TABULARA, TALANA, YALANA
BALTA

+
IRKÇILIĞA, SÖMÜRÜYE, ŞERİATA
HAYIR!..
+
Sorumlusu: Av. Hayri BALTA
+
e-posta: hayri@bilgebalta.com
Site adresi: www.bilgebalta.com
+
ANILAR - 3
KIŞKIRTICI AJANLAR
GİRİŞ
1960’lı yılların başlarında yaşıyorduk. 27 Mayıs devrimi olmuştu. Demokrat Parti iktidardan düşmüştü. Demokrat Parti yöneticileri ve milletvekilleri Yassıada’da yargılanıyordu.
Değerli dostum Av. Hayri Balta; o zamanlar, Gaziantep Millî Eğitim müdürlüğünde yazman olarak çalışıyordu.
Millî Birlik Komitesi Yassıada duruşmalarına ilişkin fotoğrafları Gaziantep Valiliğine; Valilik de Millî Eğitim Müdürlüğüne, Millî Eğitim Müdürlüğü de Yassıada duruşmalarına ilişkin fotoğrafları hükümet konağı önündeki panoya asmakla Hayri Balta’yı görevlendiriyordu.
Hayri Balta’nın romanında adı geçenler bu fotoğrafların asılmasından Hayri Balta’yı sorumlu tutarlar. Aynı zamanda Dr. Emin Kılıç Kale’nin Nurculara aykırı gelen tasavvufî görüşleri de tutuculardan tepki görmektedir. Hayri Balta ise Dr. Emin Kılıç Kale’nin açık sözlü ileri gelen öğrencilerindendir.
O zamanın anlayışına göre bir insanı suçlamak için en geçerli suçlama yolu ”komünistlikti”. Çünkü Komünizm denince akla; Rus casusu, vatan haini, dinsiz, namussuz, şapka asıp bir yabancının evine girmek geliyordu. Böylece halkımız da, aslında kendilerinden yana olan yurtsever aydınlarımıza sırt dönüyordu…
Şimdi Avukat olan Hayri Balta; o zamanlar bir nokta nerede kullanır, içtiği su ile aldığı nefesin nereden içeri girdiğini bile bilmezdi. Kaldı ki; komünist olmadığı gibi komünistlik hakkında bir bilgisi de yoktu…
Buna karşın doğuştan kendine özgü bir dünya görüşü vardı ve bunu da çekinmeden açıklardı.
İşte bu nedenle Hayri Balta hedef seçilmişti. Buna karşın Hayri Balta; hem bildiğinden geri kalmıyor, hem de yaşam savaşı veriyordu. Evliydi, dört kızı vardı ve kiralık evlerde oturuyordu…
Muhbirler ve tertipçileri Hayri Balta’yı Gaziantep Emniyetine “komünist” olarak tanıtmakla kalmayıp; bir de mahkemeleri etkilemek amacı ile gazetelerde aleyhinde yayın yapıyorlardı.
Ama değerli Dostum Hayri Balta, “muhbir ve tertipçileri”nin aleyhinde tanıklık etmelerine karşın; gerek Emniyet’te ve gerekse İlk Sorgu Yargıçlığında da muhbir ve tertipçilerinin bütün savlarını çürütüyordu…
Bu olayın ayrıntılarını aşağıdaki satırlarda okuyacaksınız. Ama şu gerçeği belirtmekte yarar görüyorum ki Gaziantep Sorgu Yargıçlığının verdiği beraat kararına Savcılığın itiraz etmesi üzerine Gaziantep Asliye Ceza Mahkemesi dosyayı inceliyor ve İlk Sorgu Yargıçlığının verdiği kararı onaylıyordu:
İşte karardan bir bölüm:
“Sanık Hayri Balta'nın Atatürk ilkelerine bağlı aydın bir kimse olduğu, kamu tanıkları Bekir Kaynak, Necdet Sevinç ve Cevat Güralp’ın olayın muhbirleri ve başlıca tertipçileri bulunmaları hesabiyle şahadetlerinin şayanı kabul ve samimi olmadığı ve esasen şahadetlerinin de bahse konu fiilin suç unsurları bakımından takdire müsait bir ciheti de olmadığı… (Gaziantep Sorgu Hakimliği: Esas : 962/25. Karar : 962/104. C.M.U. 127/16)
Böylece Hayri Balta; iki mahkeme kararıyla (Sorgu Hakimliği ve Asliye Ceza Mahkemesi): kararı ile, Türkiye’de “Atatürkçü ve Aydın” bir kimse unvanını alan tek kişi oluyordu…
Bir Dost, 4.12.2007
X
KIŞKIRTICI AJANLAR
Tarih: 6.9.1962
Sayın Yargıcım; Mahkemeniz önünde, Komünizm propagandası yapmaktan, sanık olarak bulunmaktayım. Gerek Emniyet Müdürlüğü 1. Şubede, gerekse Nöbetçi Mahkeme tarafından yapılan sorgulanmamda açık sözlü olduğum; dinsel, siyasal, sosyal sorunlarla ilgilendiğim göze çarpar.
Sorgu Yargıçlığınca yapılan sorgulanmamda; tanık olarak dinlenen kişilerin benim tertipçilerim ve muhbirlerim olduğunu ve bunların, düşünce ve inançlarımdan ötürü bana muğber olduklarını söylemiştim.
Şimdi aleyhimde tanıklık yapacak olan muhbir ve tertipçilerin bana olan düşmanlıklarını belirten şu yazılarına bir göz atalım:
Kentimizde (Gaziantep) yayınlanan Yeni Ülkü gazetesinin 22 Şubat 1962 günlü Gençlik Köşesinde Necdet Sevinç’in, “ZARURİ BİR CEVAP” başlıklı yazısı:
Yazının 27. satırında aynen şöyle yazılmaktadır:
“… fakat bizi onunla (yani benimle) ve onun çetesiyle (Dr. Emin Kılıç Kale topluluğu) mücadele etmeye zorlayan kuvvet…”
Yine aynı yazının 32. satırındaki:
“…bundan ilerisi aleyhimizde cereyan etse dahi biz zaferi kazandık…”
Bu satırlar, bunların tanıklıklarının tercihe şayan olmadığını gösterir.
Görüldüğü gibi tanıklar, aynı zamanda olayın başlıca muhbir ve tertipçileridir.
Bana karşı böylesine kin ve nefret taşıdıklarına göre nasıl olur da tarafsız tanıklık yapabilirler?..
Hakkımda bu tür düşünceler taşıyan kişilerin tanıklıklarına ne dereceye kadar güvenilebilir.
“Mücadele ettiklerini…”
“Zaferi kazandıklarını…” söyleyenler nasıl olur da kamu tanığı olabilirler.
Bu tür tanıkların ifadelerine dayanarak verilen bir karar ne oranda “adil” olabilir.
Tanık olarak adları geçenler Kentimizde yayınlanan ideolojisi ve zihniyeti herkes tarafından bilinen Yeni Ülkü gazetesinde; Mahkemenizi etkilemek amacıyla iftira dolu yayınlarda bulunmaktan çekinmemişlerdir.
İlişikte sunduğum bu gazetenin 27, 28 Şubat ve 1, 2 Mart 1962 tarihli nüshalarında; kırmızı kalemle ve çarpı işareti ile belirlediğim yazılar, hakkımda bir yargıya varılmadan, önce okunup değerlendirilmelidir.
Altı çizili satırlar okunduğunda; benim yanımda Dr. Emin Kılıç Kale’ye olan düşmanlıkları da açıkça görülecektir. Bunların bana olan düşmanlıkları da Dr. Emin Kılıç Kale’nin öğrencisi olmam dolayısıyladır.
Bana kurulan bu komplo iki yıl öncesinden kurulmaya başlanmıştır. Şimdi bana bu komployu kuranlarla yaptığım konuşmaları anlatmaya çalışacağım. Biraz uzunca olacaktır ama okunmasında yarar vardır. .
Yüksek okul diploması olan her kişi aydın sayılamaz. Aydın, önce içinde yaşadığı toplumun sorunları ile yakından ilgilenen ve bu sorunlara çözüm getirmek amacıyla düşünce ve görüşlerini her yerde, her koşul altında açıklayıp savunan bir kişidir.
Aydın denince akla, özgür düşünce gelir. Özgür düşünce: Her türlü ön yargıdan uzak olarak tarafsız bir görüşle sorunlara çözüm aramak ve olanı olduğu gibi görmektir.
Komünizm propagandası yapmakla suçlanıyorum. Oysa ben, komünistlik nedir bilmem? Komünizm hakkında bir satırlık yazı okumamışımdır. Bu konuda herhangi bir kimse ile bir kere olsun tartışmamışımdır. Komünizm hakkında bildiklerim basının bildirdikleri kadardır. Türk basını ise komünistliği şöyle tanımlamaktadır: “Rus casusu, namus tanımaz, şapka asılı eve girmez. Servet düşmanı, vatan haini…”
Hem ben, ne değin sağduyudan yoksun olmalıyım ki; atalarımın kanlarıyla yoğrulmuş bu vatanı, Ruslara peşkeş çekmek için, sağda solda komünizm propagandası yapmış olayım… Bu olacak iş mi?
Propaganda sözcüğünü yorumlarsak görürüz ki: Propaganda yapan kişi, propaganda yapacağı kişilerin ayağına giderek onları kazanmaya çalışır.
Oysa onlar beni arayıp buldular. Bir kere olsun ben onların ayağına gitmedim. Her zaman iş çıkışı beni beklediler ve bana tuzak sorular sordular.
Muhbir ve tertipçilerimin aleyhime tanıklık yapacak olmalarını kabul etmiyorum. Bunlar hiçbir zaman benim hakkımda tanıklık yapamazlar. Çünkü bunlar kışkırtıcı ajanlık (provokatörlük) yapmışlardır. Bu nedenle şahadetleri kabule şayan değildir.
Ayrıca bunlar benim hasımların sayılır. Gazetelerinde yazdıkları şu yazılar bunların bana olan kin ve nefretlerini açıkça göstermektedir:
Yeni Ülkü gazetesi. 25 Şubat 1962. 1. sayfa, 2. sütun:
“İFŞA EDİYORUZ” başlıklı yazının 10. satırı: “…Emin kılıç Kale ve şakirtlerinin mahremiyetlerine kadar nüfuz etmiş olan idealist gençler anlatıyor…”
Bu açıklamaları gösteriyor ki bunlar bizim derslerimize özel amaçla, Emniyet görevlisi olarak, gelmişlerdir. Bu da gösteriyor ki benim bunlara propaganda yaptığım iddiası gerçek olamaz.
Şimdi de şu satırlara bakalım: Yeni Ülkü gazetesi. 27 Şubat 1962. 3. sayfa “Emin Kılıç Kale İfşaatı” başlıklı yazının 6. sütun 5. satırı:
“Emin Kılıç Kale ve çırakları arasına yıllarca önce hususi surette girmiş olan idealist gençler anlatıyor…”
Bu satırlardan da anlaşıldığı üzere; tanıklar(!), kötü niyetle toplantılarımıza katılarak bizlere tuzak sorular sormuşlardır. Amaçları bizi içeri tıktırmakmış…
Benim kendilerinin ayağına gitmediğim, propaganda yapmadığım; düzenlenen bir tertibe kurban olduğum BANT OLAYI ile daha iyi anlaşılacaktır.
Bu bant olayı akıllara durgunluk verecek bir sinsilik örneğidir. İnsanlıktan bir parça nasibi olan bir kişinin böyle bir işe girişmesine olanak yoktur. Bunu ne Mecusi yapar, ne Putperest yapar…
Hele Milliyetçilikten, Mukaddesatçılıktan söz eden kişilere böyle bir kalleşliği yakıştıramıyorum.
Bunu yapsa yapsa insan görünümlü şeytanlar yapar…
Bir insan ne denli alçalmalı ki teyzesi oğlunu (Necdet Sevinç benim teyzem oğludur) evine çağıra ve ona tuzak sorular sorarak mahkum ettirmeye çalışa… Sorularına verdiğim yanıtları yan odada bulunan görevli polislerce banda aldıra… Sonra da aleyhime yazılar yaza ve üstelik bir de tanıklık yapa…
Bu tür davranışlar; ne insanlığa, ne Türklüğe, ne de Müslümanlığa yaraşır. Bu tür işleri ancak ve ancak fikren ve ruhen gelişmemiş kişiler yapar…
1. Şubede ifademi alan polisler; yaptığım propagandanın banda alındığı belirtildi. Yani suçumu inkar etmenin bir işe yaramayacağı söylendi…
Konuşmalarımın nerede ne zaman banda alındığını bilmememe karşın; “- Getirin bu bandı, birlikte dinleyelim….” deyince donup kaldılar. Çünkü ben konuşmalarımda suç konusu olacak bir tek sözcük etmemiştim…
Sonra bant olayını hatırladım. Konuşmalarımın banda alınsa alınsa teyzemlerin evinde alınabilirdi. Çünkü 1961 yılı Eylül ayının ilk haftasında teyzem oğlu Necdet Sevinç, ben işte iken, bizim eve gelerek, eşime:
“- Yenge, anne annemiz yarın bize geliyor; söyleyin Hayri ağabeyime de bize gelsin. Anne annem çoktandır göremiyorum, gelsin de göreyim diyor…”
Ardından da eşimi sıkı sıkıya tembihlemiş:
“- Aman Hayri ağabeyime söylemeyi unutma ha! Yoksa anne annem yaşlı halinde boşa yorulmuş olur. Yarın kendisini bizim evde bekliyoruz. Muhakkak gelsin…”
Beni çağıran anne annemdi. Benim de kendisini göreceğim gelmişti. Gerçekten de kendisi ile çoktan beri görüşememiştik…
Akşam eve geldiğin de eşim bana Necdet Sevinç’in söylediklerini aktardı ve ekledi:
“- Dikkat et Hayri, ben bu teyzen oğlunun sözlerinden kuşkulandım. Aman dikkat sana bir kötülük yapmasın…”
Kadınların önsezisi kuvvetli olur ya… Kadıncağız haklı imiş…
Ertesi gün teyzemlerin evine gittim. Beni kapıda Necdet Sevinç karşıladı. Evde kendisinden başka kimse yoktu. Caddeye bakan pencereler kapatılmıştı. Sonradan anladım ki pencerelerin sıkı sıkıya kapatılmasının nedeni; dışarıdan araba ve motor seslerinin gelmesini önlemekmiş. Çünkü söyleyeceklerim yan odada konuşlanmış olan sivil polislerce banda alınacakmış. Diğer odaların kapısı da sıkı sıkıya kapatılmıştı. Sivil polislerin amacı konuşmalarımın banda temiz olarak alınması imiş. Sesimi alacak olan alıcı mikrofon da oturacağım koltuğun altına yerleştirilmiş…
Necdet Sevinç beni yapmacık bir sevgi gösterisiyle kapıda karşıladı. Mikrofon yerleştirilmiş koltuğunu da göstererek:
“- Şöyle buyurun!” dedi…
“- Niçin evde kimse yok, teyzem nerede?”
“- Komşuya gitti, şimdi gelir…”
“- Hani anne annem nerede?”
“- Yaşlıdır, gecikmiş olabilir, belki de Güllü Saitlerdedir….” demişti.
Güllü Sait dediği anne annemin kardeşi idi. Bizim annelerimizin de dayısı… Benim Güllü Sait'lere gitmeyeceğimi bilen teyzem oğlu evlerinde oturarak anneannemi beklememi sağlamıştı.
Sonradan .öğrendiğimize göre de annesini şöyle kandırmış:
"- Evde arkadaşlarımla edebiyat toplantısı yapacağız…Kız kardeşlerimi de alarak akrabalardan ya da komşulardan birine gidiniz!” demiş
Böylece bizim teyze oğlu evi boşaltıyor ve edebiyat toplantısı yapacağı arkadaşlarını, yani sivil polisleri, ellerindeki ses alma makinesi ile bir odaya yerleştiriyor ve benim oturacağım koltuğun altına da bir mikrofon koyuyordu.
Böylece konuşmalarım yan odadaki polisler tarafından banda alınacaktı. Teyze oğlu dediğin de böyle olmalıydı…
Bu buluşmamızdan on-on beş gün önce de teyzem oğlu Necdet Sevinç,
27 Mayıs ve Yassıada duruşmaları hakkında:
“- Milli Birlik Komitesinin haksızlık etmektedir. Tarafsız davranmamaktadır. Demokrat Parti yöneticilerini yargılattığı gibi Cumhuriyet Halk Partisi yöneticilerini de yargılanması gerekir; çünkü: Halk Partisi, Demokrat Parti’den, İsmet İnönü'nü de Menderesten daha fazla kötülük yapmıştır bu memlekete. Son Havadis gazetesi, Toprak dergisi gibi milliyetçi ve mukaddesatçı yayınlardan başka bütün diğer gazetelerin kökü dışarıda ve komünist eğilimlidir…”
“- O kadar da değil; 27 Mayıs’tan yana yayın yapan dergi ve gazetelere iftira ediyorsun. Cumhuriyet, Milliyet, Ulus ve Vatan gazeteleri ile Türk Dili Dergisi ile Varlık Dergisinin neresi komünist? Bu Gazete ve Dergilerde yazan yazarların kökü nasıl dışarıda olabilir? Biraz insaf!..”
Bu konuşmaları eski Halkevi, şimdiki Öğretmen Okulu binası önünden Kırkayak’a doğru çıkarken yapmıştık.
Millî Eğitim Bakanlığı tarafından yayınlanan klasikler de kendisine göre komünist eğilimli olduğu için okunmaması gereken kitaplardı.
Bu çocuğu bu duruma kimler getirmişti. 0 27 Mayıs’ı destekleyen yayınları komünist olarak suçlarken ben düşünüyordum: “Memlekette Cumhuriyet aleyhine nasıl çalışmalar yapılıyor ki; devletin resmî okulunda okuyan bu on sekizinde ki genç, memlekete bu değin hizmeti geçen İnönü ile Cumhuriyet Halk Partisi’ne ve de 27 Mayıs devrimine böylesine kin duyabiliyordu….
Lise öğrenimi gören on sekizinde bir gencin İnönü’ye ve dolayısıyla CHP’sine bu denli kin duyması beni düşündürüyordu. İnönü'yü, Menderes'ten; CHP’sini, DP’den daha suçlu görüyordu. Böyle yetişen bir genç yarın elde ettiği diploması ile memleketin başına bela olacaktı.
Onun bu sözlerini dinlerken içimden gülmek geliyordu. Bazı bazı gülüyordum da…
Kendisine
“- Senin bu Komünist dediğin gazeteler Menderes iktidarına karşı nasıl muhalefet yaptığını görmedin mi? Demokrat Parti iktidarının yaptığı yolsuzluklar hakkında az mı yayın yaptılar… Onlar, Cumhuriyetin kazanımlarına sahip çıkan yurtseverlerdir…Hepsi de CHP’nin altı okunda belirtildiği gibi devrimci, devletçi, halkçı ve laik kişilerdir…”
Sözümü keserek:
“- Bu senin CHP ve CHP’li dediklerin iyisi mi ki! Fakir Baykurt da, Mahmut Makal da, Çetin Altan da, Aziz Nesin de, Şükrü Koç da ve benzerleri de komünist uşağı, satılmıştır. Hepsinin de kökü dışarıdadır. Bunlardan memlekete hayır gelmez…”
“- Ama bunlar ilerici, sosyal demokrat, sosyalist!”
Sözlerimi keserek:
“Sosyalizm eşittir komünizm!” deyince donup kaldım.
“- Komünist mominist. Bunlar Gaziantep’e gelseler; bunları yoruluncaya kadar sırtımda taşırım…”
Teyzem oğlu bu sözlerim üzerine şaşırmıştı ve şaşkın şaşkın yüzüme bakıyordu. Anlaşılan bu sözlerimi benim komünistliğime yorumlamıştı.
Ben başka dünyanın, teyzem oğlu ise bu ise başka dünyanın adamı idi.
İşin içinde cehalet ve kendimi kanıtlamak düşüncesi var ya; başladım görüşlerimi açıklamaya…
“- Komünizmi önlemenin tek yolu sosyal adalet ve demokratik sosyalizmdir.” Bu çıkışım üzerine teyzem oğlu durup yüzüme baktı. Bu sözleri söylediğim için benim komünist olduğumu sanıyordu. Artık ne desem bana inanmıyordu. Ben komünist olmadığımı kanıtlama çabası gösterdikçe; o benim, yalan söylediğimi, asıl düşüncemi gizlediğimi sanıyordu…
Ne desem boştu. Demokratik sosyalizmin komünistlik olduğunu yineleyip duran bu gence ne anlatabilirsin ki…
Bu konuşmamızdan bir kaç gün sonra, 2 Eylül1961 tarihli Milliyet gazetesinde, Abdi İpekçi'nin: "Bir Devri-Alemin İntibaları" adlı röportaj yazısının son kısmı olan: "Yegane Kurtuluş Yolu Sosyalizm" başlıklı yazıya rastladım. Bu yazıda, sosyalizm ile toplumsal adaletin komünizmi önleyeceğine, bu kavramların komünistlik sayılmayacağına, bu yöntemin Avrupa’nın birçok uluslarının yaşam standart’ını yükselttiğine değiniliyordu.
Bu yazı, görüşlerimi doğrulayan açıklamalar yapıyordu. Bu yazıyı, “Demokratik sosyalizm de, toplumsal adalet de eşittir komünizm!” diye direnen Necdet Sevinç’e okursam, kuşkulu bakışlarından kurtulacağımı sanmıştım. Bu düşüncelerle, hazır gitmişken bu yazıyı da kendisine okuyayım dedim.
Evlerinde oturup anneannemi beklerken aramızda da konuşmalar oluyordu. Teyzem oğlu:
“ Demokratik sosyalizm eşittir komünizm” diye söze başladı.
Böyle deyince, ben de, sözünü ettiğim Milliyet gazetesini cebimden çıkardım:
“Yegane kurtuluş yolu Sosyalizm” başlıklı yazıyı göstererek
“- Al şu yazıyı sen oku, ben dinleyeyim!” demiştim.
Ama, bir türlü okuyamıyordu. Eli ayağı birbirine dolaşıyordu. Kekeleyip duruyordu. Yüzü gözü morardı, mosmor oldu…
Meğer, yan odada sivil polisler konuşmalarımızı banda alıyormuş. Böylece ben değil kendisi “Yegane kurtuluş yolu Sosyalizm” demiş olacaktı ve bu da banda alınmış olacaktı.
Yapılan plana göre yazıyı benim okumam gerekiyordu. Çünkü konuşmalarım ve okumalarım yan odada görevli polislerce teybe alınacaktı. Oysa yazıyı, ben kendisine “Al, sen oku!” dediğim için plan bozuluyordu. O istiyordu ki ben okuyayım da benim okumam teybe alınsın..
Bunun üzerine:
“- Şununla da lise öğrencisisin! İki satırlık yazıyı bile okuyamıyorsun, iki kelimeyi bir araya getiremiyorsun. Ver, ben okuyayım da sen de gör!” dedim. Milliyet gazetesini elinden alıp ben okumaya başladım. Böyle deyince sevindiği gözlerinden belli olmuştu. Çünkü plan işlemeye başlamıştı.
Okuduğum makalede komünistliği önlemenin tek yolunun demokratik sosyalizm olduğu kanıtlanmaya çalışılıyordu. Başta İnönü olmak üzere Turan Fevzioğlu, Bülent Ecevit ve CHP’li büyüklerin komünizmi önlemek için toplumsal adalet yoluna gittikleri anlatılıyordu...
Makaleyi okurken arada bir durarak kültürümün el verdiği oranda açıklamalarda bulunarak; yurttaş çoğunluğunun yoksul ve perişan olduğunu, yoksul yurttaşların yaşam standartlarının yükseltilmesini, hiç olmazsa çocuklarını okutabilecek kadar bir gelirlerinin olması gerektiğini de dile getiriyordum. Teyzem oğlu ise mutluluktan dört köşe olmuş şekilde bana tuzak sorular sormaya başlamıştı:
“- İnönü bu kadar iyi adammış da niçin Atatürk onu son günlerinde Başbakanlıktan uzaklaştırıp yerine Celal Bayar’ı Başbakanlığa atadı? İnönü iyi bir adam olsaydı; Atatürk, yerine Celal Bayar’ı atar mıydı?”
“- Atatürk İnönü’yü kovmadı. Atatürk’le İnönü’nü birbirini severdi. Atatürk, sohbet sofralarında dalkavuklar arasında kaldı. İnönü de Atatürk’ü dalkavuklar arasından çekip çıkarmaya çalıştı, başaramayınca da istifa etti…”
Teyzem oğlu konuyu değiştirdi. Amacı beni konuşturarak suça konu sözler söyletmekti. Durup dururken Muaviye hakkındaki görüşümü sordu:
“- Muaviye hakkında ne düşünüyorsun?”
“- Muaviye, dini siyasete alet etmekle İslamiyet’e en büyük kötülüğü yapmıştır!” dedikten sonra bazı örnekler verdim.
Bu ve diğer konuşmalarım şu an Mahkeme dosyasında bulunan banttadır. Bant dinlenildiğinde sözlerimin doğruluğu anlaşılacaktır.
Mahkemeniz dosyasında bulunan teyp dinlenildiğinde benim; Demokrasi’den, Laiklikten, özgürlük içinde kalkınmadan yana olduğum, ayrıca Atatürk ve İnönü’nün lehinde konuşmalar yaptığım, ülkemize yaptıkları hizmetleri sayıp döktüğüm, dahası komünizm lehine propaganda yapmak şöyle dursun komünizmi reddettiğim ve demokratik sosyalizmi savunduğum görülecektir.
Polislerin yan odada konuşmalarımı banta alırken; ben, Necdet Sevinç’in bütün sorularına özdenlikle yanıt vermiştim. Meğer tüm bu konuşmalarım diğer odada "bulunan ."Edebiyat Toplantısı Üyelerince(!)" banta alınırmış. Teyzem oğlu Necdet Sevinç’in gazeteyi okurken dilinin tutulması, kıpkırmızı olması, kekelemesi, renkten renge girmesinin nedeni ise; benim değil, kendisinin demokratik sosyalizm lehine konuşmalarının banta alınacak olması imiş. Bilindiği gibi bu kafadakilere göre demokratik sosyalizm de komünistlik sayılıyor ya… Demokratik sosyalizm konusunun banta, benim ağzımdan değil de kendi ağzından geçmesi, bütün planlarını alt üst ediyordu. Bu olacak iş miydi? Neyse okuyamayınca elinden alarak ben okuyunca yüreğine esenlik gelmiş derin bir nefes almıştı.
Akşam - sabah milliyetçilik, türkçülük, mukaddesatçılık savında bulunan soylu bir aileden geldiğini söyleyen teyzem oğlu; beni, “Anneannem, bizim evde seni bekliyor!” diye evine çağırmış, beni konuşturarak konuşmalarımı banda aldırtmış ve böylece benim komünistliğimi kanıtlamış oluyordu. Doğrusu teyze oğlu dediğin de bu kadar olurdu… Teyzem oğlunun benim kendisine duyduğum sevgiyi böylesine sömüreceğini ve beni kendi kaprislerine alet edeceğini hiç mi hiç ummuyordum.
Teyzem oğlu, bana kurduğu bu komplo ile beni komünist diye yakalattıracak; sonra da gerici gazetelerde resimlerini bastırarak bir komünist yuvasını ortaya çıkaran idealist kahraman genç diye kendinden söz ettirecekti.
Teyzem oğlu, sağcı Millî Yol adındaki İnönü düşmanı haftalık bir derginin Gaziantep özel muhabiri idi. Üç Hoparlörlü imam Zekeriya Beyaz da hocası idi. Bana kurduğu bu komplo ile eğer beni tevkif ettirerek içeri tıktırmış olsalardı Milli Yol ve Milli Yol benzeri dergilerde adı geçecek, resimleri basılacak, günün kahramanı olacaktı…. Umduğu bu idi. Böyle olduğu teyzem oğlunun annesine söylediği şu sözlerinden açıkça anlaşılmaktadır.
Gerek beni eve çağırıp "Edebiyat Toplantısı" düzenlerken ve gerekse diğer davranışlarından işkillenen teyzem, oğluna:
" Oğlum sen bir dolap çeviriyorsun ama; Allah sonunu hayır eyleye!" dediğinde Necdet Sevinç annesine:
" Sabırlı ol anne!... Yakın bir gelecekte oğlunla iftihar edeceksin!" diyerek annesini bile umutlandırmıştı…
Birinci Şubede, ifade verirken hükümet binası önünde kaynaşmalarının nedenini anlamıştım. Meğer, tutuklanıp da cezaevine gönderilecek olsa imişim, beni tutuklatmakla memlekete hizmet ettiklerini sanan milliyetçi ve mukaddesatçı gençler Kentimizin ana caddelerinde yürüyüş yaparak:
"Kahrolsun komünizm! Kahrolsun solcular! Kahrolsun dinsizler, imansızlar, masonlar! Yaşasın milliyetçilik mukaddesatçılık!" diyerek izinsiz gösteri yapacaklarmış.
"İnönü istifa" diye bağırıp çağıracaklarmış.
Bereket Valilik izin vermemiş. Yoksa, Tutuklanıp tutuklanmadığıma bakmadan; hoplayıp zıplayacaklarmış...
Şeytanın aklına gelir mi bu değin ince hesaplar? Ne yazık ki umduğunu bulamayan bu aklı evveller hüsrana uğramışlar. Ben tutuklanmayınca, bizim Antep deyimi ile, "kanne" olmuşlardı.
Evdeki hesap çarşıya uymamıştı. Evdeki hesap çarşıya uymayınca hırslarından kudurmuşlardı. Mahkemeyi etkilemek için gazetelerinde:
"Dinsiz, imansız, Allahsız, Türklük ve mukaddesat düşmanı, komünist Hayri Balta!" diye manşetler atarak aleyhimde yazılar yazdılar:
" Hayri Balta: ''Miden alırsa annen de helali" dedi…
0 değin Atatürk düşmanı ki: "Atatürk’e bile dil uzattı…” diye yazdılar.
O denli komünist ki: "Nazım Hikmet, Aziz.Nesin Antep'e gelse yoruluncaya değin sırtımda taşırım!" dedi diye başlıklar attılar.
Öyle ki Gaziantep Cumhuriyet Savcılığı res’en bu yayınlarını durdurdu. Çünkü sürmekte olan bir dava vardı ve bunlar davayı etkilemek içi bana iftira atıyorlar ve de hakaret ediyorlardı.
Banttaki konuşmalarımdan ise bunları yalanlıyordu. Banttan iyi beni aklayacak bir kanıt olamazdı. Beni bu muhbir ve tertipçilerin yalan ve iftiralarından koruyacak bu bant kendilerinin ne anlayışta olduklarını da ortaya koyacaktır.
Hem muhbir ve tertipçilerim hem de aleyhime tanıklık yapacak olan bu bu çocukların çok güvendikleri ve her fırsatta ileri sürdükleri en kuvvetli kanıtları bu banttır. Kim benim lehimde bir söz söylese hemen bu bandı göstererek beni yakından tanıyanları ve lehime konuşanları korkuya düşürmüşlerdir…
Yeni Ülkü gazetesinin 22 Şubat 1962 günlü nüshasının 4. Sayfasında Necdet Sevinç imzalı ve: "Zaruri Bir Cevap" başlıklı yazının 2. Sütun 1. Satırına bir göz atarsak bu banta ne denli güvendikleri anlaşılır. Sanki beni cezalandırmaya yeter sözlerin hepsi bu bantta vardır.
Şimdi teyzem oğlu Necdet Sevinç'in yukarıda belirttiğim gazetede yayınlanan şu yazısına bakalım:
"… Ben burada kaydettiğim her cümleyi ispat etmeye hazırım. Hem de bantla, diktafonla, ses alma makinesiyle...."
Ellerindeki bu banda göre çok şeyler söylemiş olmalıyım ki, bunlar bu değin güvenle komünistliğimi ileri sürebiliyorlar. Davamız, daha ilk sorgu aşamasında iken beni kamu oyuna kötü göstermek ve yargıyı etkilemek için ne mümkünse onu yaptılar. Allah böyle teyze oğlunu düşman başına vermesin…
Bu değin güvendikleri bu bant getirttirilerek huzurunuzda dinletilsin. Bantta komünizmi öven, komünizm propagandası yapan bir tek kelimeme rastlanırsa ben en ağır şekilde cezalandırılmaya razıyım.
Palavradan ne çıkar. İnsan bir şey ileri sürerken elinde doyurucu bir kanıt olmalı... Eğer varsa ellerinde öyle her cümleyi kanıtlayacak bir kanıt; göstersinler de, kimin yalan, kimin doğru söylediği ortaya çıksın.
Söylediklerinde özden iseler ellerinde olduğunu ileri sürdükleri belgelerden yalnız birini; evet, yalnız birini mahkemenize sunarak komünistliğimi kanıtlasınlar da görelim.
Ellerinde; istekleri üzerine kendilerine vermiş olduğum yasaklanmamış gazete, dergi ve kitaplar var. Bu yayınlar içinde bile komünistliğimi belgeleyecek bir tek kelime gösterebilirlerse tüm savlarımdan vazgeçerim. Ne çıkar yalan yere tanıklık yapmaktan? Ne çıkar kara çalmaktan? Ne çıkar: "Ben burada kaydettiğim her cümleyi ispat etmeye hazırım. Hem de bantla, diktafonla, ses alma makinesiyle!" diye palavra atmaktan. Yalnız şu bir tek şeyi üç tane imiş gibi göstermeleri, palavra atmakta olduklarını göstermeye yeter de artar bile: “Hem de bantla, diktafonla, ses alma makinesiyle!
Sözünü ettikleri bant budur işte.
Bunlar beni evlerine çağırtmışlar. Konuşmalarımı banda almak için tertibat kurmuşlar, ağzımdan laf almak için tuzak sorular sormuşlar; yani, bana komplo kurmuşlardır. Sonra da kalkıp “Komünizm propagandası yapıyor!” demişlerdir.
Böylece komünist olmadığımı bile bile, salt şöhret kazanmak için bana iftira atmışlardır. Fotoğraflarının “Bir komünist yuvasını ortaya çıkaran idealist gençler!” diye gerici gazetelerde çıkması için çok saf olan beni oltalarına takmışlardır.
Bunlar, bu aşağılığı benim komünist olmadığımı bildikleri halde yaptılar. Çünkü ki benim komünist olmadığımı, propaganda yapmadığımı ve yapmayacağımı çok iyi biliyorlardı. Kaç kere söylemiştim kendilerine: " Ben komünist değilim!” diye.
Hele propaganda kavramı hakkında az şeyler mi söylemiştim... Bir keresinde söz verdiği gün ve saatte randevusuna gelmeyen Bekir Kaynak’a:
"Niçin gelmediğini" sorduğumda: "0 saatte bir nurcu ile atıştığını, parkta onun uyarmaya çalıştığını" söyleyince kendisine:
"- Yok, biz propagandacı değiliz Kimsenin düşünce ve davranış özgürlüğüne karışmayız. Ancak bize gelinir, bizden sorulur, işte o zaman biz bildiğimizi, ne pahasına olursa olsun. Söyleriz. Felsefemizin direği budur. Muhakkak bize sorulacak, sorularına yanıt istenecek… Bak ben size söylüyorsam, sorularınızı yanıtlıyorsam, sizlerle konuşuyorsam sizlerin bana gelip sorduğu içindir. Siz soruyorsunuz ben de yanıtlıyorum.
Benim felsefeme göre iki kişi bir araya gelince ikiden biri öğreten, diğeri öğrenen olur. Böyle olmayan konuşmalar eğlencedir, dedikodudur. Yapıcı değil, yıkıcıdır.
Şimdi benim sizlerden öğrenecek bir şeyim yok. Ama sizin benden öğrenecek bir şeyiniz varsa bana sorarsınız. Ben de bildiğimi söylerim.. Ama sorunuzun yanıtını ister beğenir ister beğenmezsiniz. Evet, hoşunuza gitmeyecek yanıtlar verebilirim; ama vebali sizin boynunuzadır. Çünkü soruyu soran sizsiniz…
Beğenmediğiniz şekilde yanıtlamamın nedeni, sizin sorunuzdur. Baktınız, yanıtlarımı beğenmiyorsunuz; bir daha da gelmezsiniz. Ben de size, niçin gelmiyorsunuz dersem; bana ne derseniz deyin…” demiştim.
Bu konuşmalarımı ses çıkarmadan dinliyorlardı. Hatta, biraz sonra:
"- Peki sen fikirlerini bu değin beğeniyorsun da niçin bunun propagandasını yapıp daha çok insana yararlı olmuyorsun?"
Bunun üzerine kendilerine şöyle demiştim:
"- Bence kendi düşünce ve davranışlarının doğruluğuna inanan ve yapıcılığına güvenen kimse; kendisinden sorulmadığı sürece kimseye karışmaz. Herkesin davranışına ve düşüncesine saygı duyar."
Bu konuşmaları yaparken tam Zümrüt otelinin karşısında bulunuyorduk. Ben berberin önünde durarak:
“- Bakın bu berber ustası her sabah işe geldiğinde dükkanının önünü süpürerek sağındaki otelle solundaki tatlıcıya: ‘Siz de iş yerlerinizin önünü süpürün!’ demezse kimseye karışmamış sayılır.
Şimdi bu berber her gün kendi işyerinin önünü temizlerse sağındaki ve solundaki işyerlerinin sahiplerine karışmazsa; sağındaki ve solundaki işyeri sahipleri ne değin vurdum duymaz olmalı ki berberin bu yol gösterici davranışını görmezden gele…
İşte bunun gibi ben davranışımı düzeltirsem; bu davranışım, herkese ışık olacaktır. Böyle olunca propaganda yapmanın ne gereği kalır? Kendi düşünce ve davranışlarının üstünlüğüne güvenemeyenlerdir ki, sağda solda propaganda yapar.
Bir düşünür ‘Herkes kendi konutunun önünü temizlerse tüm kent temiz olur!’ demiştir. Bu örnekleri size felsefemde propaganda yapmak olmadığını belirtmek amacı ile söylüyorum…”
Bu konuşmalarım üzerine:
“- Böylesine bir mantık yürüten birini ilk defa görüyoruz!..” diyerek akıllarınca beni kazanmaya çalışmışlardı.
Ancak, bana: Dr. Emin Kılıç Kale’nin etkisi katlında kalmış acınacak bir meczupmuşum gibi baktıklarını hissediyordum.
Bu çocukların anlatımlarına dayanan savcılık makamı ise iddianamesinde: "Fırsat buldukça ve muhtelif zamanlarda etrafına topladığı şahıslara komünistliğin iyi bir idare olduğunu ve refahın orada bulunduğundan bahisle komünistlik propagandası yapmaktadır…12.5.1962" diye beni suçlamaktadır.
Savcılık makamının savı, aynı zamanda muhbir ve tertipçilerin olan bu çocukların anlatımına dayanmaktadır. Bu çocukların söyledikleri ise baştan başa yalan ve uydurmadır. Ne komünistliğin iyi bir yönetim olduğunu söyledim; ne de, refah ve mutluluğun orada bulunduğunu…
Komünist olsam, propagandasını yapsam çekinmeden söylerim.. Ben bu çocuklara ve yeri düştüğünde herkese komünizmi bilmediğimi çok kere söylemişimdir. Bir insan bilmediği şeyin propagandasını nasıl yapar.
Ben kimseyi başıma toplamış değilim. Komünist olsam, propagandasını yapsam beni sıkıştırmadan olduğu gibi söylerim. 1. Şubede vermiş olduğum ifadem gözden geçirilirse, eğer komünist olsam, komünistliği reddetmeyecek bir yapıda olduğum anlaşılır.
Ne demiştik? Propagandacı propaganda yapacağı adamların ayağına gider... Oysa bu çocuklar; ben işe giderken, çalışırken, eve giderken, evden gelirken hep yolumu kestiler. Bir an için bile peşimi bırakmadılar. Her zaman beni izlediler ve önüme çıktılar, yolumu kestiler… Benden düşünce ve kanaatlerimi sordular. Ben de sordukları için söyleyeceğimi; çünkü kutsal kitaplarda: "Sana bir adım gelene sen on adım git!" dendiğini düşünce ve davranışlarımı beğenip beğenmemekte bağımsız olduklarını, kendiliğimden kimseye bir şey söylememin mümkün olmadığını, herkesin düşünce ve inancına saygım olduğunu, düşünce ve kanatlarımın kabul edilmesini isteyecek değin aşağı olmadığımı söyleyerek; ne sizler kendi düşünce ve davranışlarınızı bana, ne de ben size kabul ettirmeye çalışmayalım" derdim.
Kendilerine sık sık Kuran’daki : "Sizin dininiz size, benim dinim bana..." diyen Kâfirun süresini okurdum. Bu şekilde anlaşmıştık. Kimse kimseye kızmayacak herkes inandığı gibi konuşacaktı.
Kendilerine böyle dememin nedeni de şuydu: Çünkü kendileri her fırsatta İnönü'ye; "İtönü", "Koca papaz", "Koca münafık", "Hırs-ı piri" ve buna benzer ağza alınmayacak sözlerle küfredecek değin ağzı bozuk kimselerdi.
Kendilerine: "Yapmayın böyle, İnönü küfür edilecek adam değildir!" dediğimde gülüşürlerdi…
Bunlar; şeriatçı ve aynı zamanda da ırkçı idiler. Bayar ve Menderes'e övgüler düzerlerdi. 27 Mayısçılara, Gürsele, Başol'a sonsuz kin duyarlardı.
Bunlar; Serdengeçti, Toprak, Yeni İstiklâl, Yeni İstanbul gibi CHP düşmanlığı ile tanına gelen yayınların devamlı okuyucuları olup bu yayınlardan bazılarında yazı ve şiirleri çıkardı.
Bunlar bir şeyler yapmış olmak için can atan çocuklardır. Bu sözlerimin doğruluğu 13 Nisan 1962 tarihli ve 12 sayılı Milli Yol dergisinin 4. sayfasından alınan şu satırlar okunduğunda anlaşılacaktır.
Bu yazıda kışkırtıcı ajanların zihniyetini de görmüş olacağız. Adı geçen yazıyı olduğu gibi buraya aktarıyorum.
Haberin başlığı:
"PERİ DERGİSİ YAKILDI.
Gaziantep – Cevat Güralp.
7.4.1962 Cumartesi günü saat 13,30 sıralarından bir seks yayını olan Peri mecmuası gençlik tarafından ayaklar altında çiğnenerek Maarif caddesinde yakılmıştır. Sonra da mecmua’nın satıldığı gazete bayii "Peri" yi satmaması için ikaz edilmiştir.. Hadiseye önayak olan lise talebelerinden Necdet Sevinç, Bekir Kaynak, Cevat Eralp’ın Emniyet tarafından, 1. Şubede, ifadeleri alındıktan sonra bu hadisede sadece vicdanlarının sesini dinleyerek hareket etmiş olan bu vatansever gençler serbest bırakılmışlardır."
Millî Yol dergisinden alınan yukarıdaki satırlar gösterir ki; Necdet Sevinç ve arkadaşları yasaların yürürlükte olduğu bir ülkede yasa dışı çirkin işler yapabilmekte, gazete bayiine saldırarak dergileri toplayıp yakabilmekte ve bunu da vatanseverlik adına yapmaktadırlar. Bu davranışları bile bunların ne kafada olduklarını göstermeye yeter de artar bile.
Bizler ki 27 Mayıs devrimini tasvip için kentimizde düzenlenen gösteri yürüyüşlerinde; göğsümüzde ay yıldızlı bayrak, ellerimizde: "Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur" yazılı dövizlerle marşlar söyleyerek sevinç gözyaşları dökerken, kendilerini milliyetçi, vatansever göstermeye çalışan Peri dergisi yırtıcıları ortalıktan toz olmuşlardı.
Bu Peri dergisi yırtıcılarına göre: 27 Mayısçılar, dilde yenilikçiler, Köy Enstitülerinin açılmasını isteyenler, Atatürkçü ve laik öğretmenler… hepsi hepsi komünistti….
Bunlar; toplumsal adalet ve demokratik sosyalizm için eşittir komünizm derlerdi. Kendilerine göre yalnız Toprak dergisi yazarları, eski Son Havadis şimdiki Yeni İstanbul gazetesi yazarları ile eski demokratlar ve CHP’ye karşıt olanlar vatanseverdi; 27 Mayıs devriminden yana olan basın, sosyalistler, sosyal adalet isteyenler ise vatan haini idi…
Kendileri DP’li, ben CHP’li… Kendileri 26 Mayışçı, ben 27 Mayısçı… Kendileri Menderesçi, ben İnönü’cü… Kendileri selâmünaleykümcü, ben günaydıncı… Kendileri kaderci, ben toplumsal adaletçi... Bu karşılaştırmaları çoğalttıkça çoğaltabiliriz.
Bir keresinde tam Maarif bahçesinin önünde yine teyzem oğlunun Atatürk ilkelerine ve CHP’si ile İnönü’ye atıp tutmaları üzerine: "Ben, senin tam zıddı bir adamım!” demiştim.
Bir keresinde de Maarif kahvesi önünde “Selamünaleyküm!” diyerek yanıma gelen Zekeriya Beyaz’a:
“- Bana ne Arap’ın Selamünaleykümünden. Ben Türk’üm, Günaydın!” derim dediğimde, Zekeriya Beyaz çok sinirlenmişti.
“- Sen Müslüman değil misin?” diye…
Beni komünist olarak tutuklatmak isteyenlerin akıl hocası bu Zekeriya Beyaz’dı…
Beni komünistlikle jurnal eden bu çocuklarla konuşmaya başlayalı bir buçuk yılı geçti. Bu, bir buçuk yıl içinde; ya üç, ya da dört kere olmak üzere ve aynı zamanda konuyu da kendilerinin açması şartı ile en az konuştuğumuz konu komünizmdi.
Bu konuşmalarımızda kendileri komünizmi bana övmüşler; sessiz kalmam üzerine:
“Benim gerektiği kadar devrimci olmadığımı ileri sürerek beni kışkırtmaya çalışmışlardı.”
Öyle ki teyzem oğlu
“- Sen komünist olamazsın!” diyerek karşımda göz yaşları dökmüştü.
Yine de ben komünist olmadığımı söylemiştim ve komünizm'i reddedişimin nedenlerini açıklamıştım!
İşin en şaşılacak yönü şu ki: Her komünizmi kötüleyişimde üzülmüşler, bana küsmüşler, beni fikrî bakımdan yetersizlik içinde gördüklerini gösterir el ve kol hareketleri yapmışlardır.
Konuşmalarımız çoğunlukla Tanrı, Peygamber, din, töre, namus, iyilik, kötülük ve insanlık üstüne olurdu.
Kendileri ile her buluşmamızda;
“İnsanı hayvanlıktan ayıran özelliğin sorumluluk duygusu olduğunu…” söylerdim.
“- Her şeyden önce, sorumluluk duygusu olan, olgun bir insan olmaya çalışalım…” derdim.
Bu konuşmalarımı bir düşünür gibi, bir felsefe öğretmeni gibi yapardım; ya da cehaletimden bana öyle gelirdi.
Bir soru sorarak beni açtıktan sonra çoğunlukla hiç itiraz etmeden dinlerlerdi.
“- Niçin itiraz etmiyorsunuz?” dediğimde:
"- İtiraz edecek bir şey söylemiyorsunuz ki...” derlerdi.
Bazen beni kışkırtırlardı:
"- Daha, daha… Nen varsa, biliyorsan söyle… Bu konuşmaların bizlere çok basit geliyor!" diyerek konuşmalarımı küçümsediklerini, yetersiz bulduklarını belirtirlerdi.
Sözde kendileri benim bulunduğum fikrî seviyeyi geçmişlermiş gibi birbirlerine burun kıvırarak, kaş-göz ederek benimle alay ederlerdi. Amaçları beni tahrik ederek içimi dışa çıkarmaktı; oysa benim içim dışım birdi.
Gazetelerde İnönü'nün, Turan Feyzioğlu'nun, Bülent Ecevit'in toplumsal adalet üzerine bildirileri çıktığı sıralarda günün konusuna uyarak toplumsal adalet ve demokratik sosyalizm hakkında konuşmalar da yaptık. Bu konuşmalar sırasında toplumsal adalet ve demokratik sosyalizm hakkında bildiklerimi anlatmamı rica ettiler. Kendilerinin bu konuda hiç bir şey bilmediklerini söylediler. Bu konuda aydınlatılmış olmalarından kıvanç duyacaklarını anlattılar.
Bunun üzerine kendilerine:
"- Toplumsal adalet veya sosyalizm denilince usa, çok vergi az kazanç gelir. Devlet yurttaşlarından aldığı vergilerden başka gelirini artıracak işlere girer. Toprakları çok olan büyük toprak sahiplerinden bedeli karşılığında toprak satın alarak topraksız çiftçiye dağıtır. Onların teknik tarım yapmalarını sağlamak için öğretim evleri açar. Kooperatifler, kurarak iş gücünü birleştirdiği gibi satın alma gücünü de birleştirir. Kazancın artmasını, geçim şartlarının kolaylaşmasını sağlar. İşçinin hakkını iş verene karşı korur. İşverenin işçiyi dilediği ücretle çalıştırmasını önler. işçinin alacağı en az ücreti kararlaştırır. Yurttaşların sağlıklarını, sakatlıklarını, yaşlılıklarını, çocuklarının eğitim ve öğretimini güven altına alır.”
“- Küçük esnafa el uzatır, para yardımı yapar, kurslar açarak meslekleri ile ilgili bilgiler öğretir. Anlayacağınız, devlet hiçbir yurttaşı kendi kaderi ile başhaşa bırakmaz. Hepsi ile ilgilenir. Tüm bunları çok partili demokratik bir ortam içinde, yurttaşın seçme ve seçilme hakkına; düşünce, kanaat ve vicdan özgürlüğüne saygı duyarak yapar." yollu sözlerle bu konuda bildiklerimi anlatmaya çalışırdım.
Bu konuşmalarımız arasında :
"- Bizlere toplumsal adaletsizliklere değgin örnek gösterebilir misin? Toplumsal adaletsizlikleri gözlerimizle görmüş olmayı çok isterdik!" yollu sözlerle toplumsal adalet kavramını açıklamamı isterlerdi.
Kendilerine:
"- Ooo! Binlerce, binlerce gösterebilirim. Yedi yaşında aylarca hamam yüzü görmemek üzere kalaycı çıraklığı, demirci çıraklığı, ekmekçi çıraklığı eden çocuğu mu görmek istersiniz? Yetmişinde köyden göçmüş ak saçlı ninenin bostanlardan topladığı semiz otunu sokaklarda satarak geçinmek zorunda olduğunu mu, yoksa; elli yıl mekik atıp, yaşlandıktan sonra, mekik atamayacak kadar güçsüz kalınca, geçimini sağlayabilmek için torunu yaşındaki kilimci kalfalarına masura saran ak sakallı dede'yi mi görmek istersiniz?" diye sıralardım…
"- Biraz daha açıkça söyler misin?" diye sözümü keserlerdi.
"- Olur" dedim. "Söylemeye ne hacet; gelin bu söylediklerimi sizlere göstereyim; gözlerinizle görün. Ama bu toplumsal dengesizlikleri görmezsiniz ki… İllâki biri kulağınızdan tutup sizlere göstermeli. Gerçi göstermeleri de bir şey ifade etmez. Çünkü, tüm bunları siz; kadere-kısmete bağlarsınız…’Tanrı onların alnına öyle yazmıştır…’ diyerek kendinizi aldatırsınız…” dedikten sonra:
"- İyi dinleyin! Şimdi size toplumsal adaletsizlik hakkında bir örnek daha vererek sizleri doyuracağım. Bu göstereceğim örnekle toplumsal adalet konuksunda daha açık bir fikriniz olur.
“- Örneğin bir adam her gece sabaha karşı saat beşte beş yüz lira harcayarak bardan çıktığı sıralarda barın kapısı önünde beş lira için saat beşte işbaşı yapan bir belediye çöpçüsü ile karşılaşırsa; yani, bir adam beş lira için bir gün çalışırken; öbürü, her gece barda beş yüz lira harcarsa; bu toplumda toplumsal adaletsizlik olduğunu gösterir…”
“-Peki!" dedi Necdet Sevinç bu sözlerim üzerine:
"- Bu dengesizliği nasıl ortadan kaldırmalı?"
Tam bir şeytan. Bunu önlemenin yolu “komünizm!” deyeceğimi sanıyordu…
Şu olmuştu yanıtım kendilerine;
"- Bu dengesizliği ortadan kaldırmak devletin elindedir. Amerika'da olduğu gibi devlet öyle bir vergi sistemi ayarlar ki; bu, barda her gece beş yüz lira harcayanın yirmi lirasını vergi yolu ile keserek bu beş lira kazanan çöpçünün günlük kazancına ekler. Böylelikle çöpçü yevmiye olarak aldığı yirmi beş lira ile insanca yaşayabildiği gibi; yaşlılığını, sakatlığını, sağlığını güven altına alır. Çocuklarını okutabilir. Fakat barda beş yüz lira harcayana bir şey olmaz! Her gece barda beş yüz lira harcayacağına, dört yüz seksen lira harcarsa canı çıkmaz ya!" deyince aptal aptal, yüzüme baka kaldılar. Aptallaşmalarının nedeni istedikleri yanıt olan “Komünizm!” dememiş olmamdı…
"- Yoo! öyle aptal aptal bakmayın yüzüme! Sakın ha sakın; aklınıza gelmesin ki; ben servet düşmanıyım, zengin düşmanıyım! Yok, yok, asla! Benim köylü yurttaşım, benim çöpçü yurttaşım insanca yaşayacak değin, çocuklarını okutacak değin bir para kazansın da başkaları ne kazanırsa kazansın… İsterlerse milyonları harcasınlar bir gecede barda... Yeter ki, beri taraftaki yurttaşlar açlık, yoksulluk ve bilgisizlikle; ‘alınlarına, analarının rahmine düşmezden kırk yıl önce böyle yazılmıştır’ diye kendi kaderleri ile baş başa bırakılmasın…" derdim.
Her konuşmamızda bunlar; bana, “Sosyal adaletsizlikten kurtulmanın tek yolu Komünizm!” dedirmeye çalışırlardı.
1962’nin 18 Şubat’ında polis karakolunun nezaretinde gece ayaz keserken bunlarla yaptığım konuşmaların tümü bir film şeridi gibi geçiyordu gözümün önünden. Suç konusu bir söz söylemediğim için rahatlıyordum. Kendi kendime: Ne yaptım ben bu teyzem oğluna da bana böyle bir oyun oynamıştı. Allah, böyle teyze oğlunu düşman başına vermesin…
Bu çocuklar, bir iki kere de sosyalizmle
komünizm arasındaki
farkı sormuşlardı. Kendilerine:
"- Komünizm yoksul uluslarda daha etkin olur. Bunu önleyecek tek yol toplumsal adalettir; yani, demokratik sosyalizmdir. Nitekim Avrupa'da bir kısım uluslar demokratik sosyalizmle yaşama seviyelerini yükseltmişlerdir!"
Bu arada sözlerimi kesen Necdet Teymur adındaki polis muhbiri:
"- Avrupa'da demokratik sosyalizm'le yönetilen ulusları bize sayabilir misin?" diye bir soru sordu. Kendisine:
"- Şimdi hatırlayamıyorum... Gazetelerden öğrenir, sana söylerim. Şimdi de sayarım; sayarım ama, yanılma olanağım var. 0 zaman da gelir bana çıkışırsınız… iyisi mi öğrenir gelir size söylerim…." dedikten sonra:
"- Komünizme gelince, ben şahsen Komünizmi şiddetle reddederim. Komünizm, kişinin bütün ihtiyaçlarını devlet tarafından karşılamak ister ve özel teşebbüsü çalıştırmaz. Mülkiyet hakkını tanımaz. İnsanın elinden özgürlüğünü alır. İnsanı, devletin bir aygıtı gibi görür. Çok partili yönetimi kabul etmez. Tek partiye dayanır. İnsanın seçme ve seçilme hakkına baskı yapar. Karşıt düşünce ve görüşleri kanla susturur, istediğin gibi konuşamaz, istediğin gibi yazamazsın, insanı dar bir çerçeve içinde görmek ister. Oysa batıda bu böyle değildir. Batıda herkes istediği gibi konuşur, istediği gibi yazar, istediği gibi yaşar. Hatta oralarda komünist partileri bile vardır. İsteyen komünist partilerine de girer. Girer ama, oralarda komünist partileri milletvekili bile çıkaramaz. Çünkü: Onların yaşam seviyeleri yüksektir. Bizler de adam olalım, el ele verelim. İnönü’ye "İtötnü" diyeceğimize, bir önder tanıyarak çevresinde toplanalım, ülkemizin yaşam seviyesini yükseltmeye çalışalım. Ne çıkar bu İnönü düşmanlığından? Halk Partisi düşmanlığından…" derdim her zaman bu sosyalizm, komünizm konusunu açtıklarında…
Nezarete alınmamdan iki gün önce Şehitler Abidesi önünde yoluma çıkan Bekir Kaynak'la Necdet Sevinç, son politik durum konusunda ne düşüncede olduğumu öğrenmek istediler. Bu soruyu sordukları sıralar eski Demokrat Partililer Bayar, Menderes ailesine yardım ediyorlar ve Kayseri cezaevinde hükümlü olarak bulunanların affını istiyorlardı.
Politik durumun bu olduğunu açıkladıktan sonra: “26 Mayısçıların (DP’lilerin…) bu uğraşılarının boşa olduğunu, bir şey yapamayacaklarını…” söylediğimde bana yine kızmışlardı…
Bu sırada Vasıf Güllü'nün baklava satış salonu önünden aşağı doğru gidiyorduk. Sözlerimi kesen Necdet Sevinç:
"- Abi bu 26 Mayısçılar demekten amacın ne? Ne demek istiyorsun 26 Mayısçılar demekle? Biz bundan pek bir şey anlayamıyoruz. Bize açıklar mısın?" dedi.
"- 26 Mayısçı derken, Millî Birlik Komitesinin yarım saat içinde içeri tıktığı eski Demokrat Parti yöneticileridir anlatmak istediğim… Bunların Yassıada’ya tıkılma nedenlerini gördükleri halde görmezden gelenlerdir. Bunların yaptıklarını hafife alarak; bilmem şu da böyle yaptı, bu da şöyle yaptı diyerek kışkırtıcılık yapanlardır…”
“- Bunlar; doğudaki yurttaşlarımız açlıktan iki buçuk liraya beygirini satmak zorunda kalanlara yardım yapacağı yerde; “Oh olsun!” dercesine Menderes ailesi için bankalarda hesap açtıranlardır. Anayasa seçimlerinde, komünist Anayasası bu!, diye propaganda yaparak ‘Anayasaya hayır!’ dedirtmek için yırtınanlardır. Ülkenin bu kadar sorunu varken, sanki yapılacak başka hiçbir şey yokmuş gibi: ‘Af! Af!’ diye koalisyon hükümetini çalışamaz duruma getirenlerdir.” dediğimde yine bozulmuşlardı.
Eski Demokrat Parti yöneticileri hakkında hep 26 Mayısçı derdim. Yoksa basında eski Demokrat Partililerden 26 Mayısçı deyimini kimse kullanmazdı. Ben ise bunlara gıcık vermek için bile bile 27 Mayısçıların karşıtı olarak 26 Mayısçılar derdim.
Bir de şu vardı; basının kullandığı; “Düşükler” sözcüğünü dediğin zaman “Vay efendim bu ulusun yarısı olan Demokrat Partililere düşükler mi denirmiş?..” diye yapmadıkları yaygara kalmıyordu; ama, 26 Mayısçılar dedin mi, bunda kir aşağılama bulamıyorlardı. 27 Mayısçıların karşıtı olduğu için 26 Mayısçı olduklarını reddetmiyorlar ve böylece ne şiş yanıyordu ne de kebap…
Böyle konuşa konuşa kışlık Baydar sinemasının
önüne gelmiştik.
Artık konuşmalarımız yurdun toplumsal sorunları üstüne oluyordu. Bu arada ben;
"- Köylülerimizin çok acınacak bir durumda olduklarını, mağara kovukları içinde en ilkel koşullar altında yatıp kalktıklarını, ilkçağ araçları ile ekip biçtiklerini ve hayvancılık yaptıklarını, günde iki buçuk lira için, üç lira için azaptık ettiklerini; bu para ile, ilkokulun dördüncü sınıfının Tabiat Bilgisi kitabında salık verildiği üzere bir insanın beslenmesi için alması gereken kaloriyi, 350 gr eti bile alamayacaklarını…” söyledikten sonra kendimden örnek vermeye başladım:
“- Örneğin ben; aylık olarak 350 lirayla ailemin ancak mutfak giderlerini karşılayabiliyorum. Kaldı ki ülkemizde bu gün 350 milyonu olsun kazanamayan 20 milyona yakın insanımız var…” diye örnekler veriyordum; meğer bütün bu anlattıklarım benim komünistliğimin kanıtı oluyormuş…
Necdet Sevinç daima konuyu komünizm üzerine getirmeye çalışırdı ki benim ağzımdan komünizm lehine bir sözcük çıksın. Örneğin:
“- Bu gün komünizmin boyunduruğu altında ezilen milyonlarca soydaşımız var. Bunlar hakkında hiç konuşmuyorsun.”
Anlardım ki sözü döndürüp dolaştırıp komünistliğe getiriyorlar. Amaçları: Komünistlik lehine söyleyeceğim bir sözcük yakalamaktı. Ben ise konuştuklarımın aleyhime olanlarının Emniyet 1. Şubedeki dosyama işlendiğinin ayrımında değildim. Saf saf anlatıp duruyordum.
“- Ben de biliyorum; komünizm boyunduruğu altında ezilen milyonlarca soydaşımız var. Onları düşünmemiz gerek. Ama, önce şu elimizin yettiği gözümüzün gördüğü yurttaşlarımızı kurtaralım. Emeğinin karşılığını vererek karnını doyuralım. Hepsini ilköğretimden geçirelim.. Olumlu bilgilerle kafalarını aydınlatalım.. Güçlenelim, şu geri kalmışlık etiketinden kurtulalım. Hiç olmazsa 1950 yılından önceki yaşama olanağına kavuşalım.”
“Şimdi: ‘Bize kara ekmek yedirdin, 2. Dünya savaşına sokmayarak erkekliğimizi öldürdün!’ diyerek suçladığınız İnönülü 1950 yılları var ya, o günlerdeki yaşama alanına çıkabilmemiz için benim gibi bir görevlinin eline ayda en az; 950 lira geçmesi gerektir. Ve yine en üst basamaktaki bir görevlinin eline beş bin lira geçmeli ki 1940 yılındaki yaşama seviyesini yakalamış olalım…” deyerek hayranı oldukları Menderes’in "Nurlu ufuklar” sözlerinin palavradan başka bir şey olmadığını gözlerinin önüne sermek için çalışıyordum…
Bu konuşmalarım üzerine Necdet Sevinç:
"- Senin bu dediğinin olması için en kestirme yol komünizm. Ancak komünizmle hallolunur bu sorunlar. Başka çıkar yolu kalmamıştır bunun!” diye bana çıkışmıştı.
Bak sen benim teyze oğluna: Bana komünistlik lehinde bir söz söyletmek için yırtınıp duruyordu… “Sen komünist olamazsın!” diye beni suçluyordu.
Yanımızda Bekir Kaynak da vardı teyzem oğlunun bu sözleri söylediğinde. Tam Müze binasının kapısı önünde bulunuyorduk. Hiç beklemediğim ve ummadığım bu sözler karsında birdenbire ürkmüştüm. Yoksa bizim teyze oğlu; dün ırkçı ve nurcu iken, bu gün birden bire gün komünist mi oldu da böyle kestirmeden gidiyordu…
Kendi kendime:
“- Olur olurdu; ha ırkçılık, ha nurculuk, ha da komünistlik, memleketin başına belâ olmak bakımından hiç fark yoktu aralarında. Sağdan ve geriden memleketin başına gelecek olan belâ yetmezmiş gibi bir de komünizmden bela gelecekti toplumun başına…”
Ben böyle düşünürken gözlerini dört açarak benim; “Ben de sizinle aynı görüşteyim!” dememi bekliyorlardı. Büyük bir umutla, fikirlerini onaylayıp onaylamayacağımı bekliyorlardı. Bu arada kulakları ile ağızları da işbirliği etmişti sanki. Çünkü merakla dikkat kesilmişlerdi ne deyeceğimi bekliyorlardı. Şu an bile o duruşları gözümün önünden gitmiyor. Ama bekledikleri yanıtı alamıyorlardı. Ne yapsalar ne etseler komünizm lehine bir tek sözcük çıkmıyordu ağzımdan…
Kendilerine:
"- Yoo, olmaz. Komünizm bize gelmezi" demiş ve devam edecekken renkten renge giren teyzem oğlu birdenbire kızgınlığa kapılarak:
"- Neden gelmezmiş, niçin gelmezmiş!" diye bana çıkışmaya başlamıştı. İstiyordu ki ben de “komünizm den başka kurtuluş yolu yok!” diyeyim. Kendisinin biraz önce söylediği söze katılayım ve ben de kendisi gibi, “Komünizm’den başka kurtuluş yolu yok!” deyeyim.
Fakat ben:
"- Komünizm bize gelmez. Çünkü bizim de kendimize göre geleneklerimiz, göreneklerimiz var. Yaşayışımız ayrı, düşünüşümüz ayrı... Toprağımız ayrı, suyumuz ayrı.. Bizler hiç bir suçu olmayan halkımızın önüne düşüp de öylesine baskı yönetimi olan bir rejimi halkımızın başına bela edemeyiz. Buna hakkımız yoktur. Ama biz önce bütün ulusu ilköğretimden geçirelim. Ulusumuzu bilgisizlikten, yoksulluktan kurtaralım. Halkımızın ekonomik durumunu düzeltelim. Ulusumuzu düşünmeye başlayalım. İyiyi kötüden ayırt edelim. 0 zaman bu sorunların hiç biri kalmaz zaten..
Gördünüz işte çok partili hayat dedik herif başımıza bir çıktı, ‘Gitmem de gitmem!” dedi. Biz çok partili yönetimden, hele batıdan ayrılmamalıyız.. Batı bizim derimiz, batı bizim yolumuz, ulaşmak istediğimiz hedef!" der demez bu çocukların batıdan da nefret ettiklerini anlayıverdim. Anladım ki bunların tek derdi var: İslam da, İslam!
Bunlar Nurcu ve ırkçı dergilere batı aleyhinde yazılar da gönderiyorlardı zaman zaman… .
Bazen da bana: “Batıdan yalnız teknik almalıyız, rejimleri başlarına çalınsın!” derlerdi. Rejimleri dedikleri de batı demokrasisi idi. Bunlar demokrasiye de, laikliğe de karşı idi…
Bense yaşayış ve düşünüşte de batılılaşmamız gerektiğini anlatıp duruyordum. Yaşayış ve düşünüşte de batılılaşmazsak; Batı’dan getirttiğimiz buz dolabının üstüne mavi boncuklu, geyik boynuzlu nazarlık takmaktan öteye gidemeyiz…” derdim.
Neyse, benim komünizmi reddederek fikirlerine katılmamış olmam ikisini de üzmüştü (Necdet Sevinç ve Bekir Kaynak) Ben ise kendilerini üzdüğüm için üzülmüştüm. .. Meğer bütün bu konuşmaları bir tertip üzerine imiş de benim haberim yokmuş… Hele teyzem oğlu Necdet Sevinç, kendisi komünizmi övdükten sonra benim de komünizmi övmemi öylesine isterdi ki; fikrine katılmadığım zamanlar sanki ağlardı, yalvaran bakışlarıyla benim komünizmi, kendisi gibi övmemi, isterdi. Tüm bu numaralarına karşın komünizm hakkında bir fikrim olmadığını belirtmem üzerine aradığını bulamamış olmanın üzüntüsü ile renkten renge girer, kızarır bozarırdı. Bu çabası ömür boyunca unutamayacağım anılardan biridir... Öyle ki, ben komünistliği reddedince beni suçlardı: “Sen devrimci olamazsın!..” diye ağlardı…
İnsan teyzesi oğluna böyle bir tuzak kurar mı?..
Tam kendilerinden ayrılmak üzere iken benden gazete istediler. Çantamdaki Vatan ve yerel Gaziyurt gazetelerini kendilerine verirken çantama merakla bakan bu çocuklara, çantamda bulunan ortaokul ders kitaplarını göstererek:
"- Bakın evli, üç çocuklu, geçim zorlukları içinde kıvranan ben, bir ortaokul diploması alabilmek için olağanüstü bir çaba göstererek yurduma yararlı olmaya çalışıyorum. Çünkü, ben bundan üç yıl Önce Dr. Emin Kılıç"ın etkisiyle; yaşayışımın boş ve karanlıklar içinde olduğunu anladım. 0 günden bu yana karanlıktan kurtulmak için çalışıyorum.
Üç yıl önce; bir nokta nerelerde kullanılır, bir büyük harf nerelerde kullanılır bilmezdim. Hele aritmetiği büsbütün unutmuştum. İnanmazsanız gidin Teknik Tarım Müdürlüğünde memuriyet için girmiş olduğum sınav kağıtlarıma bakın. Orada 150 m2’lik bir tarlaya 30 Gr. tohum ekememiş olduğum görülür.
İsterseniz bir de gidin Emniyet Müdürlüğündeki Bekçi Muhasipliği sınav kağıtlarına bakın. Orada da aylığı iki yüz lira olan bir bekçi, ayın on beşinde ayrılırsa ne alacağını hesaplayamamış olduğumu görürsünüz.
Fakat ben yılmadım. Hiç bir şey bilmediğimi anlayınca ilkokul dördüncü sınıfın ders kitaplarından başladım çalışmaya. Dilbilgisi, Aritmetik, çalış babam çalış.
Önceleri kafam almadı. Kan oturdu gözlerime. Dayandım. Gece demedim, gündüz demedim çalıştım, üstelik üç de çocuğum var.
Evde çalışma olanağım yok. Geçindirmek zorunda olduğum beş kişilik bir yuvam var. Evde çocukların ağlamasından rahatsız olduğum için kahvelerde ders çalışmaya mecbur oldum. Kahvelerde ise; pis hava, pis koku, radyo gürültüsü, sigara dumanı, takırtı tukurtu, bir türlü rahat ders çalışamıyordum.
Kütüphanelere gideyim derim, iş saatleri dışında orası da kapalı... Gidecek bir yer bulamadım…
Teyzem oğlusun, sen bilirsin, hastayımdır. Romatizmalarım, böbreğim, yüreğim, hele sol omuz başım, kürek kemiğim sır sır sızlar… Bir parça fazla çalışınca; yorulunca, ağrılarım artar…
Ayaklarımın romatizması da başka bir dert.. Sancı gelince öfele babam öfele, yorulurum, derim eşime: Gel hanım, biraz da sen öfele...
Tüm bu güçlüklere rağmen yılmadım. Sabaha karşı; saat birde, ikide uykudan kalkarak doğru sokağa...
Her yer karanlık… Hangi kahve açılmışsa oraya.. Bazen açık kahve bulamazdım. Çünkü çok erken kalkmış olurdum. Bu kez döner gelir evde çalışmak zorunda kalırdım. Evde çalışmamın nedeni ise kış günlerinin soğuğu…Çünkü evde sobamız yoktu, tandır vardı, tandırda yakacak kömürüm yoktu. Soğukta da yatakta çalışılmaz ki... Bu yüzdendir ki kahvelere koşardım.
Gün doğuncaya değin ilkokul ders kitaplarına çalışırdım. uykusu kaçıp da bir çay içmek üzere kahveye gelenler, erkenden işe kalkıp da bir çay içmek üzere gelenler bana acırlardı. Benim için ”Bu oğlan okuya okuya delirecek, şaşıracak, aklını oynatacak! " derlerdi.
“- Belki sizler duymamışsınızdır. bizim toplumda, çok okuyanın deli olacağı kanısı vardır. Kim aşılamışsa aşılamış bu fikri toplumumuza… Bu yüzden kimileri bana “Bu kadar okursam delireceğimi!” söylerdi. Kimileri de okuduğum kitapların cincilik kitabını olduğunu, daha başkaları da komünistlik kitabı olduğunu sanırdı. Oysa ben, ilkokul dördün Türkçe Dilbilgisine, matematiğine çalışıyordum.
Kahveye gelmemin nedeni ise söylediğim gibi evimin kış günleri çalışmaya elverişsiz olduğu idi. Yoksa o ürkek ve korkulu bakışlar arasında ne işim vardı gece yarıları kahvelerde…
Neyse, sonunda ilkokul ders betiklerini (kitaplarını) bitirebildim. Bu arada da günlük gazetelerle, dergileri okumadan edemezdim. Günlük yayınlar en az bir buçuk saatimi alırdı. Alsındı. Okumam gerekti; bilmem gerekti... Dünyanın küçülmesini, düşünce alanımın genişlemesini istiyordum..
Bilgisizlikten utanç duyuyor, yaşamayı boş buluyordum... Böylelikle bir büyük harf nerede kullanılır; bir nokta nerelerde kullanılır öğrendim.. Matematiği de kavradım. Şimdi ise ortaokul ders kitaplarına çalışıyorum.
Dilbilgisinde ortaokul ders kitaplarını bitirdim. Yakında lise kitaplarına başlayacağım. Matematikte ise ortaokul ikinci sınıftayım. Tabiat bilgisi, fizik, Kimya derslerine çalışıyorum.
Bu arada yurttaşlık bilgisi kitaplarını da bitirdim. Çok yakında da lise Sosyoloji kitaplarını okuyacağım...
Benim için gelecek diye bir şey kalmamıştır. Çalışsam çalışsam ortaokul sınavlarına girebilirim ancak.. Onu da ya bitirebilir ya da bitiremem...
Ama sizler, sizler için bütün olanaklar var. Şimdi lise ikidesiniz, yarın Üniversitede... Yurda hizmet için önünüz açık.. Çalışın, okuyun, okuyun da benim gibi bilgisiz kalmayın.. Adam olun. Adam olun da yurdu bu demagogların elinden kurtarın..
Bu yurdun sorunlarına çözüm arayın…
Ben okumalıymışım ama okuyamadım. Hiç olmazsa sizler okuyun.. Şu okumak, bir şeyler öğrenmek için çırpınışım sizlere örnek olsun.. Çalışmalarınıza güç versin!" demiştim.
Ama ne yazık ki, ilk konuşmamızdan beri, “Ben sizlerin tam zıddı bir adamım!” dediğim bu çocuklara “Komünist almadığımı, komünizmi bilmediğimi” bir çok kereler söylediğim halde benim komünist olmadığıma inanmak istememişlerdi.
Kendilerinin yurt yararına görmediğim; Nurculuk, Irkçılık gibi inançlarına katılmamış olmam, hayranı oldukları Demokrat Parti yönetim ve yöneticilerini hiç sakınmadan yermem yüzünden bana düşman olmuşlardı. Şimdi daha iyi anlıyorum ki: Beni komünist diye yakalatarak kendilerine kahraman süsü vermek amacı ile bu yola başvurmuşlardı.
Gerçi zaman zaman davranışlarından işkillenmemiş değildim… İşkillendiğim sıralar kendi kendime şöyle: “Sana ne yaparlarsa yapsınlar; sen kendinden sorumlusun, çiğ yemedin ki karnın ağrıya…” derdim.
Belki bu bilinçaltı sezgimden ötürü olacaktır ki; ilk konuşmamızdan beri komünist olmadığımı kanıtlamak için elimden geleni yapmıştım. Ama ne desem inanmıyorlardı. Nasıl ki, bir kere İnönü düşmanlığı kafalarına yer ettiği gibi, benim de komünistliğim kafalarına yer etmişti.
Bilmiyorlar değildi benim komünist olmadığımı.. Biliyorlardı, fakat bilmek işlerine gelmiyordu.
Şimdi konuşmalarımızı hatırladığımda daha iyi anlıyorum ki; sinsice düzenlenmiş bir komplodan ustaca yakayı sıyırmışım. Eğer, bende bir parça komünistlik kokusu olsaymış yakamı kurtarmaya olanak yokmuş... Yoksa, beni tavlamak amacıyla; bana hayran olduklarını söyleyen teyzem oğlu ve arkadaşları yüzünden en büyüğü üç yaşında, üç kızımı babasız bırakıp hapse düşecekmişim.
Nezarete alınmamdan bir gün önce işten çıkıp eve doğru giderken, tam Efe Kamil'in kahvesi önünde, yanlarında uzunca boylu soyadının Güralp olduğunu söyledikleri bir çocukla önüme çıktılar. Necdet Sevinç, Güralp soy adlı çocuğu göstererek:
"- Hayri ağabey bu da bizden. Sana bir soracağı varmış…”