TABULARA, TALANA, YALANA 

 BALTA 

 

+

 IRKÇILIĞA, SÖMÜRÜYE, ŞERİATA

 HAYIR!..

+

Sorumlusu: Av. Hayri BALTA

+

e-posta: hayri@bilgebalta.com

Site adresi: www.bilgebalta.com

+ 

İLHAN ARSEL OKULU

1

X

A.

Arab'ın Tarihî Türk Düşmanlığı

Avrupa Birliği Kapısında Bekletilmenin Sorumluluğu

Aytekin Bozkurt'tan Diyanet İşleri Başkanına Açık Mektup

B.

Başbakan'a Açık Mektup

Birsen Erdoğan'dan Mektup Ve Yanıt

Bitmeyen Türban Özlemi 

Böyle Din Öğretisi Olur Mu?

D.

Dayak Mı Yemek İstiyorsunuz?

Din Elden Gider Mi?

G.

Giriş

H.

"H A Ş A R A T..."

Hayri Balta'dan Chp Genel Başkanı Deniz Baykal’a Açık Mektup:

Hayri Balta'dan İlhan Arsel'e 1. Mektup

Hayri Balta'dan İlhan Arsel'e 2. Mektup

Hayri Balta'dan İlhan Arsel'e 3. Mektup

Hayri Balta’dan İlhan Arsel’e 4. Mektup

Hayri Balta’dan İlhan Arsel’e  5. Mektup

Hayri Balta’dan İlhan Arsel'e  6. Mektup

Hayri Balta’dan İlhan Arsel'e  7. Mektup

Hayri Balta’dan İlhan Arsel’e 8. Mektup

Hepsi Arsel’in Öğrencisi

Hukukçular

Hurafelere Karsı Savaş Açmış Görünüp Halkımızı Hurafelerle Yetiştiren Bir Kuruluş: Diyânet

İ

İlhan Arsel'den Deniz Baykal'a 1. Mektup

İlhan Arsel'den Deniz Baykal'a 2. Mektup

İlhan Arsel'den Hayri Balta'ya  Mektuplar

İlhan Arsel’den Hayri Balta’ya 1.Mektup

İlhan Arsel’den , Melih Aşık’a Mektup:

İlhan Arsel'le Röportaj (Şeriat Ve Kadın Hk.)

İlhan Arsel Ve Aydınlanma

İlhan Arsel Yobaz Mı?

K.

“Kakokrasi “

M.

Mithat Onur’dan Gelen Mektup Ve Yanıt

Müslüman Mahallesi

Müslümanlık Sınavı

O.

Ordu'nun 'Blöf' Yapabileceğini Sanmak Saflık Olur. 

R.

Reddiye

S.

Sana Ne?

Sol El’le Yemek Yemenin Ceremesi!

Susan Kadınlarımız

Ş.

Şeriat Ve Kadın!.

X

GİRİŞ:

İLHAN ARSEL ve AYDINLANMA

 

Bir insan düşünün ki ömrünü; yalanı, karanlığı yok etmek için adamış olsun.

Düşünün ki; milyarlarca insanin mutluluğunu isteyen biri; milyarlarca insanımsı tarafından, düşman görülsün. Ölüme giden bir yılanı kurtarmak isterken yılanın saldırısına uğramak gibi bir durum belki de bu.

İlhan Arsel'in adını ne bir televizyonda ne de gazetelerde duyarsınız. Adı sır gibi saklanır, kimsenin öğrenmemesi istenir. Peki, neden bu kadar İlhan Arsel'den korkuyorlar? Neden büyük bir aydınlanmacının adı gizlenmek isteniyor?

İlhan Arsel'in sömürücüye, yalana, bağnazlığa, yobazlığa, hukuksuzluğa, düzensizliğe vb. insanlık dışı olayların karşısında savaşım vermesi neredeyse her kesim tarafından tepki çekmiştir. Çünkü karanlıkta oynanan oyunun açığa çıkmasından korkuyorlar.

Karanlıkta oynaşmak-sevişmek güzeldir. Bu karanlık tüm dünyayı açlığa, yoksulluğa, sömürüye sürüklerken bu karanlığın aydınlanmasını hiç kimse istemiyor.

Aydınlık insanımsıların gözlerini kamaştırır. Ne yapacaklarını bilemezler. Çünkü
alışmışlardır karanlıkta yaşamaya. İlhan Arsel bu karanlığa öyle bir ışık tuttu ki herkes bu ışığı kapamaya yok etmeye çalışıyor. Oysa güneş doğmuş, aydınlığa hasret insanlar ışıkla özdeşleşmiştir. Geri dönmek olamazdı. Olmadı da. Turan Dursun geri adım atmadı. Tıpkı Bruno gibi.

Bruno'nun alevi bugün evreni aydınlata dursun; şeriatçının karanlık tezgâhını İlhan Arsel su yüzüne çıkardı. Verdiği eserlerle tüm dünyaya düşüncenin gücünü gösterdi. Tek Tanrılı dinlerde Tanrı anlayışının çok adaletsiz ve eşitsiz olduğunu haykırdı. Kulaklarını  kapayanlar duymasa da tarih onu kayda geçti. Gelecek ondan çok şey  öğrenecektir.

Evet, bir insan düşünün ki hayatini karanlıkla savaşıma adasın. Zaman, her şeyi doğru bir biçimde tartacaktır. Gün geldiği zaman karanlık bir hikâye olarak anlatılacak ve çocuklar yalanlarla değil bilimin doğrularıyla yetişecektir.

Tansel Semir, 6.9.2006 http://tanselsemir.blogspot.com/

X

HAYRİ BALTA'DAN İLHAN ARSEL'E 1. MEKTUP

Sayın Öğreticim,

Önce saygı, sevgi sunarım.

Gönderdiğiniz yazı için teşekkür ederim.

Tam zamanında yazılmış yazınızı (Arap’ın Tarihi Türk Düşmanlığı) büyük bir özlemle okudum.

Güncel bir konuyu çök güzel şekilde işlemişsiniz ki ellerinize sağlık demekten başka söz bulamıyorum.

Yazınızı, Öncelikle meydanlarda "Hira dağı kadar Müslüman ve Tanrı dağı kadar Türküz!" diyen Türkçüler ile Doğuyu Batıdan üstün gören ve Batı düşmanlığı yüzünden şeriatçılara toz kondurmayarak ittifak arayışlarına giren ve Atatürkçü olduklarını söyleyen solcularımızla hala Muhammet'ten vazgeçemeyen iki arada bir derede kalmış "Elhamdülillah biz de Müslümanız!" diyerek şeriatçılardan oy alacağı hesabına yatan Atatürkçülerin de okumasını isterdim.

Ne var ki dincilik-Osmanlıcılık, yukarda saydıklarımın iliklerine kemiklerine işlemiştir. Bu sağlıklı düşünememe rahatsızlığı Atamız dedikleri Osmanlılardan geçmiştir.

Osmanlılar 700 yıl Türk'ü Türk'e kırdırmıştır. Örneğin Fatih Sultan Mehmet dedikleri Anadolu'da ne denli Türk beylikleri varsa ortadan kaldırmıştır. Bu Beyliklerden ilk akla gelenleri sıralıyorum: "Karaman, Menteşe, Aydın, Saruhan, Saltuk, Karesi, Ertena, Teke Beylikleri..."

Buna karşın bizim politikacılarımız ile Türkçülerimiz, Osmanlı'ya sahip çıkmada birbirleri ile yarışır.

Devletimiz ise Osmanlının 700.üncü kuruluş yıldönümünü kutlar. Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Atatürk'ün Söylevindeki şu sözlerini unutarak: "Osmanoğulları zorla Türk ulusunun egemenliğine ve saltanatına el koymuşlardı. Bu zorbalıklarını 600 yıldan beri sürdürmüşlerdi. Şimdi de Türk ulusu bu saldırganlara artık yeter diyerek ve bunlara karşı ayaklanarak egemenliğini ve saltanatını kendi eline almış bulunuyor."

Üstüne üstlük: "Osmanlı Devleti'nin 700.üncü kuruluş yıldönümü çerçevesinde Düzce'de düzenlenen bir 'Osmanlı'da Eğitim' konulu konferansta konuşan Eğitimci yazar Ali Dündar, Osmanlıyı karalayınca yuhalandı!" (Asabi, 17.5.1999/3)

O alkışladıkları Osmanlı'nın son Padişahı Vahdettin "Türkler dini, kavmiyeti, vatanı meşkuk (kuşkulu...) ve mahlud beş-altı milyonluk cahil bir kitledir."

Türkçesi: "Türkler; dini, soyu-sopu, yurdu belirsiz karmakarışık bir cahiller sürüsüdür" demiştir. (Bk. Cengiz Özakıncı, Dil ve Din. 4. Baskı. S.. 45. Onun kaynağı da: Vahdettin'in El Ahsam gazetesinin 16 Nisan 1923 günlü sayısında Osmanlıca ve Arapça yayınlanan bildiri...)

Vahdettin'in ataları da biz Türkler hakkında şöyle demiştir hem de böbürlenerek:

"Türk'ü süt ürk (Azgın Türk..),

Türk bed lika (Çirkin yüzlü Türk).

Etrak-ı bi idrak (Anlayışsız-akılsız Türk...)" (Muzaffer Özdağ. Tarih ve Toplum. Sayı 65. s. 10; Fatih ve Fetih. Erdoğan Aydın. Doruk Y. 1997. s.207)

İşte II. Beyazıt'tan bir kıta:

"Değme etrak ne bilgisin gam-ı aşk Adlî/Sırr-ı aşk ne anlar anlamaya hallice idrak gerek..."

Adlî; Fatih Sultan Mehmet'in babası II. Beyazıt'ın mahlasıdır. Türkçesi de şöyle:

"Türkler ne anlar aşktan Adli / Aşkın sırrını anlamaya epeyce akıl gerek..." (Aynı kitap. Fatih ve Fetih. s. 207)

Osmanlı tarihçilerinin Akkoyunlular kırılırken tarihe düştükleri not:

"Rum dilaverler kılıcı satır gibi kullanarak kasap örneği Akkoyunlu Türkmenlerine girişip yaralı ve düşmüş koyun boğazlarcasına savaştan hepsini çıkarmışlardı."

"Leş ve baş ile dolmuştu orda yeri,

Az bulunur çok eşyalar ele girdi,

Kesti Türkmen boyunu Rum Padişahı,

Kederlere düşen Uzun (Hasan) haddini bildi...)"

Osmanlı tarihçileri; Osmanlı'dan "Türk" diye değil "Rum Dilaverleri", "Rum Hakimleri", "Rum Padişahları" ve "Osmanoğulları" olarak söz ederlerdi. Aynı kitap. Fatih ve Fetih. S. 206- Erdoğan Aydın da Tacü't Tevarih. 3. Cilt. S. 133'ten almış...)

Sayın Öğreticim, Arap’ın ve Osmanlının biz Türklere bakışını güzel özetlemişsiniz. Kaldı ki bu konuyu "ARAP MİLLİYETÇİLİĞİ VE TÜRKLER" adlı kitabınızda çok güzel sergiliyorsunuz. Yalnızca bu kitabınız bile Türkçülüğe sahip çıkanların başucu kitabı olması gereken bir kitaptır. Ama bizim Türkçülerde daha o bilinci ermiş değil...

Atatürk'ün deyimiyle "Arap'ın dini!.." ile Osmanlı kafası bunların ruhlarına sindiği için gerçekleri açıklayan sizler emperyalizmin gizli ajanı ve Batı Merkezci oluyorsunuz ve bu nedenle yazılarınıza yer vermiyorlar ve yine bu nedenle de Türk halkına en büyük kötülüğü yapıyorlar.

Bizlerse; Arapları, dinimizi ve de Atamız dedikleri  Osmanlıyı, Batı hayranı olduğumuz için, kötülemiş oluyoruz... Böyle diyorlar bizden daha Atatürkçü, daha solcu ve daha Türkçüler (!)..

Bizler sağcısı ile solcusu ile Osmanlı’ya sahip çıkan bu aymazlara gerçekleri anlatmak zorundayız.  Ne derlerse desinler, doğru bildiğimiz bu yoldan dönmemeliyiz. Atatürk'ün yolundan giderek Din ve Osmanlı gerçeğini açıklamalıyız...

İşte gönderdiğiniz yazı üzerine düşüncelerimi açıkladım. Gönderdiğiniz güzel ve değerli yazınız üzerine bana böyle bir yazı yazdırdığınız size saygılar ve sevgiler...

Size ömrünüz uzun olsun diyemiyorum. Zaten siz ölümsüzler arasındasınız...

Saygılarımla...

Av. Hayri Balta, 28.11.2007

 

x

HAYRİ BALTA'DAN İLHAN ARSEL'E 2. MEKTUP

 

Sayın Öğreticim, 

Önce her zaman olduğu gibi saygılar, sevgiler sunuyorum: Size, eşiniz ve kızınız hanımefendilere...

Gönderdiğiniz yazıyı büyük bir beğeni ve zevkle okudum. Gerçeği öylesine güzel yakalayarak dile getirmişsiniz ki şaşkınlıkla okumamak elde değil...

Cumhuriyet gazetesi yetkilisinin böylesine güzel yazılarınızı yayınlamaktan korkmasına bir anlam veremiyorum. Cumhuriyet gazetesi şeriatçıları kazanmak, onlara şirin gözükmek amacı ile yazılarınızı yayınlamaktan kaçınıyorsa büyük yanılgı içindedirler. Çünkü saygınlıkları şeriatçılar yanında öylesine yoktur ki ne yapsalar onlara şirin görünemezler.

Siz, bu yazınızda da bir gerçeği dile getiriyorsunuz. İslam literatürüne göre gerçekleri gizleyen "Kâfir" sayılır. Kâfirin sözlük anlamı: "Gerçeğe saygı  göstermeyen (Dinde bu deyime: Hakkı tanımayan... denir), doğruları,  güzellikleri, iyilikleri gizleyendir..."

Siz gerçekleri dile getirmekle olması gerekeni yapıyorsunuz ki dinsel deyimle de yine bu davranışa gerçekleri dile getirmek (Tanrı yolunda olmak...) denir. Ancak bu Tanrıdan habersiz Allahsızlar, gerçekleri insanlardan gizlemek için  ellerinden geleni yapmaktadırlar...

İnsanlarla gerçeğin, doğrunun, güzelin, iyinin arasına öylesine karanlık bir perde gererler ki insanı insanlıktan çıkarırlar. Bu üzelim insanlarımızı; Müslüman, gayr-i Müslim diye kamplara ayıkarak birbirlerine öldürttürürler.. Afganistan Amerikan savaşı bunun son ve en güzel örneğidir. Durup dururken Amerikan Ticaret Merkezini niçin yerle bir eder, üç dakika içinde üç bin kişiyi öldürürsün be adam!... Bunun nedenini siz çok iyi bilirsiniz... Ben bilmeyenler için söylüyorum. Türkiye Cumhuriyeti'nin de birinci ve en yakın tehlike olarak gördüğü şeriat zihniyeti...

Ne var ki bunu bilmelerine ve bilenlerin de başında Cumhuriyet olmasına karşın şeriat zihniyeti ile cebelleşmek istemezler. Öylesine ödün verirler ki şeriat zihniyetine, onları örgütleyen Diyanet İşleri Başkanlığına, birçok Bakanlık bütçesinden çok kaynak aktarırlar. Bu gün Diyanet Vakfı nerde ise Roma'daki Katolik VATİKAN devleti kadar güçlenmiş durumda... Güç yeteceği kalmamış...

Gelelim Ecevit'e. Eğer Ecevit gayr-i Müslim bilinen bir devlet başkanına Kuran hediye ederken bunu iyi niyetle yapmışsa, yani İslamcı en son din, en mükemmel din, en akılcı din bilerek yapmışsa büyük bir bilgisizlik (cehalet) örneği sergilemiştir. Yok, politika gereği yapmışsa bu da kendisinin imajına aykırıdır ve her şeyden önce dini siyasete alet etmiştir ki bu daha vahim bir sonuçtur.

Bizler aydın kişiliğimiz gereği gerçekleri açıklamakla yükümlüyüz. Bizler halkımızı ve insanlarımızı aldatamayız. Doğru bildiğimiz gerçekleri ne pahasına olursa olsun açıklamalıyız, ki siz bunu memleketinizden ayrı düşmek pahasına olsa yapmışsınız ve yapmaktasınız. İncil'de bu olguyu dile getiren güzel bir tümce vardır: Yeni dilde ve Türkçeleştirerek söylersek: "Hiçbir aydın kendi memleketinde saygın değildir!" (İncil. Luka. 4/24).

Bu tümce gereğince siz nasıl kendi yurdunuzdan ayrı düştünüzse ben de doğup büyüdüğüm kendi kentimden ayrı düştüm. Bu, biz yapıdaki kişilerin karınca kaderince yazgısıdır. Nazım Hikmet de bu gerçeği şu şekilde dile getirmiştir: "Sen yanmazsan, ben yanmazsam nasıl çıkacak karanlıklar aydınlığa!"

"Okuyucunun tepkisinin ne olacağı?" konusuna gelince bir yazıyı kim yazarsa yazsın; beğenen de olur, beğenmeyen de... Ölçü bu olmamalıdır... Ölçü bize göre yapılması gereken yapılmalı, söylenmesi gereken söylenmelidir. Çünkü Doğa (Tabiat - Allah) dedikleri her birimize bir yükümlülük yüklemiştir.  Yükümlülüğümüzü yerine getirmeliyiz...

Bana "tarafsız bir okuyucu olarak görüşünü bildir!" demişsiniz... Ben tarafım. Sizin tarafınızdanım. Eğer zerre kadar tarafsız olsaydım size ateş püskürmem gerekirdi... Çünkü gerçekleri o denli çarpıcı ve vurucu olarak dile  getiriyorsunuz ki genlerinde azıcık Allahçılık, dincilik, vahiycilik bulunan size tepki göstermekten kendini alamaz.

Şimdi Allahçılar, dinciler, vahiyciler bize kızacak diye gerçekleri dile getirmeyelim mi? Bizde gerçek saygısı (Dinde buna Allah korkusu denir ki bunun böyle olduğunu dincilerin bir tanesi bile bilmez...) bizler gerçekleri  gizlemekten, dile getirmemekten korkarız...

Sayın Öğreticim, yazıma son verirken, sizden bir istemim olacak. Eğer izin  verirseniz bana gönderdiğiniz bu yazıyı,Sitemin 13. sırasındaki "İlhan Arsel Okulu'ndan" bölümünde hemen yayına sokmak istiyorum...

Bu konuda izninizi bekliyorum. Size ve evinizdekilere saygılar, sevgiler
sunuyorum yeniden...

Av. Hayri Balta. 30.1.2002

X

ARAB'IN TARİHÎ TÜRK DÜŞMANLIĞI

 Prof. Dr. İlhan Arsel 

Osmanlı İmparatorluğu döneminde Mekke'nin korunması için bir kale yaptırılmış  idi, ki "Ecyad Kalesi" diye bilinirdi., Vaktiyle Osmanlı gücünün bir parçası sayılan ve İmparatorluğun yıkılışından bu yana kültürel bir eser niteliğini taşıyan bu kale, Suudi Arabistan hükümetinin kararıyla geçenlerde temelinden yıktırıldı. Kuşku edilemez ki olay, Arab'ın tarihî Türk düşmanlığının son, fakat bitmeyen oluşumlarından biri olarak karşımızdadır.

Bilindiği gibi, bu düşmanlığın 1400 yıllık bir hikâyesi vardır ki Türk'ü hâkir (aşağı) gören ve "İnsanlık/uygarlık düşmanı bir canavar sürüsü" olarak gösteren yalanlarla süslenmiştir.

Bu vesileyle şu gerçeği bir kere daha anımsamamız gerekiyor: Türk'e karşı en haksız, en insafsız, en vicdansız suçlamalar, iftiralar, yalanlar daima ve daima Arap'tan gelmiştir. Sayısız denecek kadar çok bu kötülemeler (karalamalar) arasında, tiksinti verici nitelikteki "Yecüc-Mecüc" efsanesinden tutunuz da:  "Küçük gözlü, kırmızı yüzlü, yassı burunlu ve ...yayvan suratlı... Türklere  karşı zaferler kazanılmadıkça hüküm günü gelmiş olmayacaktır." Ya da:  "...Kıldan (keçe) ayakkabı giyen bir toplumla (Türklerle) vuruşup  öldüreşeceksiniz. Geniş yüzlü, yüzleri kalkan gibi üst üste binmiş derili (bu)  toplumla vuruşmanız, öldürüşmeniz kıyâmet alâmetlerindendir...", ya da: "...Türk'e yanaşmayın, çünkü sizi severse sizi (soyar), sevmezse sizi gebertir", ya da:  " (Türkler) aç oldukları zaman hırsızlık eder, tok olduklarında da har vurup  harman savururlar (şehvetle uğraşırlar)" şeklinde olanları ve daha nice  benzerleri var.

Bu sözler, geçmiş dönemler boyunca olduğu gibi bu gün dahi Arab'ın ağzından eksik olmaz. "ARAP MİLLİYETÇİLİĞİ ve TÜRKLER" adlı kitabımda tüm kaynaklarıyla sergilemiş olduğum bu yalanlar, sadece Arab'ın değil, fakat ne yazık ki yüzyıllar boyunca Türk kuşaklarını yetiştiren şeriatçılarımızın dahi beğenisini kazanmıştır.

Arab'la birlik olup Türk'ü aşağılayan hükümleri savunanlar pek çoktur. İçlerinde "Yecüc-Mecüc" ile Türk'ü bir tutan Arap "yorumunu" benimseyenler olmuştur. Örneğin 14.üncü yüzyılda Ahmedî, bu hikâyeden esinlenerek, "İskendernâme" adlı kitabında, Türklerin atalarını hakaretlere boğmuştur.

Düşününüz ki bu kitap, Germiyan hükümdarı Süleyman Şah'a sunulmak üzere hazırlanmış olup onun ölümünden sonra Yıldırım'ın oğlu Süleyman Çelebi'ye sunulmuş ve daha sonraki Osmanlı hükümdarlarınca baş tacı edilmiştir.

Fakat Arap'taki Türk düşmanlığı duygularını paylaşıp bu duyguları kendi toplumuna aktarmakta başarı sağlayanların başında Hafız Hamdi Çelebi gelir ki, Kanunî Sultan Süleyman döneminde Divan-ı Hümayun kâtipliği yapmıştır. Padişaha sunduğu bir şiirinde şöyle der:  "Padişahım!... Türk'ü öldür, baban olsa da, O iyilik madeni Yüce Peygamber, 

-Türk'ü öldürünüz, kanı helâldir-demiştir".

Daha sonraki Osmanlı döneminin ünlü bilgilerinden sayılan Asım Efendi, "Okyanus"  adlı yapıtında Türk'ün atalarını Arap yazarların belirledikleri gibi; yani,  "Vahşi yaratık" niteliğindeki "Yecüc-Mecüc" doğrultusunda tanımlar, "Ahterî-i Kebir" adlı kitabın yazarı Ahteri Mustafa Efendi de benzerî bir temâ'yı (görüşü) işlemiştir.

cumhuriyet dönemine eriştiğimiz tarihlerde bile Arap hayranlığı duygularını açığa vurmaktan geri kalmayanlar çoktur. Bunların başında şair Mehmet Akif gelir, ki Arap'taki sınırsız Türk düşmanlığını herkesten iyi bilmesine karşın şöyle demiştir: "Türk Arapsız yaşamaz, kim ki yaşar delidir, Arap'ın ise Türk, hem sağ gözü ve hem sağ elidir"

Söylemeye gerek yok ki, Arap'ın Türk düşmanlığının yüzyıllar içerisinde gelişip büyümesi, şeriatçı ruhla yetiştirilen insanlarımızı "Türklük" benliğinden yoksun kılmıştır. Her ne kadar bu bilinçsizlik Atatürk sayesinde giderilir olmuş ise de, ne yazık ki onun ölümü ile birlikte şeriatçı zihniyet yeniden hortlamış ve Arap çevrelerini kazanmak amacıyla olmadık davranışlarda bulunanlar olmuştur.

Verilecek nice örneklerden biri olarak Necmeddin Erbakan efendinin, Başbakan  Yardımcısı olduğu dönemde, para yardımı sağlamak için Suudi Arabistan kralına yazdığı şu satırları okuyalım: "Vereceğiniz kredi ile Türkiye'nin doğu ve güneydoğu bölgelerinde yapılacak eserlerin (Suudi Arabistan tarafından yapıldığının) buralar halkı ve hacılarınca bilinmesi önemlidir. Beni Türkiye'de güçlendirin... Bu kredi gerçekleşirse Türkiye'de İslâm alemine bir yeni açılma ve bir yeni çığır başlayacaktır. Yardımınız, açılacak bu yeni çığırı  güçlendirecektir."

Bu satırlar, hani sanki Türkiye'yi ele geçirmek isteyen bir devletin temsilcisi tarafından yazılmışçasına bizleri dehşete sokmakta! Şeriat zihniyetiyle yoğrulmuş bir insanın, kendi toplumuna karşı ne denli yabancı kalabileceği ve şeriat uğruna kendi yurdunu ne korkunç uçurumlara sürükleyeceğini göstermekte!

Sırf seçmenden oy koparabilmek için, Türk düşmanlığının en azıl temsilcisi olan ve üstelik 1.inci Dünya Savaşında Türkiye'yi arkadan vurmaya çalışmış ve on binlerce Türk subayını ve askerini en alçak ve hain usullerle öldürtmüş bulunan Suudi Arabistan gibi ülkenin yardımına ve aracılığına el açmaktaydı bu siyaset adamımız. Ve onun benzerleri, o tarihten bu yana her yıl, Suudi kıralı tarafından yapılan hac davetine katılmak hususunda birbirleriyle yarışmışlardır  ve halen de yarışmaktadırlar.

Her ne kadar bu son olaydan sonra protesto kabilinden bir şeyler yapmak (Örneğin haccı iptal etmek) isteyenler çıkmış ise de; sesleri, şeriatçı mollalarımız tarafından bastırılmışa benzer. Bastıranların başında Diyanet gelmekte, Haccın iptalinin doğru olmayacağını ve çünkü "Başbakanlığın ve Diyânetin ve seyahat şirketlerinin hac için Mekke ve Medine'de ev ve oteller kiraladığını, THY'ne uçak paralarının yatırıldığını" söylerken bir de şunu hatırlatmıştır ki eğer haç iptal edilecek olursa "iki ülke arasında hukukî sorunlar" çıkacak ve bu arada hacı adayları "mağdur olacaklardır!"

Öyle anlaşılıyor ki dinsel düşünceler ve maddesel çıkarlar benlik duygusunu etkisiz kılabilecek güçtedir hâlâ ve hâ lâ bu ülkede!

(*) Yukarıdaki hususlarla ilgili kaynaklar için; benim, "ARAP MİLLİYETÇİLİĞİ ve TÜRKLER" ile "MUHAMMED'E GÖRE MUHAMMED" adlı kitaplarıma bakınız.

 G. T. 13.1.2002.

Prof. Dr. İlhan ARSEL

x

BAŞBAKAN'A AÇIK MEKTUP

Prof. Dr. Ilhan Arsel

 

Amerika Birleşik Devletlerine yapmış olduğunuz resmî gezi sırasında Baksan G. W. Bush'a Kur'an hediye ettiğinizi gazetelerden öğrenmiş bulunmaktayız. Görevinizin resmiliği ve niteliği ile uzlaşmayan böyle bir davranış vesilesiyle sormak gerekiyor:  "Başkan G. W Bush Türkiye'yi resmen ziyaret maksadıyla gelse ve size  Hıristiyanlığın kutsal kitabi olan İncil’i hediye etse, böyle bir davranışı uygun karşılar mıydınız? Ya da bilfarz İsrail devleti'nin Başbakanı size, resmî bir ziyaret sırasında Musevi'lerin kutsal bildikleri Tevrat’ı hediye etmiş olsa, hoşlanır miydiniz?"

Bu sorulara, bir takım nedenlerle: "Hayır!" seklinde yanıt vereceğinizden kimsenin kuskusu olamaz. Öyle anlaşılıyor ki, hoşlanmayacağınız bir şeyi  başkalarına yapmakta pek sakınca bulmadınız.

Ne var ki, Hıristiyanlığa son derece bağlı G. W. Bush'a Kur'an hediye etmekle, onu son derece müşkül bir durumda bırakmış oldunuz. Su bakımdan ki, Kur'an, İslam’dan gayri "gerçek" bir din olmadığını bildiren ve başka din'den olanları cehennemlik bilip aşağılayan buyruklarla dolu bir kitaptır.

Örneğin Kur’an’a göre Hıristiyan’lar ve Musevi'ler (ki Kitaplılar olarak tanınmışlardır) "Kendilerine verilen kitapları tahrif, ve Allah’ın ayet'lerini  inkar etmişler" ve "Tanrı tarafından indirilen din birliğini bozmuşlardır"  (Örneğin Bkz Tevbe 34-35; Beyyine 1-8; Imran 69-78, 83, 85; Enbiya 92-93; En'am  159; Mu'minun 53; vb...).

Yine Kur’an’a göre, Tanrı İslam dinini, diğer bütün dinlere üstün olmak üzere indirmiş ve İslam’dan gayri "gerçek" din olmadığını söylemiştir. Ve İslam’dan  başka bir dine yönelenleri (yani Musevi'leri ve Hıristiyan’lar) "kafir" ve  dolayısıyla cehennemlik ilan etmiştir (Bk. Tevbe 1-40; Ali-imran 19; Fetih 28).

Örneğin Fetih süresinde söyle yazılı: "Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini (Muhammed'i), doğruluk rehberi Kur'an ve hak dîn (İslam) ile gönderen O'dur. Şahit olarak Allah yeter" (Bkz. Fetih Süresi, ayet 28).

Bu doğrultudaki ayet'ler arasında şu var; "Kim İslamiyet'ten başka bir dine yönelirse, onunki kabul edilmeyecektir. O, ahirette de kaybedenlerdendir." (Bkz.  Al-i Imran süresi, ayet 85).

Yine Kur’an’a göre Hıristiyanlar ve Museviler için kurtuluşa çıkabilmek, ancak Muhammed'i "Peygamber" olarak kabul etmekle ve Kur’an’a uymak suretiyle mümkün olabilir; örneğin İmran süresi'nde söyle yazılı: "Allah katında din, şüphesiz  İslamiyettir. Ancak Kitap verilenler (yani Hıristiyan’lar ve Museviler)... kendilerine ilim (Kur'an/İslamiyet) geldikten sonra, aralarında ihtiras yüzünden ayrılığa düştüler... Ey Muhammed... Kendilerine Kitap verilenlere: ''Siz de  İslam oldunuz mu?-" de; şayet İslam olurlarsa doğru yola girmişlerdir... " (Bk.  Ali-i Imran süresi, ayet 19-20; ayrıca bk. Maide 67-69; A'raf 157).

Yine Kur'an'da, İbrahim’den Musa'ya ve İsa’ya varıncaya kadar gönderilmiş bütün peygamberlerin "Müslümanlıkla emrolondukları", fakat buna rağmen Musevilerin ve  Hıristiyanların, onları Müslüman saymadıkları, bu nedenle "kafir" oldukları bildirilmiştir (Örneğin Bk. Al-i Imran 67; Bakara 131-132).

Yine bunun gibi Kur'an'da, Müslümanların, Hıristiyanlarla ve Musevi'lerle asla dost olmamaları emredilmiş, söyle denmiştir: "Ey (Müslümanlar)/ Yahudi ve Hıristiyanları dost olarak benimsemeyin; onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onlara dost olursa o da onlardandır..." (Bk. Maide süresi, ayet 51).

Bir başka ayet'e göre Müslümanların görevi, Kitaplılara (Hıristiyanlara ve Musevilere) karsı savaş açıp, onları Müslüman yapana, ya da kendi eleriyle (ve hem de "küçülerek") cizye (kafa parası) vermeye zorlayana kadar" savası sürdürmektir; ayet aynen söyle: "Kitap verilenlerden, Allah'a, ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve peygamberinin (Muhammed'in) haram kıldığını haram saymayan, hak dini (İslam dinini) din edinmeyenlerle, boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savasın" (Bk. Tevbe süresi , ayet 29).

Diyanet İsleri Başkanlığı’nın yayınlarında yer alan ve insanlarımıza belletilen bu tür örnekleri çoğaltmak kolay. [Bunları benim "İslam’a Göre diğer Dinler" ve  "Kur'an'daki kitaplılar" adlı yayınlarımda bulabilirsiniz].

Simdi yine size sormamız gerekiyor: Hıristiyan’ları ve Musevi'leri aşağılatıcı  bu ve benzerî nice buyrukları içeren bir kitabı, onlardan birine (hele bu kişi  Hıristiyan bir devlet adamı ise) hediye etmek, doğru mudur?

Bu soruya, muhtemelen yine "Hayır" diyerek yanıt vereceksinizdir. Çünkü düşüneceksinizdir ki, birisi size, bütün benliğinizle sarılı bulunduğunuzu söylediğiniz İslam’ı küçültücü nitelikte bir kitap hediye etmiş olsa, yapacağınız şey. muhtemelen hediye'yi ret etmek olacaktır?

Size iyilikler dilerim.

 

Prof. Dr. İlhan Arsel 30 Ocak 2002

X

SUSAN KADINLARIMIZ

Prof. Dr. İlhan ARSEL

 

TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu, İmam-Hatip liselerindeki eylemler konusunda ”Türban Raporu” hazırlamakla meşgul kolluk güçlerinin, türbanlı kız öğrencilerine karşı zor kullanıp kullanmadığıyla ilgili olarak İstanbul valisi hakkında “İdari ve adli” soruşturulma başlatılmasını ister. Bu arada Meclis “türbana izin vermedi” gerekçesiyle Milli Eğitim Bakanı Metin Bostancıoğlu hakkında soruşturma açılmasına yeşil ışık tutmuş bulunuyor. Oysa, perde arkasından iş görenler, o her zamanki bazı meclis üyelerinin, herkesin bildi gibi, esas amaçları laik cumhuriyeti yıkmak; fakat Cumhuriyetin Atatürk döneminin getirdiği kıyafet kanunlarını yok edip kadınlarımızı türbana, çatkıya ve ardından da kara çarşafa sokmaktır.

Kaç zaman vardı ki emellerini gerçekleştirmenin kurnazlıklarını keşfetmeye çalışırlar. Ne yazık ki, kadınlarımız, eskiden olduğu gibi bu gün de, genelde susmaktalar. Başlarına gelebilecek felaketten ya habersiz ya da buna razı gibidirler. Ağzı laf, eli kalem tutan ve “aydın” sayılmak gereken bacılarımız dahi, derin ve öldürücü bir sessizliğe gömülmüşlerdir. Merak saikıyla yakın geçmişte şöyle bir göz atmak bile istemezler. Oysa kendilerine güç kaynağı olabilecek ne güzel örnekler var bu yakın geçmişte.

*

Meşrutiyet döneminde çarşaf ve peçe aleyhinde konuşan pek olmazdı. Gizliden gizliye yükselen bazı sesler bulunmakla beraber, koyu taassubun oluşturduğu korku içerisinde bu sesler etki yaratmazdı. 1913’lerde Mükerrem Belkıs adındaki bir hamım yazarın “peçe” musibetini lanetleyen şu sözleri, etkisiz kalan örneklerden biridir:

“Peçe bizi daha çok bozmadan, biz onu bozalım, yırtalım, çiğneyelim. Menfaatlerimizi kıran, duygularımıza aykırı, bizde masumiyet bırakmayan ve hiçbir yararı olmayan o peçeyi, yüzümüze örttüğümüz siyah örtüyü kaldıralım, yırtalım. Artık bu gerçeği anlamak zamanı gelmiştir. Cansız kansız olmayalım... Onu yırtacak kadar da ellerimizde güç yok mu? Yoksa yazık! Yazık!...”

Ve işte bu güzel özlemi Türk kadınına gerçekleştirme fırsatını Atatürk,devrimleri verecektir. Geçen bir yazımda değindiğim gibi, Atatürk bizzat kendisi, çeşitli yollardan Türk kadını’nı çarşaf ve peçe rezaletine karşı direnmeğe çağırmış, örneğin 28 Ağustos 1925 tarihinde İnebolu’da yaptığı bir konuşmasında şöyle demiştir:

“Yolculuğum sırasında köylerde değil, özellikle kasa ve şehirlerde kadın arkadaşlarımızın yüzlerini ve gözlerini çok kalın ve özenle kapatmakta olduğunu gördüm. Özsellikle bu sıcak mevsimde bu tarzın, kendileri iç in kesinlikle işkence ve sakıntı yarattığını tahmin ediyorum. Erkek arkadaşlar, kadınlarımız da bizim gibi kavrayışlı ve düşünceli insanlardı. Onlar yüzlerini dünyaya göstersinler ve gözleriyle dünyayı dikkatli görebilsinler. Bunda korkulacak bir şey yoktur...”

İki gün sonra, 30 Ağustos’ta yaptığı diğer bir konuşma ile aynı konuya dönmüş ve şöyle demiştir: “Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki, başına bir bez veya bir peştamal veya buna benzer bir şeyler atarak yüzünü gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere karşı ya arkasını çevirir veya yere oturarak yumulur. Bu tavrın anlamı ve medlülü (kanıtı) nedir? Efendiler, uygar bir millet anası , millet kızı, bu garip şekle, bu (acaib) vaziyete girer mi? Bu hal milleti çok gülünç gösteren bir manzaradır. Derhal düzeltilmesi gerekir.”

Söylemeye gerek yoktur ki İslami bir giysi olan çarşafa yönelik böyle bir konuşmayı desteklemek, çoğu kişiler bakımından korku yaratan bir şeydi ve işte onları peşinden sürükleyebilmek için Atatürk şunu bildirir:

“Arkadaşları, korkmayınız, bu gidiş zorunludur. Bu zorunluk bizi yüksek ve önemli bir sonuca ulaştırıyor. İsterseniz bildireyim ki, bu kadar yüksek ve önemli bir sonuca varmak için gerekirse bazı kurbanlar da verelim... Önemli uyarıyorum ki, bu durumun korunmasında inat ve bağnazlık, hepinizi her an kurbanlık koyun olma istidadından (alışkanlığından) kurtaramaz.”

1925 yılının Kasım ayında (30 Kasım’da) TBMM, Atatürk’ün bu yukarıdaki sözlerini “Kılık Kıyafet Kanunu” haline getirmiştir. Ve az geçmeden Valilikler ve Belediyeler, bu Kanunun hükümleri doğrultusunda genelgeler yayınlayarak kadınların çarşafla sokağa çıkmalarının yasaklandığını ve çarşaflı çıkanların polis marifetiyle karakola götürüleceklerini ilan ederler.

Şeriatçılar, Atatürk’ün bu tutumunu yererler. Her birisi özgürlük havariyyunu kesilmiş olarak kişinin giyim tarzının kanunlarla saptanmasını özgürlük zihniyetine aykırı bulduklarını söylerler. İktidara geldikleri an özgürlüğün Ö’sünü bile ortada bırakmayacaklardır ama, çağdaş görünmenin yararlılığına inanmışlardır. Fikren yoksul oldukları için, düşünemezler ki Atatürk’ün yaptığı şey özgürlükleri yok etmek değil; aksine, şeriatın 1400 yıl boyunca yok kıldığı doğal özgürlükleri canlandırmak idi. Çünkü o biliyor ve belletmek istiyordu ki insan denen varlığın düşünce tarzını (dolayısıyla özgürlüğünü y da özgürsüzlüğünü) saptayan şey yaşam tarzsıdır. Düşüncelerimiz çoğu zaman yaşam tarzımıza göre oluşur.

Bundan dolayıdır ki şeriat bataklığına gömülü kaldığımız 1000 yıl boyunca, misken ve müptezel çöl yaşamının getirdiği miskin ve müptezel zihniyetten kurtulamamış ve bir türlü akıl çağının nimetlerine ulaşamamışız. Ve yine bundan dolayıdır ki kafasına türban, sırtına çarşaf vurduğumuz kadınlarımız, şeriatın kendilerine layık gördüğü yaşam tarzının etkisiyle, başkaldıramayıp susmuşlardır. Fakat artık susmuşluğu bırakıp 1913’lerdeki Mükerrem Belkis’ler gibi konuşmaları gerekir.

“Peçe bizi daha çok bozmadan, biz onu bozalım, yırtalım, çiğneyelim. Menfaatlerimizi kıran, duygularımıza aykırı , bizde masumiyet bırakmayan ve hiçbir yararı olmayan o peçeyi, yüzümüze örttüğümüz siyah örtüyü kaldıralım, yırtalım. Artık bu gerçeği anlamak zamanı gelmiştir. Cansız kansız olmayalım... Onu yırtacak kadar da ellerimizde güç yok mu? Yoksa yazık! Yazık!”

Unutmayalım ki, eğer bu gün , kadın sorunları dahil her hususta ve her alanda yeryüzündeki bütün İslam ülkelerine oranla üstün bir durumda isek, bunu, bir bakıma Atatürk’ün yaşam tarzımıza getirdiği yeniliklere boçluyuzdur.

15.4.2002

Sayın Okuyucularım,

Prof. Dr. İlhan Arsel’in “SUSAN KADINLARIMIZ” başlıklı yazısını okumuşsunuzdur. Ben okudum ve aşağıdaki satırları yazmak gereğini duydum:

+

DAYAK MI YEMEK İSTİYORSUNUZ?

 

Asıl amaçları Cumhuriyeti yıkıp yerine “Kuran Nizamı”nı hakim kılmak isteyenler türban adı altında cumhuriyet surlarında bir gedik açtılar. Artık bu gedikten hızla gireceklerdir. Memleketi değil iktidarı düşünen oy düşkünü politikacılar ise oylarını artırabilmek için ödün üstüne ödün vereceklerdir.

Türban “Allah’ın emri” de; isteyen erkeğin dörde kadar evlenmesi, erkeğin karısını dövmesi, kadınların evlerinde oturarak erkeğine hizmetle yükümlü olması ve herkesin Müslümanlığın koşullarını yerine getirmesi Allah’ın emri değil midir?

Allah’ın emri sanılan şeriat yönetimde daha ne ağır hükümler vardır. Şeriatla yönetilen ülkelerdeki kadınların durumu bütün dünyaca bilinmektedir. Türban isteyenler karşısında istemeyenlerin sessiz kalmaları kadınlarımızın zillete davetiye çıkarması gibidir.

Cumhuriyet kazanımları ile; yargıç, savcı, avukat, doktor, eczacı, mimar-mühendis olanlar yanında akademik kariyer sahibi bayan öğretim üyeleri, şeriatçıların TBMM’deki türban başarısı üzerine niçin tepki göstermezler? Açık hava toplantıları düzenleyerek bu gün türban giyenlerin yarın bütün kadınlarımıza “Tesettür Allah’ın emridir” diyerek çarşafı dayatacaklarını hiç mi düşünmezler?

Atatürkçü kadınlarımız ve solcularımız neredeler? Niçin türbana karşı miting düzenlemiyorlar. Onların türban isteriz deme hakları var da bizlerin türbanı istemiyoruz deme hakkı yok mu? Kimsenin türbanına, çarşafına karışmamalıyız ama tesettürün Devlete dayatılmasına da tepki göstermemiz gerekmiyor mu? Kadınlarımız kazanılmış haklarını korumak için tepki gösterirse “Emperyalist batının ajanları mı olacak? Yada “Batı merkezli mi sayılacak?..

Nereye gidiyoruz? Bu günkü Milliyet gazetesi CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın “TÜRBANLILARDAN OY İSTİYORUM” dediğini duyurmuş büyük puntolarla...

Bir parti oy aldığı seçmenlere hizmetle yükümlüdür. Ne demek istiyor Deniz Baykal? Atatürk’ün kurduğu partinin genel başkanı olarak Türban olayına tepki göstereceğine sanki türban olayı Atatürk ilke ve ülkülerine aykırı bir gelişme değilmiş gibi “TÜRBANLILARDAN OY İSTİYORUM” demesi gelmekte olan şeriatın ayak seslerini duymadığını göstermektedir.

Bekler ve umardım ki cumhuriyet sayesinde erkeği ile eşit duruma gelmiş kadınlarımız cumhuriyet ilkelerine sahip çıkalar. Kazanılmış haklarımızdan vazgeçmeyiz diye bağıralar. Kim türbana yeşil ışık yakarsa biz de onlara kırmızı ışık yakarız diye örgütleneler...

Kadınlarımızın bu anlamsız suskunluğuna ne anlam vermeliyiz? Gelen çarşaf özgürlüğü karşısında niçin ölü gibi sessiziz?. Kadınlarımızın ve bizlerin yüzüne kül mü elendi?... Erkekler için söylüyorum: Dörde kadar evlenmek ve canımızı sıktıklarında kadınlarımızı dövmek mi istiyoruz yoksa?

Kadınlarımız da kocalarının kölesi olmaya, evlerinden çıkmayarak onlara hizmet etmeye, üstlerine kuma gelmesine ve de onlardan dayak yemeye özlemleri mi var yoksa?

Susan kadınlarımız, şimdi susarsanız çok geçmeden sizleri değilse bile kızlarınızı ve kız torunlarınızı eve ve çarşafa kapatırlar ve istedikleri takdirde de üstlerine dörde kadar kuma getirebilirler...

Öyle şey olmaz diyebilirsiniz ama Kuran nizamı uygulanmaya başladığı zaman olur mu olmaz mı görürsünüz?

Şimdi soruyorum: Kocalarınızdan dayak mı yemek istiyorsunuz. Kocalarınızdan dayak yemek istemiyorsanız niçin susuyorsunuz?...

Av. Hayri BALTA 15.4.2002

"H A Ş A R A T..."

(Prof. Dr. İlhan Arsel) 

On dokuzuncu Yüzyılın ikinci yarısından bu yana Batı demokrasilerinde aydın çevreler ve zinde güçler, genellikle devlet mekanizmasına ve özellikle Yasama Organı’na karsı giderek artan bir güvensizlik beslemeğe başlamışlardır. Bu güvensizlik, güçlü kalemler elinde husumete dönüşen küçümseme seklini almıştır.

Çoğu ülkelerde yazarlar, en insafsız ve ağır bir dille millet vekillerini eleştirmeyi gelenek edinmişlerdir. Bunun baslıca nedeni, oy hakkının genişletilmesi sonucunda halk yığınları tarafından seçilen kişilerin, genellikle fikir ve karakter bakımından düşük ve yeteneksiz niteliklerle is basına gelmeleridir.

Her ne kadar anayasal yoldan bazı tedbirlere başvurulmakla beraber (örneğin "Çift Meclis sistemi" gibi), yine de olumlu sonuç alınamadığı için, eleştiri yollarını açık tutma akıllılığı’na yer verilmiştir. Bundan dolayıdır ki eleştiriciler, kendi ülkelerinin temsilcilerine karsı besledikleri tiksintiyi sergilerlerken, saldırılarını hakaret sınırlarını aşar noktalara kadar götürmüşlerdir. Ve hiç çekinmeden su görüşü paylaşmışlardır ki, Yasama Meclisine seçilen siyaset adamları, çoğunlukla vasatın çok altında (basit) kişiler olup, millet yararına is yapıyormuş gibi görünerek kendi günlük çıkarları dışında hiçbir şey düşünmezler.

Ve onlara "siyaset adamı" olma olasılığını bahseden şey, esas itibariyle "basitlik" ve "aleladeliktir; çünkü ancak bu suretle halk yığınları tarafından seçilme sansına sahiptirler.

Amerikalı bir yazar, H. L. Mencken, vaktiyle ün yapmış olan "Notes On Democracy" adli kitabında, Amerikan Kongresi'ni eleştirirken, ve Kongre'yi oluşturan Temsilciler Meclisi (ki her iki yılda bir seçilir) ile Senato'yu (ki 1/3 üyesi itibariyle her altı yılda bir seçilir) en sert bir dil'le elekten geçirirken söyle demekteydi:

"(Amerikan) Kongre'si üyelerinin hal tercümelerini içeren Kongre Kılavuzu’na söyle bir nazar atmak Temsilciler Meclisi'nin ne kocabaş hayvanlardan (1) oluştuğunu anlamak için yeterlidir. Örneğin güney eyaletlerinin vasat bir temsilcisi, (sözünü ettiğimiz) tip'in ta kendisidir: (Şu bakımdan ki) Eğitimini mahalle okulunda tamamladıktan sonra uydurmasyon bir 'metodist' ya da 'baptist' koleje devam etmiş daha sonra doğduğu ve büyüdüğü bölgedeki okullardan birinde, bir süre öğretmenlik yapmış ve nihayet bölge eğitim müfettişliği görevine getirilmiştir. Bu arada biraz da hukukla meşgul olmuştur. Baroya kayıt olduktan sonra siyasete eğilimli olmak nedeniyle ye savcı ye da muhtemelen yargıç olacaktır. Artık Kongre seçimlerine katılma zamanı gelmiştir. Üç ye da dört beyhude deneme sonucunda nihayet Kongre'ye üye seçilmiş olur. Böyle bir adamın kanun koyuculuğu görevini yapabilecek yeterlikte bulunmadığı, daha doğrusu akılcılıktan ve ölçülü düşünme gücünden yoksun bir aptal olduğu aşikardır. Makul ve mantıkî olan şey île, olmayandan birini tercih durumunda kaldığında, içgüdüsüne saplı olarak makul ve mantıkî olmayanı seçeceği muhakkaktır.

Seçildikten sonra Başkent Washington'a gidip de orada kulis'çilerle ve gazetecilerle karsılaşacağı ana kadar bu adam, belki de bir kez olsun aydın ve kültürlü sayılabilecek bir insanla karsılaşmış ye da ilişki kurmuş değildir. (Onlarla ilişki kurduktan sona dahi) vasat seviyenin dununda kalmağa mahkumdur. Onun bütün hülyası, Kongre adına seyahat ve ziyafetlere gönderilmek, ve gönderildiği yerde Devlet hesabına bedava yeyip içmek ve tatil geçirmektir. Günlük bütün meşgalesi, akraba ve dostlarına is bulmaktır... İste Amerikan kanunlarını hazırlayanlar bu tür haşarat’tır**".

Fakat yazar, bu söyledikleriyle yetinmeyip biraz daha ağır bir dil kullanma gereksinimi duyar ve söyle ekler;

"(Temsilciler Meclisi) üyeleri, o derece budala kimselerdir ki, devlet ve hükümet işlerinde, her türlü kavrayış ve anlayış yeteneğinden yoksundurlar. Amerika'da her seçim bölgesi. kendi çevresinden temsilci çıkarmak isteğindedir, ve bu yüzden çoğu zaman yeterli nitelikte eleman bulmakta güçlük çekilir. Temsilci olabilecek çapta bir eleman bulunsa dahi, böyle bir kimse, yasadığı çevrenin aptal’larıyla ve onların liderleriyle ilişki kurmaktan (onlarla sürtüşmekten) uzak kalmak istediği için, aday listesine alınmaz."

Kongre'nin "Temsilciler Meclisi" ile ilgili düşüncelerini bu şekilde sergiledikten sonra yazar, diğer Meclis'i, yani Senato'yu eleştirmeğe geçer. Her ne kadar Senatör'lerin, diğer Meclis üyelerine oranla biraz daha seviyeli olduklarını kabul etmekle beraber, aradaki farkın pek önemli sayılamayacağına işaretle söyle der:

"Senato'da yer alan efendiler, daha uzun bir dönem itibariyle göreve getirildiklerinden, (Temsiceler Meclisi üyelerine) nazaran nispeten daha iyi niteliktedirler. (Çünkü) Temsilciler Meclisi'nin üyeleri, iki yıl’lık bir süre itibariye seçildikleri için. yeniden seçilememek endişesi içerisindedirler (Bu nedenle kendi seçmenlerinin kölesi durumundadırlar) . Fakat Senatör'ler, seçilip de yemin ettikten sonra, altı yıl boyunca bu endişeden uzak olup, seçmenlerine karsı kısmen de olsa bağımsız durumdadırlar".

Fakat yazar, Senatörlerin de, her şeye rağmen, yetersiz ve kişilikten yoksun kimseler olduklarını söyler. Onlar hakkındaki görüsü söyle: "Vasat bir senatör, tıpkı vasat bir Temsilci gibi, her türlü fikirsel yeterlikten ve kişilikten yoksun (şahsiyetsiz) bir yaratık olup, mensup bulunduğu partinin kuklasıdır".

Söylemeye gerek yoktur ki yazar’ın Amerikan Kongresi üyeleri hakkındaki değerlemesi, insafsızlık sınırını fazlasıyla aşmıştır. Fakat buna rağmen yazar hakkında dava açılmamıştır.

Yukarıdaki örneğin benzerlerini, tüm Batı demokrasileri bakımından çoğaltmak mümkün. Çünkü Batı dünyası, Anayasal kuruluşlara yönelik eleştirel görüşleri, (ne kadar sert ve ağır olursa olsun) "hakaret" niteliğinde saymak gibi tahammülsüzlükten çoktan kurtulmuştur. Ve sunu çoktan anlamıştır ki, halkın seçtiği yasama Meclislerini, halkın basına bela olmaktan önleyebilecek en etkili şey, eleştiri özgürlüğünü canlı tutmaktır. Ve Bati, asıl su gerçeği iyicene kavramıştır ki, Devlet ve idare mekanizmasını, ye da Devlet Başkanı’nı, ye da Hükümeti, ye da Yaşama’yı ve üyelerini "kepaze edercesine" eleştirmek, sakıncalı bir şey değil fakat aksine millete en büyük bir hizmettir. Eleştiricileri, hakaret bahanesiyle mahkemelerde süründürüp susturmak ise. Devleti, müstebit ruhlulara, hırsızlara ve sahtekara teslim etmek demektir.

15.6.2002

(1) Yazar burada "scrub stock" deyimini kullanmakta. Bu deyim "bodur inek", "kocabaş hayvan", "bodur bitki", "bodur insan" gibi anlamlara geliyor,

(2) yazar’ın kullandığı sözcük "vermin"dir. İngilizce’de bu sözcük "haşarat", "zararlı ve iğrenç küçük hayvan", "ayaktakımı", "muzır adam", "mikrop mahluk" gibi anlamlardadır.

X

BİTMEYEN TÜRBAN ÖZLEMİ 

Prof. Dr. İlhan ARSEL 

19 Mart 2002 tarihli Cumhuriyet gazetesinde çıkan yazının tam metni.

Türban yasağına karşı direniş bitmiyor; İstanbul İmam Hatip Liselerindeki bazı kız öğrenciler, yarıyıl tatilinin sonunda, okula başörtüsüz gitmemeye karar vermişler. Oysa türban denen şeyin, kadınlar için, benlik ve özgürlük bakımından ne olumsuz bir anlam taşıdığını herkesten önce onların bilmesi gerekirdi.

Anlaşılan daha henüz şeriat gerçekleri’nin ne olduğunu tam olarak öğrenememişlerdir. Kuşku etmiyorum ki öğrendikleri  an, başlarındaki türbanı kendiliklerinden yırtıp atacaklar, atmayanları da uyaracaklardır. Bu inancımı destekleyen  örnekleri sayısız... Bu örneklerden sadece ikisini özetlemekle yetineceğim:

Bundan on beş yıl kadar önce “Şeriat ve Kadın” adlı kitabım yayınlandı. İslam şeriatının kadınlarla ilgili olumsuz buyruklarını, kaynaklara ve özellikle Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yayınlarına dayalı olarak sergileyen bu kitap, her ne kadar şeriatçıların saldırılarına uğramakla beraber, aydınlarımız (özellikle aydın kadınlarımızın) desteğini kazandı.

1987 yılında kitabın ilk basımını üstlenen yayınevi, dizgi işini bayan görevlilerinden bir genç kızımıza havale ediyor. Bu genç kızımız; çok çalışkan, iş bilincine sahip, görevinde titiz ve fakat pek muhtemelen ailesinin (ya da kocasının) baskısıyla, çatkısız sokağa çıkmayan, yüzünü boyamayan ve kendi patronu dahil, erkek eli sıkmayan bir kimse.

Ne var ki kitabı dizmeye başladıktan az sonra yaşantısını değiştiriyor. Örneğin, iş yerine gelirken çatkısız, başı açık olarak gelip gitmeye başlıyor. Bununla da kalmıyor, dudaklarını ve yanaklarını hafiften boyamaya,giyimine dikkat etmeye, saçlarına biçim vermeye özen duyuyor ve günün birinde erkek eli sıkar oluyor.

Kuşku edilemez ki bu tür bir yaşam değişikliğine gereksinim duyması, kadını eziklik içerisinde tutan şeriat buyruklarını keşfetmiş olmasındandı... Bu buyruklar arasında yer alan ve örneğin “!Kadınlar alken ve dinen eksik (dun) yaratıklardır”, ya da “iki kadının şahitliği bir erkeğin şahitliğine bedeldir”, ya da “mirasta kadının payı erkeğin payının yarısıdır”, ya da “Cehennemin çoğunluğunu kadınlar oluşturur” şeklindeki ve benzeri nice buyruklara rastladıkça isyan bayrağına sarılması, elbette doğaldı...

İkinci örneğe gelince, bu da, Üniversite öğretim üyeliğinde bulunmuş Bayan doktor okuyucum aynı isyankar tutumuyla ilgili şeriat yanlısı kadınlara karşı şöyle haykırmakta:

“...Şeriatı getirmeye yeltenen Türk kadınları ve sayın okurlar...  başınıza türban, sırtınıza çarşaf geçirmeden önce lütfen şeriatın iç yüzünü öğreniniz ve... kendiniz karar veriniz.

Şeriat kanunlarını kabul ettiğiniz takdirde, renk renk bir elbiseyi giyip dolaşma zevkini tadamayacaksınız.  Üç tarafı denizle çevrili bir ülkede yaşayıp, denizin mavi sularına kendinizi bırakamayacaksınız.

Evinize bir erkek gelse, ondan öcü gibi kaçıp kendisine mutfakta bir köle gibi hizmet edecek, aynı masaya oturup söz özgürlüğünün zevkini tadamayacaksınız. Gittikçe artan baskı ile evden dışarı çıkamayacak, okuyamayacak, çocuklarınıza bir şey öğretemeyeceksiniz.

Deli gibi sevip evlendiğiniz kocanızın, üzerinize aldığı yeni eşiyle sevişirken, bir zamanlar sizin olan kocanızın, üzerinize aldığı yeni eşiyle sevişirken, bir zamanlar sizin olan yatak odasında çıkardığı sesleri öbür odadan dinleyecek ve utanmayı bir kenara bırakıp sıranın size gelmesini bekleyeceksiniz.

Başınıza türban koymadan önce, kırılacak gururunuzu, dökeceğiniz göz yaşlarını, ezilecek kalbinizi, ruhunuzda duyacağınız isyanı düşünün ve kendinizi hazırlayın.

Şeriatı getirirseniz, başınıza konan türban yetmeyecek ve çarşafa dönüşecektir...

Severek evlendiğiniz kocanız 4. karısını aldığı zaman size artık ihtiyacı kalmayacak ve bir paçavra  gibi sokağa atılacaksınız. Kocanıza, sizi sokağa atmaması için yalvarıp ayaklarına kapacak, seks sıranızı yeni bir eş’e devredip, ona hizmet edeceksiniz. İtaatkarlığınızdan şüphe eden kocanızdan dayak yiyeceksiniz. Hele kocanız sizi, kazara “üç talak” ile boşadı ve sonra pişman oldu ise, ona dönemeyeceksiniz; ona dönebilmek için Hülle’ye razı olacaksınız, yani başka bir erkekle evlenecek, onunla cinsel ilişkide bulunacak ve eğer o sizi boşarsa, sevdiğiniz eski kocanıza dönebileceksiniz.

Size ana-babanızdan miras kalmış olsa bile, bile erkek kardeşiniz iki, siz bir pay alacaksınız.

İnsan yerine konup bir mahkemede şahitlik edemeyeceksiniz. Mecbur olup şahitlik etmeniz gerekirse, bir ikinci kadının size eşlik etmesi gerekecek; çünkü, şeriata göre siz ‘akılca eksik’ bir yaratık olduğunuz için şahitliğiniz, erkeğinkinin yarısı değerinde sayılacak!

Şeriatı geri getirirseniz, bir adamın dördüncü karısı olmaktan yorulup başka bir erkeğe gönül koyduğunuz takdirde taşlanarak öldürüleceksiniz.

Diyelim ki şeriatı kabul ettiniz, dünyadan elinizi eteğini çektiniz, kocanıza köle, onun karılarına hizmetçi oldunuz, gülmediniz, yüzmediniz, dans etmediniz, eğlenmediniz, okumadınız, hep yere çömelip oturdunuz, kocanızdan izin almada kapı dışına çıkmadınız, hatta annenizi ziyaret etmediniz ve nihayet kocanızdan nasılsa izin alıp Cennet’e girdiniz. Cennet’te ne göreceksiniz biliyor musunuz? Kocanız, örtüleri parlak atlastan yataklara yaslanmış, etrafındaki ceylan gözlü, yeniden yaratılmış hiçbir erkek eli değmemiş bakire, göğüsleri tomurcuk gibi kabarmış, (memeleri yeni sertleşmiş) hurilerle sevişmekte! -Ey Tanrım beni niye yarattın?- diye soracak olsanız, her halde  cevap: -‘Tarla gibi kullanılmak ve çocuk doğurmak için’- olacaktır.

Hanımlar, başa konan türban bir süs değil, Şeriatın bir sembolüdür. Şeriatın size getireceği şeyleri ya tam kabul edeceksiniz, ya da etmeyeceksiniz. Lütfen uzun uzun düşünün; doğuracağınız kız çocuğunu ve bir anne olarak ona çizeceğiniz yolu, içine atacağınız siyah karanlığı düşünün!”

 Giderek çoğalan bu tür örnekleri gördükten sonra iyimserliğe kapılmamak ve şeriatın o kapkaranlık içyüzünün anlaşılmasıyla bu ülkede türban ya da çarşaf gerginliğinin son bulacağına inanmamak ne mümkündür? Ve ne mümkün Atatürk’ü, bu konuda anımsamamak!

Bilindiği gibi o, çeşitli yollardan Türk kadınını çarşaf ve peçe felaketine karşı direnmeye çağırmış, örneğin28 Ağustos 1925 tarihinde İnebolu’da yaptığı bir konuşmasında şöyle demiştir:

“Yolculuğum sırasında köylerde değil, özellikle kasaba ve şehirlerde kadın arkadaşlarımızın yüzlerini ve gözlerini çok kalın ve özenle kapatmakta olduklarını gördüm. Özellikle bu sıcak mevsimde bu tarzsın, kendirli için kesinlikle işkence ve sıkıntı yarattığını tahmin ediyorum. Erkek arkadalar, kadınlarımız da bizim gibi kavrayışlı ve düşünceli insanlardır. Onlar yüzlerini dünyaya göstersinler ve gözleriyle dünyayı dikkatli görebilsinler. Bunda korkulacak bir şey yoktur...”

İki gün sonra 30 Ağustos’ta yaptığı diğer bir konuşma ile aynı konuya dönmüş ve şöyle demiştir:

“Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki, başına bir bez veya bir peştamal veya buna benzer bir şeyler atara yüzünü göz ünü gizler ve yanından geçen erkeklere karşı ya arkasını çevirir veya yere oturarak yumulur. Bu tavrın anlamı ve medlülü (kanıtı) nedir? Efendiler, uygar bir millet anası, millet kızı, bu garip şekle... girer mi? Bu hal milleti çok gülün gösteren bir manzaradır. Derhal düzeltilmesi gerekir.”

Söylemeye gerek yoktur ki türban ve çarşafa yönelik böyle bir konuşmayı desteklemek, çoğu kişiler bakımından koru yaratan bir şeydi. Ve işte onları peşinden sürükleyebilmek için Atatürk şunu bildirir:

“Arkadaşlar, korkmayınız, bu gidiş zorunludur. Bu zorunluluk bizi yüksek ve önemli bir sonuca ulaştırıyor. İsterseniz kurbanlar da verelim... Önemle uyarıyorum ki, bu durumun korunmasında inat ve bağnazlık, hepimizi her han kurbanlık koyun olma istidadından (alışkanlığından) kurtaramaz.”

Atatürk’ün bu konuşmasından üç ay sonra, 30 Kasım 1925 tarihinde TBMM, “Kılık Kıyafet Kanunu”nu geçirir. Ve ite şimdi yok edilmek istenen kanun, bu kanundur. Kadın ve kız öğrencilerimizden bazılarının buna öncülük etmeleri ne kadar üzücü!... 

19 Mart  2002

+

NOT: Bu yazıda sözü edilen şeriat kurallarının kaynaklarını görmek  isteyenler Sitemizin 16. sırasındaki “KURAN’DAN” bölümünde “KAYGILARIM” ve “İRAN’LI FATMA ’yı Dinlemezseniz!” başlıklı yazıya bakabilirler.

X

ORDU'NUN 'BLÖF' YAPABİLECEĞİNİ SANMAK SAFLIK OLUR.  

 (Prof. Dr. İlhan Arsel) Cumhuriyet 26 Mart 1997

 

MGK'nın bildirileri sonucu oluşan son siyâsî gelişmelerden ve hele 'Türk Silahlı Kuvvetleri'yle uyum içerisindeyiz' seklindeki beyanı’nın Genelkurmay'ca (hem de sert bir yanıtla) yalanlanmasından sonra, Başbakan’ın istifa edip yerini bir başkasına terk etmesi gerekir. Haysiyetli bir siyâset adamının yapacağı tek şey budur.

Yok eğer ordu'nun 'blöf' yaptığını sanıyor ve 'darbe olmaz' rahatlığı içerisinde Başbakanlık koltuğunu bırakamıyor ise, su son yüz/yüz elli yıllık Türk tarihini içeren kitapları önüne alıp iyice gözden geçirmelidir. Çünkü orada Türk ordusu'nun, daima irticaiyi ezdiği ve ihlâl edilen Anayasa’yı daima eski haline getirdiği yazılıdır.

Yok eğer ordu'nun dünya kamu oyundan çekinip iktidara müdahale etmeyeceğini, ve örneğin şeriât devleti kurma yoluna sapmış olan bir hükümeti tepelemeyeceğini sanıyor ise, sunu bilmelidir ki dünya kamu oyu (özellikle Batı dünyası) Türkiye'nin 'şeriât devleti' olmasını arzulamaz ve Türkiye'yi böyle bir devlet olma durumundan kurtarıcı her hangi bir darbe'yi kınamaz; aksine alkışlar. Alkışlarken sunu da çok iyi bilir ki Türk ordusu, her ne kadar laikliğe ve demokrasiye bağlı olarak sivil iktidara müdahaleden tiksinir ise de, Türkiye'nin ortaçağ devleti olmasını önlemek için, gerektiğinde ihtilal yapar; fakat yaptıktan sonra iktidarda kalmaz; emaneti sivillere bırakır: 1960 örneğinde olduğu gibi. Bu itibarla ordu'nun, dünya kamu oyu'ndan çekinmesini gerektiren bir şey olmadığı ortadadır.

Yok eğer Başbakan: 'Ordu darbe yapmaz, çünkü Cezayir olaylarına benzer şeylerin Türkiye'de olmasından ürker; ye da tarikatların yeraltına girmelerinden çekinir' diye düşünüyor ise, bu takdirde kendisini çok daha tehlikeli bir yanılgıya sürüklemiş olur. Çünkü sunu hesap etmelidir ki Türk ordusunun bulunduğu yerde ne Cezayir olayları diye bir şey olur ve ne de tarikatlar yer altına girip tehlike yaratır. Aksine, demokratik bir ortamda yeşil bayraklara sarılıp 'şeriât isterik' sloganlarıyla etrafa dehşet saçmayı marifet sanan şeriâtçı yaygaracılar, her hangi bir askerî darbe halinde kaçacak delik ararlar. Üstelik ordunun blöf yapacağına inanmanın tehlikeli bir ahmaklık olduğunu anlayıp en azından otuz/kırk yıllık bir suskunluk perhizine dalarlar: tıpkı Atatürk döneminde olduğu gibi.

Yok eğer başbakan, Iran gazeteleri'nin Türk ordusu aleyhindeki feryatlarına kulak asıp bütün kaderini İran’dan gelebilecek maddî ve manevî yardımlara bağladı ise, bu çok daha safça bir kuruntu olur, çünkü böyle bir yardıma karşı Türk ordusu'nun göstereceği tepki, İran’daki molla'lar rejiminin yıkılıp yerini, iyi kötü özgürlükçü bir rejime bırakması gibi sonuçlar doğurabilir.

Bütün bunlardan çıkan sonuç sudur ki Ordu'nun 'blöf' yapabileceğini düşünmek, onu düşünenler için pek yıkıcı olabilir.

Fakat her ne olursa olsun, durum sunu gösteriyor ki Türkiye, bugün artık felâket uçurumunun tam kenarına gelmiş bulunmaktadır. Uçuruma yuvarlanmaktan kurtulmanın tek yolu, I Ocak 1996 tarihli mektubumla Cumhurbaşkanı’na belirttiğim gibi, seçmen oylarının %79'u ile şeriât’a karsı cephe almış bulunan partilerin bir araya gelip yeni seçimlere gitmeleri ve giderken de şeriâtçı partileri yasam dişi etmeleridir (Bk. 'Cumhuriyet Gazetesi' 8 Ocak 1996). Söylemeye gerek yoktur ki özgürlüklerimize, ve çağdaş değer ölçülerimize göz diken, ve bu yüzden yeryüzündeki mevcudiyetimizi sona erdirebilecek olan şeriâtçı bir partinin bu memlekette yeri yoktur. Bu tür partilerin kökünü kazımak demokrasiye ters düşmez; aksine demokrasiye hayatiyet verir.

Bu son olayların ışığı altında biz aydınların da artık sunu kavramış olmamız koşuldur ki, ortaçağ bataklığına sürüklenmek istenen Türkiye'nin korunması ve kurtarılması sadece Ordu'ya âit bir is değildir. Ordu'yu şeriâtçı ile karsı karşı bırakacak yerde hep birlikte seslerimizi yükseltmek, bizlere düşen kutsal bir görevdir.

G. T. 1.4.2002

X

AVRUPA BİRLİĞİ KAPISINDA BEKLETİLMENİN SORUMLULUĞU

(Prof. Dr. İlhan ARSEL)

Geçenlerde yaptığı bir konuşmada ANAP Genel Başkanı, “Türkiye’deki askeri müdahaleler, ülkemizin Avrupa Treni’ni defalarca kaçırmasında önemli ölçüde etkili olmuştur” diyerek Türk Silahlı Kuvvetlerine serzenişte bulunuyor ve ayrıca da Avrupa Birliğinin Türkiye’yi “Kapıda bekletme ve fakat içeriye almama” siyasetini izlediğine değinerek yakınıyordu. Oysa sorumluluğu Ordu’da değil fakat, başta kendisi olmak üzere şeriatçılığa gizliden göz kırpan ve demokratik ilkeleri çiğnemekte rakipsiz olan tüm siyasilerimizde araması çok daha dürüst bir davranış olurdu. Bakınız neden:

Bir kere askerî müdahaleleri,Türkiye’nin siyasal ve s6osyal gerçekleri bakımından her türlü kötülüklerin kaynağı şeklinde tanımlamak, yanlış ve Ordu’ya karşı insafsız, en azından haksız bir iftira sayılmak gerekir.

Eğer Atatürkçülüğe ve laikliğe bağlı Ordu, 1960 darbesini yapmamış olsaydı, ülkemiz geçmeden şeriat bataklığına gömülür, muhtemelen çöl devleti niteliğine bürünür, ve bugün A AB’liği kapısında beklemek şöyle dursun, fakat Birliğe girmeyi hayal bile edemezdi.

Unutmayalım ki 1960 ihtilali, bu ülkeyi şeriat uçurumlarının sınırına getiren Demokrat Parti iktidarına karşı olmuş ve Tük halkı’nın yüzde yüz desteğiyle meşruiyet kazanmıştır.

Söylemeye gerek yoktur ki, böylesine coşkun bir sevgi ve desteğe sahip olarak Ordu, istemiş olsa uzun yıllar iktidarda kalabilirdi. Fakat böyle yapmadı; tarihte eşine pek rastlanmayan bir davranışla, daha ihtilalin ertesi günü, Üniversite Öğretim üyelerinden kurulu bir Komisyona, demokratik bir Anayasa hazırlattı, ve bir yıl içerisinde iktidarı kendiliğinden sivil’lere bıraktı.

O zamanlar bu 10 kişilik Anayasa Komisyonu’nun bir üyesi olarak yetkiyle söyleyebilirim ki, ihtilali yapan Millî Birlik Komitesi, çalışmalarımız sırasında bir tek gün olsun gelip de: “Şunu şöyle yapın, Anayasa’ya şunu koyun” şeklinde bir baskıda bulunmamış, bizleri etki altında tutmamıştır; aksine sınırsız bir bilimsel özgürlükle baş başa bırakmıştır.

Eğer Ordu, daha sonraki yıllarda siyasal yaşamlarımız doğrultusunda ağırlığını hissettirmek zorunluluğunda kaldı ise, bunu, siyasilerimizin saf ve cahil halk’tan o koparmak maksadıyla ülkeyi şeriât karanlığına sürüklemelerinden doğabilecek tehlikeleri önlemek için yapmıştır. Daha başka bir deyimle Ordu, şeriâtçı partilerin iktidar olmalarını önleyen tek güvence olmuştur Türkiye için. Bu nedenledir ki Necmettin Erbakan’lar, Tayip Erdoğan’lar ya da benzerleri, bu ülkenin başına çöreklenme fırsatını bulamamışlar ve bulamayacaklardır.

Değinmek isterim ki, her fırsatta Ordu ile sürtüşme yaratmayı siyâsî yatırım sayan ANAP lideri, 1996 yılında Necmettin Erbakan’la kader birliği yapma sevdasına kapılmış ve onu bu sevda’dan vazgeçirten Ordu olmuş idi. Ne ilginçtir ki o tarihte kendisi, Ordu’nun bu girişimini “müdahale” değil fakat ”temenni” olarak değerlendirmişti.

Kuşkusuz ki her Anayasal kuruluş gibi Ordu’nun da tartışılmak ya da eleştirilmek geren eylemleri olmuştur. Fakat bu eylemleri teraziye vurdukta, terazinin olumlu kefesinin Ordu lehine ağır basacağı muhakkaktır.

*

Türkiye’nin Avrupa Birliği kapısında bekletilip içeriye alınmaması konusuna gelince bunun sorumluluğunu, askeri darbe’lerde değil, fakat ülkemizi şeriât çizgisinde tutmak isteyen siyasîlerimizin basiretsizliğinde ve ihânetinde aramak gerekir.

Bu siyâsilerimiz, eğer ordu olmamış olsa, Türkiye’yi bir ikinci bir İran yapmaktan geri kalmayacaklardır. Oysa Batı dünyası, çağdaş uygarlığa ve akılcılığa sırt çeviren zihniyet ve yaşamları bünyesinde barındırmıyor artık. Geleneksellikten kurtulamayan ve Batı’nın değer ölçüleriyle uyum sağlamayan göçmenlere kapısını açmaktan kaçınıyor pek halkı olarak .

Hollanda’da, yabancılara ve göçmen akınına (özellikle şeriât ülkelerinden gelen göçmenlere) karşı tutumuyla ön plana çıkan bir siyasi partinin lideri Pim Fortuyn (ki geçenlerde öldürüldü) bunun böyle olduğunu şu sözleriyle özetlemiş gibidir: “Kadını erkeğin üç adım peşinden yürüten, mutfakta hapseden, ve ağzını gemleyen bir kültüre karşı nasıl bir saygı besleyebilirim”.

Şunu bilmemiz gerekir ki Avrupa’da yabancı düşmanlığı, çoğumuzun sandığı gibi, ırkçılıktan ya da hoşgörüsüzlükten kaynaklanmıyor. Bu düşmanlık, gelişmemiş ülkelerden gelen göçmenlerden akılcı uygarlık kertesine erişememiş yaşam sorunlarından, kaynaklanıyor. Hemen her Batı ülkesinde rastlanan şu ki, göçmenlerin yerleşik bulundukları bölgelerde suç oranı, görülmemiş bir şekilde artmakta, huzursuzluk yaratmaktadır.

Gerçeği söylemek gerekirse Avrupa’da yabancı düşmanlığını yapanlar Avrupalılar değin fakat asıl, şeriat ülkelerinden batı’ya göz etmiş olanlardır. Çünkü genellikle bu insanlar, gittikleri ülkenin “gavur ülkesi” olduğuna, içindekilerin kâfir sayıldığına, kâfirlerin cehennem’e atılacaklarına, onlarla temas kurmanın ya da dost olmanın günah olduğuna inandırılmış üstelik batıl inançlarla yoğrulmuş kimselerdir. Bundan dolayıdır ki, bulundukları ülkenin uygarlık ortamına yabancı, daha doğrusu düşman kalmakta, dolayısıyla dışlanmaktadırlar.

Bu vesileyle ANAP liderine, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yayınlarına şöyle bir göz atmasını tavsiye ederim; bunu yaptığı takdirde insanlarımızın nasıl bağnaz ve 1400 yıl gerilere inen bir zihniyetle eğitildiklerine tanık olacak ve Türkiye’nin AB’liği kapısında bekletilmesindeki sorumluluğun Ordu’da değil fakat toplumumuzun akıl çağına ulaşmasını engelleyen engel olan siyâsîlerde olduğunu anlayacaktır.

13 Mayıs 2002

x

HAYRİ BALTA'DAN İLHAN ARSEL'E 3. MEKTUP 

Sayın Öğreticim,

Önce saygı, sevgi...

31.5.2002 tarihli e-postandaki şu satırlar üzerinde durmak istiyorum.  Eger "Kadinlara Cuma Namazi" baslıklı yazım bazı kişileri (velev ki bir tek  kişi olsun) olumlu yönde etkileyebilir ise, ne mutlu bana; adi gecen milletvekili hanimin ve benzerlerinin küfürler yağdırmasına aldırmam. Önemli olan şey, akılsızlıktan oluşan saman yığınına akil kıvılcımını salmaktır. Bir gün gelecek samanlık ateş alarak yanıp gidecek, AKL'ın egemenliğine yer verecektir.."

Bu duygusal satırlarınızı okuyunca N.F.K.'in şu yakınması geldi aklıma."UTANSIN" adlı şiirinde şöyle diyordu N.F.K.

 

                   U T A N S I N

 

"Tohum saç, bitmezse toprak utansın!

Hedefe varmayan mızrak utansın!

Hey gidi küheylan, koşmana bak sen!

Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!

Eski çınar şimdi Noel ağacı;

Dallarda iğreti yaprak utansın!

Ustada kalırsa bu öksüz yapı,

Onu sürdürmeyen çırak utansın!

Ölümden ilerde varış dediğin,

Geride ne varsa, bırak utansın!

Ey bin bir tanede solmayan renk,

Bayraklaşmıyorsan bayrak utansın...

Ben de onun bu şiirini sizin için söyleme gereğini duyuyorum. Ama zayıf bulduğum iki kıtasının ikinci satırlarını şöyle değiştirerek.

Hey gidi küheylan, koşmana bak sen!

Koşmanı görmeyen ahmak utansın!

Ey bin bir tanede solmayan tek renk,

Rengine bakmayan seyrek utansın...

NOT: Bizim Gaziantep'te anlayışsız kişilere "seyrek" denir.

Böylece N.F.K.'in şiiri şu şekli alır ki, daha güzel olur:

"Tohum saç, bitmezse toprak utansın!

Hedefe varmayan mızrak utansın!

Hey gidi küheylan, koşmana bak sen!

Koşmanı görmeyen ahmak utansın!

Eski çınar şimdi Noel ağacı;

Dallarda iğreti yaprak utansın!

Ustada kalırsa bu öksüz yapı,

Onu sürdürmeyen çırak utansın!

Ölümden ilerde varış dediğin,

Geride ne varsa, bırak utansın!

Ey bin bir tanede solmayan tek renk,

Rengine bakmayan seyrek utansın...

 

2.6.2002 tarihli e-posta mektubunda da dile getirdiğiniz düşünceleriniz için de şu düşüncemi açıklama gereğini duyuyorum. "Dun kitabin kendisi de geldi. İlgi görürse genişletmek  niyetindeyim. Soru usulleriyle okuyucuyu, eleştirel yoldan düşünme alışkanlığına  sokmak mümkün mudur? bilemiyorum. Ama denemekte sakınca olmasa gerek.  İyiliklerle" diyorsunuz ki, bu sözleriniz üzerine ben de, duygularımı dile getirdim aşağıdaki şiirsel sözlerle:

 

               İ L H A N A R S E L 'E

 

Diyorsun yine: "...denememekte sakınca..." yok...

Saçtığın ışıkta aydınlanan insan çok.

Akla, bilime dayanmayan düşünceler.

Kılıçlarla gelse de düşünceyle gider...

Hani nerde ateşe, güneşe tapanlar?

Gerçeği görecektir elbette insanlar...