TABULARA, TALANA, YALANA 

 BALTA 

 

+

 IRKÇILIĞA, SÖMÜRÜYE, ŞERİATA

 HAYIR!..

+

Sorumlusu: Av. Hayri BALTA

+

e-posta: hayri@bilgebalta.com

Site adresi: www.bilgebalta.com

+ 

İLHAN ARSEL OKULU 2

İÇİNDEKİLER:

A.

Ağaç Ve Meyvesi

Aydın'lara Ölüm

Ayhan Önay'dan Mektup

B.

Bir Dinsiz'in Eleştirisi Ve Yanıt

Bir Okuyucumuzdan Mektup

Bu Profesöre Dikkat

Bülent Ünver’den

C.

Clinton’un Kurnazlığı

Cüneyt Canver'in,   Soru Önergesi

D.

Diyanet Başkanı'nın 'Fetva'sı Vesilesiyle! Görüş

F.

Fevzi Günenç

H.

Hayri Balta’dan İlhan Arsel’e 1. Mektup

Hayri Balta’dan İlhan Arsel’e 2. Mektup

Hayri Balta’dan İlhan Arsel’e 3. Mektup

Hayri Balta’dan İlhan Arsel’e 4. Mektup

Hayri Balta’dan İlhan Arsel’e 5. Mektup

Hayri Balta’dan İlhan Arsel’e 6. Mektup

Hayri Balta’dan İlhan Arsel’e 7.. Mektup

Hayri Balta’dan İlhan Arsel’e 8. Mektup

İ.

İktidarın Cehaleti Ve Cehalet’in İktidarı

İlhan Arsel’den Aziz Dostuna

İlhan Arsel’den Hayri Balta’ya 1.Mektup

İlhan Arsel’den Hayri Balta’ya 2.Mektup

İlhan Arsel’den Hayri Balta’ya 3.Mektup

İlhan Arsel’den Hayri Balta’ya 4. Mektup

İlhan Arsel’le Mktuplaşma

İlhan Arsel’in Eserleri – 20

İlhan Arsel’in Eserleri – 21

İslama Göre Kadın

İslam Kültürü

 K.

Kadın’da “Yüzce Ve Bedence Güzellik”, “Tazelik” Ve “Körpelik” Aramak Gerek:

Kadın’ı Korumak

Kıssadan Hisse…

Kuran'daki Çelişkiler.

M.

Molla'larımızın Büyük Özlemi!

P.

“Pir” Ve “Pire” Konusu

Ş.

Şeriatçı  Efendiler’e.

Şeriatçının “Reformculuğu” Ve “Atatürkçü’lüğü” Konusunda

Şeriatın Çırpınışı

Şeriat  Ve Laiklik

Şeriât'a Ve Şeriâtçı'ya Karşı Savaşım Görevi

T.

Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları: Din Adamları

Turan Dursun'u Anarken  “Tanrısız Dindarlar”

Türk Usûlü 'Hudeybiye' Andlasmasi

Y.

Yargıtay Genel Kurulu’na Saygı İle Sunulur

Z.

Zeyd Ve Zeynep Olayı

x

“PİR” VE “PİRE” KONUSU 

 

Şeriat geleneğinde; hocanın, imamın, şeyhin, tarikat liderinin görüşlerine karşıt görüşler ileri sürmek münafıklık, fasıklık belirtisidir. Bu nedenle camilerde verilen vaazlarda bile bir kişi çıkıp da vaaz veren hocaya  karşı bir soru soramaz. Hiç kimse böyle bir soru sormaya cesaret edemez. Böle bir soruya cüret eden de dışlanmaktan kendini kurtaramaz. Hele dinsel görüşleri eleştiren bir kitap yazmak ise ölüme davetiye çıkarmak gibidir.

Ne var ki bu geleneğe karşı çıkanlar da olmuştur. Bu geleneğe karşı çıkanlardan biri de Prof. Dr. İlhan Arsel’dir. Yazdığı 20’den  fazla kitapla şeriatın gerçek yüzünü gösterdiği için şeriatçıların tepkisini çekmiştir.

Prof. Dr. İlhan Arsel  görüşlerine, İslam’ın temel kitaplarını (Kuran’ı ve Hadisleri) dayanak yapmaktadır. İleri sürdüğü görüşlerde kaynak olarak ayetleri ve hadisleri gösterdiği için; Şeriatçılar, İlhan Arsel’in görüşleri çürütememenin acizliği ve öfkesi ile hakaret ve iftiralara baş vurmaktadırlar.

Yapılan hakaretlerden birine örnek olarak Star gazetesinin 13.12.2002günlü nüshasının 10. sayfasında “Günün Yazısı” başlığını taşıyan ve sayfanın tamamını kapsayan bir yazıda Yaşar Nuri Öztürk, İlhan Arsel’e aynen şöyle demektedir:  ‘KARTAROZ’, ‘YOBAZ’’, ‘MANYAK’, ‘ALLAHSIZ’, ‘ATAİST-DEİST DAYATMACI’, ‘KARTAROZ MATERYALİST YOBAZ’, ‘SENİN CANIN CEHENNEME’, ‘SIKILMADAN ARLANMADAN’, ‘İNKARCI KARTAROZ YOBAZIN SERGİLEDİĞİ TÜRDEN MELANETLER’, ‘İNKAR MANYAĞI’, ‘HARİÇTEN GAZELCİ BİR İSLAM DÜŞMANI’

Bu hakaretler  nedeniyle İlhan Arsel; Yaşar Nuri Öztürk ve Star Gazetesi aleyhine manevi tazminat davası açmıştır. Davaya bakan  Ankara Asliye 22. Hukuk Mahkemesi. Es. No. 2003/414. Karar No. 2003/944. Tarih: 9.12.2003 tarihinde davalıları aleyhinde tazminata hükmetmiş olup dava şu an temyiz aşamasındadır.

Böyle ifadeler, bırakınız herhangi bir kişiyi, CHP Milletvekili bir kişinin nasıl olur da ağzından çıkar? Takdiri okuyucularıma bırakıyorum…

Şimdi de yapılan iftiraya bir örnek: "Sözde İlhan Arsel “Pîr”i “PİRE” anlayacak kadar bilgisizmiş. İslam’a düşmanlığından gözü öylesine dönmüş ki setstats1“Pîr”i, “PİRE” olarak anlayıp yorumluyormuş… Öyle ki şeriat yanlısı Internet sitelerinde bile bu iftiralar sık sık yineleniyormuş. Bu olguyu bir okuyucumun aşağıdaki iletisinden öğreniyoruz:

Saygılar,

Levent Ertürk, 26.3.2004”

+

İLHAN ARSEL’DEN HAYRİ BALTA’YA 1.MEKTUP

 

Bu konuda Sayın İlhan Arsel’in, verdiği yanıtı okuyucularımızın bilgisine sunuyorum. İşte gelen mektup:

 

”Aziz Dostum,

Bildiğiniz gibi yıllar var ki şeriât’ın akla, mantığa ve vicdana ters düşen yönlerini ve verilerini sergilemekle meşgulümdür. Bu sergilemelerim aklı başında kişiler tarafından ne kadar yararlı görülüyor ise, şeriatçılar tarafından da o kadar sakıncalı ve tehlikeli kabul edilir; çünkü onlar, şeriatı bir geçim kaynağı yapmışlardır.  Bu kaynağa dayalı olarak insanlarımızı şeriât masallarıyla ve yalanlarıyla beslemekte ve bu yoldan geçimlerini sağlamaktadırlar. Foya’ları meydana çıktığı takdirde çıkarlarının ve saltanatlarının son bulacağından haberdardırlar. Bundan dolayı bana ve benim gibi şeriât’ı eleştirenlere düşmandırlar.

Bizlere karşı küfürler savurarak, ya da bizleri “Tanrısız”, “Dinsiz”, “Bilgisiz” vb… gibi niteliklerle tanımlayarak yok etmeğe çalışırlar. Ama bunu yaparlarken, farkında olmadan kendi bindikleri dalı kestiklerini, bilgisizliklerini ve ilkelliklerini ortaya vurduklarını  hesap edemezler.  Çünkü saplı bulundukları inançlar, insanın insana sevgisi yok etmekten tutunuz da insan beynini işlemez hale sokmağa yeterli nitelikte şeylerdir.

Tüm yayınlarımda değindiğim ve saymakla bitmez nice örneklerden bir ikisini belirtmekle yetineyim ki; şeriâtçı, İslâm’dan gayri gerçek din olmadığına, müşriklerin ve ihtida edenlerin öldürülmeleri, ya da Hıristiyanlarla ve Yahudilerle, İslâm’ı kabul etmelerine ya da cizye (kafa parası) ödemeyi kabul etmelerine kadar kılıçla savaşmak gerektiğine inanmıştır. Çünkü başta Kur’ân olmak üzere İslâm şeriâtı bunu öngören buyruklarla doludur.

Yine bunun gibi şeriâtçı, insanlar arası her türlü ilişkinin sevgi esasına değil fakat din esasına göre ayarlanmak gerektiğine inandığı içindir ki, İslâm’dan gayri bir inançta ölen ana, baba, evlat, kardeş ya da eş, vb…için dahi mağfiret dilemenin caiz olmadığını söyler ve Muhammed örneğini verir.  Gerçekten de Muhammed ”Tanrı bana anam için mağfiret dileme izni vermedi” demiş; babası için de ”O, şimdi cehennemdedir” diye eklemiştir. Çünkü anası ve babası Müslüman olmayarak ölmüşlerdir (Bu konudaki kaynaklar, çeşitli kitaplarımda belirtilmiştir).

Bütün bunlar bir yana; fakat şeriâtçı, insan beynini işlemez hale getirici verilerle eğitildiği için insanlarımızı da aynı kafa yapısında kılmağa çalışır. Kısaca fikir edinebilmek maksadıyla  binlerce örnekten bir kaçını belirtmekle yetineyim: Şeriâtçının  inancına göre sinek idrak sahibi haşarattan olup insanların lehine olmak üzere iş görür. Çünkü güya yemek kabının içine düştüğü zaman önce günah taşıyan kanadını yemeğe daldırır ve sevap taşıyan kanadını dışarıda bırakır ki sevap taşıyan kanadı, diğer kanadındaki günahı yok etmiş olsun. Bundan dolayıdır ki eğer yemeğin içine düşen sineğin dışarıda kalan kanadını iyice yemek içine batıracak olursak kendimiz için hayırlı bir iş yapmış oluruz.

Şeriâtçı bunun böyle olduğunu inanmıştır. Çünkü İslam kaynaklarına (örneğin Diyanet yayınlarına) göre Muhammed aynen şöyle demiştir: “Sizden birinizin içeceği (ve yiyeceği) içine sinek düştüğü zaman, o kişi O7nun her tarafını batırsın, sonra çıkarsın (atsın). Çünkü sineğin iki kanadının birisinde hastalık, öbürüsünde ise şifâ vardır“.

Söylemeye gerek yoktur ki akılcı eğitimle yetişmiş kimselerin b tür şeylere inanmaları olası değildir; ne var ki şeriâtçılarımız, akıl dışı bu tür şeylere inanmayan bizleri “inatçı cahiller” olara damgalamaktan geri kalmazlar. Örneğin Diyanet yayınlarında aynen şöyle deniyor: “… Bazı inatçı cahiller; -‘Tuhaf şey, bir sineğin iki kanadında nasıl olur da hem dâ hem de deva olan iki zıd hassasiyet bir arada toplanmış? Sonra hâkir bir sinek nasıl olur da meşrubat ve me’kulat içine önce zehirli kanadını sokmayı, devâ olan kanadını geri bırakmayı bilebilir?-’ şeklinde i’tirazlar ortaya koymuşlarsa da bunlar şu suretle reddedilmiştir…”, Ve bunun açıklaması olarak Diyânet, sineğin idrak sahibi olduğu, bu nedenle önce zehirli kanadını yiyeceğe batırdığı tezini işlemekte (Bkz. Diyânet yayınları: Sahih-i Buharı Muhtasarı…, cilt. 9 sh. 71 ve cilt 12 sh. 96)

Yine şeriâtçının inanışına göre, namaz kılanın önünden kadın, ya da eşek ya da “kara köpek” geçtiği takdirde namaz “kat edilmiş olur” (yani bozulmuş sayılır) fakat eğer kırmızı köpek geçmiş olursa namaz bozulmaz; çünkü, Muhammed: “… Önünde sutresi olmayan kimsenin namazını kadın, eşek ve bir de kara köpek kat eder” demiş, ve kendisine: “Neden dolayı kara köpek geçerse namaz bozulur da kırmızı köpek geçerse bozulmaz?” diye soruldukta kara köpeğin şeytan’dan olduğunu bildirmiştir (Bkz. Diyanet, age Cilt: 2, sh.440 ve d.) Anlaşılan o ki kadın, tıpkı kara köpek gibi, namazı kat eder olarak kabul edilmiştir, çünkü kadını şeytana benzeten pek çok İslâmi buyruk bulunmaktadır.

Yine bunun gibi şeriatçılar, cin’lerin dişi’leri ve erkek’leri olduğuna, cin tâifesi’nden ifrit’in namazı bozdurmak hususunda pek hüneri bulunduğuna inanmıştır, ve inancını Muhammed’in bu doğrultudaki sözlerine dayatmıştır (Bkz. Diyânet yayınları, age. cilt. 9. sh. 402)

Yine bunun gibi şeriâtçılar, hurma kütüğünün feryat ederek ağlayıp minber şeklinde kullanılması için Muhammed’e yalvar yakar olduğuna, ya da Süleyman peygamber’in kuş dilini bildiğine ve kuşlarla (özellikle hüdhüd kuşu ile) kuşdilinde konuştuğuna inanmışlardır; çünkü, İslâm kaynakları bunun böyle olduğunu bildiren verilerle doludur (Bu konudaki kaynaklar için benim “Din Adamları, ya da “Aydın ve Aydın”, “Biz Profesörler” ve “Kurân’ Eleştirisi I, II, II adlı kitaplarına bakınız.)

Saymakla bitmez bu yukarıdakilere benzer şeyler dışında şeriâtçılarımız, bir de vicdan sızlatıcı nitelikte olan nice buyruklara inanmışlardır ki bunlar arasında “hülle” diye bilinen şu uygulama var: Şayet koca, talak-ı selase ile karısını boşar (yani “üç kere boşadım”: der)  ve sonra pişman olup bundan vazgeçmek ve karısı ile tekrar bir araya gelerek yaşamak isterse, kadının bir başka erkekle evlenmesi, onunla cinsi münasebette bulunması, sonra ondan ayrılıp eski kocasına dönmesi gerekir. Bunu yapmadıkça asla geri dönemez. Şeriâtçılara göre hülle ile ilgili olarak Kur’ân’da yer alan bu hükmün amacı, koca’yı cezalandırmaktır: oysa, asıl cezalandırılan zavallı kadın’dır. Çünkü kocasına dönebilmek için bir başka erkekle cinsel ilişkide bulunmak zorunluluğundadır.

Hülle denen sistem sadece bu bakımdan değil; fakat, her bakımdan yerilmek  gereken bir uygulamadır. Şeriât’ın akla ve vicdana ters düşen örneklerinden sadece bir kaçını bu şekilde belirttikten sonra, şimdi geliniz Aydın ve Aydın adlı kitabımda  yer alan, şeriâtçıların bu gün dahi “Büyük bilgin” diye başlarına taç ettikleri Ebûs’suud Efendi’nin, (ki Osmanlı döneminin büyük şöhretlerinden biriydi), hülle konusunda verdiği fetvada birini eleştiri konusu yapan şu satırları birlikte okuyalım:

“… (Ebû-suud Efendi’ye) Yine sorulur: - ‘(Koca karısını) üç talak boşadıktan sonra, cima’a kadir olmayan… pîre, yahut on iki yaşında oğlancığa hülle etseler, ba’dehu (koca’ya) nikah caiz olur mu?_’. Büyük âlim Ebûsuud efendimizin cevabı şudur: -’İnzal lazım değildir. İdhâl mukarrer olucak olur…’- Yani demek ister ki, erkeğin bel’inin gelmesine gerek yoktur; ama, erkeklik organının kadının rahmine birçok defa’lar girip çıkması şarttır. Bilmem  aklı başında olanlarımız buna ne diyeceklerdir.  Ama benim anladığım kadarıyla böylesine izansız, insafsız ve akılsız fetvalar veren bir adamı tımarhaneye tıkmaktan başka çare yoktur…”

Dikkat edileceği gibi “Aydın ve Aydın” adlı kitabın 62 sayfasında yer alan yukarıdaki satırlarda Ebû’suud’un pîr’e ya da 12 yaşındaki “oğlancığa” hülle yaptırılamayacağına dair verdiği  fetvanın eleştirisi yer almıştır. Hemen ekleyelim ki aynı fetva’yı “Biz Profesörler” adlı kitabımda da örnek vererek Ebû-suud efendi’nin “cima’a kadir olmayan (yani yaşlılığı nedeniyle cinsî münasebette bulunma gücüne

Sahip bulunmayan) pîr’e, yahut on iki yaşında oğlancığa hülle yapılamayacağına ve çünkü “inzal yoluyla cinsî münasebette bulunmanın şart olmadığına  dair görüşü eleştirilmiştir. Daha başka bir deyimle Ebû-suud efendinin söz konusu fetvası’nı eleştiri konusu yapan kitap’larımın hiçbirinde “Pireye hülle” diye bir şey geçmiş değildir. [Hülle ile ilgili olarak benim şu kitaplarıma bakanız: “Şeriat ve Kadın” (Kaynak Yayınları, 15. basım, 1997. sh. 510 ve d.); “Biz Profesörler” (Kaynak Yayınları , 4. basım, sh. 29 ve d.) “Aydın ve Aydın” (Kaynak yayınları, 3. basım, 1997. sh. 60-62 ve d.)].

Bu kitaplarımın hiç bikrinde “pîr” yerine “pire” sözcüğe kullanılmış değildir. Fakat bir an için söz konusu fetva’da “Pire” sözcüğünün geçtiğini söylemiş olsam bile, bundan şaşılacak bir şey olmamak gerekirdi. Şu bakımdan ki, Ebû-suud gibi, sineğin idrak sahibi haşarattan olup yemek içine düştüğü zaman önce zehirli kanadını batırıp deva kanadını dışarıda bırakacağına, ya da namaz kılanın önünden kara köpek geçtiğinde namazın bozulmayıp kırmızı köpek geçtiğinde bozulduğuna, ya da hurma kütüğünün feryat edip ağlayarak konuşacağına, ya da Süleyman’ın kuş dili bildiğine ve hüdhüd kuşu ile konuştuğuna, ya da  hülle’ye ya da buna benzer nice akıl dışı şeylere  inanmış bir kimsenin “Pire’yi” söz konusu etmesi kadar doğal ne vardır ki?

Hâttâ, her vesileyle başvurduğu “hile-i şeriyye” yolunu seçip sembolik olarak “pireye hülle edilir” (ya da edilemez) şeklinde bir fetva vermiş olsaydı, çok daha hayırlı bir iş görmüş sayılırdı; çünkü, bu suretle aile yuvalarının yıkılması, ve kocaların insafsızlıklarını önlemiş olurdu.+

Bütün bunları söylerken kendimi “yanılmaz, hata yapmaz” bir kimse imiş gibi gösterme gayretkeşliğine sapmış değilim. Aksine, yanılmanın beşerî bir şey olduğunu, ve hâttâ çok bilen çok yanılır” diye bir deyim olduğunu, tarih boyunca nice büyük düşünür ve bilginlerin yanılgıya ve hata’ya düştüklerini bilenlerdenim.

Her ne kadar kendimi “çok” bilenlerden saymamakla beraber “çok yanılabilir” olduğumu idrak edecek yeterlikteyim. Bununla beraber hata ya da yanılgıya düşmenin mutlaka bilgisizlik demek olduğunu sanmıyorum.

Ne var ki şeriâtçı, hata’ya düşmeyi ya da yanılmayı “bilgisizlik” olarak kabul eder ve ederken de şunu unutur ki bu şekilde düşünmekle Tanrı’yı bilgisiz duruma düşürmektedir. Çünkü Tanrı sözleri olarak kabul ettiği Kur’ân hata ve yanlışlarla (ve üstelik ayrıca da tutarsızlıklarla, çelişkilerle) dolu bir kitaptır. Örneğin1700 yıl arayla yaşadığı kabul edilen iki ayrı Meryem (yâni İsa’nın anası Meryem ile Msa’nın kız kardeşi olan Meryem) birbiriyle karıştırılmıştır.

Yine Kur’ân’da, Hâman ile Kârun, Mısır kıralının vezirleri olarak tanımlanmıştır.; oysa, yanlıştır, çünkü Hâman Firavun’nun değil başka bir dönemde yaşamış olan Acem kıranlarından Ahaşveroş’un veziridir. Kârun ise Musa toplumundan olup, servetinin çokluğu ile tanınmış biridir.

Yine Kur’ân’da İbrahim’in babası’nın adı yanlış olarak “Azer” diye geçmektedir. Oysa Azer değil “Terah”tır. (Kur’ân’daki diğer yanlışlar için “Kur’ân’ın Eleştirisi 3 adlı kitabıma bakınız.)

Şimdi şöyle bir düşünelim: Eğer hata’ya düşmek ya da yanılmak bilgisizlik sayılacak olursa bu takdirde şeriâtçının değerlendirmesine göre Tanrı, bilgisiz duruma düşürülmüş olmuyor mu?

Şu gerçeği tekrar belirtmek isterim ki şeriâtçının Tanrı anlayışı, “Tanrı” fikrini her bakımdan yüce’likten uzaklaştırıcı nitelikte bir anlayıştır. Bütün yayınlarım, bu gerçeği kanıtlayan örneklerle doludur.

İyiliklerle…

İ. A. 1.4.2004

X

İLHAN ARSEL’DEN HAYRİ BALTA’YA 2.MEKTUP

 

4 Nisan Pazar/2004

Aziz Dostum,

Simdi saat 9.30. Biraz önce eve dondum ve e-posta’nızı okudum. Geç olduğu  için cevabimi yarin size faks’layacağım.

İyiliklerle

IA, 4.4.2004

+

Aziz Dostum;

"Aydın ve Aydın" kitabımın "Hulle" konusu ile ilgili 60-62 sayfalarını sitenize yerleştirebilirseniz çok memnun olacağım. İki bakımdan: çünkü bir kere okuyucu kitabımda yazılı olanları kendi  gözleriyle  görmüş olacaktır. İkincisi, şeriatçıların Ebu'suud Efendi gibi müspet ilme yabancı ve akılcılıktan habersiz  kişileri  "Büyük bilgin" olarak tanımlarlarken bizleri "bilgisiz" diye ilan etmelerindeki ilkellik sergilenmiş olacaktır.

Arif Tekin'in bana naklettiğiniz mesajınızı okudum. Kendisi bir sure önce bana, yeni çalışmasının Önsözü’nü göndermiş ve görüşlerimi bildirmemi rica etmişti. İlgilenirsiniz diye  size, onun son olarak bana yolladığı mektubu ve benim kendisine yazdığım yanıtı faks’lıyorum.

İyiliklerle kalın

IA, 7.4.2004

X

HAYRİ BALTA’DAN İLHAN ARSEL’E 1. MEKTUP

 

Sayın Öğreticim,

Önce saygı, sevgi…

İlk fırsatta isteğinizi yerine getireceğim, “Aydın ve Aydın” kitabınızın 60-62. sayfalarını sizin bölüme yerleştireceğim. Ancak şu an için nasıl jipekleyip yerleştirmeyi beceremiyorum. Bir öğrenmen getirttirip öğreneceğim.

Bu gün avukatımızla görüştüm. Daha önce de bildirdiğim gibi kararı temyiz etmişler ve İcra dosyasına da teminat mektubu koymuşlar.

Vakit davası da devam ediyormuş.

+

Şu an masamdayım ve göndereceğinizi bildirdiğiniz faksınızı bekliyorum.

Saygılarımla,

Av. Hayri Balta, 7.4.2004 

X

HAYRİ BALTA’DAN İLHAN ARSEL’E 2. MEKTUP

 

Sayın Öğreticim,

Önce saygı, sevgi sunarım…

Dünkü Tercüman’ı alıp okudum. Sizin de benim de Deniz Baykal’a yazdığımız mektupları hatırladım.

Burada ikimiz de ileriyi görmek ve bu adamın niteliğini bilmek bakımından tam not almış sayılırız.

Hatırlarsanız siz “O adamın CHP’de yeri olmamalı!” anlamında mektup yazarak Deniz Baykal’ı uyarmıştınız. Aynı önermeleri bende ileri sürerek mektubumun sonunu şöyle bağlamıştım: “ Bu adam CHP’nin başını ağrıtacak. Aman bu adama dikkat!” demiştim.

Şimdi ikimiz de haklı çıktık. Yüzümüz ak, alnımız açık…

Sözlükler: Megalomani’yi şöyle tanımlar: “Büyüklük hastalığı. “Megolaminin kökeninde çoğu zaman aşağılık kompleksi yatar.”

Bu adamda aşağılık duygusu varsa eğer bunu yaratmıştır yazdığınız kitaplar. Çünkü İlhan Arsel’in yazdığı kitaplar kendisinin; vahiyci-Kurancı dünya görüşünü yerden yere çalar.

Diyor: “Ben lokomotifim, vagon olamam, Dünyada hiç kimsenin arkasına takılamam!”

Bu adamın kitaplarını yüksek fiyata satarak dini ticarete alet ettiğini bilirdik. Şimdi de dini siyasete alet edeceğini öğrendik.

Bu adamın öylesine idealleri var ki… Bu adam Türk milletinin başına öyle gaile açacak ki… Bunu parti kurup meydanlara çıktığında göreceğiz. İşte o zaman ulusumuz adına acı çekeceğiz.

Arkasına kendi kafasındaki kişileri toplayıp bir güç oluşturmasın yoksa… Yurdumuzu sürüklemekten bile kaçınmaz bir iç savaşa…

Ama istediğine ulaşamayacak. Arkasında bir avuç aklı eksikten başkası takılmayacak.

Dünkü Tercüman’ı posta ile size göndermek için saklamıştım. Bir örneğini de bendeki Yaşar Nuri Öztürk dosyasına koyacaktım.

İsterseniz yine gönderebilirim. Şimdi kalınız sağlıcakla derim. Yeniden saygılarımı, sevgilerimi iletirim…

H.B. 16.4.2004 

X

HAYRİ BALTA’DAN İLHAN ARSEL’E 3. MEKTUP

 

Sayın Öğretim,

Gönderdiğiniz yazıyı aldım, okudum. Beğendim, aklınıza, emeğinize, elinize sağlık dedim. Öyle ki Sitemizin ana sayfasında yayınlamaktır isteğim.

Ancak, ikinci sayfanın “Görülüyor ki ,” sözcüğü ile başlayan son paragrafı “Büyük lider, bilge insan..” dan sonraki iki satır birbirine karışmış, okunmuyor. Bu durumda ikinci sayfayı yeniden istemem gerekiyor.

Bi’zahmet gönderirseniz sevinirim. Masamın başındayım hemen beklerim.

Sevgi ve saygılarımla.

H.B. 25.4.2004

X

HAYRİ BALTA’DAN İLHAN ARSEL’E 4. MEKTUP

 

Sayın Öğreticim,

Önce saygı, sevgi sundum.

Akşam gönderdiğiniz yazınızı aldım.

Yazıyı dikkatle okudum, beğendim; ancak yorgun olduğum için aldığımı, görüşlerimi bildiremedim.

Öncelikle bu yazıyı vahiyci’nin okumasını isterdim. Okuması için Cumhuriyet’e göndersek nasıl olur derim…

Vahiyci’nin karanlık dünyasında kuşatmışsın. Aklına hayaline gelmeyecek biçimde paylamışsın…

Vahiyci’mizin bu yazınızı okurken ki ruh halini görmek isterdim… Eminim ki kendisine acıyarak katıla katıla gülerdim.

Bu adam kendi karanlık dünyasına halkımızı sürüklemek istiyor. Her zaman, her yerde söylediğim gibi b adam Türk ulusuna ve de insanlığa büyük kötülük ediyor.

Ara-sıra bu adamı böyle güzelce haşlamak gerek; kaşınıyor zaten, kaşındıkça kaşımak gerek…

Ne var ki buna benim bilgim, gücüm, kültürüm yetmez. Bunun hakkından ancak siz gelirsiniz; onun da gücü size yetmez…

Sizden başkası da bunun ruh halini bilemez… Bilse bile ona gücü yetmez.

Yazıyı önümüzdeki hafta içinde Sitemizin ana sayfasına ve ilgili bölümüne gireceğim. Girerken bir örneğini de size göndereceğim.

Şimdi kalınız sağlıcakla, saygılar sevgiler size ve saygı değer eşinize…

H.B. 5.5.2004

X

ŞERİATÇININ “REFORMCULUĞU” VE “ATATÜRKÇÜ’LÜĞÜ” KONUSUNDA

(Prof. Dr. İlhan Arsel)

 

Ülkemiz bakımından giderek ciddileşen bir sorun var ki o da şeriatçının “reformcu” ve “Atatürkçü” olarak görünmeyi yeğlemiş  olmaları ve bu yoldan halkımızı vahyin üstünlüğü ve rehberliği fikrine inandırıp tüm yaşantılarımızı şeriat buyruklarıyla yoğurmağa çalışmalarıdır.

Aslında ne reformcu, ne Atatürkçü ve ne de laik zihniyete yöneliktirler. Çünkü reformcu ve Atatürkçü olabilmek için her şeyden önce insan aklının kutsallığına, yaratıcılığına, vahye üstünlüğüne ve rehberliğine inanmış olmak gerekir.

Siz hiç reformcu bir kimsenin “ateistlerle ya da müşrikler öldürülmelidir” şeklinde bir şey söylenebileceğini düşünebilir misiniz? Ve yine siz hiç Atatürkçü bir kimsenin Atatürk düşmanlarını alkışlayıp yüceltmesini kabul edebilir misiniz? İşte güncel iki örnek:

1) Fethullah Gülen adındaki bir şeriatçı, geçenlerde gazetecilere verdiği bir beyanında “Allah’ı ve Peygamberi kabul etmeyen insan yani ateist ne ise, insan öldüren de onunla eş değerdedir” diyerek Kuran’da geçen “inanmayan” (inkarcı) deyiminin “ateist” anlamına geldiğini bildirmiş;  daha başka bir deyimle ateistlerin; “katil”, “cani” ruhlu kimseler olarak ölüm cezasına laik olduklarını anlatmıştır.

Söylemeye gerek yoktur ki bu tür bir anlayışa saplandığımız takdirde, Aristo’dan başlayıp, yüz yıllar atlayarak Voltaire’lere ve çağımızda Einstein’lere ve daha nice benzerlerine varıncaya kadar akılcı uygarlığın mimarları sayılan bütün düşünürleri ve bilim adamlarını kâfir sayıp isimlerini tarih sayalarından silmek (çünkü bu düşünürlerin hepsi de ateist sayılabilecek görüşlere yönelmişlerdir) ve yeryüzünün 350 milyona yaklaşık nüfusunu oluşturan Budistlerin kellelerini kesmek (çünkü Budistler Tanrı diye bir şey kabul etmezler); ayrıca da sayıları 900 yüz milyonu aşkın dinsizi yok etmek gerekir.  Muhtemelen bu gerçekler kendisine hatırlatılması nedeniyledir ki Fethullah efendi, sözlerinin saptırıldığını, yanlış anlaşıldığını söyleyerek geri adım atar göründü (Bkz. 21 Nisan 2004 tarihli Hürriyet gazetesi).

2) Kendisini, “İslam” konusunda “Türkiye’yi ve bütün dünyayı yönlendirenlerden biri” olarak ilân eden ve ayrıca da Atatürkçü olmakla övünen Yaşar Nuri adındaki bir başka ilâhiyatçı ise, Fethullah efendinin sözlerini düzeltiyor görünerek şöyle dedi: “… Kuran insan öldürenlerin cezalarını ateistlerle değil müşriklerle bir tutmuştur…” (Bkz. 18 Nisan 2004 tarihli Hürriyet gazetesi),

Hani sanki müşrikleri öldürmek, ateistleri öldürmekten daha erdemli, daha kutsal ve daha ilama yaraşır bir eylem imiş gibi [Kuşkusuz ki dayanağı müşriklerin öldürülmelerini emreden Kuran ayetleriydi (Bkz.  4/47, 115. 9/5, 114  ve d. 21/22.  28/62. 19/82. 21/98 ve d. vb.)]

Hemen belirtmeliyim ki “müşrik” deyimi “Tanrı’ya eş koşmak (ortak kabul etmek)”; “Allah yanında bir başka bir Tanrı’ya tapmak (çok tanrıcılık)” anlamına gelir ki  yorumculara göre Kuran’da geçen “kâfir” tanımı ile uyumludur.

Aslında müşrikler “Tanrı” kavramını inkâr etmiş değillerdi. O kadar ki, putlarını bile Allah katında “şefaatçi” olarak kabul edilmişlerdir; kabul etmedikleri şey Muhammed’in “Peygamberlik” iddiası ve Tanrı anlayışı idi. Ekleyelim ki “müşrik” diye küçümsenen bu insanların ahlaksal ve insancıl bir takım gelenekleri vardı ki Muhammed bile bunlardan bazılarını benimsemişti.

Fakat her ne olursa olsun, şu muhakkak ki müşriklerin, ateistlere nazaran daha olumsuz bir zihniyete yönelik oldukları söylenemez. Söz konusu olan şey, nihayet farklı bir inanç, farklı bir zihniyettir. Bu itibarla Y. N. Efendinin: “Kuran, insan öldürenlerin cezalarını … müşriklerle bir tutmuştur” şeklindeki sözlerinin ne vicdana

yatkın ve ne İslam’a değer kazandıran bir yönü vardır. Kendisini aydın sayan bir kimsenin, farklı inançta olan kimselere ölüm yolunu yeğlemesine akıl erdirmek kolay değil!

Yukarıdaki iki örneğimiz gösteriyor ki şeriatçıların reformcu ve Atatürkçü görünmeye özlem duymalarının, özentiden ileri geçen bir yönü yoktur. Hele Atatürkçülük iddiasında hiç birinin sözünü ciddiye almak doğru olmaz. Çünkü hiçbiri, Atatürk’ün aklı vahye üstün kılan, ve akılcılığı her şeyin temeli yapan düşüncelerini, ve hele hele din ve Tanrı anlayışını paylaşabilecek kerteye gelmiş değildir. Konuyu bu kısa yazı çerçevesine sığdırmak mümkün değil; fakat, çarpıcı örnek olmak üzere her şeyden önce Atatürk’ün “Tanrı” kavramı konusundaki sözlerini anımsatalım:

“Masum ve cahil insanları, yüzlerce Allah’a taptırmak, veya Allahları muayyen (belli) gruplarda toplamak, ve nihayet bir Allah kabul ettirmek, siyasetin doğurduğu neticelerdir…”

Bu satırları okuduktan sonra şimdi geliniz Atatürk’ün “İslamiyet ve Türkler” konusundaki şu sözlerini okuyalım:

“… Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arap dinini kabul ettikten sonra bu din… Türk milletinin milli rabıtalarını (bağlarını) gevşetti. Milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü Muhammed’in kurduğu dinin gayesi bütün milletlerin fevkinde, şamil, bir Arap milliyeti siyasetine müncer oluyordu. Bu Arap fikri ‘ümmet’ kelimesi ile  ifade olundu. Muhammed’in dinini kabul edenler, kendilerini unutmağa, hayatlarını Allah (sözcüğünün) her yerde yükselmesine hasretmeğe mecburdurlar. Bununla beraber Allah’a kendi milli lisanında değil, Allah’ın Arap kavmine gönderdiği Arapça kitapla ibadet ve münacatta (Tanrı’ya yalvarıda) bulunacaktı. Arapça öğrenmedikçe, Allah’a ne dediğini bilmeyecekti. Bu (durum) karşısında Türk milleti bir çok asırlar ne yaptığını, ne yapacağını bilmeksizin, adeta bir (sözcüğünün anlamını) bilmediği halde Kuran’ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndüler…” [Bu satırlar Atatürk’ün kendi el yazısıyla kaleme alınmış olup “Türk Tarihinin Ana Hatları” adlı kitapta yer almıştır. Özgün belgesi “Anıtkabir Kütüphanesi’nde ve fotokopisi “Türk Tarih Kurumu”nda ve ayrıca “Genel Kurmay Başkanlığına bağlı Askeri Tarih ve Stratejik Etüdler Başkanlığı’nda” ve “Aydınlık” dergisinin arşivinde bulunmakta… Bu belgeler ve fotokopiler için bkz. Doğu Perinçek, Kemalist Devrim; 2. Din ve Allah (Kaynak yayınları, 1995, 3. baskı. sh. 239.Ayrıca bkz. Prof. Dr. Afet İnan “Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları” (Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1988. sh. 366ve d.)

Dikkat edileceği gibi Atatürk, İslam şeriatının Türk’ün bünyesine yatkın düşmediğini, Türk milletini gerilettiğini bildirmektedir. Bütün bunlar bir yana, fakat bir de Atatürk’ün, genel olarak “Dinler” konusundaki görüşünü ve daha doğrusu, bütün dinler yerine yeni bir dünya dinine özlem duyar olduğunu belirten şu konuşmasına göz atalım:

“Baylar, bütün insanlığın görgü, bilgi ve düşünüşte yükselip olgunlaşması, Hıristiyanlıktan, Müslümanlıktan, Budizm’den vazgeçerek yalınlaştırılmış bir dünya dininin kurulması ve insanların şimdiye değin kavgalar, pislikler, kaba istek ve eğilimler arasında bir bataklıkta yaşadıklarını kabul ederek, bütün gövdeleri ve usları ağılmayan kötülük etkenlerini ortan kaldırmaya karar vermesi gibi koşulların gerçekleşmesini gerektiren Birleşik Dünya Devleti kurma düşünün tatlı olduğunu yadsıyacak değiliz…” (Bu konuda daha geniş bilgi ve kaynaklar için benim adlı kitabıma bakınız.)

Söylemeye gerek yoktur ki, bu yukarıdaki sözler, kendisini koyu bir Atatürkçü olarak gösteren Y. Nuri adındaki ilahiyatçının benimseyebileceği şeylerden değildir. Atatürk’ün b görüşlerine ters düşmek bir yana; fakat o,  bir de Atatürk düşmanlarına (örneğin Mısırlı Gazali, ya da Bosna lideri Ali İzzetbegoviç gibi ) hayranlık duyduğunu açıkça söyleyen bir kimsedir.

Örneğin  Mısırlı Gazali, Atatürk’ü Adolph Hitler’e benzetmiş, “Kemalizm’in bir belâ olup son nefesini vermekte bulunduğunu” söylemiş; ayrıca da Türk toplumunu “fikren ilkel” olmakla ve “Arap zekasından yararlanmamakla” suçlamıştır. Ve işte bu sözleri söyleyen Mısırlı Gazali’yi alkışlamak üzere Y. Nuri efendi şöyle demiştir:

”(Mısırlı Gazali’yi) Ruh ve iman dünyamızın boyutlarını tutan önderleri gibi kucaklamak borcundayız…”

Yine bunun gibi Bosna’lı lider İzzetbegovic, Atatürk devrimlerini “Barbarlık” ve “ihanet” olarak nitelendirmiş, “Türk toplumunun Kemalizm nedeniyle “cahil ve geri kaldığını” iddia etmiştir. Yalan niteliğindeki çirkin iddiaları savunan Ali İzzetbegovic’i, bizim Y. Nuri adındaki şeriatçımız hayranlıkla bağrına basarken şöyle demiştir:

“Ali İzzetbegovic’i selamlıyorum: Onu Kuran düşüncesinin yüksek boyutlu bir düşünce adamı olarak da selamlıyorum. İzzetbegovic’i imanda da gönüldaşım, ıztırabda yürekdaşım, bilim ve düşüncede meslektaşım olarak selamlıyorum… Onu saygı ve hayranlıkla selamlıyorum…) [Bu konudaki kaynaklar için, benim,18/11/2002 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan “Deniz Baykal’a” başlıklı yazıma bakınız]

Söylemeye gerek yoktur ki, bu tür örnekleri sergilemek, şeriatçıyı etkili olmaktan çıkarmanın ve ülkemizi Atatürkçü ve çağdaş tutmanın en başarılı yoludur…

4 Mayıs 2004

X

BİR DİNSİZ'İN ELEŞTİRİSİ ve YANIT

 

Sayın Arsel'e ufak bir eleştiri. Anlayışla karşılayacağını ümit ediyorum. Şöyle yazmış:

"Çünkü reformcu ve Atatürkçü olabilmek için her şeyden önce insan aklının kutsallığına, yaratıcılığına, vahye üstünlüğüne ve rehberliğine inanmış olmak gerekir."

İnanmak fiili kullanıldığında bir inancın karşısına bir başka inanç dikilmiş oluyor.  Ben "inanmak" yerine kabul etmek, benimsemek gibi fiilleri kullanmayı tercih ederim.

İnsanlık aklın vahye olan üstünlüğünü, kurama, deneye, gözleme, ispata ve modellemeye dayalı pozitif düşünceyi inanarak elde etmedi. Tam tersine bu düşünce tarzına inançlarından vazgeçerek ulaştı.

Şöyle de söyleyebilirim. İnanmak, kafamızdaki herhangi bir model veya şablona bağlı olarak dünyayı ve şeyleri görmek istediğimiz gibi görme sanatıdır. Sonu gelmeyen ve çoğu asla ispat edilemeyecek yorumlara, alt-inançlara açıktır. (Meleklere olan inanç gibi.)

İnançsızlık ise bulguları yan yana getirip onlara asla dinsel bir yorum katmadan doğayı ve şeyleri oldukları gibi görebilme ustalığıdır. Bu, çok yoğun bir enerji ve cesaret gerektirir.

Saygılar sizlere.

Bir dinsiz, 11.6.2004

X

Dinsiz Dostum,

Önce saygı, sevgi sundum. Yaptığın eleştiriyi beğendim, memnun oldum.

Böyle eleştiriye can kurban. Ne olurdu böyle özden (samimi) olsaydı eleştirilerinde insan.

Demişsin ki: “Ben "inanmak" yerine kabul etmek, benimsemek gibi fiilleri kullanmayı tercih ederim.” İnanç yerine kabul etmeyi ben de benimserim.

Bu aklı verdiğin için bana, teşekkür ederim sana…

Sayın İlhan Arsel de beğenir bu eleştirinizi. O da düşünür; sizin gibi, benim gibi…

O da o sözcükleri kabul etmek, benimsemek anlamında kullanmıştır. Ancak yanlış anlaşılacak şekilde kullanmıştır. O ki bir şeyi incelemeden, indirip kaldırmadan, uzun uzun düşünüp durultup arıtmadan bir sözcüğü ağzına almamış, kalemine dolamamıştır.

Şimdi kalınız sağlıcakla, bu eleştirinizden ötürü  teşekkür ederim sana.

HB. 11.6.2004

X

BÜLENT ÜNVER’DEN

Sayın Öğreticim,

Önce en içten sevgimi, saygımı sunarım.

Sayın İlhan Arsel'in: "Şeriatçının Reformculuğu ve Atatürkçülük Konusu" adlı makalesini sindire sindire okudum. Çok teşekkür ederim.

Geçen gün Oleyis Sendikasındaydım. Aydınlık dergisinde: Uğur Yıldırım'ın bir makalesi dikkatimi çekti. “Alevileri Hıristiyanlaştırma Çabası" adlı makale fotokopisini  27 Mayıs Milli Devrim Derneğine bırakıyorum. Yine aynı makalede: "İsa Reklamında Büyük Patlama" konusu da geçiyor".

Her zaman olduğu gibi tekrar sevgimi, saygımı sunarım.

Bülent Ünver, 15.06.2004

X

DİYANET BAŞKANI'NIN 'FETVA'SI VESİLESİYLE! GÖRÜŞ

 

Prof. Dr. Ilhan Arsel Cumhurıyet 12.9.1996, s.12

 

Diyanet Başkanı, görevinin sınırlarını unutmuş ve "hoşgörü" kılığına burunmuş olarak aleyhimde konuşmayı kendine dert edinmişe benzer: beni "Bütün dinlere karşı" olmakla suçlamaya devam etmekte. Bati dünyasının aydınlanma cağına çıkısı hakkında zerrece fikri olmadığı için, söylediklerinin kendisini ne derece gülünç durumlara düşürdüğünün farkında değil. Fakat farkında olmadığı bir şey daha var ki o da, ağzını açtığı, ya da saplı bulunduğu zihniyeti dile getirdiği her defasında, kendi kendisini suçlu duruma soktuğudur.

Bu hususları, çoğu yayımlarımda, ve son olarak "Diyanet'e Cevap" adli kitabımda belirtmiş olmakla beraber burada kısaca tekrarlayayım ki, bu zat'ın (Diyanet Başkanı olarak) insanlarımıza bellettiği şeriat verilerinin başında su gelir: "(İslam'dan) başka dinlere rağbet edenler, tam bir sapıklık ve ziyan içindedirler". (Bkz. Hutbeler, Diyanet Yayınları, Ankara 1973, s.. 217)

Yine bunun gibi Diyanet, "müşriklerin" (ya da "mürtet'lerin") öldürülmelerinden tutunuz da (İslam'ı) kendilerine din edinmeyen kimselerle (Yahudilerle ve Hıristiyanlarla), savaşmaya (ve bu savaşı onların "küçülerek elleriyle cizye -kafa parası- vermelerine varıncaya kadar sürdürmeyi hak sayan, ve daha doğrusu yer yüzünü "Dar-ul İslam" ve "Dar-ul Harp" seklinde iki kamp halinde tutan şeriat verilerini belletmekle meşguldür. Diyanet'in söylemesine göre "Cizye" denen şey, hem bir yandan "onların" İslam diyarında oturmaları (ve yasam haklarının korunması) karşılığında ödemekle görevli oldukları bir ödemedir, ve hem de asil Müslümanlığı kabul etmemelerinin cezasıdır. Öyle bir ceza ki, Müslümanlığı kabul etmedikleri için, onları biraz daha aşağılatmaya yarar niteliktedir, çünkü ödemek zorunda bırakıldıkları bu "Cizye"yi, "zelilane" bir şekilde, yani "küçülerek, elleriyle" vereceklerdir. Ceza'nın bu sekle sokulması, her "cizye" verdikçe onlara Müslümanlığı kabulden kaçınmalarının kotu bir şey olduğunu hatırlatmak içindir. Diyanet yayınlarında bu hatırlatma aynen söyle:

"Cizye...(Yahudilerin ve Hıristiyanların) Müslümanlıktan imtinalarının cezasıdır. Ayet'in son fıkrasında: bu vergiyi deruhte eden muahidlerin vergilerini bizatihi kendileri getirip zelilane bir vez'ile vermelerinin şart kilinmiş olması da bunu teyit etmektedir ki, muahidlere her vergi verdikçe Müslümanlıktan imtinalarının fenalığı ihtar edilmiş olacaktır." (Diyanet'in yayımladığı Sahih-i Buhari Muhtasari... külliyatının, Cilt VIII, s. 451'e bakiniz.)

İslam'dan gayri dinlere karşı Diyanet'in tutumunu belirleyen şeriat hükümleri sayısızdır. Sırf fikir edinilsin diye yukarıya bunlardan sadece birkaçını aldım.

İmdi böyle bir zihniyete saplı, ve halkımızı da bu zihniyetle yetiştirmeye hevesli Diyanet Başkanı'nın, bırakınız başkalarını din düşmanlığı ile suçlamaya kalkmasını, ve fakat laik bir devletin kuruluşlarından birinde yer almasını kabul mümkün müdür?

Bana gelince; bütün yayımlarımda tekrarladığım gibi, benim "karşı" olduğum sey akla, mantığa, vicdana ve insanin insan'a sevgisine karşı olan her şeydir, velev ki bu şeyler "gökten indi" diye karşıma çıkarılsın.

Diyanet Başkanı'nın, din duygularını incittiğim ve dinle alay ettiğim seklindeki iddialarına gelince bu iddiaları cevaplandırmak için bu kişinin "din" diye kabul ettiği ve insanlarımıza bellettiği nice şeriat hükümlerinden iki örnek verelim (ki Şeriat'tan kıssa'lar adli kitabımdan alınmıştır).

Bunlardan biri, Diyanet'in yayımlarından alınma olarak, harfi harfine aynen şöyle:

"...(Musa salla'llahu aleyhi ve sellem) bir def'a yıkanmağa gitti. Elbisesini de bir taşın üstüne koydu. Tas, elbisesini alıp kaçtı. Musa (aleyhi's...selam): 'Aman tas, rubami! Aman tas, rubami!' diyerek (ve alabildiğine koşarak) arkasına düştü. Beni İsrail onu (bu halde) görüp de: '-vallahi Musa'da bir kusur yokmuş-' deyinceye kadar (ardınca gitti). (Ondan sonra Musa (aleyhi's--selatu ve's-selam) elbisesini alıp taşı dövmeye başladı.- Ebu Hureyre (radiya'ilahu anh) der ki: -Vallahi o tasta dayaktan hala altı, yahut yedi bere izi kalmıştır." (Bkz. Sahih-i Buhari Muhtasari... Diyanet Yayınları, Cilt I, s. 211, hadis No. 196).

Diğer örnek, yine Diyanet yayınlarından harfi harfine alınmış sekliyle şöyle:

"Horozların öttüğünü işittiğinizde (dileklerinizi) Allah'ın fazl-u kereminden isteyiniz! Zira horozlar melek görmüşlerdir (de öyle ötmüşlerdir). Merkebin anırmasını işittiğinizde de şeytan (in şerrin)den Allah'a sığınınız (ve: -'Euzu bi'llahi mine's-seytani'r-racim) deyiniz. Çünkü merkep şeytan görmüş (de öyle anırmış)tır. (Bkz. Diyanet'in ayni yayını, Sahih-i...., Cilt IX, s.66 ve d.)

Bu iki örneğe bir de, ölü insan vücudu ile ya da hayvanla cinsi münasebette bulunan oruçlu kişinin kaza orucu tutması gerektiğini öngören hükmü eklersem oturduğunuz yerden mutlaka sıçrayacaksınızdır. (Bkz. Diyanet Dergisi, Cilt IX, sayı 100-101, s..307)

Yukarıdaki birkaç örnekle bile yetinerek, simdi sormak gerekmez mi: "İnsanlarımıza belletilen bu verileri DİN diye benimsemek mümkün mudur? Ya da bu verileri, ister yorumlu, ister yorumsuz olarak, her ne şekilde naklederseniz naklediniz, karşınızdakinin sizi: "Alay ediyorsun!" seklindeki ithamından kurtulmanız mümkün olur mu?

Söylemeye gerek yoktur ki bu hükümleri akil süzgecine vurarak sergilerken, insanların din duygularıyla alay eden siz değil, fakat bu tur verileri DİN diye belletenlerdir ki bunların başında Diyanet gelmektedir.

(G. T. 15.7.2004)

X

KISSADAN HİSSE…

 

Profesör İlhan Arsel'in Kaynak Yayınları'nda çıkan "Şeriattan Kıssalar" adı kitabıyla ilgili olarak dinci çevrelerce estirilen fırtınayı görmemek, giderek irkilmemek olanaksız: Protesto yürüyüşleri, tehditler, saldırılar, art arda.

Kitap da, düzmece bir gerekçeyle toplatılmıştır.

Öte yandan, çağdaş şiirimizin büyük ustalarından Atilla İlhan'ın güzelim bir şiiri, o kırk yıllık Cinayet Saati, "Allah'a Küfrediyor" diye, Alanya Müftüsü olacak zatin ihbarı sonucu davalı.

Düşünce ve sanat özgürlüğüne ayni anda iki darbe.

Rastlantıdır diyebilir misiniz?

Şeriatçı gericiliğin, hele hele son yıllarda, nasıl bir azgınlık içinde olduğu, kıyımlar düzenleyip, kan döktüğü, bilmediğimiz bir şey değil.

Ama ya şu sırada birden başını tekrar çıkarması?

***

İlhan Arsel'in kitabı, çoğu Kuran'da da yer alan kimi olayları konu ediniyor. Pek bilmediklerimiz yok aralarında; o kadar ki bir bölümü Diyanet İşleri Başkanlığı'nın resmi yayınlarında da yer almış. Hoca'nın yaptığı yeniden toparlamak, nezaketi elden bırakmadan da sergilemek. Doğaldır ki, bunu yaparken beyni ve idraki olanlar ister istemez kimi gerçeklere dikkat kesiliyorlar, küskü düşüyor kafalarına.

Hiddete ve şiddete yol açan da bu!

Aslında ahlakımıza ve irfanımıza hiçbir katkısı olmayan bu "kıssa"lar, gelenek yüzlerce yıldan beri nasıl bakıp anlamışsa yine öyle okunsun anlaşılsın istenir. Bu anlatıma ve anlayışa, yerine göre mezhepler, hatta tarikatlar damgasını vurmuşlardır. Sizin, onların dışına çıkıp sağduyuyla, sağlam akil ve mantıkla konulara yaklaşmanızın önüne duvarlar çekilmiştir. O duvarları asmaya kalktığınızda da, yaptığınıza "küfür", "sapma", "Allahsızlık" yaftası getirilip yapıştırılır.

Daha da geneli, "milli ve manevi değerlere saygısızlıktır.

Seyreyleyin artık şamatayı ve edepsizliği!

Dinci kafa budur.

Bati, o beğenmediğimiz Batı, bu tür olayları çok önceden yaşadı.; daha iki üç yüz yıl öncesinden başlayarak, Spinoza'larıyla, Richard Simon'larıyla, arkasından Aydınlanma Yüzyılı'nın filozoflarıyla, Tevrat ve İncil didik didik edildi. Her şey, aklın ve sağduyunun mahkemesi önüne getirildi, yargılandı; aklanan aklandı, aklanmayan da mahkûm edildi.

Batı'da, birisi kalkacak da, diyelim Hazreti İbrahim'in erdemlerinden söz edip yüceltecek… Korkar bir yerde. Kimden? Basta Voltaire'den, onun Felsefe Sözlüğü'nde hazret hakkında söylediklerinden. Voltaire, o büyük kafa ve kalem, Yahudilerin, Hıristiyanların ve Müslümanların "ondan geliyoruz" deyip, peygamberler silsilesinde başlarda bir yere oturtturdukları adamın, nasıl utanmaz ve rezilin teki olduğunu en görmek istemeyen gözlere bile sokmuştur.

Yalnız onu değil daha nicelerini…

Bizde, kutsal metinlerin, giderek Kuran'ın üzerine eleştirici bir gözle eğilmek olmamış. Olmamış ve üstelik şair, gerekçesini, daha yukarılardan başlayarak şöylece belirtip yan çizmeyi yasallaştırmıştır:

"İdrak-i meali bu küçük akla gerekmez Zira ki bu terazi bu kadar sıkleti çekmez."

Ziya Paşa'nındır bu dizeler ve ne zaman okusam utanırım.

Ne var ki, akil, "küçük" değil, "büyük", olduğunun bilincinde artık; her şeyin anlamını sorguluyor, teraziye vurup tartıyor.

Sorgulayacak ve tartacak daha da…

Şeriatçı gericiliğin onca hiddetlenip kudurganlığa kalkmasının altında yatan asIl amacın ne olduğunu da söyleyelim: Öyle bir köhne yapıdır ki sahiplendikleri, duvarda bir taşı oynattığınızda, öteki taşlar da oynamaya baslar. Bir bu bir su derken, gün gelir bütün yapı çöker.

O yüzden, hiçbir tasa dokunulmasını istemezler.

Ne var ki, taslar oynatılmaya başlamıştır, daha da oynatılacak.

Ve yapı, er geç çökecek bir gün…

Ya aklın ve bilimin otoritesi kurulacak, ya da toplum bir karanlık batağında çırpınıp duracak.

Bir uygarlık sorunudur bu.

***

Onca iç karartıcı olayların ortasında güzellikleri de var ülkemizin. Siz rastlantıya bakiniz: Bugün Nevşehir'de Hacı Bektaş Veli Senlikleri başlıyor.

Ne diyor o büyük Anadolu ulusu?

“Her ne arar isen insanda ara

Kudüs'te Mekke'de hacda değildir”

Buyurun simdi okuyabilirsiniz gönül rahatlığıyla İlhan Arsel'in kitabını, okumalısınız da…

Cumhuriyet 16 Agustos 1996. Bir Bakima / Server Tanilli

(G. T. 17.9.2004)

x

TÜRK USÛLÜ 'HUDEYBİYE' ANDLASMASİ

 

Prof. Dr. Ilhan Arsel - 1997

 

Şeriâtçı bir parti liderinin, ödün (tâ'viz) yolu ile iktidara gelme taktiğine başvurmasını, çoğu yazarlarımız, Müslümanlıkla bağdaşmayan bir davranış olarak tanımlayıp eleştiri konusu yapmaktalar. Oysa bu taktiğin Müslümanlığa ve İslâm ahlâkına aykırı düsen bir yönü olmayıp aksine 1400 yıl gerilere inen bir geçmişi vardır ki, kökenini Hudeybiye andlaşmasında bulur. Bu andlaşma, Muhammed'in Mekke'yi fethetmek amacına dayalı olarak Kureyslilerle imzaladığı bir anlaşmadır, ve tümüyle ödün siyâsetinin bir ürünüdür. Diyânet İsleri Başkanlığı'nın yayınladığı Sahih-i Buharî Muhtasari (cilt VIII, s.. 143-176) adli yapıta dayalı olarak olayın kısa özeti söyle:

Hicret'in 6.yılının sonlarına doğru Muhammed, 'Umre' (küçük hacc) ve Kâ'be'yi tavaf maksadiyle Mekke'yi ziyâret edecekmiş gibi görünerek Hudeybiye seferine çikar. Beraberinde 1400 (ya da 1500) Müslüman vardır. Kureysliler, Muhammed'in bu kadar kalabalık bir toplulukla Mekke'ye girmesini tehlikeli buldukları için izin vermezler ve söyle derler: 'İstersen sen kâ'be'yi tavaf et, fakat hepiniz birden olmaz'

Bu durumda Mekke'ye karşı saldırıya geçmenin tehlikeli olabileceğini düşünen Muhammed, biraz da Ebû Bekir'in ısrarları üzerine, 'mütâreke' (barış andlaşmasi) yapma yolunu dener. Kureys'i bu şekilde bağlamakla, İslâm dini'nin 'siyâsî kudret ve mevcûdiyetini' hem onlara ve hem de bütün Cezîre halkına tanıtabileceği inancıyla, ne yapıp bir andlaşması imzalamak ister.

Çeşitli yollardan Kureys'lilere, savaş fikrinde olmadığını, ve onlarla 'mütareke' imzalamak istediğini duyurtur. Maksadı, mütareke sayesinde, Kureys'in tarafsızlığını sağlayıp zaman kazanmak ve bu arada zayıf durumda bulunan diğer Arap kabileleri üzerine yürüyüp onları teker teker teslim almaktır.

'Andlaşma' teklifi hususundaki girişimi ise yaramış olmalı ki, az gedmeden Kureyş'i temsilen Süheyl Ibn-i Amr başkanlığındaki bir hey'et çıkagelir. Muhammed onları görünce Ashab'a karsi: 'Artık işimiz bir dereceye kadar kolaylaştı' der.

Süheyl: 'Haydi (hokka, kalem, kâğıt) getir; sizinle aramızda (tahrirî muktezi) bir müsâlehanâme yaz!' diye konuşur. Bunun üzerine Muhammed, Alî'yi çağırır ve : 'Bismi'llâhi-r-Rahmâni'r-Rahîm (yâni 'Esirgeyen ve koruyan Allah adına) yaz' diye emreder. Bu sözleri duyar duymaz Süheyl itiraz eder. Çünkü bu deyim Arap'ların kullandığı bir deyim değildir. Arap'ların kullandığı deyim: 'Bismike'llâhümme' (yâni 'Allah'ım senin adinle yazmaya başlarım') olduğu için Süheyl bu şekilde başlanılmasını ister. Muhammed, istemeyerek kabul eder ve Ali'ye, o şekilde yazmasını söyler. Ancak orada bulunan Müslümanlar hep bir ağızdan: 'Vallâhi biz onu yazmayız, ancak -Bismi'llâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm- yazılmasını isteriz' diye bağrışırlar. Fakat Muhammed onlara aldiris etmez ve Ali'ye tekrar emrederek Süheyl'in istediği şekilde yazmasını ister. Sonra da devamla: 'Bu kitap, Muhammed Resûlullâh'in (Tanrı elçisi'nin) mazmununa (kitabına) hüküm ve imzâ ettiği muahedenâmedir (andlaşmadır)' diye yazmasını emreder. Bu şekilde yazdırmakla andlaşmayı 'Peygamber' sıfatıyla imza etmiş sayılacaktır. Ancak ne var ki Süheyl, bunu fark etmis olarak hemen itiraz eder ve Kureyş'in Muhammed'i 'Peygamber' olarak kabul etmediğini, ve onu sadece 'Abdullah'ın oğlu Muhammed' diye bildiklerini hatırlatarak : 'Muhammed Ibn-i Abdi'llâh (diye) yaz' der . Bu teklif üzerine Muhammed: 'Vallâhi siz tekzîb etseniz de ben Resûlu'llâh'im' diye söylenmekle beraber Ali'ye: 'Haydi -'Resûlu'llâh lâfzını (sözcüğünü) sil de- Muhammed Ibn-i Abdi'llâh yaz' diye emreder. Fakat Ali direnir ve: 'Vallâhi ben senin Resûlu'llâh unvân-ı mübeccelini kat'iyyen silmem!' der. Bunun üzerine Muhammed 'kitabi eline alıp, Muhammed Ibn-i Abdi'llâh' yazdırır. Böylece Süheyl'in dediği olmuş olur ve andlaşmada Muhammed'in adı 'peygamber' olarak değil fakat sadece 'Abdullah'ın oglu Muhammed' olarak yer alır.

Bundan sonra andlaşmanın diğer hükümlerinin tartışılmasına geçilir. Muhammed, Kâ'be'yi tavaf hususunda kendilerine serbestlik tanımalarını Süheyl'den ister ve: 'Siz bizimle Beyt-i Serîf'in arasını serbest bırakınız da biz de Beyt'i tavâf edelim' der. Fakat Süheyl bunu kabul etmez ve kendine uygun bulduğu bir başka hükmü andlaşmaya yerleştirir ki o da Müslümanların, bir sonraki yıl Kâ'be'ye silahsız olarak gelip ibâdet edebilmeleriyle ilgilidir. Muhammed, bu hükmü de Süheyl'in dilediği şekilde kabul eder.

Bundan sonra Süheyl, andlaşma'nın bir diğer hükmü olarak Muhammed'den şunu ister: 'Sana bizden bir erkek gelirse, o gelen kimse, senin dininden olsa bile, onu bize reddeceksin (geri vereceksin)'. Bu teklife Müslümanlar şaşıp kalırlar ve: 'Sübânallâh! İslâm câmiasına iltica eden bir Müslüman, müşriklere (putperestlere) nasıl iâde olunur?' diye konuşmağa başlarlar. Kuskusuz ki bu, Müslümanlar bakımından, andlaşmanın tüm hükümlerinden daha da ağır bir nitelik taşımaktadır. Tam bu sırada, Süheyl'in oğlu Ebû Cendel çıka gelir. Ebû Cendel daha önce Müslümanlığı kabul ettigi için Mekke'de hapse atılmış iken, hapisten kaçıp Muhammed'e sığınmıştır. Ve işte simdi Muhammed onu, Süheyl'e geri verme zorunluğu ile karşı karşıyadır. Bunu önleyebilmek için Süheyl'e söyle der: 'Biz müsâlehanâmeyi (andlaşmayı) henüz imza etmedik' . Bunu duyan Süheyl de Muhammed'e söyle yanıt verir: 'Su halde vallâhi ben de seninle hiç bir madde üzerinde sulh olmam'. Süheyl'in bu sert tutumu karşısında Muhammed ne yapacağını şaşırır ve: 'Haydi, bunu bana bağışlayıp imzâ et!' diye Süheyl'den ricâda bulunur. Fakat Süheyl kabul etmez. Muhammed ısrar ederek: 'Hayır, bu işi (hatırım için) yap!' der. Süheyl yine direnir ve 'Aslâ yapamam' diyerek konuşmayı kısa keser. Bütün bunları izlemekte olan Ebû Cender, kendisinin Muhammed tarafından Kureys'e geri verileceğini anlayarak haykırıp sızlanmağa baslar ve söyle der: 'Ey cemâat-i mislimîn! Müslüman olarak geldiğim halde simdi ben müşriklere iâde mi olunuyorum? Benim uğradığım su felâketi görmüyor musunuz?' .

Onun bu şekilde konuşmasını dinleyen Muhammed söyle der: 'Yâ Ebû Cendel! Sabret, Allâh'tan umid-vâr ol! Ecir ve sevâb dile... Çünkü Allah seni, ve seninle birlikte Mekke'de bulunan... Müslümanları sevinçli hallere kavuşturacaktır... Biz (Mekkeli'lerle) barış yapmış, onlara bu hususta söz vermiş bulunuyoruz. Onlara gadr ve ihânet etmek istemiyoruz'. Bunları söyledikten sonra Ebû Cendel'i Süheyl'e teslim eder.

Bu sözleri isiten ve Ebû Cendel'in durumuna üzülen Ömer Ibni'l-Hattâb, derhal Muhammed'e giderek: 'Sen Allâh'ın Hak Peygamber'i değil misin?' diye sorar. Muhammed: 'Evet Hak Peygamberiyim' diye karşılık verir. Bunun üzerine Ömer: 'Bu halde dînimiz uğrunda bu denâeti (alçalmayı) niçin kabul edelim?' diye sorar. Muhammed ona, Mekke'nin ele geçirileceğini imâ ederek, yakın bir zamanda Kâ'be'ye varıp onu tavâf edeceğini söyler; yâni demek ister ki, İslâm'ın basarisi uğruna bir takım ödün'ler vermek koşuldur.

Bilindiği gibi Hudeybiye andlaşmasını on yıl için yapmış olmakla beraber, daha bir yıl geçmeden andlaşmanın Kureys tarafından ihlâl edildiğini ileri sürerek Mekke'yi fethedecektir. Böylece büyük başarıya, Hüdeybiye'de verdiği ödünler sayesinde erişmiş olacaktır. (Yukarda, tırnak içindeki alıntılar, Diyânet'in Sahih-i Buhârî Muhtasari-Tecrîd-i Sarîh Tercemesi adli yayınların 8.cild'inden aynen alınmıştır. Kolaylık olsun için bazı Arapça sözcükler, Türkçeleştirilmiştir.)

O tarihten bu yana 'ödün' siyâseti, şeriâtçılar için 'kutsal' nitelikte bir araç olmak üzere is görmüştür. 'Ödün'ün ahlâkiliğe uygunluğu ya da aykırılığı diye bir şey söz konusu edilmemiştir; söz konusu edilen şey, 'ödün'ün şeriât çıkarlarına oturtulması olmustur. Şeriât çıkarları doğrultusundaki her ödün ahlâki sayılmıştır. 1400 yıl önce imzalanan Hudeybiye andlaşması, Mekke'nin fethi amacına yönelik ödünleri içermişti. 1400 yil öncelerinin özlemine saplı şeriâtçı bir parti liderinin, bizde, her ne sûretle olursa olsun iktidara gelme hırsıyla imzaladığı son andlaşma da, Türkiye'nin, kim bilir hangi felâketle sonuçlanacak olan 'fethini' sağlamağa matuf ödünleri içermekte.

(G. T. 20.9.2004)

X

HAYRİ BALTA’DAN İLHAN ARSEL’E 5. MEKTUP

(ÜMİT ZİLELİ'NİN SORUSU ÜZERİNE)

Sayın Öğretim,

Önce saygı, sevgi sundum.

Ümit Zileli’nin faksını da sizin verdiğiniz yanıt faksınızı da okudum.

Yanıt biraz acele yazılmış olsa gerektir ki; Ümit Zileli, sorularının yanıtını tam verilmemiş gibi geldi bana. Çünkü sizden istediği “Kuran ve Peygamberin hadislerinde bu tür bir olayda yaptırım nedir?” diye sormuş.

Vereceğiniz yanıt Nokta dergisinde yayınlanacağı için “Efradını cami, ağyarını mani” bir şekilde biraz genişleterek ve de kaynak göstererek göndermeniz gerektiği kanısındayım.

Beş soru sormuş; her soruya özet şekilde; kısa kısa kaynak kaynakları açıklar şekilde  yanıt vermeniz gerekiyor. Bu haliyle yanıtınız bana eksik gibi geldi. Her ne kadar “Şeriat ve Kadın” adlı kitabınızda bu soruların yanıtları varsa da onların kitabı araştıracak zamanları yoktur.

Saygılarımla,

HB 21.5.2004

+

HAYRİ BALTA’DAN İLHAN ARSEL’E 6. MEKTUP

 

Sayın Öğreticim,

Önce saygı, sevgi..

Ümit Zileli’ye göndereceğiniz yanıt yazıda “K. 4/5: Allah’ın sizi koruyucu kılmış olduğu mallarınızı beyinsizlere vermeyin; kendilerini, bunların geliriyle rızıklandırıp giydirin ve onlara güzel söz söyleyin.” İşlerseniz Ümit Zileli için güzel bir yanıt olabilir.

Bu ayette “beyinsizlerden” murat akıl hastaları yanında kadınlardır. Akıl hastalarına güzel söz söylemenin ne yararı olabilir ki? Ancak giydirip güzel söz söylemek kadınlar söz konusunda anlam kazanabilir.

Ayrıca Buhari’de ki “Kadınlar alken ve dinen eksiktirler” hadisi de bu ayetin tamamlayıcıdır. Size akıl vermek ve yol göstermek benim haddime düşmemiştir. Ancak gözünüzden kaçabilir düşüncesiyle görüşümü söylüyorum ve yanılmış da olabilirim. Çünkü Turan Dursun dostumuz; bu ayetle zikredilenin kadınlar değil geri zekalılar olduğunda ısrar etmişti. Elbette dinsel bilgim sizin ve onun yanında söz konusu bile olamaz.

+

Yukarıdaki kupürde Vahiycimiz “Turan Dursun’un dine küfrettiği için öldürülmesini…” olağan karşılayabiliyor… Ahmet Taner Kışlalı’nın öldürülmesini olayını da sıradan bir olay olarak kabul edebiliyor… Profesörümüz böyle olursa; artık “Hizbullah’ı, Taliban’ı kınamaya ne hakkımız olabilir?

Kılavuzu karga olanın…

Saygılarımla,

HB, 22.5.2004

+

İLHAN ARSEL’DEN HAYRİ BALTA’YA 3.MEKTUP

 

Aziz Dostum;

U.Z.'ye yazdığım yazının  kısa fakat şimdilik yeterli olduğunu, ve kendisinin  gerekli sonuç çıkaracağını sanmaktayım.

K.4/5 ayeti'nin ve "Kadınlar aklen ve dinen eksiktirler" sekindeki hadis''in  (ki bildiğiniz gibi Kitabımda işlenmiştir) sorulan soru'ya yanıt teşkil  edecek yönü pek yok, çünkü soru kadın'ların  aklen ve dinen dun (aşağı) olmalarıyla değil fakat "Müslüman erkekle evli Müslüman bir kadının Yabancı  bir erkekle (özellikle Hıristiyan bir erkekle) tokalaşması ve öpüşmesi" sorunu ile ilgili. Bununla beraber yanıtımı göndermeden önce biraz daha tezekkür ederek değişiklik  yapıp yapmamak hususunda karar vereceğim. Hemen eklemeliyim ki görüşlerinizi bildirmekle beni sevindirmektesiniz.

Vahiyci'nin Turan Dursun'un öldürülmesini olağan karşılamasına şaşmıyorum, çünkü Turan Dursun ona  "Üniversite mollası" adını takmış ve bir çok yazısında  onun karakterini eleştiri konusu yapmıştı. Bu molla, Turan'ın hayatta bulunduğu zamanlar hiç ses çıkaramamış, onun ölümünden sonra kini'ni ortaya vurmuştu.

Bu hususu yazılarımdan birinde (Sanırım dava layihalarından birinde)  dile getirmiştim.  Vaktim olursa belki yeni bir yazı konusu yaparım.

İyilikler ve Sağlıklar

!A, 22.5.2004

+

HAYRİ BALTA’DAN İLHAN ARSEL’E 7. MEKTUP

 

Sayın Öğreticim,

Önce saygı, sevgi sunarım.

K. 4/5 ayetini ve tamamlayan hadisi: “Muhammet;  kadınları erkekten uzak tutmak yanında, aynı zamanda Allah’ın kadınları “Akılsız, beyinsiz, sefih” gördüğünü Kuran’da dile getirir ve bu nedenle de kendisi, kadınlar aleyhinde olmak üzere, kadınları: “Aklen ve dinen eksik…” görürdü  şeklinde vereceğiniz yanıt arasına kısaca yerleştirmeyi fırsatı iyi değerlendirmek açısından yararlı görmüştüm. Amacımın çok bilmişlik taslamak olmadığını belirtmeye gerek görmüyorum.Çünkü sizin beni benden iyi bildiğiniz inancındayım. Ancak takdir sizin; bilirim ki sizin muhakeme tarzınıza hayranım ve bu nedenle de görüşlerinize saygı duyarım.

Bu arada Muhammed’in “Ben kadınlarla asla tokalaşmam” sözünün kaynağını da belirtirseniz iyi olur diyorum. Çünkü kaynak gösterilmezse Nokta okuyucuları bu konuda kaynak gösterilmeden atıp tutuyor deme hakkını kendilerinde bulur sanırım.

Bu gün yada yarın “Öztürk’ün cinayete bakışı” konusunda bir yazı yazmaya çalışacağım; çalışacağım diyorum, çünkü midemde bir rahatsızlık hissediyorum. Salçalı yemekler midemde rahatsızlık yaratıyor. Her ne kadar salçalı yemek yememeliyim diyorsam da hanımı kıramıyorum. Pek önemli değil ama çok halsiz durumdayım. Biraz dinlenmeliyim…

Görüşlerimi bildirmek zorundayım; çünkü size karşı samimi olmak zorundayım. Görüşlerim, görüşlerine binde bir katkıda bulunsa bile bundan mutluluk duyarım…

Saygılarımla,

HB, 23.5.2004

+

İLHAN ARSEL’DEN HAYRİ BALTA’YA 5. MEKTUP

 

Aziz dostum

Görüşlerinizi her zaman için yararlı bulduğumu ve beni  eleştirenlerin benim 
için  en muhterem kimseler olduğunu tekrarlamaktan zevk duyarım. .

Yazı'yı biraz daha genişletmeyi düşünmekteyim. Suretini size  ayrıca
gönderirim. .

Vahiyci'nin son patavatsızlığı  ile ilgili bir yazı yazacağım.  Ne var ki  zaman yetersizliği yüzünden  güçlük çekmekteyim.

Midenizdeki rahatsızlığın kısa zamanda geçmesini diler selam ve sevgilerimi
yenilerim...

IA, 23.5.2004