TABULARA, TALANA, YALANA 

 BALTA 

 

+

 IRKÇILIĞA, SÖMÜRÜYE, ŞERİATA

 HAYIR!..

+

Sorumlusu: Av. Hayri BALTA

+

e-posta: hayri@bilgebalta.com

Site adresi: www.bilgebalta.com

+ 

(ANILAR 1, 2 ve 3 ARŞİVDEDİR)

 

ANILAR  4

 

 KOMÜNİSTLİK VE DİNSİZLİĞİM NEREDEN GELMEKTEDİR? 

 

1. Evlilik olayı benim için döndüm noktasıdır. Ailemizde kopma, evlilik olayı ile başladı. Gelin görümce çekişmesi başlayınca huzurumuz kaçtı. Buna işsizlik, parasızlık da eklenince iyice bunalmaya başladım. Bu çıkmazdan çıkma çabası beni bunalımlara soktu. Para  kazanamıyordum. Zaman zaman iş bulunca çalıştığım  debbağlık (dericilik) ve kilimcilikten utanç duyuyordum.

Ortaokuldaki arkadaşlarım avukat, mimar, mühendis, öğretmen olarak karşımda geziyorlardı. İlkokulda öğrendiklerini bile unutmuş; bir nokta, büyük harf nerede kullanılır bunu bile bilmiyordum. Aritmetik konularından dört işlem yapmayı büsbütün unutmuştum. Para getiren bir işim, mesleğim yoktu. Bana yol gösterecek, akıl koyacak bir büyüğüm de yoktu. Daha önceleri belirttiğim gibi babam anamın ölümünden sonra kendinde değildi. Amcam ise hayal aleminde geziyordu, ki bunlar birinci bölümde anlatılmıştı.

2. Eşim benim bu durumumu görünce sessiz sedasız evde dikiş dikerek bütçemize katkıda bulunmaya başlamıştı. Zaman zaman bana ve babama harçlık bile veriyordu. Böyle bir duruma düşmüş olmak beni; strese ve hatta  depresyona sürüklüyordu. Bu çıkmazdan kurtulmak için çareler arıyordum. Para getiren bir mesleğim olsun istiyordum. Ne yapabilirdim. Eşim bana terzilik öğretmek istedi; öyle ki bir iki ders de almıştım. Elimin terziliğe yatkın olmadığını gören eşim bana terzilik öğretmekten vazgeçti…  Hiç unutmam, şimdi bile aklıma geldikçe utanmak mı, gülmek mi, ağlamak mı gerektiğini düşünür dururum. Çünkü caddenin bir köşesinde kaldırıma oturarak elinde tahtadan yapılmış çember kasnağa bez geçiren bir adam; elindeki iğne ile beze batırıp çıkarak resimler çiziyordu. Annem de beze böyle  çiçekler yapardı. Hele menekşeyi çok güzel işlerdi. Annemin işlediği güllerden, menekşelerden yaptığı yastık kılıfları gözümün önünden gitmezdi. Küçükken annemden gördüğüm bu nakış işleme kafama kazındığı için kolayca  yapabilirim sandım. Adamdan, bir iğne ile bir kasnak aldım. Evde; babamdan ve kardeşlerimden, gizli gizli nakış işleyerek yeni bir meslek edinmeye çalışıyordum. Eşim benim para getirmeyecek olan bir iş öğrenme çabamı gördükçe benimle alay edip alaycı alaycı gülüyordu. Sonra, ben de, bu işin para getirmeyeceği düşüncesine kapıldım, bıraktım…

3. Kendi kendime “Bu durumdan kurtulmanın bir tek yolu var: Devlet kapısında bir iş bulmak….” dedim. Ama ilkokulda öğrendiklerimi bile unutmuştum. Bu durumda ilkokulda öğrendiklerimi, ilkokul kitaplarına çalışarak, yeniden hatırlamak. Bu düşüncemi başkalarına ve eşime açmaya da utanıyordum. Çünkü yaşım 25 olmuş. Bu yaştan sonra yeniden derslere çalışıp da ilkokul diploması ile memur olmak benim için yıldızdan ıraktı. Ama başka kurtuluş yolum yoktu. Öncelikle ilkokul 4 ve 5. sınıf Matematik ve Türkçe-Dilbilgisi kitaplarını aldım. Okumaya 4.cü sınıf Türkçe’den başladım.

4. Mevsim kış olduğu için evde çalışamıyordum; çünkü evimizde soba yoktu. Tandıra girerek ders çalışırken de hemen uykum geliyordu. Yatağın sıcaklığından yararlanmak amacı ile gece eşimin koynundan doğrularak ders çalışıyordum. Eşim bana çıkışıyordu. “Yorganı üstümden alıp beni üşütüyorsun… Beni üşütüp de uykumu kaçırmaya hakkın yok!” diyordu. Baktım olmayacak sabaha karşı kitaplarımı alarak, semtimizdeki sobası olan Sabahçı Kahvelerine gitmeye başladım. Sabahları kahve sakin oluyordu. Erkenden kalkan sabahçılar işe gitmeden önce kahvede buluşup sıcak çay içtikten sonra işe gidiyorlardı.  Bense sobanın sıcaklığında habire ders çalışıyordum. Ancak ara sıra başımı kaldırıp da çevreme baktığımda kahvedekilerin beni süzdüğünü gördüm. Bir ara kahveci başım ucumda dikilerek: “Yahu Hayri bey sen ne okuyorsun böyle kendinden geçmişcesine…”  Masamda duran kitapların kapağını çevirerek bak işte ilkokul 4. ve 5. sınıflarının ders kitapları… dedim. Kahveci kitapların gerçekten ders kitapları olduğunu görünce başını sallayarak çekip gitti. Meğer sabahları kahveye gelip gidenler benim kitaplara dalmam üzerine “Hayri bey, dinsizlik ve komünistlik kitabı okuyor!” diye adımı çıkartmışlar… İşte birinci dinsizlik, komünistlik böyle başladı…

5. İkinci dinsizlik, komünistlik öyküm çok daha ilginç. Küçüklüğümden beri okumaya düşkün biriyim. Çocukken okuduklarım başka, gençlik çağında okuduklarım başka idi…

16 yaşımdan bu yana günde en az bir gazete okuma alışkanlığım vardır. Örneğin 1948 yılında yayına başlayan Hürriyet ve Milliyet gazetelerinin ilk sayısı arşivimdedir. 1932 doğumlu olduğuma göre; demek ki gazete okumaya 15 16 yaşımda başlamışım.

Çocukluğumda Kızıl Maske, Mandrake, Nat Pinkerton, Şerlok Holmez, Cingöz Recai’yi; gençliğimde ise Ömer Hayam’la Nezen’ Tevfik’in kitapları ve Mevlana’nın Mesnevi’si ilk okuduğum kitaplardandı.

Mesnevi’yi okurken babam gördü. Okuduğum kitabın adını sordu. “Mesnevi” dedim. Yüzünün rengi değişti. “Bu kitabı okuma, dinden çıkarsın!” dedi. Oysa ben o düşüncede değildim. Mesnevi okudukça ufkum açılıyordu.

Mesnevi’deki şu tür anlatımlar benim din anlayışımı değiştiriyordu. “Ey oğul, bir odadasın; gözün kapılarda, pencerelerde. Boşuna kapılara pencerelere bakıyorsun, aradığın sendedir sende…”

Hele şu satırları çok daha ilginçti: “Ey Allah arayıcısı, kendi kendine Allah’ı bulamazsın. Sen kendine bir mürşit (öğretici, yol gösterici) ara. Mürşitsiz Allah aramak kıçına tiken batan eşeğe benzer. Eşek, tikeni çıkarmak için kuyruğunu salladıkça tiken daha çok kıçına batar. Gönlüne batan tikeni çıkarmak için bir öğretici bulmalısın ki tikeni çıkarsın…”

Sonra bağnazlar, yobazlar için yaptığı şu benzetme beni Mesnevi’ye daha çok bağlıyordu: “Ey oğul, bağnaz ve yobaza yol göstermeye kalkma. Onlar uçurumun kenarındaki bir tutam ot’u almak için uzanan eşeğe benzer. Eşek uçurumun kenarındaki ot’u almak için eğilir. Eşeğin sahibi de otu yemek için uçuruma eğilen eşek; ot yerken uçuruma düşmesin, diye kuyruğundan tutarak çekmeye başlar. Sahibi kuyruğundan çektikçe eşek daha çok uçuruma doğru eğilir… İyisi mi bırak eşeğin kuyruğunu, bir tutam ot’a aldansın, gitsin…”

6. Babam ile aramızda bir zıtlaşma olmuştu. O bana “Mesnevi’yi okuma!” dedikçe; ben daha çok Mesnevi üzerine düşüyordum.  Öyle ki küçük kardeşim Hasan’ı beni izlemekle görevlendirmişti. O da beni izliyordu.

Bir keresinde yastığımın altına sakladığım Mesnevi’yi buldu, babama verdi. Babam bana: “Sen ne haber anlamaz adamsın!.. Ben sana okuma diyorum. Sen beni dinlemiyorsun!” diyerek beni azarladı.

Meğer hocanın birinden   “Mesnevi okuyan dinden imandan çıkar!” sözünü duymuş. Bu nedenle benim Mesnevi okumamı engellemeye çalışıyordu. Ben de bütün ısrarlarına karşın babamı dinlememem üzerine babam beni dinsiz olarak görmeye başladı. İşte böyle başladı benim dinsizliğimin…

Bu mahalle baskısı dedikleri İslam’da kuruluşundan beri var... Din kitaplarında Müslüman’a verilen bir emirdir bu mahalle baskısı. Okuyalım:

EMRİ MA’RUF... NEHYİ ANIL MÜNKER. “Her kim bir münker görür ise hemen onu eliyle değiştirsin. Eğer eliyle değiştirmeye muktedir olamazsa diliyle kınasın, korkutsun. Şayet diliyle de değiştirmeye gücü yetmezse kalbiyle onu reddetsin, ondan nefret duysun.” (Riyaz’üs Salihin Tercümesi. 1. Cilt. 23. Bölüm... 8)

Konu ile ilgili ayetlerden biri de şudur: “Biz de kötülükten vazgeçirmekte sebat edenleri çıkardık. Zulmedenleri ise yapmakta oldukları fısklar yüzünden şiddetli bir azap ile yakaladık.” (K. 7/165)

+

7. Mesnevi’de bildirdiği mürşit aramaya başlamıştım; istiyordum ki beni içinde bulunduğum bu çıkmazdan kurtarsın. Çevremdeki arkadaşlar da benim gibi arayış içinde idi. Birkaç arkadaş Tekke camisinin müezzini Ali  hocanın cami içinde bulunan dergahına gittik. Caminin bir odasında Ali hocanın başına beş-altı kişi toplanmış ayin yapıyorlardı. Ali Hoca da Mazhar çalıyordu.

Bizi göre kapı aldılar. Ali Hoca özellikle benimle ilgilendi. Birkaç soru sordu. Sonra ayin başladı.Kendisi Mazhar çalarak ritim tutuyordu. Öğrencileri de kendisine eşlik ediyordu. Yere bağdaş kurarak oturuyorlardı. Yetersiz bir ışık vardı.

Bu ayini görünce Ali Hoca’dan bir feyiz alamayacağımı anladım. Hiçbir zaman şeriatçı bir görüşe eğilim duymadığım için Ali hoca’nın dergahına gidişim ilk ve son oldu.

8. Bu durumu mahallemizde atarlık yapan Sakıp Okuducu’ya aktarınca bana “İyisi mi sen Dr. Emin Kılıç Kale’ye git! Sen gidersen ben de giderim!” dedi.

Bu arada bana Emin Kılıç hakkında şu sözleri söyledi: “Bir söylediğini bir daha söylemiyormuş. Derin bilgi sahibi imiş. Bu arada müzik de öğretiyormuş. Senin peşinde koştuğun futbol hakkında da şöyle diyormuş: “Futbol, ahlak ve karakter yıkıcı bir oyundur.”

İşte bu söz benim ilgimi ekti. “Futbol, ahlak ve karakter yıkıcı bir oyundur.” Sözü üzerine; futbol yaşamında yaşadığım “ahlak ve karakter yıkıcı bir durumlar” gözümün önüne geldi.

Gerçekten de isabetli bir pas atamazsan, gol kaçırırsan, ayağından top kaptırırsan” başta takım arkadaşların olmak üzere takımın taraftarları akla gelmedik hakaretler yapıyorlardı. Futbolcu olmadığı halde futbol hakkında isabetli görüşlerde bulunan Dr. Emin Kılıç Kale’yi görmek isteğim artmıştı.

9, Uzatmayalım Atar Kazım, Talip Güzelhan ve ben bir akşam Dr. Emin Kılıç Kale’nin evine gittik (11.3.1958). İçeri girdiğimde 15 kişi vardı çevresinde. Kiminin elinde ut, çoğunluğun elinde ney (nay) vardı. Biz gittiğimizde Ulus gazetesi okuyorlardı. Ve Hoca yorumda bulunuyordu. Gazete okunduktan sonra meşk’e (müziğe) başlamadan önce bize döndü ve niçin geldiğimizi sordu. Soruyu bana sormuştu.

“Öğrenci olmaya geldik!” dedim.

“Ama bu derslere gelmenin bir bedeli var!”

“Neymiş o!”

“Zamanı gelince bedeli söyleriz!”

“Kabu!” dedim.

Benimle birlikte gelenler de “Kabul ediyoruz!” dediler…

Sonra ban bir soru daha yöneltti:

“Senin dinin nedir?”

“Müslüman’ım!”

“Peki sigara içer misin?

“Evet!”

Birden bire hiddetlendi ve kükredi:.

“Peki, o sigara kokan ağzınla kelime-i şahadet getirmeye; o mübarek zatın adını ağzına almaya utanmaz mısın be adam!” diyerek benim azarladı. Neye uğradığımı şaşırmıştım. Böyle bir azarlama 18-20 yaşlarımda yapılsaydı bana, muhakkak bir kavga çıkardı orada.

Yanıt vermeme meydan vermeden:

“Bu günden itibaren sigara yok. İşte vereceğin bedelin birincisi sigarayı terk etmek. Diğerlerini de zamanı gelince söyleriz… Bunları kabul etmezsen bizden feyz alamazsınız. İşinize gelmezse bundan böyle gelmezsiniz. Size gelin deyen de yok zaten…”

“Kabul, şu andan itibaren sigara yok!”

Benimle gelen Atar Sakıp da söz verdi. Talip ise sigara içmezdi zaten…

10. Bir hafta sonra derse gittik. Öğrenciler, genellikle orta halli kimselerdi. İçlerinde öğretmenler, müdürler, mühendisler de vardı.

Öğrenciler arasında bizim mahalleden kuşakçılık yapan Hayri Mutlu da vardı. Onun Dr. Emin Kılıç Kale’ye gittiğinden haberimiz yoktu. İlk defa orada görünce şaşırdım. Meğer herkesten saklarmış. Tahminime göre bizlerin Hoca’dan haberdar olmamızı istemiyordu. Oradaki bilgileri kendisine hasrediyordu. 

Dr. Emin Kılıç Kale, biz kendisine intisap ettiğimizde 62 yaşlarında idi. İri yarı uzun boylu, esmer tenli, dev gibi biri idi. Sakalları tümden ağarmıştı. Işıyan gözleri ile, konuşurken gözlerimizin için bakıyordu.  

İkinci derste, içeri girdiğimizi görünce gözleri ışıdı ama sevincini belli etmemeye çalışıyordu. Sandalyemize oturur oturmaz bana sordu:

- Demek gelip gitmeye karar verdiniz? Peki niçin 3 iken ikiye düştünüz. Öbürü niçin gelmedi?

- Ondan haberimiz yok, niçin gelmediğini de bilmiyorum…

- Peki kendisi bilir. Zaten biz kimseye gel! demeyiz… dedikten sonra,

- Sigaradan ne haber?

Ben de saf saf ve de doğru sözlü olduğumu göstermek ve aferin almak için:

- Bir tane içtim efendim? deyince birdenbire gürledi…

- Gel bakalım şimdi şuraya diyerek oturduğu masasının yanını gösterdi.

Yanına vardım. Ayakta bekliyordum ne ceza verecek diye. Bütün öğrenciler de alacağım cezayı biliyorlarmış gibi gülerek ikimize bakıyorlardı.

- Demek bir tane içtin ha?

- Evet bir tane içtim.

- Ha bir tane ha bin tane fark etmez…Şimdi ellerini kaldır tövbe et ve Allah’a secde et!.

Orada o kadar öğrencilerin arasında secdeye kapılarak dediğini yaptım ve daha da ileri giderek, nefsimi cezalandırmak amacı ile,  ayaklarına yüz sürdüm.

Kendisi başta olmak üzere içerdekilerin hepsi gülüşüyorlardı. Yerin dibine girmiştim. İtten rezil olmuştum.

Bu ceza üzerine geçmişimle ilgiyi kestim. Yepyeni bir insan olmuştum.

Benden sonra Talip’e döndü:

- Sen ne yaptın bakayım?

O da:

- Ben zaten sigara içmem! dedi…

Sonra yine bana döndü:

Bedel ödemeye hazır mısın?

- Evet!..

- Bu günden itibaren arkadaşlarınızla ilişkiye keseceksiniz. Kahvelere gitmeyeceksiniz. Asıl önemlisi  karılarınızla yatağı ayıracaksınız. Artık benden emir gelinceye kadar cıma’ya (cinsel ilişkiye) izin yok!.. Kabul mu?..

Al başına belayı. “Hayır!” desek… “Burada işiniz yok!” Hadin bakılım dışarı diyecekti…

İkimiz birden:

- Kabul! dedik…

Bunun üzerine içerideki 15-20 kişi gülüşmeye başladı…

Biz “Kabul!” demiştik  ama işin içinden nasıl çıkacaktık. Daha üç dört aylık evli idik…

Uzatmayalım derse geçtik. Her derste önce öğrenciler gazetelerden seçtikleri yazılar okunurdu. Ondan sonra müzik derslerine geçilirdi. Bir saat kadar da meşk yapılırdı.

Dersten sonra evimize giderken benimle birlikte derse katılan Talip Güzelhan’a sordum.

- Yahu Talip biz ne yaptık böyle. Daha yeni evliyiz… Nasıl dayanacağız ayrılığa, nasıl ayıracağız yatakları… Bu işe hanımlara ne deyecek?

Talip gülerek:

- Boş ver yahu… Kendisinden bilet mi keseceğiz? Sen işine bak… Kılı bile duymaz…

- Ama söz verdik…

- Böyle bir durumda verilen söz yerine getirilmez. Sen işine bak!

- Yok arkadaş, ben sözümde duracağım…

Bu sırada evlerimize gelmiştik.

Yatma vakti gelince eşime:

- Hoca’nın emri var. Yataklarımızı ayıracağız. İzin çıkıncaya kadar da ayrı yatacağız.

Hanım neye uğradığını şaşırdı. Yeni evli olduğumuz için de bir tartışma ortamı yaratmadı. Ama renginin değişmesinden anlamıştım ki bu iş çok ağırına gitmişti. Benim kendisinden hoşlanmadığımı sanarak böyle bir bahane uydurduğumu sanmıştı…

11. Benimle tartışmadı ama dayımlara, teyzemlere gittiğinde yakınmış:

- Hayri, artık benimle yatmıyor. Yatakları ayırdı.

Dayım, yengem ve teyzem şaşmış kalmış.

- Nasıl olur, daha yeni evlisiniz…

- Hocası böyle emretmiş. O da bakıp duruyor, koynuma girmiyor… deyerek ağlamaya başlamış.

Dayımın, teyzemin morali bozulmuş. Bu işe sebep Dr. Emin Kılıç demişler. Yapılacak iş Hayri’yi Emin Kılıç’tan ayırmak.

Bu konuşmalar olurken yanlarında teyzemin oğlu Necdet Sevinç de bulunuyormuş.

“Ne yapmalı, ne yapmalı!” diye tartışmışlar, düşünüp durmuşlar.

Bir ara dayım Adil Öztemir beni çağırdı.

- Hanımın senden şikayetçi… Koynuna girmiyormuşsun. Doğru mu?

- Evet doğru…

- Ama Hayri böyle iş olmaz. Yeni evlisiniz, ne karışır hocanız? Bırak bu saçmalıkları…

Daha önce “Bir sigara içtim!” dediğimde başıma gelenleri bildiğim için hanımla yatmayı göze alamıyordum. Allah bilir bu kez ne ceza verirdi; belki de beni kovardı…

Ne var ki daha fazla dayanamadım. Kaçamak yapmaya başladım. Bu konuda da hanımla sözleşmiştik. Kendisi ile yattığımı kimseye söylemeyecekti. Cinsellik duygusu ağır basmıştı.

12. Bir gün baktım, Zekeriya Beyaz ile Necdet Sevinç derste. Hiç beklemiyordum.

Hoca’mızın o günlerde Gaziantep Sabah gazetesinde Burhan Cahit Günenç’le yaptığı bir röportajda Hoca: “Ben devrimciyim. Türkiye’nin üç Allah’ı var. Atatürk, İnönü, Hüseyin Cahit Yalçın…” demişti.

Böyle bir röportajı ben da yakışıksız ve uçuk bulmuştum. Bu röportaj Gaziantep’teki bütün dincileri rahatsız etmişti. Ne demek “Türkiye’nin üç Allah’ı var. Atatürk, İnönü ve Hüseyin Çahit Yalçın!...” Bunun üçünü de gericiler sevmezdi…Oysa hocamız bu sözleri mecaz anlamda söylemişti. Bu sözleri ile “Türkiye’nin üç büyüğü var!” demek istiyordu.

Bir de Sayın Öğreticim Dr. Emin Kılıç Kale meşin şapka giyerdi; “Temizlemesi kolay, bir de hiç eskimez ömür boyu gider!” derdi. Ben ve iki üç öğrenci daha Hoca’ya özenerek meşin şapka giymiştik. Kirlendiği zaman kolonya ile temizlerdik.

O günlerde Gaziantep Belediyesi işçilere meşin ceket ve meşin şapka veriyordu sosyal yardım olarak. Bizim de işçiler gibi meşin şapka takarak sokaklarda gezmemiz komünistliğimize kanıt olmuştu.

Zekeriya Beyaz ile Teyzem oğlu Necdet Sevinç dar kafalı oldukları için bu röportajı ve meşin şapka giyerek gezmemizi Hoca’nın ve bizlerin dinsizliğimize ve komünistliğimize yorumlamışlar.  Teyzemoğlu benim hanımımın koynuna girmeme Emin Kılıçkale’nin sebep olması nedeniyle zaten Emin Kılıç’ı sevmiyordu…

O zamanlar Necdet Sevinç Zekeriya Beyaz’ın yamağı… Aralarından su sızmaz. Zekeriya Beyaz’la kararlaştırmışlar: Emin Kılıç’ın ders vermesini önleyecekler ve bir komünistten, dinsizden memleketi kurtaracaklar.

13. Oysa Hoca’nın komünistlikle ve de dinsizlikle zerre kadar ilgisi yoktu.  Kendisine göre bir dünya görüşü ve din anlayışı vardı ve kimseye de bu dünya görüşü ve din anlayışı için söz söyletmezdi. Ne var ki dünya görüşü ve din anlayışı halkın değer yargısına aykırı idi… Röportajda “Türkiye’nin üç Allah’ı var!” demesi dinsizliğine; ve yine röportajda devrimciyim, “Köylüsü donla gezen bir memlekette taksiye binmeye utanırım…” demesi ve meşin şapka giymesi de komünistliğine ve dinsiz sayılmasına yetmişti.

O zamanlar Gaziantep’te Üç Hoparlörlü İmam olarak tanınan Zekeriya Beyaz Gaziantep’te hem milliyetçilik hem de Nurculuk militanlığı yapıyordu. Asıl önemlisi Zekeriya Beyaz polise istihbarat topluyordu; açıkçası polise ajanlık yapıyordu. Bunu da bir röportajında kendisi anlatıyordu. Sonradan öğrendim ki teyzem oğlu Necdet Sevinç de polis ajanı. Bu da mahkeme kararında açıklanıyordu.

Ne var ki bizler, bu ikilinin polis ajanı, olduklarını bilmiyorduk.

Hoca, Zekeriya Beyaz’a sordu:

- Senin adın ne? Ne iş yaparsın?

- Zekeriya Beyaz, imamlık yaparım.

Hoca Zekeriya Beyaz’ın imam olduğunu öğrenince bozuldu. İmamları sevmezdi. İmamların dünya görüşü ile kendi dünya görüşü uyuşmazdı. Fakat belli etmedi.

- Peki buraya niçin geldiniz?

- Öğrenciniz olmaya geldik. Senden feyz alarak aydınlanacağız…

Necdet Sevinç’e bir şey sormadı. O da başıyla Zekeriya Beyaz’ı tasdik ediyordu.

- O halde birkaç ders gelip gidiniz, ondan sonra görüşürüz…

Hocanın bu ikiliden rahatsız olduğunu hissetmiştim.

Neyse uzatmayalım üçüncü gelişinde Hoca sordu:

- Ne yaptınız, karar verdiniz mi?

- Evet!..

Bunun üzerine Hoca Zekeriya Beyaz’a:

- Bundan böyle senin buradaki adın Zekeriya Peygamber olacak…

Zekeriya Beyaz buna bozuldu ama ses çıkarmadı. Bizleri de bir gülüşmedir aldı… Çünkü biz biliyorduk Zekeriya Beyaz’a “Zekeriya Peygamber” demesindeki amacı… Aslında Zekeriya Beyaz’la alay ediyordu ve Zekeriya Beyaz bunun ayrımında değildi……

Hocanın bir adedi vardı. Kimilerini kızdırıp kaçırmak için lakap takardı. Hepimizin bir takma adı vardı. Bana taktığı ad Futbolcu idi. Mehmet Tekerlek’in adı Padişah idi. Dangalaklar Padişahı. Bu adı da Mehmet Tekerlek’e şöyle bir olay üzerine vermiş.

Meğer Hoca, bir hemşire ile senli benli imiş. Mehmet Tekerlek de o hemşirenin peşine takılmış. Hemşire de Hocaya durumu aktarınca; Hoca kendisine Dangalaklar Padişahı demiş. “Adam, hocasının sevgilisini sever mi?” diye…

Tabakhanedeki kuşakçı Hayri Mutlu’ya da mesleğinden ötürü Kuşakçı adını takmıştı. Kuşakçı bazen olumsuz bir iş yaptığında ona bir başka adla hitap ederdi ve biz de gülüşürdük.

Hocamız, Zekeriya Beyaz’a; “Zekeriya Peygamber!” dedikçe Zekeriya Beyaz önce kabarır sonra bozulurdu. Bizler de onun bu durumuna bakarak gülüşürdük.

Hoca derslerde genellikle dindeki batıl görüşlerle hurafelere çok takılırdı. Sünnilerin kabul edemeyeceği görüşler ileri sürerdi. Din’e tasavvuf açısından bakardı.  Ancak halkın inançlarına saygı gösterirdi. Onlarla tartışmaya girmezdi. Öyle ki kendisine muayene için gelen hastalarının yanında sık sık, içten bir “Allah!” deyişi olurdu ki buna yürekler dayanmazdı. Ama derslerde bizimle baş başa kalınca bambaşka bir insan oludu...

Saban Gazetesi ile yaptığı röportaj bardağı taşıran son damla olmuştu. Hoca’nın bu röportajını ben bile olumsuz bulmuştum. Gaziantep gibi bir yerde böyle bir röportaj nasıl yapılırdı. “Türkiye’nin üç Allah’ı var! Ben devrimciyim!” demek ne demekti?... Bu sözler komünistliğine yeterdi…

Hoca’nın derslerde yaptığı konuşmalar Sünni İmam Zekeriya Beyaz’ın zoruna gidiyordu... Ben ise Hoca’nın bu konuşmalarını defterime not edip duruyordum. Zekeriya Beyaz ile Necdet Sevinç ise benim not etmemi dikkatle izliyorlardı. Ancak ben, Hoca’nın konuşmalarındaki  suç konusu olabilecek olanları, deftere yazarken, yumuşatıp değiştirerek geçiyordum.…

Neyse uzatmayalım bütün bunlara karşın Zekeriya Beyaz’la Necdet Sevinç derslere gelip gidiyorlardı.

Birkaç ders daha gelip gitmelerinden sonra Hoca sordu:

- Karar verdiniz mi öğrenci olmaya…

- Evet, kararımızı verdik.

- Peki size bir delil, musahip, yol gösterici gerek.

Hocamız Zekeriya Beyaz ve Neçdet Sevinç’e yol arkadaşı olarak kimi görevlendireceğini düşünürken İkisi birden atıldı:

- Hayri Balta olsun…

- Olsun!..

Hoca bana dönerek:

- Bu ikiliyi sana çırak olarak verdim. Sen bunların tüylerini yol, cavcavlak duruma getir. Sonra ben de bunları pişir yerim…

Benim bunların tüylerini yolmamın anlamı ikisini de geleneksel din düşüncesinden, batıl itikatlardan. Hurafelerden kurtarmaktı. Bütün değer yargılarını törpülemekti. Ama bu ikilinin amacı başka imiş. Bana tuzak sorular sorarak komünistliğime kanıt olacak konuşmalarımı Emniyete yetiştirmekmiş. 

Artık bu ikili her dersten çıkışta benim peşime takılıyordu. Kimi zaman yanlarında başka gençler de bulunuyordu. Bana akla hayale gelmedik sorular soruyorlardı. Ben de bu sorularına hiç çekinmeden düşündüğüm gibi yanıt veriyordum.  Ancak bir önsezi ile suç konusu olacak yanıtlar vermiyordum. Meğer bütün konuşmalarım, yazıya geçirilerek Emniyet 1. Şubedeki dosyama konuyormuş… Elbette benim bunların yaptığı kalleşlikten haberim yok…

14. O zamanlar ben yine dericilik ve kilimcilik yapıyordum. Çoğu zaman da boş geziyordum. Boş gezmem nedeniyle de Hoca’nın nağmelerini ve mektuplarını ben yazıyordum.

Hoca, bana kefil olarak Nejat Yetkin’den bana kefil olarak Olivetti marka bir yazı makinesi aldı. Yazı yazacağı zaman ben makineyi alır Hoca’nın evine giderdim. Kendisi söyler ben yazardım. Bir yazıyı en az üç dört kere yazdırırdı. Çok titizdi. Bir virgülün, bir noktanın yanlış yerde kullanılması üzerine yazıyı, baştan sonra yeniden yazdırırdı. Bu şekilde de beni; nefsimi kırdığı düşüncesi ile eğittiğini sanırdı.

Bir gün biz yazı yazdığımız sırada içeri gezici başöğretmen Ömer Özbaş girdi. Hoca kendisine:

- Biraz bekle, şu yazıyı bitirelim de öyle sohbet edelim… dedi.

Ömer Özbaş, başıyla onayladıktan sonra karşımızdaki sandalyelerden birine oturdu.

Ömer Özbaş bize hayretle bakıyordu. Ben ise on parmakla bakmadan hızlı hızlı yazıyordum. Benim bu hızlı yazışım dikkatini çekmiş olacak ki Hoca’ya sordu:

- Katibin böyle yazmayı nereden öğrenmiş?

- Bu Ticaret Lisesinde açılan kursa gitti. Orada da Güneyanadolu Bölgesinde düzenlenen daktilo yarışmasında, hızlı ve yanlışsız yazmada, birinci oldu. Ödül olarak kendisine Atatürk’ün Nutku’nu verdiler.

Ömer Özbaş;

- Dur da bunu bizim Milli Eğitime daktilo olarak alalım. İyi bir yazmana gerek var… Birkaç gün bekleyin millî eğitim müdürü ile konuşayım…

Hoca ile birbirimize bakıştık. Aradığımız iş olanağı doğmuştu. Hoca benim dericilikten, kilimcilikten kurtulmamı istiyordu. Daha önce Teknik Ziraat Müdürlüğünde çalışan öğrenci arkadaşlardan Cumhur Yaşar’ın yanına yerleştirmişti. Cumhur Yaşar’ın yanında çalışmam benim için iyi bir deney olmuştu…

Çok geçmeden Ömer Özbaş müjdeyi getirdi.

- Hademe kadrosu boş. Hademe kadrosuna alır; daktilo yazmanı olarak çalıştırırız…

Düşünmeden kabul ettik. Devlet kapısı olsun da hademe kadrosu olsun…(31.2.1059)

Sınava tabi tutmadan hemen Gaziantep millî eğitim  müdürlüğü Sicil Bürosunda daktilo olarak çalışmaya başladım. Eğer bir sınava tabi tutsalar kazanamazdım; çünkü ilkokul mezunu idim ve ilkokulda öğrendiklerimi unutmuştum…

Bu olay benim yaşantımda bir dönüm noktası oldu. Dericilikte, kilimcilikte sabah ezanı ile işe kalkardım. Şimdi ise saat 9’da işe başlıyorduk. Bu ise bana bol bol okuma olanağı veriyordu. Elime geçen para da dericilikte, kilimcilikte geçen paranın iki misli idi.

Milli Eğitim Müdürlüğü ise Emniyet Müdürlüğünün tam karşısında idi. Emniyet müdürlüğüne girip çıkanları da zaman zaman görüyordum. Zekeriya Beyaz ile Necdet Sevinç de yan yana gelip Emniyet Müdürlüğüne girerlerdi. Meğer Gaziantep’teki komünistlerle ilgili olarak Emniyet Müdürlüğüne rapor verirlermiş…

15. Zekeriya Beyaz ile Necdet Sevinç’le her ders sonucu benim peşime takılıyordu. Hoca bu ikiliyi bana öğrenci (delil, musahip) olarak vermişti ya… Ben de onların sordukları bütün sorulara bütün samimiyetimle yanıt veriyordum. Merak edenler; bu konuşmalarım için Sitemizde yayınlanmakta olan “KIŞKIRTICI AJANLAR” adlı dosyaya bakabilirler.

Bunlar bana akla hayale gelmeyen sorular soruyorlardı. Ben de bunlara çok bilmiş edasıyla bildiklerimi  saf saf anlatıyordum. Sordukları sorular, genellikle, dinî, siyasi ve toplumsal konularda idi.

Meğer verdiğim bütün yanıtlar doğru Emniyet 1. Şubedeki dosyama giriyormuş…Gerçi kendilerin verdiğim yanıtlarda suça konu olacak hiçbir sözüm yoktu.

Kaldı ki ben o güne değin komünistlik hakkında ne bir kitap okumuş ne de bir kimse ile komünistlik hakkında konuşmuştum… Konuşmalarımız daha çok dinî, tasavvufi ve halkın toplumsal durumu, yoksulluğu ve işsizliği idi. Çünkü ben yaşıyordum yoksulluğu ve işsizliği…

16. Gaziantep İl Millî Eğitim Müdürlüğünde çalışırken daha önce hiç görmediğim biri geldi. “Hayri bey, bir tanıklık yapmak üzere benimle gelir misin?” dedi.

“Olur, dedim, kapıdaki boyacıda ayakkabım var, onu alıp da geleyim!”

“Önemli değil, çok sürmez, hemen gitmemiz gerek!”

O gün işe gelirken hükümet konağı önündeki boyacıya ayakkabılarımı vermiştim. O da bana ayakkabım yerine bir çarpana vermişti ve ben ayağımdaki o çarpana ile işyerine girmiştim. Ayağımda boyacının verdiği çarpana… Beni götürmeye gelen adamla birlikte çıktık; doğru hemen bitişiğimizde bulunan Siyasi Şubeye…

Siyasi Şubede neler olduğunu merak edenler Sitemizin ARŞİV bölümünde bulunan ANILAR 2 bölümünden okuyabilir.

Muhbir ve tertipçilerimle neler konuştuğumu, o günün heyecanı ile tuttuğum notlara göre hazırladığım  “KIŞKIRTICI AJANLAR” adlı Sitemizde yayınlanmakta olan yazılara bakabilirler.

Emniyet 1. Şubedeki sorgumu "ANILAR 2" bölümünde anlattığım için burada ayrıntıya girmeyeceğim.

Emniyette beni fişlediler. Önden ve profilden fotoğrafımı çektiler. Parmak izlerimi aldılar. Bu da benim çok ağırıma gitmişti. Bunları ANILAR 2 bölümünde anlattığım için burada ayrıntıya girmeyerek geçiyorum.

Emniyetteki işlemler bittikten sonra beni Nöbetçi Sulh Ceza Mahkemesine çıkardılar. Nöbetçi Sulh Ceza yargıcının sorularını bütün içtenliğimle yanıtladım. Bunun üzerine Sulh Ceza Yargıcı tutuksuz olarak yargılanmama karar vererek beni serbest bıraktı.

Yargıç, sorduğu sorulara verdiğim yanıtlardan anladı ki benim komünizm hakkında hiçbir bilgim yok. 

Duruşma sonunda Yargıç kararını:  "...tutuklanmasına mahal olmadığına ve tutuksuz olarak yargılamasına..." diye açıkladı.

Polisler, yargıcın verdiği bu kararı şaşkınlıkla karşıladılar… Beni bırakırlarken:  "Nasıl olur da tutuklamaz!" diye birbirlerine dert yanıyorlardı.

Mahkemeden çıkınca doğru Hocanın yanına. Olanları Hocamıza anlattım. Hepsini ilgiyle dinledi.

- Ben sana bir şey soracağım. Sen de komünistlik var mı?

- Bu soruyu bana nasıl sorarsın? Sen benim komünist olup olmadığımı bilmiyor musun?

Artık ben damgayı yemiştim. Çamur at, izi kalsın kabilinden herkes benden kuşkulanacaktı... Hocam bile “Sen de komünistlik var mı?” diye bana kuşku ile baktıktan sonra.. 

“Beni çok yakından bilen hocam da kuşkulandıktan sonra var gerisini sen hesap eyle... Dediğim gibi de oldu. Hele teyzem oğlu Necdet Sevinç ile Zekeriya Beyaz yerel basında günü gününe aleyhimde  yayınlara başladıktan sonra benim komünistliğime; dinsizliğim yanında, bir de namus tanımazlığım eklendi... Malum komünistlikte namus kavramı yok ya…

17. Zekeriya Beyaz ile Necdet Sevinç’in, kentimiz Yeni Ülkü gazetesindeki yayınları ölçü tanımaz bir şekilde sürüyordu. Bu yazılar üzerine anladım ki teyzem oğlunun benden alınmaz bir ihaneti varmış. Bir komünisti yakalatan kahraman olmak sevdası ile aleyhimde yazılar döşeniyordu.

Yazdığı yazılarda ne komünistliğim kalıyor, ne dinsizliğim kalıyor, ne namus tanımazlığım kalıyor ve ne de Atatürk’e hakaret etmediğim kalıyor.  Vay teyzeoğlu vay… Meğer sen neymişsin…

Bu yayınlar üzerine Milli Eğitim Müdürü Aziz Gözaçan beni çağırdı. Gazeteleri gösterdi. “Sen neymişsin be!” dedi ve devamla:

 - Hemen istifanı ver, biz seni işten atarsak, bir daha başka yerde iş bulamazsın… İstifa etmen senin lehine olur…”

- Sayın müdürüm daha yargılama bitmedi.. Eğer yargılama sonunda mahkum olursam zaten burada çalışamam. Ama yargılama sonunda berat eder de suçsuzluğum anlaşılırsa bundan ötürü vicdan azabı çekmez misin?..

Bu sözlerim üzerine Müdürümüz Aziz Gözaçan düşünmeye başladı.  Düşündü, düşündü,

- İyisi mi bu konuyu vali beyle görüş… dedi.

Hemen yukarıda bulunan Gaziantep Valisi Osman Meriç’in yanına çıktım. Sekreterinden izin alarak odasına girdim. Odaya girdiğimde benim hakkımda yazılan yerel gazetedeki yazıları okuyordu.

Müdürümüz ben yukarıya çıkarken benim kendisinin yanın geldiğimi telefonla bildirdiği için kendimi tanıtmama meydan vermeden:

- Şu meşhur Hayri Balta sen misin?

- Evet benim…

- Nedir bu kepazelik?

- Bunların hepsi yalan ve iftiradır sayın valim. Bunlara inanmayın bana inanın. Yargılamanın sonunu bekleyelim. Eğer mahkum olursam bana dilediğini yapabilirsiniz. Ama ortada bir yargılama kararı olmadan beni işimden ederseniz ve ben de beraat edersem; o zaman vicdan azabı çekersiniz. Evliyim, üç çocuğum var. Siz beni işten atarsanız kimse de bana iş vermez…

O zaman ki Gaziantep Valisinin adı Osman Meriç’ti… Sözümü kesti… Biraz düşündü düşündü:

-Hadi git işine bak. Yargılama sonunu bekleyelim…

Bunun üzerine sevinçle aşağıya indim. Ben ininceye kadar durumu telefonda Müdürümüz Aziz Gözaçan’a bildirmiş. Aziz Gözaçan’nın yanına vardığımda gözlerinin içi gülüyordu…

- Tamam, dedi, yargılamanın sonunu bekleyeceğiz…

18. Böylece Milli Eğitim Müdürlüğündeki işimi sürdürdüm. Kimse de beni rahatsız etmedi. Öyle sanıyorum ki herkes iftiraya uğradığımı sanıyordu.

Bu sırada Bayındırlık Müdürlüğü ile Milli Eğitim Müdürlüğü ortaklaşa Okul Yaptırma Bürosu kurdu. Başına da müdür olarak Asim Ahi getirildi. Asım Ahi bizim Tabakhaneli idi. Uzaktan da olsa kendisi ile tanışıklığımız vardı. Beni de Okul Yaptırma Müdürlüğüne yazman olarak verdiler.

Okul yaptırma müdürlüğünde İlköğretim müfettişleri ile tanıştım. Onların raporlarını ben doldururdum. Kimi zaman gitmedikleri halde kendilerini köylere gitmiş gibi gösterirlerdi. İçlerinde öyleleri olurdu ki elime köy adları bulunan bir liste uzatırlardı. Günübirlik gidip geldiğimi yaz derlerdi. Bu da 27 Mayıs Milli Devriminden sonra oluyordu.

Bu arada Gaziantep müteahhitlerini de tanımış oldum. Bunlar içinde esmer, orta boylu Mahmut Atmaz bu güne kadar unutamadıklarımdan. Bunların hak ediş raporlarını ben yapardım. Kimileri hak ediş raporlarını  öncelikle yazmamı isterlerdi. Öncelikle yaparsam bahşiş vereceklerini de ima ederlerdi. Ben ise hak ediş raporlarını bana gelişine göre sıraya kordum ve bekletmeden de yazardım. Raporları da İnşaat Teknisyeni Müslüm Yeniay yazardı. Bana çok yakınlık gösterirdi. Aramızda bir dostluk kurulmuştu.

En sonunda Gaziantep Sorgu Yargıçlığına çağrıldım. Meğer hakkında dava açılmış. İşte hakkımda düzenlenen iddianame:

 

“T. C. Gaziantep Cumhuriyet Savcılığı

Sayı:

Esas 127

İddia    69

Esas Hakkında İddianame

Gaziantep Sorgu hakimliğine,

Davacı           : H.U.

Sanık              : Hayri Balta. Mehmet oğlu 1932 doğumlu Yaprak Mah.Tabakhane Su kenarı sokak 46/1no’da oturur.

Suç                 : Komünistlik propagandası yapmak

Komünistlik propagandası yapmaktan sanık yukarıda hüviyeti yazılı Hayri Balta hakkında 20.1.1962 tarih ve 127/16sayılı talepname ile açılan davaya ait tanzim kılınan hazırlık ve ilk tahkikat evrakları incelendi:

Sanık Hayri Balta’nın fırsat buldukça ve muhtelif zamanlarda etrafına topladığı şahıslara komünistliğin iyi bir idare olduğunu ve refahın orada bulunduğundan bahisle komünistlik propagandası  yaptığı iddia, şahadet ve tekmil dosya münderecatıyla anlaşılmış olduğundan hareketine uyan T. C. K. nun 142/1-2. maddesi gereğince cezalandırılması ve duruşmanın Gaziantep Ağır Ceza Mahkemesinde yapılmak üzere hakkında C.M.U. nun 196 ve 200. maddelerine tevfikan son tahkikatın açılmasına karar verilmesi iddia olunur. 12.5.1962

C. Savcı Yd.

Emrullah Özcan

-10767-

imza”

Gaziantep Sorgu Yargıçlığı ifademi  aldıktan sonra; Ağır Ceza  yargılanmamın beni toplum önünde damgalayacağına; kaldı ki suçun unsurları da oluşmadığından, beraatımı karar verdi.

Sorgu Yargıçlığının bu kararına Savcılık itiraz etti ise de Gaziantep Asliye Ceza Yargıcı Sorgu Yargıçlığının kararını onaylayarak beratımı kesinleştirdi.

19. Bu sırada Gaziantep Amerikan Hastanesinin muhasebecisi ayrılmış, Bir muhasebeci arıyorlarmış. Bizim Hoca’nın, Doktor olduğu için, Amerikan Hastanesi ile yakın teması vardı. Amerikan Hastanesi Müdürü Hoca’ya gelmiş.

- Bizim bir muhasebeciye ihtiyacımız var. Öğrencilerin arasında muhasebeden anlayan biri var mı?

Hocanın aklına hemen ben gelmişim. Böylece kendisinin yakınında olacaktım. Yazılarını kolaylıkla yazacaktım. Bu benim de işime geliyordu. Çünkü komünist zanlısı olarak çalıştığım ortamdan kurtulacaktım. Her ne kadar beraat etmişsem de iş arkadaşlarımın kuşkulu bakışları beni rahatsız ediyordu. Gerçi dava bitmiş ve ben beraat etmiştim; ama, yine de dairedeki arkadaşların bakışlarından rahatsız oluyordum.

Hoca’nın önerisini kabul ettim. Hemen Asım Ahi’nin yanına gittim.

“- İzin verirseniz ben ayrılacağım. Amerikan Hastanesine Muhasebeci olarak gireceğim…

İnşat Mühendisi Asım Ahi:

“- İşyerinin suyu mu çıktı. Niçin ayrılıyorsun?”

“- Orada elime daha çok para geçecek. Bu nedenle ayrılmak zorundayım…”

“- Daha çok para geçecekse eline, bulamam söyleyecek kelime…”

Bu konuşmadan sonra istifamı verdim. Kendilerinden bir de bonservis istedim. İşte verdikleri bonservis:

 

Gaziantep İli

Bayındırlık Müdürlüğü

Milli Eğitim Tesisleri

İnşaat Bürosu

Sayı : 28/446

Adı, soyadı: Hayri Balta, Baba adı: Mehmet Doğ. Yeri, yılı: Gaziantep 1932 İşi : Memur.

Yukarıda kimliği belirtilen fotoğrafı yapışık Hayri Balta; Müdürlüğümüze bağlı Okul Yaptırma Bürosunda sorum­lu yazman olarak üç yıl çalışmıştır.

İşlerini; işlerinin ağırlığına rağmen, disiplinli çalışmalarıyla aksatmadan yürütmüş, göstermiş olduğu becerikli tutumu ile kısa zamanda dikkati çek­miştir.

Çalışkanlığı, doğruluğu, özel ve iş hayatındaki ağır baş­lılığı, işine olan düşkünlüğü, iş arkadaşlarıyla geçimi, amirlerine karşı saygısı yüzünden haklı olarak takdirimizi kazanmıştır.

İşbu belge isteği üzerine verilmiştir. 31.12.1962

Milli Eğitim Müdürlüğü Yapı Teknik Elamanı           : Müslüm Yeniay        : İmza

Bayındırlık Müdür Vekili Okul Yaptırma Bürosu Başkanı: Asım Ahi, imza

Tasdik olunur. Milli Eğitim müdürü

Aziz Gözaçan

Mühür ve imza

31.10.1962

Bu bonservisi Zekeriya Beyaz ile Necdet Sevinç okusun da görsünler; komünist, dinsiz diye iftira attıkları adamın aldığı bonservisi… Bir komünistte böyle bir bonservis verilir mi?

Hayatımı karartan bu adamlara ne desem az.. 10 işyerinden atıldım. 10 kadar ev değiştirmek, memleketim Gaziantep’ten ayrılmak zorunda kaldım. Tam otuz yıl polis tarafından izlendim.

Bilmem,  işledikleri günahın büyüklüğünü idrak edip de bir özür dileyebilirler mi? Nerede onlardaki bu basiret…Çünkü yazılmıştır:

“Onların kalpleri vardır; fakat onunla idrak etmezler. Gözleri vardır; lakin onunla göremezler. Kulakları vardır; amma onunla işitemezler…” (K. 7/179. 2/18, 171. 8/23. 22/46. ve ayrıca bakınız: Tevrat, İşaya. 6/9-10. İncil Matta. 13/13-14)

Amerikan Hastanesinde işbaşı yapma olayı biraz sonra anlatmak üzere; artık bu Necdet Sevinç ile Zekeriya Beyaz’ın gazetelerde bizim hakkımızda yazdıkları yazıları okuyabiliriz. Ancak ben burada yazdıklarının bir bölümünü aktarıyorum. Hepsini aktarırsam aylar sürer. Ama iste tarihleri verdiğim gazetelerden hepsini okuyabilir. Aktardıklarımı okudukça sizler de şaşıracaksınız. Bu ne büyük kin ve nefret diye…

Adımı dinsize, komünistte çıkardılar. Dostlarımı benden soyutladılar. Çevremi boşaltarak; beni, sahipsiz, kimsesiz bıraktıktan sonra ver yansın ettiler.

Önce şu haberi okuyalım:

+

“KOMÜNİZM PROPAGANDASI YAPAN MEMUR

 

Haber aldığımıza göre, Şehrimiz Milli Eğitim dairesinde me­murluk yapan Hayri Balta adlı şahsın komünizm propagandası yaptığı öğrenilmiş ve bu yüzden yakalanarak adalete sevk edilmiştir. GAZİANTEP, YENİ ÜLKÜ. 19.1.1962”

+

Bu haberi gazeteye verenler bizimkilerdi: Necdet Sevinç ve Zekeriya Beyaz.

Bizimkiler bu haberle de yetinmedi.  Aleyhimizde yayınlara başladılar. Benimle aynı büroda çalışan Ahmet Bucaklı’ya benim kadın sattığımı bile söylemişler. Ahmet Bucaklı da bana:

Ahmet Bucaklı bir gün yanıma yaklaştı.

- Hayri bey hanımla aram iyi değil. Bana bir kadın bulsan dedi.

Neye uğradığımı şaşırmıştım. Al başına belayı…

- Bu da nerden çıktı?

Utana sıkıla açıkladı:

- Ne bileyim, öyle diyorlar. Elinin altında çok kadın varmış…

- Git be kardeşim. Aklına başına topla. Ben kim kadın satıcılığı kim?

Yapılan iftira sonucu adımız komünistte çıkmıştı ya. Komünistler de namus tanımazdı ya; kadın da satardı, uyuşturucu da…

Demek ki hakkımda kötü dedikodular yapılıyordu. Bu da beni rahatsız etmeye başladı.

Ahmet Bucaklı’ya sordum:

“- Benim kadın sattığımı sana kim söyledi?”

“- Yeni Ülkü gazetesinin başyazarı söyledi…”

Bu durumu Hocama aktardım. İkimiz birden bir yalanlama (tekzip) yazısı hazırlayarak Yeni Ülkü gazetesine gönderdik. Meğer çirkefe taş atmışız. Bize gelerek gerçeği öğreneceğine aşağıdaki yazıyı gazetede yayınladı.

Okuyalım:

+

KOMİNİST ZANLISI HAYRİ BALTA’NIN MEKTUBU

 

Sayın Başyazar Anlaroğlu,

1. Ahmet Bucaklı arkadaşımız vasıtasıyla, hakkımda yanlış kanaate sahip olduğunuzu öğrendim.

Bir gazetecinin, hele bir başyazarın izlenimlerinin sağdan soldan duyduğu dedikodulara dayanmaması gerekir. Eğer böyle olursa bu gazetecilik meslek ve haysiyetinin içine çiş atmak olur.

2. Böylesine bir dedikoduda, gazeteci odur ki: Eline kağıdı kalemi alarak, bizzat (veya görevlendirilecek bir arkadaşı) olayın kahramanına gelir. Hakkınızda şöyle böyle söyleniyor diyerek röportaj veya  mülakat yoluna gider.

3. İşte, Örneğin, bir kaç gün önce Sa­bah Gazetesinin yaptığı yola gidilir: Muhabirini yolladı. 7,5 saat süren uzun bir mülakattan sonra öğreneceğini öğrendi ve    öğrendiklerini yazmaya başladı.

4. Saygı değer Kardeşim, siz de bu yoldan yürüseniz ne olurdu vakit geçmiş sayılmaz; lütfen siz de aynı yol­dan  yürüyünüz!..

Sevgilerle,

MUSİKİDE    HAYAT DESLERİ ÖĞRENCİSİ AYDIN YENER (HAYRİ BALTA.) (18.2.1962)

+

Başyazar'ın Notu;

Bay  Hayri Balta,

Sağı, solu mektupla rahatsız etmenin alemi yok! Git kendini muhakemede savun…

Mektubunu neşretmekle sana en büyük iyiliği, yapıyoruz.

Şimdilik Allah taksiratını affetsin diyeceğim.

(Yeni Ülkü Gazetesi. 18.2.1962)

+

Bu başyazar ki daha komünizm yazmasını bilmiyordu ve başımıza başyazar olmuştu… Haberin başlığına dikkat ederseniz Komünizm sözcüğünün “Kominist” olarak yazıldığını görürsünüz…

Gaziantep gibi bir yerde bir adamın adının komünist zanlısı olarak bir gazetede adının geçmesi onun ölüm fermanına eş değerdi.

Yargılanmamın tutuksuz olarak sürmesine tertipçilerim katlanamıyordu. Tertip ve tuzaklarını sürdürüyorlardı. Bu amaçla Hocamızın muayenehanesine görevlendirdikleri bir genci gönderiyorlardı. Amaçları Hocamızın ağzından kendisine suçlayıcı konuşmalar almakta. Bunun ayrımında olan Hocamız, söyleyeceklerini yazıya geçirmek gereğini duydu. İşte sorular ve yanıtları:

+

“- Musikide Hayat dersleri Hocası  Dr. Emin Kılıç Kale'ye şu soruları  sordum.

“- Yüksek bir din’e mensup olduğumuz halde, memleketimiz niçin perişan, Avrupalılara, Amerikalılara; yani, Hıristiyanlara nasıl olup da el açıyoruz?

“- Ben bunun cevabını 46 yıl önce buldum .   Simdi yaşım 65 olduğuna göre  17 yaşında bulduğum anlaşılıyor. Bulduğum şey hakkında soranlara icap eden cevapları vermekten biç çekinmedim. Bunu millî ve insanî bir ödev olarak gördüm. Mesela:   dokuz buçuk senelik ordu hayatımda  (çünkü ben yedek yüzbaşıyım) bu buluştan bahsettim. Yedi senelik Amerikan kolej ve  Üniversite baya­tımda bundan bahsettim.  6 sene Halkevinde aynı şeyden bahsettim. Halkevi kapandıktan sonra  (kapatanların elleri kırılsın)11 seneden beri de aynı  ödevi yerine getirmek için cayır cayır yanmaktayım…

Eğer sende de bir Türk lisesi öğrencisi olmak haysiyeti varsa hiç durma arayanların arasına katıl, evimin bulunduğu tepeye tırman,  senin aradığını  48 yıl önce bulan Hocanın önünde yer al.   Bir ân önce bu benin 48 senedir taşıdığım ödeve sen de sarıl, Türk ve Müslüman isen.

“- Yukarıdaki satırlarda Hoca ile tıpa tıp mutabık kaldıktan sonra, İslam dininin kutsal varlığı hakkında, Allah hakkında bilgi istedim. Bana ilk önce terazi misali ile bir irşatta bulundu. Bu irşattaki derin manâyı haklı ve önemli buldum. Hocanın bende yarattığı idrak sualimin azameti ile karşı karşıya gelerek titredim . Bu sualin cevabını almak için can-ı gönülden seneler verilmezse, kutsal varlığın mahiyetine saygısızlık edileceğine inandım ve bunu bana idrak ettiren Hocaya karşı ciddi bir saygı duydum.  İkinci sualin satırlarında tıpa tıp mutabık kaldıktan sonra üçüncü suali sordum.

“- Dersinizin adı yalnız “Hayat Dersleri” olsa kâfi gelmez miydi?  Musikide kelimesini niye ekledin?”

“- Öteden beri biline gelen musiki, şarkta ve garpta,  eğlence mânasına gelir. Eğlence ise  insani değildir, insana yakışmaz. İnsanlar eğlenmez, çalışır ve düşünür.  Bundan dolayı olsa gerektir ki  İslam dininde  musiki makbul değildir; belki mekruhtur

Benim hayatımda eğlence denilen şey hiç yer almadığına göre (bunu beni sevenler de sevmeyenler de bilir.) Musiki ile ilgimin olmaması gerekirdi. Oysa musikim felsefemle  yaşıttır. Yani, 48 seneliktir.

İşte,   "Hayat  Dersleri"ne   "Musiki" kelimesini  eklemekle  bilhassa düşünürler ve aydınları (sen dahil) felsefemle at başı giden musikim ile, centilmence, ilgiye davet etmiş  oluyorum.”

“Bunun üzerine yukarıdaki satırlarla yine tıpa tıp mutabık kaldıktan sonra şu soruyu sordum.

- Musiki nedir?

- Derse gel, dinle!.. Başka sualin varsa sor…

- Yok

- Aferin seni beğendim. Verdiğin sözde dur.

Haysiyetli bir Türk genci olarak yukarıdaki satırları sana emanet ve helal ediyorum. Buna göre:

1. İstediğini yap, hiç korkma!

2. Bu yazıları istediğine oku, okurken de korkma.

3. İstediğin yerde yaz, yazarken korkma ve beni unutma.

Ey haysiyetli olmasını dilediğim zat, bu yazılarımı tekrar ve tekrar oku! Düşün!.

İçinde arzu duyarsan tereddütsüz derse gel! Muayenehaneye gel!... Yağmadan sen de hisseni al…

X

Fuat Arpacıoğlu adlı öğrenci gittikten sonra bana şu notları yazdırdı:

“Bir öğrencimizin tertip ve iftira ile komünizm propagandası yapmaktan sanık olarak nezarete alınıp bırakıldığı sıralarda, aynı tertipçiler tarafından görevlendirilerek Hocamızın  muayenesine gönderilen  Fuat Arpacıoğlu adlı bir lise öğrencisinin soruları üzerine yazılmıştır. Bu öğrencinin amacı; Hocamıza tuzak sorularak sorarak aldığı yanıtları Emniyete götürüp vermekti. Bu amaçla Hocamızın güvenini kazanmak için kendisini şöyle tanıtmıştı:

“- Nurcularla konuşmadığını, onlardan ayrılalı 3-4 ay olduğunu, Güngergeli Zekeriya Beyaz ve benzeri hoca ve vaizlerin ardında namaz kılınamayacağını, konuşmalarının dinlenilmeyeceğini, her yerde Dr. Emin Kılıç Kale’nin üstünlüğünü, gerçek yurtseverliğini ve gerçek Müslümanlığını, babasına dahi, her ne pahasına olursa olsun söyleyeceğini, onlara karşı Dr. Emin kılıç Kale’yi savunacağını…” söyledikten sonra devamla:

“- Gidin Müslümanlığı Emin Kılıç’tan öğrenin diyeceğini ve daha buna benzer bir sürü yalanlar söyleyerek haysiyetli bir genç olduğunu...”  ileri sürdü.

Kendisine:

“- Hayır sen haysiyetli değil, haysiyetli bir adam olmak için adaysın…” dendi.

Aramızda adının: “Haysiyete Sahip Çıkan Bir Öğrenci” olacağı söylendi…”

+

Ne var ki bu Haysiyetli Öğrenci bir daha ne muayenehaneye ne de derslere geldi. Ancak Hocamızın notu kendisine yazdırdığı götürdü kendisini gönderen Nurculara verdi.

Ne ilginç değil mi?

+

Şimdi Hocamızın Sabah Gazetesinde Burhan Cahit Günenç’le yaptığı röportajı okumanın sırası geldi sanıyorum.

Tertipçiler bu röportajdan sonra gemi azıya aldılar. Gazetelerinde saldırıya geçtiler. Mahkemeyi etkilemek için aleyhimizde ver yansın ettiler.

Okuyucularım için bunları okumak çok eğlenceli olacaktır.

Hocamız bu röportajına çok güveniyordu ve bu röportajın İnönü’ye ulaşacağını sanıyordu.

İşte röportaj:

X

Dr. EMİN KILIÇ KALE’NİN GAZİANTEP SABAH GAZETESİ İLE YAPTIĞI RÖPORTAJ

 

DR.EMİN KILIÇ  KALE İLE KONUŞTUK :

" TÜRKİYE'NİN ÜÇ ALLAHI VAR "

 

Röportajı yapan: Burhan Cahit Günenç.   

14 Şubat 1962. Gaziantep Sabah Gazetesi…

 

BAŞLARKEN: Gazete tarafından Dr. Emin Kılıç Kale ile röportaj yapmam için görevlendirildiğim zaman, bu kişi hakkında etrafımdakilerden hemen bilgi toplamaya başladım, kim bu Dr. Emin Kılıç Kale diye…

“Kimisi kızlardan, kadınlardan çok hoşlanan bir adam, hovarda, cinsi sapık.

Kimisi Tanrıyı, peygamberleri tanımayan bir dinsiz…

Kimisi hiç bir inancı olmayan bir mecnun. Başkaları, komünist, kendini Tanrı sanan bir kişi ve daha bilmem neler...”dediler ,

Benim yerimde gelin siz olunuz, ne yapardınız, nasıl gitmeye cesaret edebilirdiniz böyle bir kişinin yanına…

Bütün gücümü toplayarak daktiloyu sırtladığım gibi soluğu  Dr. Emin Kılıç Kale’nin yazıhanesinde aldım .Kendisi ile röportaj yapmak için de daha önceden öğrencilerinden biri ile randevu istemiştim ..

Kapıdan içeri girince beni bir titremedir tutuverdi, “Geri dönsem mi?”diye… Emanet oturuyorum kanepenin bir köşesinde .Sonuçta uzun boylu, dev cüsseli, saçı sakalı apak, kafası cavlak bir kişi göründü…

- Ne arıyorsun? dedi, elimdeki daktiloyu görünce .

- Haa sen gazetecisin şu halde, gel bakalım, dedi .

Boş geçirilecek, kaybedilecek zamanının olmadığını ilk davranışında anladım.

- Hemen başlayalım, diye direkt olarak girdi. “Hoş geldin, boş geldin!” diye bir şey yok. Sor bakalım ne soracaksan, dedi. Sormaya başladım :

- Emin Kılıç Kale kim ?                                                    

1897 senesinde Gaziantep de doğmuştur. Baba tarafı Kale zadelere, ana tarafı ise Mütercim Asım’a dayanır .

Kaleağası zadeler denilen bir ailenin oğludur. Ailenin 400 senelik bir şeceresi olduğu söyleniyor.

27 sene sistemli bir öğrenim görmüştür. Öğreniminin 20 senesi Türk okullarında, 7 senesi Amerika’da ve kolejlerde geçmiştir.

Özel olarak bir çok öğretmenlerden musiki, felsefe, diniyat ve tasavvuf dersleri almıştır .

MEMLEKETTEKİ GÖREVLERİ:

1915 senesinden itibaren çeşitli cephelerde, savaş alanlarında 8 sene subay olarak çalışmıştır.

Bu 8 sene içinde Birinci Dünya savaşına, İstiklal savaşına, Antep savaşına katılmış. Bir sene de Mısır da esir olarak kalmıştır. Bu süre içinde tam 25 savaşa katılmıştır.

II. Dünya savaşı sıralarında memleketteki kısmi seferberlik süresince 1.5 yıl daha askeri doktor olarak çalıştığından rütbesi yüzbaşılığa çıkarılmıştır.

194-0 senesinde Gaziantep’e gelerek hayata atılmıştır.

Bu arada 1945 senesinden itibaren  "MUSİKİDE HAYAT DERSLERİ" adı altında çalışmalara başlamıştır .Bu çalışmaların 6 senesi  eski Halkevinde yapılmıştır .Dersler halen devam etmektedir .

BEN DEVRİMCİYİM:

"Devrimcilik yalnız bir yönlü olmaz .Bunun için A’sından Z’ sine kadar devrimci  olmak  gerekir. Osmanlıcadan  nefret   ediyorum. Lanet  olsun  Osmanlıcaya…Ohh! ne güzel benim öz dilim. Ne olur bana yardım edin, şu lanet  Osmanlıcadan kurtulayım!” diye çırpınıp duruyor.

Söylediklerinin anlaşılıp anlaşılmadığını kontrol için de ne söyledim diye sık sık tekrar ettiriyor. Karşılıklı konuşmalar, tartışmalar arasında mantıksız konuşanlardan, anlayış gösterenden ve iyi bir fikir ortaya atanlardan 25 kuruşu aşmamak şartı ile mükafat olarak para kesiliyor.Toplanan bu paralar fakir öğrenci ve ailelerine yardım olarak veriliyor .

TÜRKİYE'NİN  ÜÇ ALLAHI  VAR:

Derslerin birisinde söz gelişi “Türkiye'nin üç Allah’ı var!” dedim; beni dinsizlikle, masonlukla  suçlamaya kalktılar. Şüpheye düştüler. 0 acizler ki Tanrının bir olduğundan habersizdiler. Evet yine söylüyorum, Türkiye’nin üç Tanrı’sı var:

Birincisi Hüseyin Cahit Yalçın, ikincisi İnönü, üçüncüsü Atatürk… Bunların memlekete hizmetlerini kim inkar edebilir?..  Ama bu çorak, verimsiz toprakta, bu ahlaksız toplumda Atatürk, İnönü ne yapsınlar? Kimin ...nu yesinler.

Söylediklerimin anlaşılması için kafa yormak gerek… Dıştan bakıp da işin içine giremeyenler beni Tanrısızlıkla da suçlar, Masonlukla da, başka şekilde de suçlamaya kalka bilirlere..

DELİ DİYEBİLİRSİNİZ FAKAT:

- Bana deli diyebilirsiniz, çıldırmış diyebilirsiniz, fakat komünist asla…  İddialarım meydanda olduğuna göre, sorumluluk taşır. Ben bunun altından kalkarım. Memleketi için 9.5 sene savaşmış, onun uğrunda gözünü budaktan esirgememiş, memleketi için çıkacak her hangi bir tehlikede de hala başta gidecek olan ben, nasıl komünist olabilirim ?

Kale güzel bir fikir ortaya attığında galeyana gelen öğrenciler ellerine sarılıyor, defalarca öpüp başlarına koyuyorlar.

Bu arada sık sık "Allah " çekiyor. Dokunulan her memleket yarası sonunda “Başımızın derdine bakalım, oturup ağlayalım!” diye içten feryadı basıyor.

Daha çok galeyana gelince, göğüslerine iki elini vurarak, bağırarak “esss, esss” diye bir kaç defa söyledikten sonra bir parçanın okunmasına geçiliyor. Bu sırada bütün öğrenciler ayni tempo, ayni ses üzerinden gerçekten hoş bir musiki topluluğu meydana getiriyorlar.

Sık sık komünist zanlısı olmaktan yakman Kale: "Bana komünist, dinsiz deyenler gelsinler evimde; Allah nedir, din nedir  öğrensinler!" diye açık oturuma davet ediyor ,

İnönü’ye temas eden Kale "Zavallı İnönü, cenaze yattı… Gel de kaldır. Borç gırtlakta, nasıl kaldırsın. Ölür diye korkuyorum .Yerini dolduracak yok, Bu çıplak  memlekette, köylüsü ayağında donla gezen  memlekette, karıma on bin liralık kürk manto  almaktan haya ederim. Biz kimse manto alamaz diyemeyiz, haram da diyemeyiz .

Ben Allah dedim, sen komünistsin dediler. Niye Allah demeyeyim. Ben Ondan öğrendiğimi ne anamdan, ne babamdan, ne gazeteciden, ne şundan, ne bundan öğrendim. Niye Allah demeyeyim .Harpten mi kaçtım, memleket uğrunda fedakarlıktan mı? Dükkan mı soydum? Adam mı öldürdüm? Ne yaptım ki bana komünist diyorlar .Niçin sosyal adalet olmasın? Sosyal adalete karşı olanlar zalimdir .Çıkarcılar, memleketini düşünmeyenlerdir…"

Bunları bir tarafa bırakalım.  Kalenderiz, Mangırsız, amma okumak öğrenmek zorundayız. İşimiz çok. Uyumaktan, yatmaktan memlekete hayır gelmez. Çalışmalıyız, çalışalım. Ağlanacak durumdayız.

Kale kendince  güzel bir açıklama yarınca ben filozof değil miyim diye etrafına  sormaktan da geri durmuyor. Bu arada yanındakilere bağırıp çağırıyor…

“İsteyen gidebilir. Kimseyi buraya davet etmedim . Amma isteyen de kalabilir .Tartışmalar sırasında isterseniz küfredin, yalnız nedenini açıklayın yeter.

Aklınıza gelen her türlü soruyu sormakta serbestsiniz. İster olumlu olsun ister olumsuz…”

- Ya suç olursa…diye sorunca

- Bana ne soran düşünsün… Ben kendisine sor demedim ki diye kendini savunuyor . (14 Şubat 1962 Sabah Gazetesi)

TÜRKİYE'DE İKİ SOYGUNCU VAR:

Kravatlı, kravatsız… Kravatlısı  soygunculuğun alâsını yapar .

Akşama derse gittim :

Akşam saat 8.30 da Dr. Emin Kılıç Kale'nin evine bir öğrenci ile birlikte dersi izlemeye gittim.

İçeri girince kutu gibi muntazam bir oda ve bol ışıkla karşılaştım. Sandalyelere oturmuş temiz, düzgün kılıklı kişilerin kendi kendilerine birer musiki aleti ile  uğraştıklarını gördüm. Bir tanesinin sakalı bir karış, oldukça da genç. Nedenini sorunca anlatıldı : "Konservatuarda öğrenci imiş. Modellik yapacakmış. Sömestrden sonra. Bunun için sakalını uzatmış .

Burası Büyük bir kitaplık :

Odaya bir göz attım, Atatürk’ün küçük bir büstü ve onun altında eski Halk evine ait çalışmalardan kalma bir kaç resim var. Bütün duvarlar musiki aletleriyle dolu .Sol da üç beş ut, yanında iki keman, karşılıklı duvarlara asılı büyük zilli def, bir dolabın içinde çeşitli büyüklükte neyler doldurulmuş. E. Kılıç’ın öğrencilik senelerine ait resimler. Ortada büyükçe bir masa; üzerinde başta Kuran-ı kerim  olmak üzere çeşitli  dinlere ait kitaplarla, öbür köşede İngilizce, Türkçe çeşitli sözlükler… Dolaplardan hangisini açsanız kitaplarla dolu. Çoğu İngilizce, başka bir dolapta yalnız musikiye ait nota ve bilgi kitapları… Zengin bir kitablık sözün kısası. Kullanılan araçlar: def, ney, keman vesaire saz

Kale biraz sonra geldi .Öğrencilere ve dinleyicilere bir soruları olup olmadığını sordu .Soruları olanlara cevaplarını verdi ,

Soru: Ölüm nedir ?

Cevap : Dangalaksın, dangalaksın .Yaşayabilmem için ne yapayım demiyor sun da ölümü düşünüyorsun. Ölümü yalnız sağlar düşünür, acılarını onlar duyar, Ne yapacaksın ölümü?..

Soru: Felsefe nedir ?

Cevap:Felsefe, varlıkların, var oldukları gibi incelenmesi ilmidir. Mevlana der ki : “Her ne ki insanı ilgilendirmez, insan onunla ilgilenir . Her ne ki insanı ilgilendirir,insan onunla ilgilenmez. .Biz işte böyleyiz .

Soru: Soygunculuk nedir ?

Cevap: Türkiye’de iki türlü soyguncu var:  Kravatlı, kravatsız. Kravat sızı dağda yol  keser, adam soyar… Yakalanır deliğe tıkılır. Kravatlısı soygunculuğun en alasını yapar, rahat rahat oturur gezer.

Soru :Peygamberler konusunda ne düşünüyorsunuz ?

Cevap : Peygamberler toplumun en mütekamil  insanlarıdır. Hazreti Muhammet sizin efendiniz değilse benim efendimdir. Onu sevdiğim kadar hiçbir kimseyi sevemem, Her davranışında bir mükemmeliyet vardır. Bilhassa kadınlara karşı çok hürmetkar davranmış. Peygamberin de bir insan olduğunu, hatalar yapabileceğini açıklamış olan ilk peygamberdir .

Soru: Doğumu nasıl önlemeli ?

Cevap :Doğumu önlemek için sigara içenleri evlenmekten men edin. İşte doğum kendiliğinden önlendi. Bunun yanında içki içenlere, yalan söyleyenlere, daha dokunmadık, onları da katacak  olursanız  evlenecek kaç kişi kalır ki...

Sorular arasında ve bittikten sonra zaman zaman klasik Türk musikisi parçaları okunarak gerek öğrencilerin, gerekse dinleyicilerin ilgi ile olayları takip "etmeleri sağlanıyor. Parçalar okunurken dört beş musiki aracının birden çalınması, kitle halinde 30 kişinin okuması, kişiyi birden başka bir aleme sürüklüyor. Gerçekten çok iyi hazırlanmış öğrenciler. Bütün parçalar notasına göre okundu . Usul hep birlikte vuruldu .

Emin Kılıç Kale'nin "Musikide Hayat Dersleri"'ne  devam edebilmek için neler gerek? Derslere girmek için bir para alınmaz. Kadın erkek ayırımı gözetilmez. İsteyen kişiler ister âlim, ister öğretmen, ister müdür, ister milletvekili olsun herkes gelebilir.

İsteyen dinleyici olarak kalır, isteyen de sigara içmemeyi, içki kullanmamayı ve yalan söylememeyi kabullenerek derslere bilfiil katılabilir. Yeni öğrenciye bir usta öğrenci verilir .Bu öğrenci tarafından hem Hamparsun denilen Türk musikisinde kullanılan notalar, aynı zamanda diğer notalar öğretilir. Acemi öğrencinin yetiştiğine kanaat getiren eski öğrenci hazır olduklarını bildirir. Kale imtihan eder, yetişmişse bir musiki defteri aldırır, baş tarafına o gün için içine doğan Öğütleri yazar .Ayni zamanda vereceği ilk iki parçasının nota ve metnini de kendi eliyle deftere geçirir. Bundan sonra öğrenci o yazılış şeklini kopya etmeye çalışacaktır. Dinleyici olarak gelenlere niçin geldin, niçin gelmedin diye sorulmaz. Dinleyici kafasına takılan  her soruyu/ serbestçe sorabilir. istenilen zamanda dersin ortasında, arada kalkıp gidebilir. Kimse niçin gidiyorsun  diye soramaz; Dersler saat 20.30 da başlar normal olarak 23 de biter. Uzun sözün kısası Emin Kılıç Kale'nin davranış ve fikirleri üzerinde yorumlar yapmaktansa sizleri kendisi ile baş başa bırakalım daha iyi… İşte sorularımız ve cevapları:

13 Şubat 1962: Sabah Gazetesi Dr. Emin Kılıç Kale yazıyor: "Hayatta yalnız kendi felsefemin bendesi oldum, başka bir şeyin değil "

Mülâkat name-i Emin Kılıç: Bay Dr. Emin Kılıç Kale'den mülakat isteyen bir vatandaşın önce aşağıdaki şartları  kabulü gerekir:

1. Emin Kılıç, her şeyden önce, hiçbir (felsefe ekolü) ile ilgisi olmayan tamamen orijinal bir filozof olduğundan  kendisi ile yapılacak her hangi bir mülakat  tabii ki felsefesinin çerçevesi içinde olacaktır .

2. Mülakata girişecek zata, felsefesinin ana hatlarından bazılarını önceden not ettirir.

3. Mülakat çok dikkatle tespit edilmeli. Zira neşrinden evvel tarafından kontrolü şarttır. Bu hususta söz verilecektir. Söz yerine getirilmezse, mülakat yapan muhabir, Emin Kılıç tarafından, (Söze önem vermeyen) bir vatandaş olarak tavsif edilir .

4. Emin Kılıç Kale'nin sözleri harfi harfine tespit edilerek basıldıktan sonra öbür tarafı kolaydır. Yani, mülakatı yapan muhabir, mülakatı gazetesinde istediği şekilde inceleyebilir; lehinde veya aleyhinde fikirler yürütebilir; tefsirlere girişebilir… ilahir. Fakat bütün bunlara Emin Kılıç tarafından karşılık verilmez .

Felsefenin ana hatları:

Hayatım 48 senelik muhkem ve tam sistemli bir felsefeye dayanır. Şimdi 65 yaşında olduğuma göre 17 yaşından itibaren felsefemin bendesiyim demektir . Gerçekten hayatta yalnız felsefemin bendesi oldum .Başka hiç bir şeyin bendesi olmadım .

Bu felsefe tamamen orijinaldir. Yani yerli malıdır. Yani kendi öz malımdır. 27 senelik uzun tahsil hayatım (Bunun 7 senesi Amerikan kolej ve Üniversitesinde geçmiştir ) bu felsefeme ancak cila vazifesi görmüştür ve iyi ol muştur .

Mülakata girişmeden önce felsefemin ana hatlarını vermek yerinde olur. Felsefemin Ana hatları şunlardır:-

(1) Felsefemi bizzat yaşarım. Fakat her hangi bir iddiadan tamamen uzaklardayım. Yani mesela, felsefem iyidir dahi demem.

(2) Bu felsefeden yalnız sorana bahsederim. Yani, sorulmadan felsefemden bahsetmeğe, felsefem hakkında yazmama imkan yoktur. (Anlaşılıyor ki ben kitap yazmam.

(3) Bana tevcih edilecek hiç bir sual yoktur ki cevap vermeyeyim. Muhakkak verilir. Fakat öbür tarafını düşünmem. Yani verdiğim cevaplar karşıyı tatmin eder veya etmez. Beğenilir veya beğenilmez. Umurumda değildir.

(4) Felsefemden bahsederken, yani cevaplar verirken; dinlerden, şark ve garp felsefesinden, tarikatlardan cemiyetlerden, toptan "izm" lerden ve nihayet şahıslardan ... ilahir, bahsederim. Fakat bu bahsediş öyle bir bahsediştir ki bunların felsefemde rolü, yüksek biyoloji laboratuarlarımda kobayların fen adamlarına temin ettikleri role benzer. Mesela, İnönü'yü yükseltirim, yükseltirim, yükseltirim .Mesela Ali Fuat Başgil’i alçaltırım, alçaltırım, alçaltırım. Dikkat edelim: Burada maksadım İnönü'yü medih (övmek) değildir ve olamaz. Burada yine maksadım Ali Fuat Başgil’i tahkir değildir ve olamaz. Ya ne yapıyorum? İnönü"nün yarattığı rolü tasvir ediyorum. Ayni vechiyle Ali Fuat Başgil’in yaptığı rolü tasvir ediyorum. Bu analize göre  İnönü bana teşekkür etmemelidir; ayni vecihle Ali Fuat Başgil de bana kızmamalıdır.

(5) Temeli 1945’te Halkevinde atılan (0 mukaddes evi kapatanların elleri kırılsın) “Musikide Hayat Dersleri” adı altında yürüttüğüm derişlerin 17’nci senesine girmiş bulunuyoruz. Bu dersler felsefemin çerçevesi içinde olmuş yani  isteyenlere verilmiştir

Bu 17 senelik sure boyunca " NÂME " adı altında bazı konuları kaleme aldım . Son nâmenin sayısı 66 dır. Bu nâmeler incelenirse  felsefemin temellerinden beşincisi de kendisini göstermiş olur.

(15.1.1962 de bir dedi-kodu çıktı .Gaziantep tabiri ile buna verilecek en iyi isim "hakiye"dir. Bizim öğrenciler düşünmüşler bir gazeteci gelse de Hoca'dan bu “hakiye” ye dair mülakat alsa demişler.b Maksatları mülakattan faydalanmak. Beklemişler gelen giden yok. Hiç olmazsa mülakatı biz yapalım demişler. Bir kaç gün evvel geldiler .Benden "hakiye" hakkında düşüncemi sordular. Cevabı verdim . O cevap bir nâme oldu. Yani 66 numaralı nâme .Bu nameyi size takdim ediyorum .                                            

                                                       "Musikide Hayat Dersleri "Hocası

Dr. Emin Kılıç  Kale.

31.1.1962

x

16 Şubat 1962 Gaziantep Sabah Gazetesi

Mangırsızlık , Din , Tanrı ve…

Soru 1  : İnançlarınız,dünya görüşleriniz nelerdir ?

Cevap  : Psikoloji bakımından inanç ikiye ayrılır:

(1) Terbiyeye bağlı inanç, bu değer taşımaz .

(2)  Felsefeye bağlı inanç. Bu değer taşır. İnanç diye buna derler. (Şu ne güzel misaldir: Nice Halk Partisi prensiplerine inanan Halk partililer, sıkıştıkça, fedakarlık anları yaklaştıkça, birer birer Halk Partisini terk ettîler. Bu nasıl bir inançtır, yahu!..)

Buna göre, inancımı sormak demek felsefemi sormak olur. Felsefemin ana hatlarını ise bundan önce açıklamıştım. Dünya görüşüme gelince: Söylemeye hacet yoktur ki bir filozof olarak, dünya görüşüm felsefem açısından olur .

Soru 2  : Din,Tanrı görüşleriniz nelerdir ?

X

Cevap  : Din de ikiye ayrılır:

(1) Din, iyi manada terbiye eder, bu üzerinde durmayı değmez. Terbiyeden ne çıkar (kediyi terbiye etmişler .Eve gelen konuklara tepsi içinde muntazaman kahve ikram edermiş «Konuklar bu hali hayretle takip ederler. Bir gün konuklardan birisi, terbiyeli kedi kahveleri ikram ederken, cebinden çıkardığı bir fındık faresini  bırakıvermiş .Kedi tepsi ve fincanları bir tarafa atarak fareye koşmuş ) İşte terbiyenin mahiyeti...

Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin Hz. Muhammed’in torunlarıdır. Hazreti Ali ise peygamberin damadı idi.

İslam dininde ise ahlakın değeri en başta gelir. Hazreti Muhammed’in, ahlakı itmam için geldiği bir çok ayetlerle tasrih edilmiştir.

Böyle olduğu halde Hazreti Hasan para karşılığında  karısı tarafından zehirlendi.

Hazreti Hüseyin hırs yüzünden katledildi.

Hazreti Ali ise şahsi menfaatler yüzünden evlatlığı tarafından hançerlendi.

İşte terbiyenin mahiyeti... Ve daha neler di neler ...

(2) Din koca bir ilimdir .Uzun süre öğrenimi gerekir. Bundan ötürü erbabı arasında din denmez ilmi din denir.

Bu böyle olduğuna göre, basit bir öğrenim olan lise öğrenimine 11-12 sene verilsin de, ilmi din için böyle bir şey düşünülmesin bile. Sorarım size insaf ve mantık bunun neresinde? Zira ilmi din öyle biri ilimdir ki onunla yeteri kadar nurlanmayan  her hangi bir ilim adamının mensup olduğu her hangi bir ilimde kendine ve hemcinsine faydalı olmasına imkan ve ihtimal yoktur. Bir işaret : Bir taraftan feza çağının yaratılması için milyarlar sarf edilmekte. Diğer taraftan insanlık perişan; hatta bilmem ne kadar sene sonra genel açlık söz konusu imiş; şu tablo bir fecaat değil midir? Şüphesiz fecaattir. Fecaatin tek nedeni :yukarıda dediğim gibi ilim adamlarının ilmi dinden nasiplerinin olmamasıdır .

Tanrı konusuna gelince: Bu da ikiye ayrılır:

(1) Dini terbiye olarak alana göre Tanrı