TABULARA, TALANA, YALANA
BALTA

+
IRKÇILIĞA, SÖMÜRÜYE, ŞERİATA
HAYIR!..
+
Sorumlusu: Av. Hayri BALTA
+
e-posta: hayri@bilgebalta.com
Site adresi: www.bilgebalta.com
+
BAY ŞAFIK
(KÖYLÜ BAKKAL)
İÇİNDEKİLER
Fevzi Günenç’e, 1
Sevgi Girişken Fevzi Günenç’i Anlatıyor
Fevzi Günenç’in Kitapları
Keşke Dünya Hayri Balta Gibi Güzel İnsanlarla Dolu Olsa
Bay Şafık Günenç,
Şafık Dayım,
Fevzi Günenç’e, 2
Bay Şafık’ın Günlüğünden
Bu bir Şafik Günenç Belgeseledir.
Kekre Bakkal
Köylü Bakkal
Hayri Palta'ya Ait
Güner Samlı
Antep Savaşından Sonra
TİP
Niye Bu Hale Geldik
Biraz da Biz Yatak
Yazıklar Olsun
İşçi Partisi'ne Girer misin?
Bize Eşşek Diyenler Eşşekoğlu Eşşektir
Ya Kabahat Benim mi?
Politikacılar Bizi Bu Hale Soktu
Bir Vilayette 4 Padişah
İnsanlığa Hizmet
Namuslu İnsanlar Deliye Dönmüşler
Asıl Düşman
Örme Gibi Örgütlenmişler
Köyler Harabeye Döndü
Ölü Gibi Düşenler
Uyan Kardaş
Hep Davayı Kökünden Biliyorlar
Ey Yiğitler!.
Bir Senatörden Şafık Günenç’e İki Mektup,
Ocakları Sönsün Ocağımızı Yıkanın
Yeni Bir Arık Açalım
Akrabalarım Yaptığı
Ne Senin Ağılığın Kalır Ne De Benim Sana Sevgim
Bu Bir Şafık Günenç Belgeselidir...
X
Fevzi Günenç’e, 1
Önce sevgi sundum. Dayınla ilgili tanıtma yazısını ve notlarının ilk bölümünü size gönderdim.
Dikkatle oku; katkın olabilirse, eksiğim gediğim varsa söyle; çünkü ilk yazısı yarın sitemizin KÖYLÜ BAKKAL bölümüne girecek..
Bizim kimi zengin Gaziantepliler zengin olmayanın yüzüne bakmaz. Yoksul olup kendi halinden yaşayanlardan yılandan-çıyandan kaçar gibi kaçar. Yoksul ise zengin akrabası ile övünür; tam bir ahmaklık örneği. Zenginin kendine bile yararı olmaz ki, nerde kaldı yoksula ola...
Adamın aklı eksiği zenginin baklavasından pay umar. Bu hayalle yaşar...
Her ikinize de sevgiler...
H.B. 1.12.2004
X
SEVGİ GİRİŞKEN FEVZİ GÜNENÇ’İ ANLATIYOR
Eylül, 1938’de Gaziantep’te doğan Öğretmen, gazeteci yazar Fevzi Günenç, “İlkokul öğretmenliğiyle başlayan iş yaşamımı, çeşitli mesleklerle sürdüm. Ama hiç birisinden de öğretmenlikten aldığım tadı alamadım,” diye başlıyor yaşam öyküsünü anlatmaya.
Bugün benim de öğretmenlik görevini sürdürdüğüm Gazi Mustafa Kemal İlköğretim Okulu’nda öğrenime (öğretmenliğe de olabilir) başlıyor Günenç.
O yıllarda “ilkokul” olarak anılıyordu ilköğretim okulları. Sendikamızın yılın öğretmeni seçtiği 69 yaşındaki bu gazeteci-yazar Öğretmen, o yıllarda kendisine emeği geçenlerinin öğreticilerinin hiç birini unutamıyor.
Her birinin ayrı sevgisi var yüreğinin bir köşesinde. Sınıf Öğretmeni Emine Hanım’ı sevecen bir anne olarak anımsıyor.
Halil Bey ne tatlı bir amcadır. Sadece istiklal Marşını değil, bir çok şarkıyı da dillendirir kemanıyla. Ona eşlik etmek ne hoş, ne uzun bir düştür!..
Genç Öğretmen Nurettin Bey ile Güzin Öğretmen erişilemeyecek kadar güzel insanlardır.
Ya Başöğretmen Şâkir Sabri Yener?.. Babadan da öte bir şeydir o…
Bu büyük başöğretmenle ilgili, hiç unutamadığı ilginç bir anısı var Günenç’in.
Şakir Sabri Yener, haftada bir gün dördüncü sınıfın Dilbilgisi derslerine gelir. Nasılsa ilk geldiği gün, derse ilk kaldırdığı 219 Fevzi Günenç olur.
Günenç, Başöğretmenin sorduğu soruları bilemez. Ama o Başöğretmen öyle güzel bir Başöğretmendir ki, sınıfın önünde bu küçük yüreği mahcup etmez.
“İsim ne demek, biliyorsun değil mi Fevzi?”
Ses yok.
“Biliyorsun. Biliyorsun da heyecandan unuttun. İsim varlıklara verilen addır, değil mi Fevzi?”
“E-e-evet Başöğretmenim.”
“Kaç türlü isim var Fevzi?”
Ses yok.
“İki türlü isim vardır değil mi?”
“Hııı, iki türlü…”
“Nedir bunlar?”
Ses yok.
Sorusunu yanıtlamayı sürdürür Başöğretmen Şâkir Sabri Yener.
“Bir: Cins isimler; iki, özel isimler. Değil mi Fevzi?”
“Evet Başöğretmenim…”
“Aferin. PEKİYİ veriyorum sana.”
Bu büyük ders çok ezmiştir Fevzi Günenç’i. O günden sonra Dil Bilgisi derslerine öylesine sıkı çalışmıştır ki, edindiği bilgileri tazeleye tazeleye, geliştire geliştire, yıllar sonra İlkokulun dört ayrı sınıfı için dört adı (ayrı) Dil Bilgisi kitabı yazacak konuma gelmiştir.
Böyle güzel öğretmenlerin elinde büyür de öğretmenlikten başka meslek görür mü bir çocuğun gözü?
Onun hayat çizelgesine (çizgisine) bakacak olursak, yaşamı boyunca, gözünün öğretmenlikten başka bir şeyi görmediğini de görürüz.
Daha Orta okulu bitirdiği yıl, Milli Eğitime Başvurup Vekil Öğretmenlik istemiştir. İsteğine kavuşmuş, Gaziantep’in en güzel okullarından birinde, Hürriyet İlkokulunda öğretmenlik yapmıştır.
Öğrenciliğini yapmak içinde ukte kalan Akyol İlkokulu, evlerinin yazlığından görünecek kadar yakındadır. İkinci öğretmenliğini öğrencisi olamadığı bu okulda yapacaktır Günenç.
“Kutsal iş” dediği görevine ikinci kez başladığı gün. bir sürpriz beklemektedir onu.
Daha sınıfa girer girmez öğrencileri üzerine saldırır Genç öğretmenin. Çünkü o sınıftaki “mini minnacık birinciler”in hepsi de kendi sokağının, kendi mahallesinin çocuklarıdır.
Bu miniklerin ona koşarken attıkları çığlıklar, “Öğretmenim, öğretmenim!” değil; “Fevzi Abi, Fevzi Abi!” çığlıkları olacaktır.
Onu hepsi de mahalleden tanıyorlar çünkü…
Çünkü o, yaz tatillerinde bu miniklere hep “Tatil Okulu, adı altında “Sokak Okulu” açmıştır.
Daha okula bile başlamamış olan o yumurcaklara, evlerinin kapısı önünde; çarpım tablosunu, Atatürk’ü, sözcükler heceletmeyi, eğri, doğru çizgiler çizmeyi, öğretmiştir onlara.
“Ata, bu at!”
“Suna, topu tut!
“Topu at, Ata!
“Al Suna, al, bu top!”
Günenç bildiği her şeyi öğretmiştir de, daha o yıllarda “Uyu uyu yat uyu” öğretmeyi es geçmiştir. Çünkü çocukların o yaşta uyumalarını istememiştir hiçbir zaman. Bir de “Baba bana bal al”ı öğretmek içinden gelmemiştir.
Babalarının onlara hiçbir zaman bal alamayacağını çok iyi bilmektedir de onun için…
Yiyemeyeceklerini balın özlemini duyarak, babalarının ezim ezim ezilmesini de istememiştir bu orta okul öğrencisi Öğretmen Çocuk.
Hayatta en çok istediği şey edebiyat öğretmeni olmaktı Günenç’in. Bu amaçla liseye yazılmak istedi. Ne var ki ailenin büyük oğluydu.
Babasının gazeteci, kitapçı dükkânı vardı. Oraya bir çırak gerekliydi. Bu da, babaya göre, Fevzi’den başkası olamazdı.
O yüzden baba ile oğul arasında sürekli bir okuma, okutmama savaşı verilmiştir yıllarca.
Fevzi, bir gün anacığına yalvarır.
“Anne, ne olur, babama söyle beni orta okula yazdırsın.”
Anne de ister oğulcuğu okusun. Ama babaya söyleyecek zamanlamayı yanlış seçer. Tutar bir Pazar günü bağ evinde söyler bunu.
Teklif geldiğinde, sinirlenen baba yerden kaptığı katı bir toprak keseğini kapıp annenin başına fırlatacaktır.
Annenin başından kanlar akmaya başladığında Fevzi, “Hayır hayır baba! Dokunma ona! Okumak istemiyorum ben!” diye ağlayarak anneye koşacak, dudaklarını onun kanlar akan başına gömecektir.
Baba buna üzülecek, çıraklığa da devam etmek şartıyla onu sanat okuluna yazdıracaktır. Ne var ki artık 18 yaşına gelmiştir. Okul çağı geçmiştir.
Fevzi, babayı mahkemeye verir, “büyük yazdırmış,” diye yaşını küçültür. Okula ancak öyle devam edebilir. Bu yüzden kimi yerde doğum tarihi 1938 olarak geçerken, kimi yerde de doğumu 1940 olarak anılmaktadır..
Bundan sonra okullara yazdırma sildirme dönemleri başlayacaktır.
Fevzi bir okula kaydını yaptıracak, baba sildirecek, Fevzi gelecek yıl bir başka okula kaydını yaptıracak, baba yine sildirecektir.
Böyle böyle Gaziantep’teki bütün Orta dereceli okulların öğrencisi olacaktır Fevzi Günenç. Sanat Enstitüsü, Ticaret Lisesi. Gaziantep Lisesi, Öğretmen Okulu…
Bunca uzun okul maratonuna rağmen o yine de öğretmen olmayı başaracaktır.
İstanbul Çatalca’nın Hisarbeyli Köyünde, Gaziantep Oğuzeli İlçesinin Gebe Köyünde, Merkez Ahmet Çelebi Okullarında öğretmenlik yaptıktan sonra yaşam rüzgârı Fevzi Günenç’i bir gazete matbaasına sürükler.
Bu kez “koca öğrencilerim” diye düşündüğü okurlarına gazete yoluyla iyiyi, güzeli, doğruyu öğretmek üzere yola koyulacaktır.
Onu işte bu yıllarda tanıdım. Eşim, Fevzi Günenç’in çıkarttığı bu gazetelerden birinde, Ortam’da, uzun yıllar Genel Yayın Müdürlüğü yaptı. Günenç ailesiyle yakın aile ilişkilerimiz oldu.
Kolay iş değildir günlük gazete çıkartmak. O yıllarda, kurşun harfleri tek tek yan yana getirerek kelimeler; kelimeleri yan yana getirerek cümleler; cümleleri yan yana yazılar oluşturulurdu. Bu zorlu işin nasıl yapıldığını hayal etmek bile, işin zorluğunu hakkında bir fikir verir size.
Eşimle birlikte sık sık uğradığımız bugün bu toplantıyı yaptığımız Tüfekçi Yusuf İş Hanı’nın altındaki bodrumdaydı o zamanlar Ortam Gazetesi. Günenç’i çok gördüm elinde kumpas denilen alete harfleri dizerek başyazısını hazırlarken…
Parmakları simsiyah olurdu ama alnı ap ak kaldı hep.
Güneç’in işinin en zor yanı dünyaya bakışıydı. O işçilerin, sendikacıların yanında oldu hep. Gazetesi ilerici, aydın, Kemalist, Cumhuriyetçi insanların gazetesiydi. O gün bugündür tırnak kadar taviz vermeden yürüttü mücadelesini.
Eğer bir gazete sahibi, gazetenin isminin altına: “Günlük Siyasî Tarafsız Gazete” yerine “Günlük, Siyasi, Halktan Yana Taraflı Gazete” diye yazıyorsa, elbette ki diş bileyenler de çok olacaktı ona.
Böyle olunca da Günenç’in her sağ ihtilalde, her sağ ihtilal denemesinde bir gazetesini yitirmesine doğal bakacaksınız.
Arkadaşımız hangi dönemde hangi işi yaparsa yapsın, çocukları eğitmeyi savsaklamadı. 1950 Yılında Doğan Kardeş Dergisinde başlayan çocuk edebiyatı serüveni, 1966’da, Öğretmenlik yaptığı dönemde Yavrukuş Çocuk Gazetesini çıkartarak sürdü.
Sonraki yıllarda da hem erişkinlere hem de çocuklarımıza iyiyi, güzeli, doğruyu öğretme uğraşını hep yazarak sürdürdü.
Onun okurları, büyükler için yazdığı kitaplarında bile dünyaya hep çocuğun penceresinden baktığını görürler. Çünkü arkadaşımız en yalansız, en doğru, en arı duru bakış açısının, çocuğun bakış açısı olduğunu bilir. Dünya’da sadece çocuklar ile çocuk ruhunu yitirmeyenlerin “Kral çıplak” diyebileceğinin bilincindedir.
Günenç, Gaziantep’te yayınladığı gazeteler kapatılınca, büyük kent Gurbetlerinde başlar basın işçiliğine.
Ankara’da Barış, Vatan, Günaydın, Ulus, İstanbul’da Dünya, Meydan, Milliyet Çocuk Dergisinde çalışan Günenç, Milliyet Yayın Grubundan emekliye ayrıldıktan sonra kendini tamamen çocuk edebiyatına verecektir.
Durmadan çocuk oyunları, çocuk öyküleri, çocuk romanları yazdı O. Oyunları Devlet Tiyatrosu sahnelerinde oynandı. 50’yi aşkın radyo oyunu radyolarda seslendirildi.
TRT Dizi Çocuk Filmi Senaryosu ile Orhan Kemal Öykü Ödülü birinciliği başta olmak üzere çeşitli ödüller aldı. Onu sendikamızın Gaziantep Şubesi adına şehrimizde “yılın öğretmeni” seçmiş olmaktan onur duyuyor, kendisini yürekten kutluyoruz.
İlgi Duyanlar, öğretmen yazar Fevzi Günenç’in, eserleriyle ilgili bilgeleri, standımızda sergilenen kitaplarındaki açıklamalardan öğrenebilirler.
Bu uzun konuşmanı dinlemek zahmetine katlandığınız için hepinize teşekkür ediyorum.
+
FEVZİ GÜNENÇ’İN KİTAPLARI
ERİŞKİNLER İÇİN:
Şiir:
Ben Seni Çok Seviyorum (1961)
Ben Seni Sevince 2006
Gülü Yakmak (2007)
ÖYKÜ:
Gül Dokurdu Gözlerin / Öyküler (1989, Edebiyat Gazetesi Yayınları)
Işık Olsun Yolumuza Anısı / Öyküler (1990, Edebiyat Gazetesi Yayınları)
Aman Esin Geliyor (Güldürü Öyküleri, (1991, Edebiyat Gazetesi Yayınları))
Sevda Büyücüleri: 1991 Orhan Kemal Öykü Ödülü birinciliğini kazanan 'Hep Ağlattın Öyle Onu' adlı öyküyü de içeren kitabı (2007)
OYUN:
Anahtarcı
Kanto Jübile
Von Sadriştayn’ın Karısı ile Oğlu (Ömer Seyfettin Öyküsünden Uyarlama)
Simurg
Leyla ile Mecnun Evlenseydi (Komedi)
29x40 (Sonradan Romanlaştırdı/1981 Mili Eğitim Bakanlığı Oyun Yarışması Ödülü/Ödül, Jüri üyesi First Lady’nin “oyunda sosyalizm propogandası yapılıyor” gerekçesiyle yarışma iptal edildi.)
Düşünceleri Okuyan Makine
Bir Liraya Gün Işığı (Yayımlanmadı)
ROMAN:
Küçük Devrim (Yıl 1957 Ekimin Yirmidokuzu)
Canavar Melek (Bir İdamlığın Yaşamı)
Yeşil Yurtta İnecek Var (Orman Bakanlığı Ödülü)
SENARYO:
Annem Annem
Mayıs Şarkıları
Şişme Bebek Sevgilim
Bir Daha Dünyaya Gelseydim
Merik
ÇOCUKLAR İÇİN YAZDIKLARI:
Ders Kitapları:
Güzel Türkçem, Dil Bilgimiz 2, 3, 4 ile 5. Sınıf Kitapları. Ders Araçları Merkezi.
ÇOCUK ŞİİRLERİ:
Uzay Bisikleti
Karga Karga Gak Dedi (Çocuk Şiirleri/2007)
Güneş Senin Annen Var mı? (Çocuk Şiirleri/2007)
Noktalama İşaretlerinin Şiir Yarışması
ÇOCUK ÖYKÜLERİ
Dayımın Tilkileri (1966/Gaziantep’te kendi yayını)
Cenk ile Ebru’nun Serüvenleri / Öyküler (10 Kitap, Öğün Yayınları, 1982)
Kıvırcığın Serüvenleri (Öykü/Bilgi Başarı
Yayınları)
Benim de Annem Olur musun? (Tudem Ödülü/Tutem Yayınları)
SEVGİ YUMAĞI/ Bizim Çocuk Kalbimiz (İlköğretim Birinci sınıftan son sınıfa kadır iki kardeşin derleyip anı defterine yazdıkları Sevgi şiirleri Sevgi Yazıları, özel gün kutlamaları.)
Noktalama İşaretleri Ülkesinde (MORPA Yayınları)
Yumuşak G’nin Tatlı Düşleri (MORPA Yayınları)
Çorap Canavarı (MORPA Yayınları)
Karga Uçar da Tavuk Uçmaz mı? (Çocuk Öyküleri/2007)
Minik Serçe Elma Ye (Çocuk Öyküleri /2007)
Nasrettincik ile Karakaçancık Uzay’da
ÇOCUK OYUNLARI
Ali Babanın Bir Çiftliği Var, (1974)
1. Kitap, 2. Kitap, 3. Kitap, 4. Kitap (Kısa Tiyatro Oyunları/Özyürek Yayınları)
KISA FİLM SENARYOSU:
Sinema Aşkı
Zeugmalı Kaplumbağa
YAYINA HAZIR OLUP YAYINLANMAYAN KİTAPLARINDAN BAZILARI:
ÇOCUK OYUNLARI:
Akıl Dağıtılırken Sen Neredeydin (Oyun/Ankara Devlet Tiyatrosu/Kitap olarak Yayımlanmadı)
Karagözüm Yıktın Yine Perdeyi (Oyun/Ankara Devlet Tiyatrosu Altındağ Sahnesi/Kitap olarak Yayımlanmadı)
Ben Bir Kral Olsaydım (TOBAV Ödülü/ Ankara Devlet Tiyatrosu/Kitap olarak Yayımlanmadı)
Keloğlan Beş Kuruşunu Ne yaptın? (Yayımlanmadı)
Mırnav Sultan
Eşek Ormanlar Kralı (Yayımlanmadı)
Papacumun Kralı/Hangi Kızım Beni En Çok Seviyor? (Müzikal Güldürü)
Pıldırpıldırcık
Falaka (Müzikal Güldürü)
Hayvanlara İş Bulma Kurumu
Akıllı Eşek/ Keşke Öküz Olsaydı
Başkarakol
Anneler Gününü Nasıl Kutladık? (Güldürü)
Bu Oyunu İzleyenlerle Birlikte Oynuyoruz
ÇOCUK ROMANLARI
Kör Buzağı Akşın Hanımla Elma Kız
Leylek Hava Yolları
KIVIRCIK DEDEKTİF
1. Evimizdeki Hayvanat Bahçesi
2. Biriciğim /Bir Köpeğim Bile Yok/ TRT Dizi Çocuk Filmi Senaryosu Ödülü
3. Kıvırcık Cambaz
4. Tatlı Tazım Neredesin?
5. Karamın Kurtulacak mı?
6. Dünyanın En Güzel Papağanı
7. Cinli Bahçenin Gizi
8. Altın Kedi
9. Yedi Yaramaz Civciv
10. Bisikletli Onbirler
RADYO ÇOCUK OYUNLARI
İyi Yürekli Dev (Ülkü Tamer Çevirisi Oscar Wilde öyküsünden uyarlama)
Mavi Kuyruklu Tilki
Tilki Tilko Âşık
Karga İle Tilki
Tilkinin Babası
Tilkinin Annesi
Tilkinin Amcası
Tilkinin Dayısı
Tilki’nin Dedesi
Tilki’nin Ninesi (Öykü: Leylâ Şahin)
Tilki’nin Oğlu
Tiki’nin Kızı
Tilki Ormanlar Kralı
Tilki Tilko Dünya Gezgini
Tilki Tavuk Çobanı
Tiki Kümes Bekçisi
Tilki Tilko Sahte Horoz
Tilkilerin Tavuk Avlama Belgesi
Masal Bilmeyen Çocuk
İyiliğin Bedeli
Tilki Tilko Şair
Tavuklara Seranat
Vs. vs…
ANA OKULLARI İÇİN OYUNLARI:
Gülüş (Lewis Carroll’un “Alice Harikalar Ülkesi”nden esinlenerek)
Kardan Adam Neredesin? (Leylâ Şahin Öyküsünden oyunlaştırıldı)
Dünyanın Bütün Çiçekleri (Ceyhun Atuf Kansu şiirinden oyunlaştırıldı)
Dişler Kraliçesi
En Güzel Evcil Çiçek Kim
Kır Çiçeklerinin Prensesi
En Yararlı Parmak Hangisi?
Gizem En Çok Hangi Hayvanı Seviyor
En Güzel Renk Hangisi?
En Gerekli Duyu Organı
Sayılar Yarışıyor
Oyuncakların Kavgası
Gizem En Çok Hangi Kitabını Seviyor?
Güzel Bebek Seçimi
Gizemin Kuşları
YAYINLADIĞI GAZETELER:
OLAY: Haftalık Halk Gazetesi
Yavru Kuş (Haftalık Çocuk Gazetesi)
Kurtuluş (Günlük Halk Gazetesi)
Ortam (Günlük Halk Gazetesi)
Eylem (Günlük Halk Gazetesi)
Halkın Sesi (Günlük Halk Gazetesi)
X
KEŞKE DÜNYA HAYRİ BALTA GİBİ GÜZEL İNSANLARLA DOLU OLSA!
Kendini kendi küllerinden yeniden yaratmış bir insandır Hayri Balta. Benim Güzel Gazianteplilerim”i yazmayı tasarlarken onun adını en başa almıştım. Çünkü yaşamım boyunca en çok sevdiğim, en çok saygı duyduğum insanların başında geliyordu Balta.
Ne var ki, yazdığım Gazianteplilerimin sayısı bugün 100’ü aştı ve onu henüz yazmadım. Aslında yazmadım değil “yazamadım” demeliyim.
İnsan en mükemmel şekilde yapmak istediği şeyi en sona saklar. Ben de öyle yaptım sanırım. Balta’nın öz yaşam öyküsünü yazacak bilgi ve birikimim mi yoktu?
Ne demek! Vardı, elbette ki vardı. hem de fazlasıyla! Ben onun en yakınında yaşamış bir insanım. Ben onun yaşamının romanını yazmış bir yazarım.
Ancak, burada onu sizlere kısaca anlatırken her şeyi tam olarak anlatamayacağımın korkusunu yaşadım hep. Ama artık daha fazla dayanamayacağım ve işte girişiyorum işe. Eksiğiyle fazlasıyla aşağıda Hayri Balta.
Onu önce Alleben deresi kenarında aylak aylak dolaşan serkeş bir delikanlı olarak görüyoruz. İlkokula başlamış ama okumamış. Arkadaşlarına uyup başıboş yaşamı seçmiş.
Belâ nerede, o orada. Birinin haksız bir iş yaptığını görse hemen ibiğine biner. Gerekirse söver, gerekirse döver. Tabakhane kanununu uygulamaktadır o. Kanun odur! Çevresindeki herkes korkmaktadır kendisinden.
“Aman şerri bize bulaşmasın...” diye herkes ondan uzak durmaktadır.
Ona uzak durmayan bir tek kişi vardır. Bakkal Ahmet Ağa. Ahmet ağa Heyri’nin yaşamını öteden izlemekte ve onun için üzülmektedir.
“Bu çocuk asil bir ailenin çocuğu. Ailesindeki herkes aklı başında, terbiyeli, saygılı ve saygıdeğer kimseler. Bu oğlan neden böyle aykırı çıktı? Ne olacak bunun sonu?”
Bir gün çağırır onu dükkanına. Şöyle ges bir zamanda. Gece yarısı evine dönerken mesela.
“Hele gel oğlum Heyri, seninle birez gonuşak...”
“Benimle ne konuşacaksın Ahmet ammi. Benim seninle ne işim, ne ilişiğim var ki?”
“Var var, gel hele sen...”
İstemeye istemeye girer bakkala Heyri.
“Buyur...”
Bir sandalyeye oturtur onu Bakkal Ahmet. Bir Sofdağ gazozu açar kendisine. Gazozu içmek istemez Heyri ama öbürünün ısrarı üzerine şişeyi usulca, terbiyelice ağzına götürüp çeker. Utana utana içer bir kaç yudum.
“Bu sendeki şu anda gördüğüm utanma duygusu, senin ıslah olacağına, adam olacağına delalettir oğlum Hayri...” diye söze başlar Bakkal Ahmet.
“Ne ıslahı, ne adam olması dayı? Niye biz adam değil miyiz?”
“Değilsin tabii ulan! Adam mısın? Sabahtan akşama Alleben kenarında sürtmek. Gelenin geçenin önünü çevirmek. Onu bunu dövmek adamlık mıdır?”
“Onlar da doğru yollarına gitsinler, ona buna zarar vermesinler...”
“Sen memleketin jandarması mısın!”
“Jandarmasıyım! Haksızlara, adilere, terbiyesizlere birinin dur demesi gerek!”
“Bırak şimdi Donkişotluğu oğlum. Toplumu, toplumun eğri insanlarını zorbalıkla tek başına bir tek sen yola getiremezsin. Her şeyin bir yolu yordamı vardır. Önce kendine bakacaksın. Bak askerliğini de yapıp geldin, ne güzel. Artık dinginleşmeli, doğru düzgün bir yaşam kurmalısın. Yarın evleneceksin, çoluk çocuğa karışacaksın. böyle kalırsan kim kız verir sana?..”
Bu sözlere vereceği karşılık yoktur Hayri’nin.İçindeki bir böcek “cız” diye yakar yüreğini.
“Artık son vermelisin bu hayata, sabah akşam şarap içmelerine...”
“İçiyorsam kendi paramla içiyorum. Kimseden çalmıyorum, zorla almıyorum ya ammi...
Bugün çalmazsın, zorla almazsın ama yarın bir gün paran olmayınca onu da yaparsın. Bu senin gittiğin yol yol değil oğlum. Kemal Bey gibi okumuş bir adamın yeğenine, Memet Ağa gibi melek bir adamın oğluna yaraşmaz bu hayat...”
Dost acı konuşur. Bakkalın söyledikleri önce fena halde canını sıkar Hayri’nin. Sonra düşünmeye başlar. Adam doğru mu söylüyor ne?..
“Şimdi söyle akalım, ne olacak oğlum bu senin sonun?”
Dolukur, ağlamamak için kendini zor tutar Allebennin Tabakaheli kabadayısı.
“Ne yapayım dayı?.. Yapabileceğim başka bir şey mi var sanki?”
“Var ya oğlum, olmaz olur mu? Adam gibi adam olabilirsin istesen.”
Güler buna Heyri.
“Nasıl?”
“Bak, sözlerimi iyi dinle. Doktor Emin Kılıç diye birinin adını duydun mu sen?”
“Duymadım.”
“Öyleyse şimdi duy. Bu adamın Hayat Okulu diye bir okulu var...”
“Bu yaştan sonra mektebe mi gideceğiz dayı?”
Oğlum bu mektep senin bildiğin mekteplerden değil. Burada insana insanlık öğretiyorlar. Okuma yazma, bilgi, bilim öğretiyorlar. Müzik öğretiyorlar...”
Öbürleri değil de müzik yeğin ilgisini çekmiştir Hayri’nin.
“Müzik mi?”
“Müzik ya...”
“Eee?”
“Git buraya, öğren bütün bunları. Farklı biri ol. Allebenden Çankaya’ya taşın...”
“Çankaya ne ki Bakkal ammi?”
“Bırak ne olduğunu şimdi. Günü gelip kendini orada krallar gibi gördüğünde anlarsın ne olduğunu.”
Farklı bir şeyler söylendiğini duyuyordu Hayri. Önünde farklı bir yol açıldığını hissediyordu...
“Beni alırlar mı ki oraya? Yani şu okul mu neyse, oraya... Hani, müzik de öğretilen yani... Yaşım geçmedi mi?”
“Alırlar... Yaşın geçmedi. Orada senden yaşlıları da var. Selâmımı söyle yeter.”
Hayat Okulu’nun adresini alıp ertesi günden tezi yok yola çıkar Hayri. Tırmanır Amerikan Hastanesi Yokuşunu. Bulur Doktorun evini. Söyler kendisini kimin gönderdiğini.
Oradakilerin kendisini kuşkuyla, çekingen, yabansı karşılayacaklarını düşünmektedir Hayri. Oysa hepsi dost bakışlarla bakmaktadır ona.
Bir yana ilişir. Ona ilk günden buranın kuralları öğretilir. Hayat Okulu’na giren adam yalan söylemez. Sigara içmez, içki içmez. Başkasının namusuna hainlik etmez. Durmadan kendini geliştirir. İyi insan, güzel insan, kendine, topluma ve yurduna ve hatta dünyayla yararlı insan olma için çabalar. Özetle eline, diline, beline sağlam biri olmalıdır. Bunları yapamayanlar burada barınamazlar, geldikleri yere geri dönerler.
Çok heyecanlanır Hayri. Değişmeye onlara söz vermeden önce, içinden kendi kendine söz verir. Bu söylenenler ne güzel sözlerdi! Bunları yapan insan olmak ne güzel bir şeydi!
Kısa zamanda değişir Hayri. Artık o arkadaşlarından çat pat yazı yazmayı, okumayı sökmeyi öğrenmeye başlamıştır. Eline aldığı “ney” denilen aletten, kulağa hoş gelen bir kaç ses çıkartmaya başlamıştır.
Çok geçmeden eski huylarını tümden bırakmayı başaracak, uyumlu, örnek bir öğrenci olarak göze girecek ve Doktorun gözdelerinden olacaktır Hayri.
Bu arada bir işe de gereksinimi olacaktı elbette. Hocasının ve arkadaşlarının önermesiyle Milli Eğitim Müdürlüğünde açılan müsdahtem alma sınavına girer ve sınavı birincilikle kazanarak işe girer.
Artık müdürlüğün hademesidir. Hademelik!.. Bunu bir kaç ay önce söyleseler, söyleyeni boğardı Hayri. Ama şimdi ne gam!.. Müsdahtemlik de bir işti ve insan yapacağı işin en iyi biçimde üstesinden gelmeliydi.
Hademeliğin üstesinden öyle bir geldi ki Hayri, daha işe girişinin birinci ayında dairede herkesin sevdiği biri oldu. Özellikle de Müdürün...
Müdür ona, “Sen hademelik yapacak adam değilsin oğlum, sen katiplik yapacaksın burada bundan sonra” diye kendisine bir oda ve bir masa verir.
Ama katiplerin öğrenimi olur, diploması olur. Bizimkinde bunlar yok. Hemen İlkokul bitirme sınavlarına hazırlanmaya başlar. Öylesine bir aşkla sarılır ki işe, Açlıkla sarıldığı bütün ders kitaplarını hatmeder ve en iyi dereceyle ilkokul diplomasına kavuşur.
Diplomasını veren öğretmeni ona, “Bütün derslerin pek iyi oğlum. Ben sana daha iyi notlar vermek isterdim ama ne yapayım ki, “PEKİYİ”den daha büyük not yok!” diyecektir.
Bu arada Baba Mehmet, anası çoktan toprağa karışmış olan oğlunun mürüvetini görmek istemektedir. İşte, artık işi gücü de vardır... Onu çarçabuk evlendirir.
Akyol mahallesinden Meliha hanımla yaşamını birleştiren Hayri’nin bir biri ardından yavruları dünyaya gelmeye başlar. Hepsi de kız çocuğu olan bu evlatlardan bir de erkek çocuğa kavuşabilmek için kızlarının sayısını dörde kadar yükseltmekten kaçımayacaktır Mehliha hanım. Ne yazık ki onun bu tutkusu içinde hep ukde olarak kalacaktır.
Sonunda, bugün artık her biri birer mimar, mühendis vb olan çocukları için “iyi ki bütün çocuklarım kız olmuş! Ne güzel kızlarım oldu!” diye sevinecektir Meliha hanım. Elçin’i, Gülçin’i, Yener’i için...
Dar gelirleriyle çocuklarını hep bodrum katlarda güneşsiz, havasız evlerde büyütmek zorunda kalacaktır Balta ailesi ilk yıllarda. Çocuklar solunum bozukluğu gibi kalıcı hastalıklara adaydır.
Bir şeyler yapmalıydı Hayri... İlkokul mezunu olmak yetmeyecekti ona. Yükselmek için daha çok okumalıydı. Bu kez Ortaokul diplomasının peşine düşer. Ne var ki, bir süre sonra şu kanıya varır: “Ustasız çırak, zenaat öğrenemez”
Bunun üzerine gece okuluna yazılır. Gündüzleri Milli Eğitimdeki işini sürdürür, geceleri okula gider, Hayat Okulunda devam eder... Peki ya derslere ne zaman çalışır? Otobüste, yolda yürürken, iki taşın arasında, uykusundan fedakarlık ederek...
Bu azimli çalışma tam sekiz yıl sürecek, Hayri gece okulunun bütün sınıflarını iftharalık olmak kaydıyla birincilikle geçecektir.
Bu arada Doktor Emin Kılıç’ın Yazmanbaşı da olmuştur o. Hayat Okulunun öğrencilerini aydınlatan Mektuplarını o kaleme alıyor, çoğaltıyor, arkadaşlarına kendisi dağıtıyordu.
Kendini gazeteci, yazar sanan yetersiz kimselerin Türkiye genelinde sarıldığı bir tutamak vardır: İlericilik, Atatürkçülük, cumhuriyetçilik, laiklik dünyaya geniş pencereden bakmak masonluktur. Komünistliktir.
Doktor Emin Kılıç’ın Hayat Okulu da öğrencilerine bu muzur şeyleri öğretmektedir. Bu okula devam eden Hayri Balta da hem masondur, hem komünisttir. Bunların rastlandığı yerde başladı ezilmelidir.
Yerel basında hem Dr. Emin Kılıç hem de Baş Yazmanı Hayri Balta aleyhine kampanyalar yürütülür. Günlerce yazılar yazılır.
Aslında bütün bunlar onları hem kamu oyu gözünde küçük düşürme hem de emniyetin, savclığın, adliyenin harekete geçmesi için ihbardır.
Ne var ki sağduyulu güvenlik güçleri yaptıkları araştırma soruşturma sonucu bunların yurda, devlete, millete zarar verecek nitelikte kimse olmadıkları ve böyle bir eylemin peşinde bulunmadıkları kanaatine varacaktır.
İş bu raddeye varıncaya kadar elbette ki peşlerine az ajan salınmayacaktı onların. Çok ilginç anılarından biridir Balta’nın:
Okula, işe gidep gelirken peşine takılan bir polis vardır. Hayri yürür, o da yürür. Hayri durur, o da durur. Hayri koşar o da koşar.
Sonunda bizimki durup adamın yanından geçmesini bekler. Adam tak geçerken elini yakalayıp koluna girer.
“Birader, neden öyle ötelerden zahmetle takip ediyorsun ki beni? Gel birlikte yürüyelim. Yürürken konuşuruz, canımız sıkılmaz, vaktin nasıl geçtiğini bilmeyiz. Böylece hem birbirimizden bilgi alış verişi yapmış oluruz, hem de sen raporuna yazacak bol döküman elde etmiş olursun...”
Parmakları da az boyalara batırılıp, az işlenmeyecektir emniyet siciline, kayıtlarına Hayri’nin...
Buna çok içlenen arkadaşımız küçük bir kitapçık çıkartacaktır. Her parmağının ve iki elinin mürekkebe bulayarak izini bastığı bu kitabına “Ellerim Ellerim Günahsız Ellerim” adını verecektir.
Basının ihbarları işe yarayacak, emniyet soruşturmaları, adli ve idari takibatlar Hayrinin işsiz kalmasını sağlayacaktır.
Ne yapsın adam? Ailesini yaşatmak zorundadır. Yapabildiği tek iş yazı yazmak. Daktilonunu alır, bir de açılır kapanır masa uydurur, gider adliyenin kapısında arzulahcilik yapmaya başlar.,
O yıllarda benim yayınlanmakta olan günlük Kurtuluş Gazetemde de bir köşe sahibi olacak, her gün, insanları iyiye, güzele, doğruya yönlendiren bir makale yazacaktır.
Arzuhalciliğe başlayışının 30 günü dolmadan gazeteye gelişlerinden birinde adliye kapısındaki işini bırakacağını söylüyor Balta. Sebep: Ona gelen bütün müşteriler yoksuldur. Bırakın kendisine arzuhalcilik ücreti ödemeyi, kağıt alacak, arzuhale yapıştırılacak 16 kuruşluk damga puluna ödeyecek paraları olmadığı gibi açılacak davaların yatırılacak harçları ödeyecek paralaları da yoktur.
Arzulhalci Hayridir bu... Elinin zaten eli darda olmasına rağmen bu kez yoksul müşterilerine kendisi yardım etmekte, böylece sıfırı tamamen tükmetmektedir.
Böyle güzel bir insana nasıl kıyılır? Anarşi döneminde, anarşinin kanı ona da bulaştı. Bir gece önünü çevirdi dar görüşlü bir kaç siyasi şaki. Kendileriyle gelmesini söylediler. Gitmedi o.
“Gitsem beni zaten öldüreceksiniz, şimdi öldürün...” dedi. Direnme, kavraşma bir silanın bir kaç el patlamasıyla sonlandı. Şakiler kaçtı, o ise ağır yaralı olarak yere yığıldı.
Neyse ki o ara mobilyet motoruyla biri geçmekteydi oradan.
“Vuruldum! dedi mobilyetliye inleyerek. “Beni Hastaneye yetiştir arkadaş!”
Yerde kanlar içide yatan bu adamı alıp hastaneye taşıdı mobiliyetli insan kişi. Böylece ölmedi Hayri...
Doğum günlerini hiç bir zaman kutlayamamış olan Hayri’mız 46’ncı yaşında, Gece Lisesini bitirmiş, sınavlara girerek Hukuk Fakültesini kazanmıştır.
Başkente göçülür. Genel İş Sendikasında iş bulunur. Hukuk Fakültesi yılları başlar. Öğrenimini bin bir güçlüğe, ailesiyle birlikte göğüs geren Hayri artık bir avukattır.
Yeni mahallede, evine yakın bir büro açar. Büronun kapısına levhasını asar:
Avukat
Hayri Balta
Bütün bunları ne kadar da kolay anlattım. Zor yazabileceğimi düşünüyordum ama kolay yazdım.
Gelin de bir de Hayri Balta’ya sorun hele. Bakalım bu hayatı o kolay yaşadı mı? Bu sona o kolayca ulaşabildi mi?
Bakkal Ahmet amminin kehanetinde olduğu gibi Çankaya’da değilse de Başkentte, bir hukuk adamı olmanın güzelliğini yaşamayı sürdürüyor şimdi sevgili Hayri Balta!
Keşke dünya böyle güzel insanlarla dolu olsa!
Son söz olarak, bu yazımı yeterli bulmadığımı söylemek isterim. O beni burada anlatabildiğimden çok daha byük bir insandır. Kendisini yeterince ifade edemediğimin bilincindeyim.
“Benim Güzel Gazianteplerim” kitabımı yayımlarken, kendisinden, eserlerinden yakınlarından da edineceğim bilgilerle Sevgili Hayri Balta’m için daha sağlıklı bir yazı yazacağım.
Fevzi Günenç, 2.12.2004
X
(Fevzi’nin bu yazısını bu gün okudum. Gerçi abartıları var, eksikleri var, çektiklerimi anlatmış ama bölük pürçük.
Yine de sağ olsun. Fevzi’nin bu yazısı yazdığım Anılar için iyi bir plan oldu. Artık onun eksiklerini düzeltmek bana düşer... Kendisine teşekkür...
Ben Fevzi’nin benimle bu kadar ilgilendiğini bilmezdim. Şimdi kendisini daha çok sevdim... 2.12,2004)
X
BAY ŞAFIK GÜNENÇ
Bay Şafık dayım ölmemiş, Hayri Balta’nın yazı işliğinde yaşıyormuş meğer…
Ne denli doğru tanı koymuşum dostluklarıma… Bu dizimdeki geçen yazılarımdan birinin başlığında “Sonuna dek terk etmedi dört dostum beni…” demiştim. Bunlardan birinin de Hayri Balta olduğunu söylemiştim. Yanılmadığımı bir kez daha gösterdi sevgili Balta.
Bugün yaşamımın en güzel armağanlarından birini aldım ondan. Bay Şafık dayımın ölmediğini, Hayri Balta’nın yazı işliğinde yaşadığını öğrendim. Yazılarıyla doğal… Dayım Şefik Günenç’in el yazması anılarının kendisinde olduğu haberiydi bu. Çok sevindim!
Balta, bana gönderdiği e-/mailinde veriyordu müjdeyi. “Gerçek Alem” adını koyduğu Sitesinde bölüm bölüm yayımlacakmış onları. Kendi veb sitesi var Balta’nın. Bir ulusal yayın organı gibi, bir fikir dergisi gibi donatmış sitesini. Ünlü yazarları arasında bana da yer vemiş, beni de onurlandırmış. Var olsun…
Merak ederseniz açıp okuyun. Adresi şöyle:
“Her türlü tabuya, talana, yalana BALTA’yım” diyen bu site binlerce kişi tarafından izleniyor. Amerika’da okurlarının bir ucu…
Dayımın, yazılarıyla birlikte sitesine koyacağı tanıtma yazısında “Köylü Bakkal” diye anıyor onu Balta. Tanıtım yazısını olduğu gibi aktarıyorum. Onun ve Bay Şafık dayımın yazılarından sonra da benim konuyla ilgili düşüncelerime sıra gelecek.
+
ŞAFIK DAYIM
Yurdunu, ulusunu seven çağdaş bir Donkişot'tu Bay Şafık Dayım…
Şimdi söz benim. Balta’nın dayımla ilgili olarak verdiği, benim müjde olarak karşıladığım dayımın yazıları beni nereden nereye götürdü…
Önce şunu açıklamalıyım. O yurdunu, ulusunu, özgürlüğü seven yiğit bir halktı. Çağdaş br Donkişot’tu. Ömrü boyunca hep değirmenlere karşı savaştı. Yine de hoşgörüsünü yitirmedi. Hep verdi. Hiç kimseden hiçbir şey almadı. Yoksul yaşadı, kendinden yoksul olanlara varını verdi, onuruyla öldü.
Herkese “Bay” diye seslendiği için “Bay Şafık” dediler ona.
Yenilikçiydi, isyancıydı, cumhuriyetçi, Atatürkçüydü.
Demokrat Partinin demokrasi bayrağını ilk çekenler arasında yer aldı. Aynı partiyi mezara gömenler arasında da vardı. 27 Mayıs Devrimini ölünceye dek savundu. TİP’in önde gelenlerinden oldu. Her yeniliğe açıktı.
Köyde yaşarken Sarıt Mezrası’na ilk radyoyu, ilk lüküs lambasını, ilk gramafonu, ilk bisikleti, ilk gazocağını o getirmişti.
Onun romanını yazdım. “BayŞafık/Köyde İhtilal” Gaziantep Zafer Gazetesinde tefrika edildi. Toplumsal, güldürel bir yazın örneği oldu.
Sözü açılmışken bu güzel insandan biraz söz etmek istiyorum
Bay Şafık Dayım köyden kente geldiğinde Sayın Balta’nın tanıdığı sıralardaki kadar yoksul değildi.
Dükkanı orta zenginlikte mini bir marketi andırırdı. Sosyalizmle tanışıncaya kadar bu işi yolunda gitti dayımın.
O yıllarda sağa onca eğilimliydi ki, bir gün beni ”Seni komünist seni!” diye uzunca kovaladı.
İlk gençlik yıllarımı yaşıyordum. Evimizden çıkıp babamın dükkanına giderken, onun dükkanının önünden geçerdim.
Bir sabah elimde Cumhuriyet gazetesi gördüğünde kopartmıştı kıyameti. Sosyalizmle tanışıncaya kadar işi yolunda gitti dayımın.
Sonra Öğretmen Okulunun yatılı yoksul köy çocuklarını tanıdı. Eski Kendirli Kilisesi Kurtuluştan sonra Halkevi olarak kullanılmaya başlanmıştı.
Halkevleri, Demokrat partinin iktidara gelmesiyle kapatılınca, bu yapı valilik olarak kullanılmaya başlandı. Valilik yeni yapılan binasına taşınınca da Öğretmen Okulu oldu burası.
Öğretmen Okuluna yakındı Bay Şafık dayımın dükkanı. Yoksul köy çocuğu öğrenciler geliyorlar, bir şeyler almak istiyorlar, yutkunuyorlar, isteklerini söylemeye utanıyorlardı.
O, onları anlıyordu. Çünkü kendisi de onlardan biriydi. Bu çocuklara dükkanının kapısını sonuna dek açtı.
“Neye ihtiyacınız varsa, canınız ne isterse girip içeriden alın. Bana sormadan alın. Fiyatı nedir demeyin. Para-mara vermeyin. Köyünüzden paranız gelirse, gönlünüzden kopanı getirir kalleyle elinizle, bana göstermeden atarsınız…
Bay Şafık dayım, daha “komün”ün ne olduğunu bilmeden komün yapmıştı bakkalını.
Derken Celal Özcan gibi, Ercan Kaner gibi genç TİP’lilerle tanıştı. O günden sonra kendisi de TİP’liydi artık.
Dükkanını kilitlemeye gerek görmeden Şehitler Anıtının karşısındaki TİP binasına gider orada geçlerle, memleket meselelerini tartışırlardı.
Konuşmaktan çok dinledi orada. Sonra okumaya, yazmaya verdi kendini. Sayın Balta’nın anlattığı gibi masası bir meyve sandığı olurdu hep.
Okurken ya da yazarken bir müşteri gelir, odan bir şey isterse, o okuma ya da yazmasından başını kaldırmaz, eliyle “kendin al” işareti yapardı. Aldığın şeyin parasını da kendi elinle koymalıydın kaleyle. Eksik vermişsin umursamazdı.
Genellikle Marx, Lenin, Mao, Stalin okurdu. Okuduklarını özümseyebilir miydi? Sanmıyorum. Ama kendince yorumlardı.
Bir gün Partiden dönerken ardına bir sivil polisin takıldığını fark eder. Bekler. Genç polis yanına geldiğinde konuşur onunla.
Sorar:
“Yeğenim sen hiç Marx okudun mu?”
“Hayır.”
“Lenin okudun mu?”
“Hayır.”
“Stalin?..”
“Hayır.”
“Mao?..”
“Hayır”
“Yeğenim o zaman sen boşa yaşamışsın.Sen böyle okumamaya devam ettikçe, benim gibi yurtseverleri kovalayıp durursun. Memleket de mahşerde kurtulur artık!”
Dayımı anlatmayı sürdüreceğim...
+
FEVZİ GÜNENÇ’E, 2
Fevzi Can,
Önce sevgi sundum. Dayınla ilgili tanıtma yazısını ve notlarının ilk bölümünü size gönderdim.
Dikkatle oku; katkın olabilirse, eksiğim gediğim varsa söyle; çünkü ilk yazısı yarın sitemizin KÖYLÜ BAKKAL bölümüne girecek..
Mehmet Kara’ya söyle; bizim kimi Gaziantepliler zengin olmayanın yüzüne bakmaz. Yoksul olup kendi halinden yaşayanlardan yılandan-çıyandan kaçar gibi kaçar. Tam bir ahmaklık örneği. Zenginin kendine bile yararı olmaz ki, nerde kaldı yoksula ola... Adamın aklı eksiği zenginin baklavasından pay umar. Bu hayalle yaşar... Bu bakımdan onlara aldırmasın. Üretmeye ve yaratmaya devam etsin.
Her ikinize de sevgiler...
H.B. 1.12.2004
X
BAY ŞAFIK'IN GÜNLÜĞÜNDEN
(Suya Sabuna DOKUNARAK, 19 Nisan Gaziantep Zafer gazetesi için:)
Bay Şafık dayımdan çok söz ettim size yazılarımda. Zaman zaman da söz etmeyi sürdüreceğimi söylemiştim. İşte bir kez daha karşılaşatırıyorum sizi onunla.
Dayım iyi bir gazete okuruydu. Her gün iki gazete alırdı. Cumhuriyet ve Akşam. O yıllarda Akşam'ı pek çok sol görüşlü okur gibi dayım da Çetin Altan'ı okuyabilmek için alırdı. Okudukça yazma isteğiyle dolar taşardı dayım. Ne var ki Orhan Veli Kanık'ın "Romantica/Anlatamıyorum" şiirindeki gibi, duyumsuyor ama anlatamıyordu.
Bu duyumsayıp anlatamadıklarını biriktirmiş. Böylece bir sandık gizli hazinesi olmuş. Ölmeden önce onları, hayatta güvenebileceği tek insana vermiş sandığıyla.
Verdiği insan da onun güvenine layık olduğunu gösteriyor. İlerlemiş yaşına rağmen onları bir zamandan beri internetteki web sayfasında yayımlıyor. Bir kopyasını da Bay Şafık'ın yeğeni olan yazar dostuna; bana gönderiyor bu güzel insan.
Aşağıdaki yazı, Şafık Dayımın gizli hazinesinden 13''cüsü. Orjinaline sadık kalarak sizlerle paylaşıyorum. Dayıcığımın bu yazıyı 1970 öncesi yıllarda yazmış olduğunu sanıyorum.
Ha, sahi... Bay Şafık dayımın yazılarını emanet ettiği o güvenilir kişi kim mi? Tahmin etmeliydiniz... Elbette ki benim Can gül ustam, Sevgi ustam, Düşün adamı, Yazar Avukat Hayri Balta.
x
BU BİR ŞAFIK GÜNENÇ BELGESELİDİR
Adı Şefik Günenç’ti. Sevdiklerini “Bay” diye onurlandırırdı. Kendi adını “Şafık” olarak anardı. Bu yüzden dostları Bay Şafık diye adlandırmıştı. Benim hoşuma giden de buydu. O nedenle “Bay Şafık” dedim hep dayım Şefik Günenç’e.
Bay Şafık Bakkallık yapardı yaşanını yitirmeden önce Gaziantep’in Eblehan Yokuş’unda. Bakkallık değildi tek işi. Yazardı aynı zamanda.
Ne yazardı. Ülkemin, ülkem halkının hali perişanını yazardı. Bir yazarın iyi kötü bir eğitimi olmalı değil mi? Onun resmi bir eğitimi olamamıştı. Okumayı bilirdi.
Yazılarını ancak baş harflerle, büyük harflerle yazabilirdi. Çünkü o Sarıt Mezrası Üniversitesi mezunuydu.
Sarıt Mezrası atalarımız Türkmenoğulları’nın yüzlerce yıl önce Asya’dan gelip yerleşitikleri yerdi. Çoğu akrabamız olan 100 hanelik bir köyken, Gaziantep’in bir mahallesi oldu günümüzde orası.
Tek durun, 65 yıl öncesine götüreceğim şimdi sizi.
Köyün imamı Mehmet dedemdi. Üniversite dediğim 3 yıllık ilkokulun hem kururcusu hem yönetmeni hem de eğitmeni olan büyük dayım Fayık Günenç’ti.
Fayık dayım askerde öğrendiği ABC ile eğitmen olmuştu. O zamanki koşullar böyleydi. Hem büyüklere hem çocuklara eğitim verir, öğretim yapardı Caminin kovuğundaki eski mescitte eğitmen dayım.
Eğitim konusunda bir fikir verir sanıyorum bu açıklamam size, ülkemde 65 yılda nereden nereye gelmişiz…
Eğitimini işte bu koşullar altında tamamlayan Bay Şafık, köyde her zaman her yeniliğin öncüsü oldu. Onun köyde yaşadıklarını ironik öykülerimle ölümsüzleştirdim.
Adını “Köyde İhtilal” koyduğum, yayına hazır olan bu kitabıma umarım yakında ulaşabileceksiniz.
1960’lı köyden kente göçen, Eblehan’da bakkallık yapan Bay Şafık Gaziantep’te yeni bir politik serüvene atılacaktır.
Onun TİP paralelinde geçen yaşam anılarını mücadele arkadaşlarından dinlediğim anlatılardan ilgiyle izleyeceksiniz.