güzel ve çok sevimlidirler. Hurilerin yüzleri ak ve nurludur. Saç örgüleri siyah nurdandır.
Müminler cennete girip evlerine yerleştikleri vakit, her evin içinde yetmiş bin taht ve her tahtın üzerinde yetmiş döşek ve her döşeğin üzerinde bir huri bulurlar. (70.000 x 70 = 4.900.000 huri. Naber ?)
Her döşeğin üzerinde yetmiş huri olduğu halde bu elbiselerin üzerinden hurilerin ilikleri görünür.
Hurilerin yalnız mendilleri bütün dünyaya bedeldir. Huriler nurdan olduklarına göre onlarla sarılıp busede bulunmak nasıl mümkün olur dersen, Tefsir-i Kebir'de anlatıldığı gibi bunlar katı nurdandır; onun için hem kucaklanır, hem de buse edilir. Allah Teala her şeye kaadirdir.
Her birinin yetmiş kat ve ayrı renkte elbisesi olur ve her saat elbiseler yetmiş ayrı renge girer. Saç ve kirpiklerinden başka kıl yoktur. Cennet kadınları hakkında Allah Teala "dul ve bakireler" buyurmuştur.
Ebu'l Leys'in anlattığına göre dul ve bakireden
murat, Allah Teala'nın Resul-i Ekrem'e cennette vereceğini va'd ettiği Firavunun
karısı Asiye dul, Meryem ise
bakiredir. (Muhammed'in sağlığında 20 küsur zevce aldığı yetmiyormuş gibi,
cennette de firavunun karısı ile Meryem'e göz koymuş. İyi ki bunları
Hıristiyanlar okumuyor. Resmen savaş çıkardı.)
(...)
Bir rivayete göre ise cennet ehline beş yüz huri verilecektir.
(...)
Resul-i Ekrem: Cennette ırmaklar ve ırmakların kenarında bekleyen zaferandan yaratılmış hizmetçiler vardır. Bunların her biri yetmiş ses ve makam içinde tesbih ederler.
Ayrıca hurilerin her birinin sesi Davud peygamberin dünyadaki sesinden daha güzeldir. Bunlar birbirlerine:
- Sen kiminsin, ya sen ? diye sorarlar. Birisi:
- Ben sabah namazını cemaatle kılana aitim, der.
Diğerleri de buna benzer şeyler söylerler.
Yine Resul-i Ekrem şöyle buyurmuştur: Allah Teala cennette kızıl yakuttan yetmiş bin şehir yaratmıştır. Her şehrin içinde ak inciden yetmiş bin ev yaratmıştır. Her evin içinde yeşil zebercedden yetmiş bin taht yaratmıştır ve her tahtın üzerinde hurilerden bir kız oturur.
(Sahife 568) Peygamber efendimize, Allah Teala hurileri nerden yarattı, diye sordular. Resul-i Ekrem:
- Ayaklarından dizlerine kadar miskten, dizlerinden kadar amberden ve karınlarından başlarına kadar kafurdan olmak üzere üç şeyden yarattı. Kirpiklerini de siyah nurdan yarattı, buyurmuştur.
(...)
Yine anlatıldığına göre Cennet üzerine bir bulut gelir ve huri kızlarını yağmur gibi cennet halkına yağdırır. Nitekim Allah Teala, "katımızda fazlası da vardır." buyurmuştur. “Onlara, o Cennet’te istedikleri her şey vardır. Anımızda daha fazlası da var.” (Kuran. Kaf. 35)
(Sahife 569) GILMANLAR BÖLÜMÜ
Bunları anlatmak üzere Allah Teala : "Yanlarında ölümsüz gençler dolaşır; onları gördüğünde saçılmış birer inci sanırsın." (Kuran. İnsan.19
(Bunlar sedefteki inciye benzeyen birtakım hizmetçi kullardır. (Köleler) Efendilerinin hizmetlerini görürler. Hepsi inci gibi parlaktır. Köleler böyle olursa var diğer cennet varlıklarını buna kıyas et.)
(Sahife 547) CENNETLIKLERIN HALLERI
Nakledildiğine göre Resul-i Ekrem buyurmuştur ki: "Cennette yüz derece vardır. Bunun yalnız bir derecesi bütün yaratıkları içine alır. Orası güneşle değil, Arş'ın nuru ile aydınlanır. Cennet iç içedir. Cennet halkı hepsi otuz yaşında tüysüz gençlerdir. Yalnız erkekleri kadınlardan ayırmak için bıyık yerleri yeşildir. Kadınlar on altı yaşındadır. Bir erkeğe yüz erkek kuvveti verilir. Boyları altmış arşındır. İşleri sohbet ve davetlerle geçer."
+
Bu kadar alıntı yeter. Aslında daha neler neler var. Cehennem hallerini yazsaydım gece uykularınız kaçardı. Ne diyebilirim ki ?
Yazıcıoğlu Ahmed Bican 15. miladi asırda yaşamış. O yıllarda imparatorluk içindeki çalkantılar, savaşlar ve kötü gidişe bakıp, kulları yeniden din-iman dairesine çağırmak için bu eseri kaleme almış.
Ahmed Bican suçsuz bir Müslüman Türk. Yaşadığı
devirde bundan fazlasını yapması zaten çok zordu. Envar-ül Aşıkin kitabı içinde
Müslümanları azgınlıktan, nefsin fenalıklarından uzak durmaya davet eden tavsiye
niteliğinde bölümler de var. O yıllarda Türk ve Müslüman alimler, bugünkü
psikologların görevini üstlenmişler. Yüzyıllar boyunca süren harpler, isyanlar
ve seferlerden bıkan halkı biraz müjde
(cennet) biraz korkutma (cehennem) ve biraz da öğüt ile itidalli davranmaya
teşvik etmişler.
Bunların hepsini anlayabiliyorum. Saygı duyuyorum. Peki ama 2004 yılında "rehber" kitaplarında hala ciddi ciddi erkeklere binlerce dul, bakire ve huri verileceğini yazanlara ne yapalım ?
Bunları yazanlar, yazdıklarına gerçekten inanıyorlarsa, hepsinin temel eğitime yeniden başlamaları veya en yakın akıl hastanesine kapatılmaları gerekir. Yok, eğer inanmadan, insanları kandırmak için yazıyorlarsa, bu tür ahlaksızlığın tedavisi yok.
Saygılar hepinize.
Levent Ertürk, 10.3.2004
x
KADINLARIMIZ...
Kadınlar günü münasebeti ile yapılan tartışmalar, Türkiye’de ki bir gerçeği gündeme getirdi.....
Eskiden Anadolu kadını denirdi fakat simdi büyük şehirlerin varoşlarında yasayan kadınlarda bu guruba dahil edilebilirler.
Burada söylemek bana çok üzüntü veriyor ama, baba erkil bir toplum olan toplumumuzda kadınlarımız buğun hala bir mal veya meta olarak kabul edilmektedir.
Genellikle Kürtler arasında yaygın olan aşiret törelerinin önde gelen kurbanları oldukları gibi erkeklerin hizmetkarı, onlara çocuk verip neslini sürdürmesine yarayan bir tarla olarak algılanmaktadırlar.
Örneğin davarını satmaya gidip sattıktan sonra köyüne donen bir üretici, gelirken bir at alırmış gibi bir kadın satın alarak eve getirmekte ve bu durum o toplum içinde normal karşılanarak ve de kuma olarak kabul edilmektedir. Ayni şeyler harmanini kaldırdıktan ve sattıktan sonra cebi para gören çiftçi için de geçerlidir.
Kız çocuk mirastan pay alamadığı gibi, sadece evlenecek Yasa Geldiğinde alınacak baslık parası olarak görülmektedir.
Burada hakaretten, dayaktan, tecavüzden, sokağa atılmaktan, öldürmekten vs. bahsetmek istemiyorum. Yukarıda söylediklerimin Yanında bunlar sadece bir teferruat olarak kalmaktadır…
Peki bu devirde bu gibi şeyler nasıl olabilmektedir? Her ne Kadar Dini dogmaların etkisi olsa da bütün bunları İslamiyet bağlamak gibi bir yanlışa düşmememiz gerekir… Kadınları erkeklerin yanında İkinci sınıf insan olarak kabul ettiği iddia edilen
İslamiyet, Aslında Cahilice döneminin kadını hiçe sayan törelerine karsı onları koruma altına almış ve bir takım haklar sağlamıştır….
Bana kalırsa bu ilkelliğin gerçek sebebi cehalettir.. Eğitim ve kültür düzeyi ne kadar yükselir ve kadınlarımız yasamın her kademesinde boy göstermeye ve Ekonomik bağımsızlıklarını kazanmaya başlarlarsa, toplum içersinde gerçek yerlerini o kadar çabuk alacaklar ve her turlu haklarına kavuşacaklardır.
Tabii burada söylemek istediğim kadın hakları falan değil…Şahsen kadın hakları gibi bir hak kabul etmiyorum… Bana göre kadın erkek eşitliği vardır, haklar da eşittir…Her iki cins de insan haklarından yararlanmalıdır.
Bir de kadınlarımızın bu durumunu istismar ederek kullanmaya kalkan Feministler var ama bunlar ayrı bir konu.. Simdi gerçekleri itiraf edelim.. Kadınlar ince, hassas ve narin mahluklardır. Ayrıntılı Düşünürler. Erkeklerin hiç aklına gelmeyen şeyleri Onlar akil ederler. Bütün bekledikleri sevgi ve takdirdir. Küçük dikkatlere (mesela evlenme yıldönümü gibi) çok önem verirler. Ufak iltifatlar, bir buket çiçek, onları Mutlu eder.
Erkekler ise bu konularda bir çeşit körlükle
maluldür…Bundan da kastim,bu gerçeklerin farkında olamayışımız ve de kendimizden
başkalarına,daha ziyade
kadınlarımıza karsı gösterdiğimiz korluktur…
Neyse, fazla uzatmadan ,sözlerimi eğer yanlış hatırlamıyorsam Disraeli’nin bir sözü ile bitiriyorum: ...Mükemmel bir kadın buluncaya kadar evlenmeyen bir adamın Allah yardımcısı olsun, eğer bunu bulursa Allah daha fazla Yardımcısı olsun….:))
Saygı ve sevgilerimle
Tosun, 10.3.2004
X
Bu yazı iyi oldu valla. Şimdiden tezi yok, iman ettim, dine donuyorum böylece bir huri de belki ben kaparim. :) Ama bende şans yoktur gökten karnabahar yağsa benim kafama patlıcan düşer. :(
Huri neyse de bu Gilman olayına pek aklim yatmadı, sunun Türkçe’si Kulanparalik olmuyor mu? Bilmiyorum, Amerika’nın Afganistan'a girdiği günleri hatırlayabiliyor musunuz, hani John Walker diye de bir beyaz Amerika'li Müslümanı yakalamışlardı. Sonradan onun Afganlı savaşçılardan birinin aşığı olduğunu yazmışlardı. İste o günlerde sanırım Hürriyet’te çıkan bir haberde Afganistan'da özellikle Kandahar'da ne zamanki parlak yüzlü sakalsız bir genç görürseniz bilindi o sakallı birinin 'Ashna'sidir yani kibar adıyla bu dünyadaki Gilman'i diye yazıyordu. Simdi aklıma durduk yerde kuyudaki Semside gelmiyor değil ye neyse.
Muhammed'in karıları olayına hiç girmeyeceğim, gecen defa girdim başıma gelmedik kalmadı....
Bu arada birde Atatürk’ün su anda adını hatırlamadığım bir arkadaşına bu cennet konusunda söylediği sözler geldi aklıma (nerede okuduğumu tam olarak hatırlamıyorum), soyleki: “Kuranda cennete giden müminler için huriler filan vardır da; neden, hiç cennete giden mumineler için var olanlardan bahsetmez!” der.
Canikiz, 11.3.2004
X
Levent Bey,
Misyonerlikle suçlanmamak için Müslümanlığı İsa’nın bir takipçisi olarak kritik etmek istemiyorum, ama yapmadan da gecemiyecegim.
Müslümanlıktaki bu kadar akıl dışı açıklamalı kitaplar çocuklarımıza anlattığımız peri masallarını bile gediyor.
Sizin yazdığınız yorumlara "Bunları yazanlar,
yazdıklarına gerçekten
inanıyorlarsa, hepsinin temel eğitime yeniden başlamaları veya en yakın akıl
hastanesine kapatılmaları gerekir.Yok, eğer inanmadan, insanları kandırmak için
yazıyorlarsa, bu tür ahlaksızlığın tedavisi yok." tamamen katılıyorum.
Peki bu kitaplarda hayatini ailesine, kocasına, evine, çocuğuna adamış (asıl onlar cennetlik) kadınlarımızdan bahsetmiyor mu?
40 sene kocasının derdini çekmiş, çamaşırını yıkamış, yemeğini yapmış, bazen dövülmüş, bazen sövülmüş kadınlarımız.
İslam dünyasında ve son 30 - 40 senedir Türkiye’de kadınların durumu, hakları, hürriyetleri acınacak haldedir.
Bu ne biçim bir Allah, peygamber ve dindir ki kadınları köle, eşya olarak görmektedir?
Biz kız ve erkek çocuklarımızı eşit sevmez miyiz? Onlara bir şey olacak olursa biz kendimizi feda etmeye hazır degil miyiz?
Biz öyleysek bizi yaratan Tanrı bizden daha merhametsiz mi ki kadınları bu durumlara getirip koysun.
Allah: “Erkekler siz benim göz bebeğimsiniz, size binlerce bakire ve dul. Kadınlar siz köpekliğe devam!”
Bu mu Alla hin merhameti, sevgisi?
Saygılarımla
Dima, 11.3.200
X
Sevgili Dima,
Yaratıcı dediğimiz varlık elbette ki böyle bir saçmalık getirmemiştir. Bunu yapan yine insan oğlunun kendisidir. Pastadan düşen payı daha aza bölmek dururken niye çoğa bölelim niye daha azla yetinelim diyerek dünya üzerinde büyük bir çoğunluğu oluşturan kadın nüfusunu böylelikle bir kalemde silip atmayı yeğlediler.
Sanırım bu biraz da kadınların da işine geldi ki hala poşet içerisinde gezmeyi içlerine sindirebiliyorlar. Buna karşı çıkan kadınlara ise bırak erkekleri, kendi cinsleri bile kötü gözle bakmakta, onları her anlamda suçlamaktalar.
En basitinden düşün bir erkeğe ne kadar kadınsı demek bir hakaretken bir kadına erkek gibi kadın lafı övgü yerine geçiyor.. İğrenç zihniyetin getirdiği ve bilinç altımıza yerleştirdiği bu olgular yüzünden de kadın alınıp satılacak mal olmayı yadırgamadan sefil hayatını sürdürüyor.
Hele ki dinsel inançların cinselliği bile kitabına uygun hale getirmesi daha da nefret ettirici bir konu. Adam azmış kudurmuş 1 gecelik sefahat için yeni ergenlik dönemine girmiş kıza günah olmasın diye muta nikahı kıyıyor..
Üf ,sabah sabah yine sinirim kalktı izninizle bütün bu inançlıyım diyenlere YUH ve O-HA demek istiyorum ...
Melike, 11.3.2004
X
Değerli Dima ve Melike
Bu akşam uzunca bir cevap yazacağım sizlere.
Ben kimseyi misyonerlikle, ajanlıkla vs suçlamam. Zaten benim işim evrensel bir hakikati veya mutlu, bilgili yaşama yolunu arayanlarla değil. Allah adına ahkam kesenlerle, din iman üzerinden para kazananlarla, doğumdan ölüme kadar insanın her hareketine burnunu sokanlarla uğraşmak gerekir.
Bu konuda söyleyecek çok şey var. Çünkü yalanlar öyle fazla ki ... dağlar kadar. Bu yalanların en çok sergilendiği yer ise bizim resmi veya özel televizyonlar. Ağzından bal şerbet akıta akıta İslam’ın savunuculuğunu yapanlar. Kur'an ayetlerini, on binlerce hadisi ve milyonlarca sayfalık zırvalıkları halktan saklayanlar. Kısaca, sayın Arsel'in dediği gibi, toplumsal geriliğimizin baş sorumluları din adamları ve onları kutsayan sözde aydınlar.
Ben bazı saygıdeğer dostlarımla birlikte çok uğraştım bunları anlatmak için. Bir sürü gruba üye oldum. Ama karşılığında bana yazılanlar .... tabur tabur küfür, tümen tümen tehdit, hakaret, korkutma.
Geçen yıl öğrendim ki Suudi Arabistan'daki "ulema" meğer beni de zındık, kafir ve Allah düşmanı ilan etmiş. Bunlar dünyanın dört bir yanındaki faaliyetleri izler, sakıncalı kitap, dergi ve siteleri rapor ederlermiş.
Derken bir kaç gün önce Yılmazer Mücahit lakaplı birinden mesaj aldım. Sıradan geçirilmedik ne annem kaldı, ne karım, ne kızım. Bu küfürbaz Allah bağlısı yobaz nerden bulmuşsa benim 11 Eylül saldırılarından sonra doğu dünyasını eleştirdiğim bir yazımı okumuş. Öfkelenmiş, köpürmüş, Allah'ı savunma ihtiyacı hissetmiş, yazmış da yazmış. Sizlerden utanmasam birebir alıntı yapardım ama .. değmez ki. Ne adı belli yazanın, ne adresi...
Bazen zaman tünelinde geziniyorum. Aklıma hep cesur rahip Jean Meslier'in şu cümlesi geliyor: "Din Pandora'nın kutusudur ve bu uğursuz kutu açılmıştır."
Saygılar hepinize.
Levent Ertürk, 11.3.2004
X
KASIM ayı faciasından sonra terör İstanbul'da yine hortladı. Bundan sonra da sık sık eylem yapacakları anlaşılıyor. Daha önce yaptıkları hariç! Uğur Mumcu, Çetin Emeç, Muammer Aksoy gibi nice değerleri onlar öldürdü, aramızdan onlar aldı.
Bu kez hedef Mason Derneği idi ve ‘‘ucuz’’ atlatıldı.
Masonlar kimdir, necidir? Masonlukla ilgim olmadığı için ayrıntılarını bilemem. Bildiğim tek şey, Allah'a inanırlar ve üç semavi dine (Müslümanlık, Hıristiyanlık, Musevilik) aynı ölçüde saygı duyarlar. Derneklerinde Kuran, İncil ve Tevrat vardır. Atatürk ilkelerine bağlı, laik bir kesimdir.
Masonlar ülkemizdeki şeriatçı kesimin ve onların temsilcisi olan irticacı medyanın her zamanki boy hedefidir. Onları ‘‘Allahsız kitapsız’’ olarak tanıtırlar, nefret ederler ve hedef gösterirler.
Hele bunların günlük bir gazetesi vardır ki, kimi hedef gösterse öldürülmüştür. Cumhuriyet'in savcıları bu yayınların üzerine nedense gitmezler. Yaptıkları görmezden gelinir.
+
Mason Derneği baskınında üzerlerindeki bombaların çoğu patlamadı. Ama bu demek değildir ki aynı eylemler bundan sonra olmayacak.
Siz teröristin toprağını gübrelerseniz, onları yönlendiren yayınları görmezden gelirseniz, şeriatçı kesimlerin laik cumhuriyet ilkelerine saldırışlarına karşı tavır koymazsanız, olacağı işte budur.
Din ticaretinin, din sömürüsünün, dini siyasete alet etmenin, türbanı malzeme yapıp oy peşinde koşmanın sonucu da budur.
İslamcı terör sadece bizim değil, dünyanın belası oldu.
Türkiye'de ne yazık ki yaygın inanışlar var.
‘‘Benim hırsızım iyidir.’’
‘‘Benim teröristim iyidir.’’
Hiçbir iktidar kendi hırsızının üzerine gitmez.
Teröristin üzerine zorunlu olarak gidilir. Hiç kimse, hiçbir yayın organı açıkça ortaya çıkıp bunlara övgü düzmez. Ama özellikle İslamcı teröristi gübreleyen ortamın, bu doğrultuda yapılan yayınların üzerine de gidilmez.
+
İntihar bombacıları Mason Derneği binasına dalarken tekbir getiriyorlar.
Adamın üzerinde bomba patlamış, içi dışına çıkmış, eli kolu kopmuş, hastaneye götürülürken sedyede bile slogan atıyor. Adının Abdullah İslam olduğunu söylüyor.
Kod adı bile anlamlı!
Türkiye bu işlerin, bu beyin yıkama faaliyetinin üzerine gitmek zorunda. Bu bombacılar, intihar saldırısı yapanlar bu ülkeye başka gezegenlerden gelmiyor.
Onları biz yetiştiriyoruz.
Eğitim sistemi laçka. Kuran kurslarında, arka bahçe imam hatip okullarında küçücük bebelerin, gencecik çocukların pırıl pırıl beyinleri yıkanıyor. Adamların gazetelerinde açıktan köşe yazıları yazılıyor, haberler yapılıyor:
‘‘Medeni nikah kaldırılsın, imam nikahı geçerli kılınsın... Kuran kursları serbest bırakılsın... Türbana özgürlük... Sizi gidi laikçiler...’’
Sadece onlar değil, bir de onlara sahip çıkan Nazlı Ilıcak gibiler ve onların gazeteleri.
Tarikat liderleri ekranlarda, sayfalarda. Hatta şimdi TRT ekranlarında programlarda!
Atatürk'le, laiklikle, cumhuriyet ilkeleriyle alay ediliyor, hakaret ediliyor, tehditler savruluyor. Hedef gösterilenler arasında Masonlar da var. Ülkeyi yönetenler bunları görmüyor mu?
+
Görmez olurlar mı! Elbette görüyorlar da, üzerine gitmek işlerine gelmiyor.
Teröristi yakalarsınız. Siz yakalarsınız, ardından yeni eylemler gelir. Önemli olan, terörü yaratan, teröristi besleyen, tohumları toprağa atıp sonra yeşerten ortamları yok etmektir. Bunu kim yapacak, hangi hükümet yapacak?
Bataklık kurutulmadıkça bugünü kurtarırsınız, yarın aynı şey yeniden karşınıza çıkar. Çıkacaktır da!
Adam bombaları üzerine sarmış, içeriye tekbir getirerek dalıyor. Adam hastane kapısında, sedyede bile slogan atıyor.
Bu beyinleri kimler yıkamış, kimler nerelerde oluşturmuş? Her İslamcı eylemden sonra açıktan yayın yapamayıp içinden bile olsa ‘‘Helal olsun bu arkadaşlara’’ diyen kesimler orada! Bundan sonra kimleri, nereleri hedef gösterecekler? Bekleyin, görürsünüz.
+
Ülkemizi ‘‘tarikat-siyaset-ticaret’’ üçgeninden kurtarmak zorundayız.
Emin ÇÖLAŞAN, 11.3.2004
X
CANLI BOMBALAR...
İNSAN nasıl canlı bomba olabilir?
Birazdan bedene sarılı bombanın patlayacağını, ellerinin, kollarının, yüzünün, gözünün, kulaklarının küçük küçük parçalara ayrılıp duvarlara yapışacağını bile bile.
Patlamaya adım adım yaklaşırken, acaba canlı bombaların akıllarından ne geçiyordur?
Ne düşünüyorlardır?
O düşünen kafanın birazdan gövdeden ayrılıp havalarda uçacağını bile bile.
Nasıl oluyor da buna razı oluyorlar?
Ya da birazdan öldürecekleri insanların yüzünü görünce nasıl vazgeçmiyorlar?
O yaşta insan biraz olsun korkar.
Hoş, düşünebiliyor musunuz; korkup kaçsanız dahi bombanız da sizinle geliyor.
*
Elbette onların beyinlerini yıkayıp, doğru cennete gideceklerine inandırıyorlardır.
Peki; suçu-günahı olmayan, çocuk-kadın, masum insanları durup dururken öldürenin cennete asla gidemeyeceğini hiç mi akıl edemiyor bu canlı bombalar.
O zaman bizim aklımızın ermediği, çok daha etkili ve güçlü bir beyin yıkama yöntemleri olmalı.
Tüm yaşam güdülerini silen, duyguları yok eden, aklı-mantığı ortadan kaldıran bir yöntem.
Canlı bomba gibi gözüken, aslında cansız bombalar.
*
Bildiğimiz tek şey:
Bu canlı bombaların bu ülkede yetiştikleri.
Ve canlı bombaların istisnasız tümünün yobazların çağdışı eğitimlerinden geçtiği.
Hurafelerle, sahtekar din adamlarının uyduruk fetvaları ile, o ilkel eğitimle beyinlerinin yıkandığı.
Ama ne yapacaksınız?
Arkadaş hálá çocukların; karanlık köşelerde, anlamadıkları bir dilde, yalan-yanlış yorumlarla, asılsız-mantıksız bilgilerle, tarikatların-ocakların kucağında eğitilmelerini istiyor.
Bunun için kanun çıkartmaya dahi kalkabiliyorlar.
Yaptıklarına bir dönüp bakın.
Asla uslanmadan...
Asla vazgeçmeden
Bekir COŞKUN. Hürriyet, 11.3.2004
x
Sayın Yazar Tosun,
Yazınız için teşekkür ederim, güzel yazmışsınız.
Benim eklemek istediğim, islami toplumlarda halkın kasten cehalet altında tutulmasıdır. Eğitilen, kendisi için düşünebilen, koru körüne yobaz olmayan insanlar zaten dinleri soruşturmaya başlayacaklardır.
İşte bu soruşturma islami toplumların isine gelmemektedir. Türkiye'de kadınlara eşit davranılması devlet büyüklerinin örnekleriyle daha da kolaylaşacaktır. Ama hepimiz biliyoruz ki bu sadece gerçek dişi bir hayaldir, hatırlarsanız Kasımpaşalı başbakanımız Almanya'da erkeğin birden fazla kadınla evlenmesini normal karşıladığını Avrupa basınına açıklamıştı.
Sevgi ve Saygılarımla,
Dima, 11.3.2004
X
ATATÜRKÇÜ BİR BAYANA
Sayın Hayri bey ve diğer yazan arkadaşlarda dikkatimi bir şey çekiyor Niçin sürekli İslamiyet hakkında bunlar yazılıyor? ve bunun doğru bir yaklaşım olmadığını düşünüyorum.
Diğer dinleri onaylıyor musunuz da İslamiyet böyle yerlerin dibine batırılıp batırılıp çıkartılmakta?
Hıristiyanlık Musevilik Yahudilik çok mu doğru dinler yani?
Bu şekilde yaklaşıldığında kendi toplumumuzu aydınlatmaktan çok onların kendilerini savunmaya itmiş olmuyor muyuz?
Bu şekilde söylenenleri de kesinlikle dinlemeyeceklerdir, ki zaten öyle de yapıyorlar.
Yozluk bakımından sadece İslamiyet’in dile getirilmesi benim gibi dinsiz birini bile rahatsız ederse diğerlerini nasıl etkiler dersiniz ?
Selamlar
Melike, 11.3.2004
X
Sevgili Meleğimiz,
Önce saygılar sunar, yürekten sevgiler deriz.
“Niçin sürekli İslamiyet hakkında bunlar yazılıyor? Bunun doğru bir yaklaşım olmadığını düşünüyorum. ” yargınıza yanıt:
Öncelikle şunu belirtmeliyim benim muhatabım İslam değil irtica’dır. Kendi halinde inancını yaşayanlarla iktidara gelerek İslam şeriatını uygulamak isteyenleri birbirine karıştırmamalıyız.
İşte ben, 1400 yıl önceki toplumun koşullarına göre oluşturulan İslam şeriatını; yani İslam’ın hukuk kurallarını, bu çağda toplumuza dayatmaya çalışanlara karşı savunma amaçlı yazıyorum. Çünkü Genel Kurmay’ın da saptamasına göre bu gün için en yakın ve en büyük tehlike irticadır da onun için…
İslam ile irticacı karıştırmamalıyız.
İslam, kendi inancını kimseye dayatmadan kendisi için yaşayan ve iktidara gelip de şeriat kurallarını uygulama gibi bir amacı olmayandır.
İrtica ise: İslam’ın temel kitaplarını (Kuran ve Hadis kitapları) referans alarak; aydınlarımızı öldüren, kentlerimizi bombalayan dinci teröristlerle; Hizbullah adında örgütlenerek kendileri gibi düşünmeyen Müslümanları bile öldüren çılgınlar ve dini siyasete alet ederek iktidara gelip şeriat devleti kurmak isteyenlerdir.
Bunlar, İmam Hatip mezunu imam bir Başbakanı ve hükümetini bile mürtet ilan etmişlerdir. Bunlar hurafelerle, yalanlarla din adına halkımızı kendileri gibi düşünmeyenlere karşı kin ve düşmanlıkla motive etmektedirler. Bu çılgınlar, yurdumuzda bir şeriat devleti kurma amacı ile kendilerini İslam diye yutturmaya çalışan şeriat militanlarıdır.
Niçin bunlara karşı olduğumuzu öğrenmek isterseniz Doğu Perinçek’in Kaynak Yayınlarınca yayınlanan “Atatürk Din ve Laiklik Üzerine” adlı kitaba bakmanızı öneririm. (Özellikle 70-80 sayfalarına…)
Biz kendi inancını yaşayan halkımızın inancına karşı değiliz. Biz; “…hoca kılıklı sahte bilginlerin yalanlarına inanacak kadar bilgisiz de değiliz.” Biz Atatürk’ün: “Bu cahillerin olumsuz yönde atacakları bir adım yalnız benim şahsî imanıma değil, yalnız benim amacıma değil, o adım benim milletimin hayatıyla ilgili, o adım milletimin hayatına karşı bir kasıt, o adım milletimin kalbine yöneltilmiş zehirli bir hançere karşıyız. Benim ve benimle aynı görüşte arkadaşlarımın yapacağı şey, mutlaka ve mutlaka o adımı atanı tepelemektir.” sözleri gereğince dini paraya tahvil edenlere de karşıyız.
Yine biz: “...Bu düzen değişmeli. Bekledik, biraz daha bekleyeceğiz. Gün ola, harman ola... Müslümanlar içlerindeki hırsı, kini, nefreti eksik etmesin. “ (ŞÜKRÜ KARATEPE)
Ve bir de düşünce ve inanç özgürlüğü deyerek; bunların serbestçe şeriatı yıkma çabalarına seyirci kalan aymaz Atatürkçülere karşıyız.
Eğer böyle bir tehlikenin Yahudi ve Hıristiyan’dan geldiğine ilişkin en ufak bir belirti görseydik; inanınız ki onlara da aynı tepkiyi gösterirdik.
Bu gün yurdumuzda hangi Yahudi ve Hıristiyan örgütü; medyası ile militanlarını, yalan yanlış ve büyük bölümü hurafe olan menkıbelerle ve cennet vaatleri ile canlı bomba haline getirmektedir?
Bütün dinler aynı unun hamurundandır. Al birini vur ötekine… Hepsi de ruhçudur. Yani Ruh’un evreni yoktan var ettiği inancındadır. Maddeyi, ruhun yarattığı inancında olmak sağlıklı düşünememenin belirtisidir ve de bilime karşıdır. Bilim ne diyor: “Hiçbir madde yoktan var olamaz; var olan da, yok olamaz…” (Lavezion yasası).
Tek Tanrı’lı dinlerin birbirinden farkı yoktur. Hepsi de kendi egemenliklerini kurmak için mensuplarını kendileri gibi inanıp düşünmeyenlere karşı kin ve düşmanlıkla motive etmektedir. Bu ise Tanrı’nın (Tanrı: Olması gereken… Olması gereken ise; dostluk, barış ve sevgidir…) iradesine karşı gelmektir.
Demek istiyorum ki yalnız kendi inancını hak görerek diğerlerini öldürmek gibi bir düşüncede olanların Tanrı ile bir ilgisi yoktur.
www.bilgebalta.com adresli sitemizdeki İncil’den ve Tevrat’tan bölümü ile diğer bölümlerine bir göz atarsanız Yahudilik ile Hıristiyanlığın da yanlışlarını eleştirdiğimi görürsünüz.. Kaldı ki daha üç gün önce Yahudi inancını eleştiren “ALLAH BÖYLE DER Mİ?” başlıklı bir yazı göndermiştim sizlere... Gönderdiğim bu ilginç yazımla ilgilenmedi bir kişi bile…
Kaldı ki biz onları savunmaya itsek de itmesek de onlar bizi kendilerinden saymayacaklardır. Taa ki bizim-sizin gibilerin kendileri gibi olacakları güne kadar.
Boşa onları kazanmaya çalışmayınız. Nazım’ın deyimiyle; “onlar; sana düşman, bana düşman…”
Onlar; akılcı olan, insanın sevdiği her şey yanında güzelliğe düşman… Onlar; insanın, gülerek eğlenmesine bile düşman…
Bizler hurafelere karşı, bilim dışılıklara karşı, halkımızın bilgisizlikte bırakılmasına ve din adına aldatılmasına karşıyız. Biz istiyoruz ki bir daha gelemeyecek olduğu şu güzelim dünya da; insan, yesin, içsin, eğlensin, gülüp oynasın, sevsin, sevilsin birbirlerine düşmanlık duymadan barış içinde yaşasın…
Onlar da diyorlar ki bu dünya geçicidir. Ebedi olan dünyaya ölünce kavuşacaksın. O dünyada mutlu olabilmek için bu dünyadaki yoksulluklara, yoksunluklara katlanacaksın; çünkü, Allah fakirleri sever, diyerek kendi ceplerini dolduruyorlar. Ve de ve inanmayanları imana getireceksin. (Bk. K. 9/29) diyorlar…
Biz bütün tek Tanrılı dine mensup olup da Tanrı’yı kendi dışlarında arayanlara şu gerçeği anlatmaya çalışıyoruz: “Tanrı bizde tecelli etmeye her zaman hazırdır. Ne var ki Tanrı’nın bizde tecelli etmesine bencil isteklerimiz yüzünden izin vermiyoruz. O’nu, Tanrı ve Din bilgimizin yokluğundan hep kendi dışımızda arıyoruz. Bu anlayışımıza başkasını da inandırmaya çalışıyoruz. Bu anlayıştan kurtulmadığımız sürece biz insanlara kurtuluş yoktur.” diyoruz.
Hatırlatayım, siz bile bir parça Allahçılık ve dincilik kokan bu ve benzeri yazılarımdan ötürü dincilik yapıyor diye bana çıkışmıştınız. Şimdi ise beni bile rahatsız ediyor diyerek etkinliklerime ket vurmaya kalkıyorsunuz. Oldu mu bu Sevgili Meleğimiz? Yakışır mı bu senin Atatürkçülüğüne?... Bari sen eteğimizden tutarak bizi durdurmaya, etkinliklerimize ket vurmaya çalışma. Seni iyi tanımasam “Sen de mi Brütüs!” diyesim geliyor; ama, demiyorum, yalnızca “Dostun gülü gülü!..” deyip geçiyorum…
Sen yanmazsan, ben yanmazsam nasıl çıkacak karanlıklar aydınlığa…Unutma ki ne yapsan, ne etsen yaranamazsın yobaza.
Hem yazdıklarımız boşa da gitmiyor. Bir parçacık sağduyusu olanlar bile bize "gerçeği gösteriyorsunuz!" diye teşekkür ediyor...
Ne desen, ne söylesen hoş gelir bana; çünkü sevgim var sana…
Şimdi kal sağlıcakla.
Av. Hayri Balta, 13.3.2004
X
Sayın Balta,
Çünkü şu an bu topraklarda geçerli olan din
İslam’ın ehl-i sünnet versiyonu. Eğer ülkemizde mesela Budistler kan dökse veya
her tarafa yayılma imkanına
kavuşsalardı o zaman onlarla uğraşırdık. Voltaire bu durumu şöyle özetledi:
Herkes önce kendi bahçesini temizlesin.
Saygılar
Levent, 11.3.2004
X
MEĞERSE PALAVRA İMİŞ
Murat Bardakçı: Kutsal Emanetlerce Karbon-14 testi yapılsın
Murat BARDAKÇI
Topkapı Sarayı’nda Hazreti Muhammed'in sandalet seklindeki üç adet ayakkabısının yakında sergileneceğinin açıklanması üzerine, bizde bulunan çok sayıdaki ``Kutsal emanetler''i hatırladım.
Sonra, Hıristiyan dünyasında asırlarca devam eden ``İsa’nın kefeni'' ve `Kumdan Tomarları'' tartışmaları hatırıma geldi ve teknolojiyle efsane işbirliğinin sonunda gerçeğin nasıl ortaya çıktığını düşündüm. İste, bir başka ``kutsal emanetler'' tartışmasında modern teknoloji vasıtasıyla kesin sonuca ulaşılmasının kısa ve yorumsuz öyküsü...
Topkapi Sarayı’nda asırlardır saklanan kutsal emanetlerin arasında bulunan ve Hazreti Muhammed'e ait olduğuna inanılan üç tek ayakkabı, yakında sergilenecek.
PEYGAMBER TASI DEGIL, KRAL MEKTUBU
Gazetelerde ve TV'lerde son günlerde çıkan
haberlerde bunların her ne kadar sarayın deposunda ``yeni keşfedildikleri''
iddia edildi ise de, sandalet seklindeki
ayakkabıların ``yeni bulunmaları'' diye bir şey söz konusu değildi. Teshir
edilmeyen diğer çok sayıdaki kutsal eşyanın arasındaydılar, varlıkları her zaman
bilinmekteydi ancak eski derinin açıkta kalması halinde hemen okside olması
ihtimali yüzünden bugüne kadar sergilenmemişlerdi. Simdi ``umumi arzu üzerine''
kısa bir süre için
de olsa sergilenmelerinin hazırlığı yapılıyor.
Açık söylemem gerekirse, ben, sarayda bulunan ve çoğu bugüne kadar sergilenmemiş olan kutsal emanetlerden bazılarının gerçeklikleri konusunda her zaman tereddüde düşmüşümdür. Zira, daha ilk bakışta bunların bir bölümünün peygamber devrinden olmadıkları anlaşılır durumdadır. Meselá, Hazreti Muhammed'in ``teyemmüm tası'' olduğu söylenen obje, bir Asur tabletidir, Asur sarayının bas hademesi Sumiddina'nin kral Asurbanipal'a gönderildiği tablet seklindeki bir mektuptur ve Babilonya'da atölyeleri bulunan Maristar adındaki bir heykeltıraşa verilen siparişlerden özetmektedir.
Peygamberin mührü, mührün aslini bir kuyuya düşürdüğü bilinen Halife Hazreti Osman tarafından sonradan yaptırılmış bir objedir. Hazreti Fatma'ya ait olduğu iddia edilen seccade 16. asırdan kalmadır. Hazreti Hüseyin'in kullandığı söylenen bir başka seccade de 17. yüzyıla ait bir Bergama halisidir. Hazreti Osman’ın öldürüldüğü sırada okuduğuna inanılan ve üzerindeki lekelerin Osman’ın kanı olduğu söylenen Kur'andaki lekeler ise ceylan derisinden sayfaların rutubet yüzünden zamanla sararmasından ibarettir ve Kur'an'in yazı stili sonraki devirlere, Emeviler dönemine aittir. Hazreti Ayse'nin bohçası olduğu iddia edilen muskalı kumaş ise, Kanuni Süleyman zamanından kalmadır, hatta bir kenarında yapanın imzası da vardır.
İste, TV'lerde ve gazetelerde Hazreti Muhammed'in sarayda ``yeni bulunan'' üç adet ayakkabısıyla yani ``nálın-i saadet''leri ile ilgili haberleri okuyunca, aklıma kutsal emanetler konusu geldi.
KAFATASI, BIZANS'TAN MIRAS KALDI
Peygambere ait olduğuna inanılan ve biri sarayda diğeri Hırka-i Şerif Camii'nde bulunan iki adet hırkayı, Top kapı’daki ``sancak-i şerif''leri, sadece sarayda ve bazı camilerde değil, çok sayıda eski ailede de bulunan ``sakal-i şerif''leri, Kutsal Emanetler Dairesi'nde muhafaza edilen ``Hazreti Musa’nın asásı''nı, ``Hazreti İbrahim’in tenceresi''ni, Bizans'tan bize miras kalan ``Hazreti Yahya’nın kafatasını ve kemiklerini'' ve kutsal emanetlerin geçmişteki siyasi gücünü hatırladım. Sonra Hıristiyan dünyasında asırlarca devam eden ``İsa’nın kefeni'' tartışması ve ``Kumran Tomarlari'' hatırıma geldi ve teknolojiyle efsane işbirliğinin gerçeği nasıl ortaya çıkarttığını düşündüm.
Yandaki ve aşağıdaki kutularda, Hıristiyan dünyasındaki ``kutsal emanetler'' tartışmasının modern teknolojiyle neticelenmesinin kısa öyküleri yaralıyor. Ben, bu tartışmalarla sonuçlarını nakletmekle, ancak Karbon-14 testinin objelerin gerçek yasini artık sadece birkaç senelik hatayla çıkartabildiğini hatırlatmakla ve kutsal kabul edilen eşyaya gerçek saygının da böyle yapılması gerektirdiğini söylemekle yetiniyorum.
Vatikan yalanladı, karbon testi doğruladı
Torino Kefeni'ne uygulanan Karbon-14 testi, ``Kumran Tomarları'' yahut ``Ölüdeniz Yazmaları'' diye bilinen ve hem Hıristiyanlığın, hem Museviliğin eldeki en eski yazılı kaynakları olan elyazmalarına da uygulandı. Ama sonuç bu defa olumlu çıktı.
1946'da Ürdün'de, Kumran köyündeki bir mağarada bulunan bu çok sayıdaki káğıt, papirüs ve deri tomarlarda her iki dinin karanlıklar içindeki ilk dönemlerinden bahsediliyordu ve Hıristiyanlığın başlangıcı bu tomarlar sayesinde aydınlanmıştı. Ancak Hazreti İsa’nın kefenini ``gerçek'' kabul eden Vatikan,Kumral Tomarları’nı ``düzmece'' diye nitelemiş, ``İsa’dan çok sonraları yazılmış olduklarını'' iddia etmiş ve bunun üzerine başlayan din; tartışma elli sene boyunca bir türlü bitmemişti.
Tomarların küçük bir bölümü Vatikan'da, çoğu İsrail’deydi. Tartışmalardan bir neticeye varılamaması üzerine 18 ayrı sayfadan alınan birkaç miligram ağırlığındaki parçalara Arizona Üniversitesi'nin fizik laboratuvarında Karbon-14 testi uygulandı. Testi, üniversitenin iki fizik profesörü, Timothy Jull ile Douglas Dohanue yaptılar ve Ölüdeniz Yazmaları’nın bir bölümünün miláttan önce üçüncü asırdan, bir kısminin yine miláttan önce 60'lardan, geri kalanının ise Hazreti İsa’nın yasadığı dönemden kaldığı ortaya çıktı.
Neticede, Vatikan’ın son derece önemli iki konuda yanıldığı anlaşıldı: Papaların ``gerçek'' dediği ``Torino Kefeni'' sahte, seneler boyu ``sahte'' olduğunu iddia ettikleri ``Ölüdeniz Yazmaları'' ise gerçekti.
Test için bir milimden küçük parça bile yetiyor:
Bugün arkeolojiyle tarih öncesi araştırmalarının ayrılmaz parçası olan ve tarih belirleme vasıtası olarak kullanılan Karbon-14 test metodunu 1946'da Sikago Üniversitesi profesörlerinden Williard Libby ortaya koydu. Profesör Libby, bu çalışması sayesinde 1960'da Nobel kimya ödülünü kazanacaktı.
Testin temelinde, bütün canlıların hücrelerinde bulunan karbon miktarının ölçülmesi yatar. Bitkiler fotosentez yoluyla karbon dioksit alıp bununla gelişmelerini sağlarlarken, ayni isi bitkileri yiyen insanlar ve hayvanlar da yaparlar.
Karbonun en ufak parçası ``Karbon-14'' veya ``Radyo karbon'' adini alır. Radyo karbonun 5568 yıl olan ``yarılanma müddeti'', testin esasini oluşturur ve incelenecek örnekteki karbonda bulunan azalmış radyo karbonun oranı, o örneğin yasini verir. Test için birkaç miligram veya milimetrelik parça káfidir.
Dünyada bugün 150'nin üzerinde Karbon-14 laboratuarı bulunuyor ve test deri, kumaş, kan pıhtısı, kömür, mercan, reçine, gübre, boynuz, gibi bütün organik maddelerin yanı sıra son senelerde çanak-çömlek, duvar ve kaya resimleri ile demire ve maden içeren cevherlere de uygulanabiliyor.
Hazreti İsa’nın kefeni, İsa’dan 800 yıl genç çıktı Vatikan, asırlar boyunca Hazreti İsa’ya ait olduğuna inanılan kefene, 1988'de Karbon-14 testi uygulattı. Ama testin sonucu kefen hakkındaki bütün inançları bir anda kökünden değiştirdi: 2,5 metrelik bu keten dokuma, İsa’dan en az 800 yıl sonrasına aitti.
İtalya’nın Torino şehrindeki Vaftizci Yahya Kilisesi'nde saklanan eski bir keten örtü, Hıristiyan dünyasını asırlar boyunca meşgul etti. Tartışma, örtünün Hazreti İsa’nın çarmıhtan indirilmesinden sonra sarıldığı kefen olup olmadığıydı.
İki buçuk metrelik örtü, 11. aşıra kadar Urfa'da bir kilisede muhafaza edildi ve daha sonra İstanbul’a, yani o zamanın Bizans başkentine getirildi. Haçlılar'ın şehri 1204'de yağmalaması sırasında kayboldu ve 1350'lerde Fransa'da ortaya çıktı. Bir kiliseden ötekine dolaştı, 1532'de ciddi bir yanma tehlikesi geçirdi, İtalya’ya götürüldü ve Torino'daki Vaftizci Yahya Kilisesi'ne kondu.
1898'de, kefende herkesi şaşırtan bir özellik fark edildi: Kumaş parlak ışığa tutulunca, tam ortasında insan boyunda olan ve negatif filmi andıran bir görüntü beliriyordu. Görüntüde kırbaçlanmış, başına dikenden yapılmış bir taç oturtulmuş ve çarmıha gerilmiş bir insan vardı. 1930'lardan sonra kefenin hassas kameralarla fotoğrafları çekildi ve iki özellik daha bulundu: Görüntünün el kısımlarında kurumuş kanlar bulunuyordu ve gözlerinden birinde İsa’dan sonraki tarihle 30 yıllarına ait bir para sıkıştırılmıştı.
Romalıların çarmıha gerdikleri mahkumların gözlerine kendilerinden tartışması'' başladı: Bazıları kefenin gerçek olduğunu kabul ederken, bazıları da ortaçağ papazlarının kiliselerine san ve şöhret kazandırmak için böyle bir kefen efsanesi uydurduklarını ileri sürdüler. Onlara göre, uyanık bazı papazlar kimsesiz bir adamı aynen Hazreti Isa gibi kırbaçlamış, basına dikenlerden yapılma bir taç geçirip çarmıha germişlerdi. Kurban çarmıhtan indirildikten sonra bir beze sarılmıştı ve Hazreti İsa’ya ait olduğu iddia edilen kefen, iste bu örtüydü!..
Tartışmalar senelerce sürdü ve Vatikan, 1988'de kefene Karbon-14 testi uygulanmasına karar verdi.
Kefenden kesilen mili metrik bir parça Teksas Üniversitesi'nin laboratuvarinda incelendi ama netice, Vatikan’ı teste izin verdiğine pişman etti: Kefen 1260 ile 1390 yılları arasında imal edilmişti, yani Hazreti İsa’dan 1200 küsur yas gençti.
Test daha sonra Arizona, Oxford ve Zürih Üniversiteleri'nde tekrarlandı, kefenden kesilen diğer mili metrik parçalara yeniden Karbon-14 uygulandı ama sonuç ayniydi; kefenin tarihi 13. asırdan geriye gitmiyordu.
Fizikçiler test sonuçlarını tartışırlarken, devreye bu defa Moskova Üniversitesi girdi: 1352'de kefenin saklandığı kilise yanmış, kefen zarar görmemiş ama yüksek hararette kalmıştı. Şiddetli isinin maddenin içindeki karbon moleküllerinin yapısını değiştirdiğinin bilinmesine rağmen, önceki testlerde bu husus gözerdi edilmişti.
Rus fizikçiler, Moskova'daki bir laboratuarda 1352'deki yangın ortamının bir esini yaratıp ketendeki karbonun değişikliğini belirlediler. Önceki testlerin verileri bu şekilde değerlendirildi ama sadece beş asırlık bir geriye gidiş sağlanabildi: Kefenin imal tarihi 8. asrin baslarına uzandı ama kefenle Hazreti İsa’nın yasadığı devir arasında hiçbir aláka kurulamadı.
Ayhan Onay, 11.3.2004
X
Aslında, Muhammed'e ait olduğu iddia edilen sakal parçalarının her birinden alınacak DNA lerle onun kemiklerinden alınacak DNA ler karsılaştırılmalıdır. Bakalım ortaya ne çıkacak.
Hem bilim bu kadar ileri iken bir adım daha ileri gidip Muhammed'in DNA’sından colon'lama yöntemiyle aynısının yaratılması yoluna gidilmelidir. Bu sayede hem Muhammedi görmüş oluruz, hem de bir peygamber nasıl yaratılıyor, sahneye en yakın yerden görür izleriz. Diğerleri için böyle bir sansımız yok çünkü onların mezarları bilinmiyor ama Muhammed'in nerede gömülü olduğu belli, insanın kemiklerindeki özellikle kemik baslarındaki hücrelerin binlerce yıl yaşayabildiği Ramsess II ye yapılan deneylerde anlaşıldığına göre ayni şey neden Muhammed'e uygulanmasın?
Saygılarımla
Can Ikiz, 11.3.2004
X
CAHİLİYE DÖNEMİ
Sayın Tosun,
Mesajını aldım, ne demek istediğini anladım.
Bir önceki mesajımda "kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesi olayında yanlış anlaşılmaya elverişli olduğundan açıklama yapmak gereğini duyuyorum. Bu diri diri gömülme olayı çok, çok az rastlanılan bir olay olup dediğim gibi İslamiyet'ten önce de tepki gösterilmiştir.
Size kısa bir yanıt: İslamiyet, kadına hiç mi hiç bir hak tanımamıştır. “İslam’a göre kadın mallar arasında sayılır." (K. 3/14)
Eğer İlhan Arsel’in,Turan Dursun'un kitaplarını okursanız kadının durumu İslamiyet’le cahiliye döneminden daha kötü olmuştur. Ne olur beni suçlamadan önce İlhan Arsel'in ŞERİAT ve KADIN adlı kitabını alıp bir zahmet okuyun. Bu güne değin 20. baskısı basılan bu kitap hakkında İslamcılardan biri olsun REDDİYE yazamamıştır ve bir yerde İllah Arsel'in yazdıklarını zımnen kabul etmişlerdir.
İslam'da kadının konumu için Hıdır Aslan'ın Berfin yayınlarında çıkan “TANRI ve KADIN" adlı kitabında bütün dinlerin kadına bakışını görebilirsin. Ama konumuz İslam'da kadın olduğu için sana iki kitap öneriyorum. Bunları okumayanlar elbette beni İslam düşmanı olarak göreceklerdir.
Bu iki kitap: “KURAN'IN KÖKENİ" ve "MUHAMMED ve KURMAYLARININ HANIMLARI" adlı kitabı da muhakkak ve muhakkak okumanızı öneririm. KAYNAK YAYINLARI'nda çıkmıştır... Yazarı ARİF TEKİN Kİ bu yazar 25 yıllık hizmetten sonra imamlıktan emekli olmuştur. Bu yazar kadar bilgili olamayız ya... Ben bu kitapları okuduğum için kendime güvenerek söylüyorum ki Kuran ve Hadislere göre: "Allah'a ilk karşı gelen kadındır."
Kuran'a göre erkek “karısı olan kadını dövebilir." Bu konuda binlerce, evet binlerce örnek görmek isterseniz adını verdiğim bu kitapları okumalısınız.Yoksa bana ne söylerseniz söyleyin Masalsıöykünün yazarı Saygın Melike hanım gibi haksızlık etmiş olursunuz.
Eğer muhakkak benim görüşlerimi öğrenmek isterseniz http://www.bilgebalta.com adresli sitemizin "DİN” ve DİĞER BÖLÜMLERİNE bakmanızı rica eder saygılar sunarım.
Av. Hayri Balta, 11.3.2004
X
Sayın Tosun,
Önce saygı, sevgi.
"İslamiyet, aslında Cahilice döneminin kadını hiçe sayan törelerine karsı onları koruma altına almış ve bir takım haklar sağlamıştır" diyorsunuz. Sizden rica ediyorum. Cahilice döneminin kadını hiçe sayan töreleri hakkında, kız çocuklarının diri diri gömülmesi dışında, birkaç örnek gösterebilir misiniz? Kaldı ki "kız çocuklarının diri diri gömülmesi olayını da" İslamiyet’ten önce tepki gösterilmeye başlanmıştı.
Eğer bana birkaç örnek verme lütfünde bulunursanız sevinirim.
Saygılarımla,
Av. Hayri Balta, 11.3.2004
X
Sayın Yazar Tosun,
Yazınız için teşekkür ederim, güzel yazmışsınız.
Benim eklemek istediğim, islami toplumlarda haklin kasten cehalet altında tutulmasıdır. Eğitilen, kendisi için düşünebilen, koru körüne yobaz olmayan insanlar zaten dinleri soruşturmaya başlayacaklardır.
İste bu soruşturma islimi toplumların isine gelmemektedir.
Turkiyede kadınlara eşit davranılması devlet
büyüklerinin örnekleriyle daha da kolaylaşacaktır. Ama hepimiz biliyoruz ki bu
sadece gerçek dişi bir hayaldir, hatırlarsanız Kasımpaşalı başbakanımız
Almanya'da erkeğin birden fazla kadınla
evlenmesini normal karşıladığını Avrupa basınına açıklamıştı.
Sevgi ve Saygılarımla,
Dima,11.3.2004
x
Sayın Tosun,
Önce saygı, sevgi.
“İslamiyet, aslında Cahiliye döneminin kadını hiçe sayan törelerine karsı onları koruma altına almış ve bir takım haklar sağlamıştır” diyorsunuz.
Sizden rica ediyorum. Cahiliye döneminin kadını hiçe sayan töreleri hakkında, kız çocuklarının diri diri gömülmesi dışında, birkaç örnek gösterebilir misiniz?
Kaldı ki “kız çocuklarının diri diri gömülmesi olayını da” İslamiyet’ten önce tepki gösterilmeye başlanmıştı.
Eğer bana birkaç örnek verme lütfünde bulunursanız sevinirim.
Saygılarımla,
Av. Hayri Balta, 11.3.2004
X
Sayın Balta,
Cahiliye dönemine ait, kadınlarla ilgili örf ve
adetlerden örnek vermemi
istiyorsunuz.....
Konunun uzmanı değilim ama bildiğim kadarı ile sunu söyleyebilirim ki o donemde kadınlar sadece cinsel bir obje olarak kabul ediliyorlardı...
Erkeklere göre bedenen güçsüz ve zayıf olan kadınlar, karakter olarak da zayıf ve ise yaramaz addolunuyorlar, yeni doğan kız çocukları da bazen diri toprağa gömülerek öldürülüyordu.
Cahil bedevi kabilelerinin örf ve adetlerine göre hiç değer verilmeyen ve hakkı hukuku tanınmayan Kadınlar tam anlamı ile bir mal veya meta gibi kullanılıyorlardı.
Savaş ganimeti olarak alınıp satılıyorlar, ölen bir erkeğin mirası ile birlikte mirasçılara devrediliyorlar, erkekler tarafından nesebin devamı için ve soylu bir çocuk edinebilmek için başka erkeklere ikram ediliyorlar, mirastan mahrum edilebiliyorlar ve bazı yiyecekler onlara yasaklanabiliyordu....
Yani insanlık acısından bir hiçtiler.... Bunlar ortada iken, detaya girip, onların uğradığı eziyet, hakaret, dayak, aşağılanma ve ceza lar hakkında da bazı fikirler yürütülebilir....
Sorunuzdan Islamiyetin kadınlara getirdiğini söylediğim hakları küçümsediğiniz veya karsı çıktığınız anlamını çıkarabilir miyim?
Ama beğenilmese de cahil bedevi kabilelere, kadın konusunda bir disiplin ve düzenleme getirdiği konusunda ısrarlıyım...
Saygılarımla
Tosun, 12.3.2004
X
Sayın Tosun,
Bu dedikleriniz Cahiliyye döneminin değil, Muhammed döneminin uygulamaları olmasın?
Kadınların "cinsel obje" olmaları konusundaki laf salataları artık modasını yitirdi.. Eğer doğada iki cins cinsellik için varsa, bunlar birbirlerinin cinsel objesi olacaklardır elbette.. "Obje" olunca ne oluyorsa!...
Kadınların bir meta gibi alınıp satılması
Muhammed döneminde
uygulanıyordu.. Kölelik, cariyeler.. Ayrıca 4 kadınla evlenebilme hürriyeti..
Kız çocukları diri diri toprağa gömülerek öldürülüyor iseler, o zaman Muhammed'in annesi nasıl kurtuldu da Muhammed doğdu?
Muhammed'in kendisinden bilmem kaç yaş büyük karısı nasıl diri diri gömülmemiş de yaşayıp zengin bir kadın olarak, Muhammed'i kocalığa kabul etmiş?
İslam öncesinde kadınların diri diri toprağa gö